26 Mayıs 2019 Pazar

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ




   Sardinya'nın turistik Porto Cervo bölgesinde kıyıya vuran ispermeçet balinasının bedeni 8 metre uzunluktaydı ve midesinde 22 kilogram plastik bulunuyordu. Üstelik dişi balina ölü bir fetüs taşıyordu. Yeterli düzeyde gelişkinliğe ulaşmış fetüs dişi balinanın ölmeden önce doğurmak üzere olduğunu gösteriyor. 
   SeaMe Grup başkanı Luca Bittau kıyıya vuran memelinin midesinde bulunanların "çöp poşetleri, balık ağları, olta ipleri, tüpler, markası ve barkodu hâlâ ayırt edilebilen sıvı çamaşır deterjanı poşetleri ve artık ne olduğu anlaşılamaz hale gelmiş bir sürü nesne" olduğunu belirtti. 
   Balinanın ölümünü öğrenen İtalya Çevre Bakanı Sergio Costa, Facebook yorumunda "Hâlâ böyle ölümlerin önemli olmadığını söyleyen insanlar var mı? Benim için bu olaylar önemli ve önceliklidir" biçiminde düşüncelerini paylaştı.
  Costa, "Yıllardır tek kullanımlık ürünleri tasasız bir şekilde yaygınlaştırdık, şimdi sonuçlarını ödüyoruz ve aslında her şeyden önce hayvanlar ödüyor" diye devam etti.
  Bakan tek kullanımlık su şişesi, pipet, kulak çöpü, plastik çatal-bıçak gibi plastiklerin kullanımına 2021'de getirilecek yasal engellemeye de işaret etti."İtalya bunu uygulamaya koyan ilk ülkelerden olacaktır" sözünü verdi.
   2010 yılında yapılan bir çalışmada, 192 kıyı ülkesinin 275 milyon metrik ton (1 mt = 1000 kg) plastik çöp ürettiği ve bunun 4,8 ila 12,7 milyon metrik tonunun denizlere karıştığı tespit edilmiş. Bu denizel çöpler binlerce deniz memelisi, deniz kaplumbağası ve deniz kuşunun ölümüne sebep olmakta.
  Hızla büyüyen bu çevre sorununu bireysel farkındalık ve kişisel özenle hafifletmeye çalışmak yerine bu soruna merkezi kararlar ve atık altyapı inşasıyla müdahale etmek gerektiği açık. (soL Haber)





***




   Küresel CO2 salımını kim takip edecek? Büyük şirketler hem fail hem savcı...
   Atmosfere karbondioksit salımı, azalmak bir yana giderek yükseliyor. Sorunun kaynağı olarak her ne kadar tüm insanlık gösterilse de sera etkisine yol açan parçacıkların büyük ölçeklerde salımına en başta petrol ve diğer fosil yakıt şirketleri yol açmaktadır. Şirket çıkarlarını değil, insanlığın çıkarlarını gözetmesi gereken bilim insanlarının ise atmosferdeki parçacık yoğunluğunu izleme araçlarının üretimi için dahi kapitalist üretimde şirketlere bağımlı olduğu görülüyor. (soL Haber)




***







   "Buz Üstünde 700 Kilometre" başlığı altında , güzelim, canım bir kutup ayısını görüyoruz. Haberde "Rusya'nın Kamçatka yarımadasındaki bir köyde, buz parçası üzerinde 700 kilometre sürüklendiği tahmin edilen bir kutup ayısı bulundu" deniyor.
   Sürüklenirken yön duygusunu kaybetmiş.
   Kim bilir ne kadar zamandır aç, bitkin, yiyecek ararken köylüler tarafından görülüp balıkla beslenmiş.
   Umarım, söylendiği gibi, hafta sonunda da uyuşturularak ait olduğu yerlere, Çukotka'ya götürülmüştür...
   Fotoğrafta beni etkileyen, bu güçlü, güzel hayvanın, insanların doğayı mahvetme inadının ve aymazlığının kurbanı olarak doğup yaşadığı yerlerin yüzlerce kilometre ötesine sürüklenmiş ve her şeye rağmen var olmaya, yaşamaya direniyor oluşu...
   Başını sanki kederle, acıyla, ama yine de bizi insanlığımızdan utandırırcasına bir meydan okuyuşla kaldırmış... 







   Saç örgüleriyle yaşından da küçük görünen İsveçli öğrenci, İtalyan senatosunda konuşuyor. Sımsıkı sıkılmış dudakları ve bir noktaya sabitlenmiş bakışlarıyla, yurdundan uzak düşmüş kutup ayısının hesabını soruyor gibi...
   Genç, hatta çocuk eylemci, parlamentonun senato kanadında yaptığı konuşmada, yeni kuşakların geleceğinin "küçük bir grup insan hep daha fazla paraya sahip olabilsin diye satıldığını" söylüyor...
  "Tek ihtiyacımız olan şey, bir gelecek. Geleceğimizi çaldınız" diye lanetliyor İtalyan senatörlerin üzerinden dünyanın bütün egemenlerini...
   "Bize yalan söylediniz. Bize sahte umutlar verdiniz" diye sürdürüyor acımtırak sözlerini... "Geleceğe güvenle bakabileceğimizi söylediniz. Milyonlarca öğrenci iklim için grevler yaptı ama hiçbir şey değişmedi. Eyleme geçmenizi, önlemler almanızı istiyoruz. Hayallerimizi ve umutlarımızı geri almak istiyoruz."
   Greta'nın cesareti, içtenliği, bilinçliliği etkiliyor beni... Ve bu kez o fotoğraftaki Greta için yaşarıyor gözlerim.


   Umka (Köylüler bu adı vermişler kutup ayısına) ve Greta, iki masal kahramanına, iki destan kahramanına dönüşüyorlar benim gözümde.
  Umka, görkemli de olsa hazin direnişiyle, yurdundan uzak düşmüşlüğüyle gözlerimizi yaşartır ve bizi insanlığımızdan utandırırken; kararlı yüz ifadesiyle çeliksi duruşuyla çevre katillerine karşı direnişin simgesi olan Greta, insanlığımızdan utanmamak için yapılması gerekeni de örneklemiş oluyor. 


ATAOL BEHRAMOĞLU
(Gözlerimi Yaşartan İki Fotoğraf - Cumhuriyet Gazetesi)




***





Karikatür: BEHİÇ AK




***




"Bu gezegenin nüfusunun yüzde 1'i, geri kalan yüzde 99'undan daha fazla zengin,
bunu değiştirmek için Amerika'ya siyasal bir devrim gerekli."

BERNİE SANDERS
(ABD Vermont Senatörü)




***




   Hazır olun "büyük resim" geliyor:
   Dünyada 26 kişinin serveti, 3 milyar 800 milyon kişinin toplam gelirine eşit.
   Açlıkla küresel savaş amaçlı Oxfam isimli kuruluşun son "Küresel Eşitsizlik Raporu" çarpıcı.
  Rapora göre, dünyanın en zengin adamı olan Amazon'un patronu Jeff Bezos'un varlığı 112 milyar dolar ve bu rakamın sadece yüzde 1'i, açlıkla kıvranan Etiyopya'nın sağlık bütçesini karşılıyor. 
   Raporun kilit cümlesi ise şimdi geliyor: Küresel finansal krizin patlak verdiği 2008 yılından bu yana milyarder sayısı iki katına çıktı.
   Ekonomik krizlerde kim kazanıyor, kim kaybediyor işte ortada. (HÜSEYİN VODİNALI - Aydınlık Gazetesi)




   Öyle tuhaf bir denklem ki sözünü ettiğimiz, dünyanın en zengin 8 insanı, yoksullukla mücadele eden 3,7 milyar insanın toplam servetine eşit servete sahip. Bir elin parmağı kadar olan bu asalakların serveti son 1 yılda 762 milyar dolar arttı. Sadece servetlerine eklenen kısımla, küresel yoksulluğu tam 7 kez bitirebiliriz. (ORHAN GÖKDEMİR - soL Haber)




***




Yaşamak istiyorum
Yaşamak istiyorsun
Yaşamak istiyor

Böyle şiir olmaz, diyeceksin; biliyorum,
Ama böyle dünya olur mu?
Böyle barış olur mu?
Böyle hürriyet olur mu?
Böyle kardeşlik olur mu?
Biliyorum ki, katlanıver, diyeceksin;
Ama böyle de yaşamak olur mu? 


METİN ELOĞLU   










İllüstrasyon: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU











Merhaba!




   

19 Mayıs 2019 Pazar

ANADOLU' YU ANLAMAK




TERCAN

Mamahatun Türbesi iki katlı
Alt katta yılan parlar

Bir at kişner sümbüli
Kamyonları ala boyar

Rüzgar
Az ötedeki
Eski kervansarayı
Eleştirir durur

İhtiyar adamla çocuk
Ordadırlar

Hiç konuşmazlar

Çömelmiştir ihtiyar
Bir olanak gibi
Sıkmıştır avucunu

Çocuğunsa
- Göz göze gelebilirseniz -
İpi kopmuş bir uçurtma
Hızla uzaklaşır bakışlarından.


CEMAL SÜREYA
(Fotoğraf: ARA GÜLER)









   Gençlerimiz üzerinde, hiç değilse büyükçe bir bölümünün üzerinde kültür olarak yalnızca popüler kültürün etkisi var. Kendilerini yetiştirmiş olanlar bu bilinci kendi çabalarıyla kazanmış durumdalar. Yoksa biz çocuklarımızda ve gençlerimizde kendi kültürlerini hiçbir komplekse kapılmadan benimseme isteği uyandıramıyoruz. Ne türkü biliyorlar ne Dadaloğlu'nu ne Itri'yi tanıyorlar. Dolayısıyla geleneğin içinden yaşatılacak olanı seçme ve yaşatma isteği duymadıkları gibi, kendilerini her an başka bir kültüre kapılanacak köksüz bireyler olarak hissediyorlar ve olanak buldukları ilk anda da bunu yapıyorlar zaten. 


FEYZA HEPÇİLİNGİRLER
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap) 









    Özellikle 1. Dünya ve Çanakkale Savaşı sırasında ülkenin tıp eğitimi veren tek kurumu Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, hocalarını, öğrencilerini cepheye yolluyor, eğitime ara vermek zorunda kalıyor, binası ise tamamen hastaneye dönüşüyordu.
   Sadece cephede savaşmakla kalmıyor, savaş olmadığında ya da geride kalan kıdemsiz tıbbiyeliler, direnişte bizzat çalışıyorlardı.
  Ülkede herkes askerdir, eli silah tutan tüm erkekler savaştadır. Gerçek kurumsal düzeyde tek hastane vardır, ülkenin her yanındaki cephelerde tüm hekimler subaydır, askerdir.
   Yaralılar iyileştirilir, komutan hastalarını, askerlerini dolaşır. Hastanede, kışlada, revirde, cephede çadırda, savaşta. Tabip subay, iyileşenleri, tekrar silah tutabilecekleri savaşa, taburuna yollar, "taburcu" eder.
   Başka hiçbir milletin, ülkenin hastanesinde, hastalar iyileştiklerinde "taburuna yollanmaz, taburcu " edilmez...
  (Opr. Dr. METEHAN KILIÇ - eskisehirekspres.net)







   "İki Mustafa Kemal vardır. Biri karşınızda oturan ben; et ve kemik, fani Mustafa Kemal... İkinci bir Mustafa Kemal var; onu 'ben' kelimesiyle ifade edemem. O, ben değil, bizdir. O, burada oturan sizler, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve yeni mefkure için uğraşan aydın ve mücahit bir zümredir. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüs ettiklerim, onların hasret duyduklarını tatmin içindir. O Mustafa Kemal bütün bir aydın ve mücahit zümrenin temsilcisidir. Fani olmayan, yaşaması ve muvaffak olması mukadder olan Mustafa Kemal odur." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.17, s.255)









"Geçmişini bilmeden kurulan bir gelecekte, neyin eksik kaldığını kim bilebilir?"


FİLİZ ÖZDEM
(Peki Şimdi Nereye?)







Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.


NÂZIM HİKMET













Merhaba!





   


   


12 Mayıs 2019 Pazar

"NEDEN"




    Öyle kahırlıdır ki Anadolu... Çaresiz kalmıştır, gücü bitmiştir. Ne Kybele'sinden bir umudu kalmıştır ne Hektor'undan. Ne Şamanlar derman olabilmektedir derdine ne Gök Tanrı... Ne Selçuklu ne Osmanlı adam yerine koymuştur onu. Hep yağmalamışlar, talan etmişler, aç ve çıplak bırakmışlardır. (ÖNER YAĞCI - Büyük Oğul Efsanesi Tonguç'un Romanı)









   Köy Enstitüleri yalnızca köy öğretmeni yetiştirmemiştir. Çünkü Köy Enstitüleri aynı zamanda çok yönlü bir insan yetiştirme projesidir. Ta o dönemde köyden gelen kız ve erkek çocukları öğretmen olarak yetiştirilip tekrardan kendi köylerine veya çevre köylere gönderiliyorlardı. Öncelikle öğretmenler bu bölgenin öğretmenleri oldukları için çevreye uyum sorunu yaşamıyorlardı ve köylüyle çatışmıyorlardı. Ayrıca bu gençler sadece öğretmen değillerdi. Tarım ve inşaattan da anlayan bu öğretmenler enstitü binalarını yapıyor, tarlalara, hayvanlara bakıyorlardı. Adeta yerinden bir köy kalkınması yapacak tüm donanımlara sahiptiler. Bu kadar mı? Hepsi en üst düzeyde hümanist değerlerle donatılıyor, sağlam bir edebiyat, sanat, müzik eğitiminden geçiyorlardı. Köyden kalkınma sağlandığı için hem köyler aydınlanıyordu hem de köyden kente göç engellenmiş oluyordu. Böylece köy-kent ayrımı ortadan kaldırılıyordu. (ŞAHİN AYBEK - Cumhuriyet Gazetesi)








   Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün geldiği durumu hangi alanlardaki değişim, dönüşüm ve çözülme yarattı?
   Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde, "Tam Bağımsızlık" ve "Ulusal Egemenlik" vardır. 
  Tam Bağımsızlık, siyasi ve ekonomik bağımsızlıktır. Ulusal Egemenlik ise insanın yurttaşlık bilinci ve niteliğini kazanması ve bir Ulus toplum olarak ülke yönetiminde söz karar sahibi olması ile sağlanabilir. İzmir'in işgalden kurtarılmasının ardından, zaferi kazandık diye kutlamaya gelenlere Mustafa Kemal'in verdiği yanıt sorunuzun da yanıtıdır; "Asıl savaşımız şimdi iki cephede başlıyor: 1- Cehalete karşı, 2- Sefalete karşı."
  Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün iki temel sorunu vardır: 1- Cehalet, 2- Sefalet. Cumhuriyet Devrimi bu iki temel sorun karşısında, Türkiye'ye özgü "toplu eğitim" ve "toplu kalkınma" politikalarını uyguladı. Planlı sanayileşme ve karma ekonomi politikası ile de kalkınmayı hedefledi.
   Ne yazık ki, Cumhuriyet Devrimi yine bu iki alanda kırılmış ve Devrim süreci durdurulmuştur. Kırılmanın temelinde, Cumhuriyetin ekonomisi ve eğitimi ile köye girmesinin engellenmesi vardır. Topraksız köylüye toprak dağıtımının engellenmesi ve Köy Enstitülerinin kapatılması bu sürecin başlangıcıdır. Bilime dayalı laik eğitimden uzaklaşmak da ikinci adımdır.
   Sonuçta bugün, ortalama ilkokul 7. sınıf seviyesindeki eğitim yapımızla, 3,5 milyona yakın "okumaz yazmazımız"la aklı ile değil duygularıyla yaşayan bir toplum olduk. Kapitalizmin raporlarla başlayan, yardımlarla süren yönlendirmesi ile Cumhuriyetin tüm birikimi olan fabrikalarımızı, tesislerimizi sattık, sanayi üretiminden koptuk ve bugün işşizliğin ve yoksulluğun sefaleti içinde yardımlarla yaşayan bir tüketim toplumu olduk. (M. TEVFİK KIZGINKAYA, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap) 








   Türkiye'de, 1960'lı yıllarda nüfusun % 70'i kır, % 30'u kent olan dağılımı bugün hemen tersine döndü.
 Tarım emekçisi aileler onlar için hiçbir planlama veya devlet desteği olmaksızın, nerede emek güçlerini satabileceklerse, tam anlamıyla bir üretim anarşisi içinde kentlere sürüklendiler. Devlet kentlerin kenarında bir mülkü işgal etmelerine ve yoksulluk içinde yaşamalarına izin verdi, çünkü imalat sermayesinin işçi yığınlarına gereksinimi vardı. 
   Kabul edilebilir ölçülerin dışında dev kentler oluştu.
   Neden?
  Çünkü sanayiye yatırım yapan sermaye sınıfı, ülkenin eşitlik içinde kalkınmasını değil, sadece kendi çıkarını düşünüyordu. Sermayenin "en ucuz emek gücüne, en kolay pazara nasıl ulaşırım" dan başka kaygısı yoktu. 
  Öte yandan kapitalizmin yapısal krizi ile son kırk yıldır sanayiden gelen kâr oranları azalmaya başladı. Kentin kendisi bu azalan kâr oranlarını telafi etmenin başlıca aracına dönüştü.
   Köylerden kentlere sürüklenen emekçi yığınları bu sefer kentin yapısına da şekil veren bir tüketime sürüklendiler. Bir yanda aşırı üretim, bir yanda giderek hizmet sektöründe güvencesizliğe itilen yığınların deli gibi tüketmesi için kent yeniden düzenlendi. Mali sermaye, belediyeler, ticaret ve imalat sermayesi arasında yeni bir işbirliği ve döngü tanımlandı.
  Kentlere mümkün olduğu kadar çok otomobilin sığması ve mümkünse durmadan hareket etmesi için yeni bir planlama (!) yapıldı. Üst ve alt geçitler, otobanlar, tek yönlü yollar... Çocukluğumda çift kale maç yaptığımız sokak, bugün her dışarı çıkışımızda içi timsahlarla dolu bir akarsuya, bizse timsahlara yem olmamak için büyük bir tedirginlikle karşıya geçmeye çalışan hayvan sürülerine döndük. Daha çok araba sığsın diye apartman önlerindeki ağaçlar kesildi, arabalar çıksın diye kaldırımlara verilen açılar yüzünden yaya yolunda bile yürüyemez hale geldik. (ERHAN NALÇACI - soL Haber)











Karikatür: BEHİÇ AK











Merhaba!

5 Mayıs 2019 Pazar

TOPLUM İÇİN, TOPLUMCU GERÇEKÇİ SANAT




Ne dediğini bilen bir yazar için, sınıflar dışında bir edebiyat yoktur.


ORHAN KEMAL


   Orhan Kemal'in yaşamı ile eserleri arasında derin bir bağ vardır. Orhan Kemal ancak orta üçe kadar okumuştur. Yaşama önce fabrikalarda atılır, sonra okuma bilinci kazanır, en son yazmaya yönelir. Onu okumayla tanıştıran da fabrikada tanıdığı bilinçli işçilerdir: "20 yaşındaydım... Kafam bir türlü çözemediğim sorunlarla yara olmuştu... Sanki yere basmıyor, havada boşluktaydım. Ve bir gün, bir kahve köşesinde tanıdığım işçi dostum İsmail Usta... Sonra kitaplar... Birçoğu İsmail Usta'nın hediye ettiği kitaplar... Serseriler, Stepte, Istratsi Mordasti, La Dam O Kamelya, Madam Bovary, Jerminal, Benim Üniversitelerim, Kroyçer Sonat, Umumi Tarih, Fransız İnkılâbı Tarihi..." Orhan Kemal o yıllarda, okuduğu Gorki ve Istrati gibi toplumcu gerçekçiliğin büyük yazarlarının kaderini paylaşıp bu topraklarda kendi romanlarının da anlam kazanacağını kuşkusuz bilemezdi ama 1940 yılında Bursa Cezaevi'nde birlikte kaldığı Nâzım Hikmet sayesinde yeni bir dünya açılır önünde. O yıllarda romantik, süslü, ölçülü şiirlerle uğraşan Orhan Kemal'i hikaye ve romana yönlendiren Nâzım Hikmet'tir.


NÂZIM HİKMET & ORHAN KEMAL


   Orhan Kemal işçi sınıfının içinden gelmiş, işçi mahallelerinde yaşamış ve onları gözlemleme şansına sahip olmuştur. Önce basımevine işçi olarak girer. Görevi, kâğıt kesme makinesinde kol çevirmektir. Milli Mensucat Fabrikası'nda kâtiplik yapar. Sonra imalat ambarı memuru olur: "Adana'da Milli Mensucat Fabrikası'nda uzun yıllar küçük memurluk, kâtiplik yaptım... Gurbete çıkan, Adana'ya inen köylülerle tanıştım... Çırçır işçileri... Pamuk işçileri... Onların mektuplarını yazdım... Onların dilekçelerini yazdım..." diyen Orhan Kemal, bütün bu toplam içinde sanat anlayışını biçimlendirmiş, kendi sınıfının romanını yazmıştır.
   Bugün Orhan Kemal romancılığını besleyen işçi mahalleleri yoktur kuşkusuz ancak yüksek binalar arasına sıkışmış yeni bir tür işçi figürü belirmemiş midir? İşçi ölümlerinin büyük rakamlara ulaştığı madenlerde yüzlercesini kaybettiğimiz bu insanlar roman sayfalarında neden görünmüyor? Şehirler başka formlara evrilmekteyken bunun toplumun katmanlarına hiçbir yansıması yok mudur? Bütün bu trajediler yaşanırken gerçekçilik neden kendini yenileyemiyor? Bugünün modern yenilikçi edebiyatının Orhan Kemal gerçekçiliğiyle büyük bir savaşı var. Bugün iç dünyaların, kişisel hezeyanların anlatısı Orhan Kemal gerçekçiliğinin üzerine toprak atarken, içinde bulunduğumuz çağın anlatısının Orhan Kemal'in sanat anlayışından neler alabileceği önümüzde duran bir sorundur. Orhan Kemal'in eserlerindeki gerçekçilik bu soruyu bugün bize sordurabildiği için dahi çok değerli ve anlamlıdır. (DAMLA YAZICI - Aydınlık Gazetesi)









   İnsan doğa ilişkisi, insan toplum ilişkisi siyasanın kendisidir. Ekonomik çabaların, yaşam çabasının adı siyasadır. Bu nedenle hiçbir şey siyasadan soyut değildir genel anlamda. Gündelik siyasal çalkantıların izi de düşer ama onları yazar, genel siyasanın, insanın kendiyle, toplumla, doğayla verdiği savaşımın bir parçası olarak ele alır.
   Olaylara bakarken sözcüklerin insanda yarattığı kavramsal izler, düşünceler gerçeğin peşindeki yazarın ışığıdır. Çünkü gerçek kişide vicdan yaratır. Edebiyat vicdan yaratmak için vardır. Bugün toplumumuzdaki kadın, çocuk cinayetlerinin, onlara yapılan saldırıların temelinde vicdan eksikliği yatıyor. 
   Biz bunu eğitime bağlıyoruz ama okuma yazma edimiyle yani diplomayla bu cinayetleri engelleyemiyoruz. Eğitim edebiyatla, sanatla kişiyi vicdan sahibi yapar. Bu nedenle sözcüklerin bize kazandıracağı gerçeklik aynı zamanda vicdanın kapısını açar. Sözcüklerin vicdanı insanın vicdanını yaratır.

  
HİDAYET KARAKUŞ
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)









   İnsan, insanı ezmekte, sömürmekte, karanlıklara hapsetmekteyken sanat inat eder. Çünkü sanat, yaşamın ve insanın güzelleşmesini ister. Aydınlık-karanlık savaşımında sanat, aydınlığın yanındadır, aydınlıktır...
   Bugün sanatı insansız bir kanala çeken, sürükleyen zorba ve bağnaz karanlık, "yeni bir düzen" sunuyor. "Yeni yaşam biçimi" diyor adına. Önerilen, egemen kılınmak istenen yaşam biçimi; insanın kendine hapsedildiği, piyangolara, kazıkazanlara, loto-totolara, sosyal yardımlara bel bağladığı bir çirkinlikle geliyor karabasan gibi. Borsaya, reklama, vitrinlere, süse, medyaya, stadyuma, paraya, "parası olan yaşasın"a tutsak etmek istiyor insanı.  
   Sanat, insansızlığa sürükleyen bu yaşama biçimine karşı çıkıyor, karanlıklaştırılan yaşamı, insanlığın götürüldüğü yeni düzeni, sanatın aydınlık onuruyla reddediyor. Öfkenin ve vicdanın çığlığı da olan sanata yakışan, insandan ve aydınlıktan yana olmaktır, insansızlığa hayır demektir.


ÖNER YAĞCI
(Cumhuriyet Gazetesi)










Sanat balık gibidir, toplumsal suyun içinde yaşar, toplumsal olmayan ne bir düşünce, ne bir dize vardır.  


SADRİ ERTEM












Merhaba!




1 Mayıs 2019 Çarşamba

ÖZGÜRLÜK YOLU





MELİH CEVDET ANDAY
(Fotoğraf: ARA GÜLER)



   Melih Cevdet Anday anlatıyor:

  "Sartre'ın bir sözü vardır, onu size hatırlatayım. Der ki; 'Her sanat eseri bir mitosa varmalıdır. Yahut bir mitostan çıkmalıdır.' O uzun şiirimde önemli olan taraf da şuydu benim için; Odysseus'a Kirke diyor ki, şu yoldan gideceksin memleketine. Şöyle gideceksin, böyle gideceksin, yani yol gösteriyor. Fakat diyor ki, 'Bir yere geleceksin, iki yol çıkacak karşına. Orada artık sen seçeceksin.' Bu söz beni çok kurcalamıştır."
   Masada duran kitaplardan birinin sayfalarını karıştırdı. "Şurayı okumanı istiyorum."
   Kitabı aldım, okumaya başladım.
   "İyi dinle söyleyeceklerimi
   Her şeyi olduğu gibi anlatacağım sana
   Ki yeni uğursuzluklar yüzünden
   Denizler ortasında kalma bir daha
   Önce sirenlere rast geleceksiniz
   Koruyun onlardan kendinizi
   Yabansı ezgilerle büyüleneceksin
   Ordan çarçabuk uzaklaşmalı ki
   Büsbütün yok olmasın İthaca
   Sirenleri aştıkça kürekçilerin
   İki yol çıkacak karşına birden
   Acaba bunlardan hangisi?
   Artık onu orada sen bileceksin"
   Dinledikten sonra kısa bir süre bekledi, "Şöyle ki," dedi, "ben bunu Ankara'da başlamıştım düşünmeye, İstanbul'a gelirken. Bu mitostan ne çıkarılır? Kişisel karar. Sen seçeceksin doğru yolu diyor ya, doğru yolu bulmak insana özgürlük getirir... (AYHAN BOZKURT - Söz Simyacıları)







Özgürlük, sorumluluk demektir. Birçok kişinin özgür olmaya cüret edemeyişinin nedeni de budur.


GEORGE BERNARD SHAW











NİHAT BEHRAM


   Doğadan örnek vereyim: Hiçbir hayvan yuvadaki yavrusuna zehirli yem taşımaz. Ben yavrumun biberonuna tek damla kirli süt koymadım. İnanmadığım ve kirli olan tek sözcük yüreğimden/beynimden kalemime düşmedi. Yazdıklarımın geliriyle o biberonu dolduramadığımda, anlımın teriyle yan işler yaptım. Bu yaşımda hâlâ da öyle. 'Babandan miras kalmadı' sözün doğru değil! Babamdan mal/mülk değil ama onur/dürüstlük/yurt ve insan sevgisi; suya, toprağa, havaya, arıya, çekirdeğe, dala, başağa saygı/tutku gibi dünya parasıyla ölçülemeyecek paha biçilmez miras kaldı. Bu konuda, "Miras" adında bir romanım bile var. "Dikili ağacın yok" sözün de doğru değil! Evren Cuntasınca T.C vatandaşlığından çıkarıldığımda, bir zarf geldi yurdumdan, açtım baktım, ağladım, açtım baktım ağladım... Bir fotoğraf var içinde, Toroslar'ın Akdeniz'e bakan yüzünde, bir fidan, bir yanında Ahmed Arif oturuyor, bir yanında Metin Demirtaş. Fotoğrafın arkasında "Seni kimseler bu yurttan sökemez, şair amcaları sürgünde doğan kızın için ve onun adıyla Mavi adlı bu fidanı dikti" yazıyor. Açtım baktım ağladım, açtım baktım ağladım. 'Dikili ağaç' ne, yurdumda benim ormanım var, kökleri kalbimde! (Söyleşi: CANSU FIRINCI - soL Haber)








Kuşağım, acılı kuşağım
Acılarla sevinçleri böyle yoğun yaşamak
Kimselere nasip olmadı.
Bize düştü tarih ırmağının önünü açmak
Gülsün diye geleceğin çocukları.


 AHMET ERHAN













İŞÇİ VE EMEKÇİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN!