24 Aralık 2023 Pazar

PARADOKS

 


(2023 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı)


   Küresel ısınmanın yol açtığı iklim krizi tüm canlıların ve uygarlığın geleceğini tehdit eden en önemli gelişmedir. Bu gelişmeyi ve krizin derinleşmesini durduracak önlemleri tartışmak için Dubai'de 30 Kasım-12 Aralık arasında 198 ülkenin, binlerce delegenin katılımıyla gerçekleşen COP28 zirvesi bir kaytarma operasyonu olarak tamamlandı. Anlaşılan 2024 yılında da dünya geri dönülmez noktaya doğru ısınacak, iklim krizi derinleşmeye devam edecektir.
    Birleşmiş Milletler iklim panelinin ısrarla vurguladığı gibi bugünkü durumu koruyabilmek için bile küresel sıcaklık artışının Sanayi Devrimi düzeyine göre 1.5 derecenin altında kalması gerekiyor. Bunun için 2030 ya da en hiç olmazsa 2050 yılına kadar, yıllık karbon emisyon artışı "0" düzeyine inmeli. Üretimi ve tüketimi atmosfere CO2 ve çeşitli zehirli gazlar salan fosil yakıtlara aşamalı olarak son vermek, yoğun tarım ve hayvancılıktan kaynaklanan CO2 ve metan gazı emisyonlarını hızla azaltmaya başlamak gerekiyor.
   1997'de benimsenen Kyoto Protokolü hedefleri konusunda COP28 zirvesine kadar, elle tutulabilir bir gelişme kaydedilemedi. Sonuç olarak bugün dünyada yaşam ve uygarlık, Grönland ve Batı Antarktika buz tabakasının çökmesi, "kalıcı don" alanların (permafrost) erimeye başlayarak, atmosfere, CO2'den 20 kez daha zararlı metan gazını salmaya başlaması, giderek ısınan okyanus sularındaki mercan resiflerinin ölmesi ve Kuzey Atlantik'te Golfstrim Akıntısı'nın çökmesi gibi bir seri yaşamsal kırılma noktasına doğru hızla ilerliyor. Dahası bu kırılma noktaları birçok açıdan birbiriyle ilişkili. Bir noktada başlayan bir çöküşün ötekilerin üzerinde domino etkisi yaratma riski var. Bu koşullarda, tarım ürünlerinin rekoltesinde gıda krizlerine yol açacak sert düşüşlerin, kimi bölgelerde ekosistemin çökme, kitlesel göçlerin, toplumsal huzursuzluklar ve savaşların sıklaşma olasılığı da son derecede güçlü. tekrar vurgularsak bu felaket senaryolarının gerçekleşmemesi için küresel sıcaklık artışının 1.5 derecenin altında kalması gerekiyor. 
   Bugünkü küresel ısınma eğilimi, sıcaklık artışının 2030 yılına kadar 2.5-3 derece düzeyine ulaşma olasılığını gittikçe güçlendiriyor. COP28'deki manzara ne yazık ki bu acil durumla uyumlu değildi. 


   COP28 zirvesine BAE'nin ulusal petrol şirketi Andoc'un başkanı Sultan el Caber başkanlık ediyordu. Caber'in başkan olması ABD, Avrupa ve G77 (gelişmekte olan ülkeler) tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Açış konuşmasını, dünyanın en büyük toprak sahiplerinden İngiltere Kralı Charles yaptı. Zirveye 97 bin delege katıldı, fosil yakıt şirketleri 2500 delege ile temsil edildi. Çoğu özel uçaklarla gelen bu delegelerin toplam 200 bin tondan fazla, COP28 toplantısının da 2.4 milyon tona yakın CO2 emisyon ürettiği hesaplanıyor. Dahası gelen devlet başkanlarının çoğunun özel jet uçağı, makam arabası filoları var. Brunei Sultanı'nın 300'ü Ferrari olmak üzere 7 bin lüks otomobili varmış. 
   COP28 toplantısına giderken gazeteler el Caber'in "fosil yakıtların küresel ısınmaya yol açtığına ilişkin iddianın arkasında bilimsel kanıt yok" sözlerini, BAE'nin, COP28 zirvesini  doğalgaz ve petrol tüketiminin küresel çapta teşvik edilmesine yönelik lobi etkinlikleri için bir platform olarak kullanmaya hazırlandığını aktarıyorlardı. COP28 biterken Caber ve petrol lobileri, sonuç bildirgesinden "fosil yakıtlara dayalı enerji kullanımını sonlandırmak" ifadesini çıkartmak için büyük mücadele verdiler, tartışmaları uzadı ve sonunda, "sonlandırmak" yerine "kademeli olarak uzaklaşmak" ifadesi kondu. Alınan kararların bir bağlayıcılığı olmadığını da ekleyelim!
   Özetle, küresel ısınmayı engellemek için yapılan COP28 zirvesi, fosil yakıt üreten şirketlerin, egemen sermayenin, büyük toprak sahiplerinin, küresel ısınmaya karşı alınacak önlemleri engellemeyi amaçlayan bir kampanya platformuna, kaytarma operasyonuna dönüşmüş oldu. Paradoks da işte buradaydı.

   (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)





Merhaba!
      

17 Aralık 2023 Pazar

ÜRETİM YOKSA OYUN DA YİTER

 


   1960'lı yıllarda ABD'den aldığım bir takım elbiseyi düzelten terzi, Sümerbank etiketini gördüğünde çok şaşırmıştı. O yıllarda Sümerbank kumaş ve Beykoz ayakkabı fabrikası kaliteli mallar üretmekte ve dışarıya satmaktaydı. Günümüzde ise lüks giyim mağazaları yurtdışından getirilen kumaş örneklerini müşterilerine beğendirdikten sonra, provasını yaparak bilgileri internetle Milano'ya göndermektedir. Bir iki haftada gelen marka elbiseler 46-156 bin liraya kadar satılmaktadır. Piyasa mekanizması böylece lüks malların satın alımına yönelerek dış açığın artmasına katkıda bulunmaktadır. Bu açık ise yoksulların ödediği vergilerle karşılandığından, yoksulluk giderek daha da artmaktadır.
   Atatürk'ün kurduğu sosyal fabrikaların amacı sadece mal ve hizmet üretimi olmayıp ülkenin sosyal ve kültürel yönden de ilerlemesini sağlamaktı. Uygulamanın sonunda Türkiye; enflasyonun olmadığı, dış ticaret fazlası verildiği, Türk Lirası'nın İngiliz Poundu'ndan daha değerli bir ülke olduğu gibi, reel büyüme oranının da şimdiye kadar dünyada görülmeyen yüzde 15 gibi bir orana erişmesi sağlandı. Bu sihirli ekonomik, sosyal ve kültürel ilerlemenin nasıl sağlandığını aşağıdaki Nazilli sosyal fabrika örneğiyle açıklamaya çalışacağım: 

   * Ülke düzeyinde yoksul ailelere, tekstil ürünlerinin ücretsiz dağıtımı,
   * Sıtma eradikasyon merkezi ile bölgedeki bataklıkların kurutulması,
   * Çalışanlar için emeklilik fonunun oluşturulması, 
   * Çalışanlar ve bölge halkına hizmet veren 40 yataklı hastane ve eczanesi,
   * Köylere hizmet veren sağlık ünitesi,
   * Hasta bakıcı yetiştirme okulu, 40 çocuk için 24 yataklı hastane ve kreş,
   * 1000 işçi için yapılan 264 lojman dairesi ve 350 bekâr işçi evleri,


   * İşçi kooperatifi tarafından işletilen lokanta, misafirhane, kantin ve fırın,
   * Tarımsal ve üretilen mallar için kurulan araştırma ve geliştirme ünitesi,
   * Fabrika ve Nazilli için üretilen elektrik ve temiz su üretim birimleri,
   * Demir ve çelik üretim ile tamirat atölyesi,
   * Sümerspor futbol, basketbol, bisiklet, güreş, yüzme ve boks takımları,
   * Kaliteyi artırmak amacıyla kurulan tasarım atölyesi ve okulu,
   * Türk hamamı,
   * İlkokulu bitirmemiş işçiler için beş yıllık gece eğitim programı,
   * Türk ve Batı klasik müziği korosu,
   * Sosyal etkinlikler için kurulan halk evi ve kütüphanesi,
   * 700 koltuklu sinema, balo, dans ve halk oyunları salonları,
   * Nazilli halkının sosyal etkinliklerden yararlanmaları için işletilen Gıdı-Gıdı treni.


   Yukarıda sıralanan, çalışanlar için yaratılan "içsel" ve çevre halkı ile ülke düzeyinde sağlanan "dışsal ekonomilerin" toplamı olan "sosyal fayda", minimum maliyetle maksimum düzeye çıkarılmıştı. Bu tür sosyal fabrikaların kurulmasında Sovyetler Birliği'nden alınan teçhizat ve personel yardımları ise döviz olarak değil narenciye karşılığında sağlandı.
   Sonuç: Ne var ki bu kuruluşların satılmaları ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel; her alanda önemli gerilemelere yol açtı. En kötüsü ise değişim isteyenlerin bile sosyal fabrikaları devletleştirme zorunluluğundan söz etmemeleridir.

   (Prof. Dr. ORHAN ŞENER - Cumhuriyet Gazetesi)  


***



Desen: ÖYKÜ AKARCA


    Bir kalem bir fırça... el ele dokunuvermişler hayatımıza; kendilerince zarif, incelikli, gürültüsüz patırtısız... Ama ne dokunuş! Yazınsal yolculuğunun otuz beşinci yılında bir sözcük ustası: Sevim Ak... Geride kalan onca yıla karşın gepegenç sözcüklerle titretiyor gönül tellerimizi. Yanı başında bir renk, desen ve ayrıntı ustası Öykü Akarca...
   Elimizden göz göre göre kayıp gidenleri, kalabalıklar arasında yalnızlaşmalarımızı; toprağın, ürünün, doğanın uzağında çırpınıp durmalarımızı, çoğun ne hallerdeyiz onu bile fark edemeyişlerimizi hiçbirimizi üzmeden anımsatmaya, şu olup biten, yitip gidenler üzerine bir daha düşünmelerin iklimini kuruyorlar hepimiz için.
   Bir köyde buluveriyoruz kendimizi hem de ansızın, daha iki usta bizi nereye çağırıyor hele bir bakalım derken. Duvarlarda uçan kuşlar, doğan güneş, oyuna durmuş çocuklar... Pembenin, yeşilin, morun canlı tonları... Kuşlu Köy burası, kıraç bir tepenin eteğine yaslı... Tepenin ardı kesif ormanlık bir alan, hiç yerleşim yok o yanda... Çıkıyorum öyküden ne ki aklım da öyküde bir yandan. Öykü Akarca'nın desenlerine uğrak vere vere, yakından bakıyorum Kuşlu Köy'e*.Bağrında barındırdığı öyküyü yakalamaya duruyorum. Toprağın altı üstü, gecesi gündüzü, börtü böceği, kuşu ağacıyla onca yalnızlığımıza karşın "dönün kendinize, anımsayın o elinizden kayıp gideni" çığlığında asla vazgeçmiyor; oraya çağırıyor hepimizi. Sonra Sevim Ak'la yeniden başlıyor yolculuğum. O güzelim Kuşlu Köy'ün terk edilmiş ancak için için yeniden hayata dönme düşleri kuran, o gizilgücünü hiç yitirmeyen evlerinde dolaştırırken aslında gözümüzün önünde, gözümüze sokularak yaşanan Anadolu'nun terk edilişini söylüyor bize...
   Bugün büyük bir inat ve dirençle 100 yaşına erişen Cumhuriyetin neredeyse 75 yılı bulan diliminde ilkin insandan, sonra üretimden derken kuş seslerinden uzak düşmüş köylerini hatırlatıyor, anlatıyor bize...
   Sahi, "Başımıza gelenlere şaşırmadık" neler olup bittiğini "Sormadık, kanıksadık" mı? "Tembelliğimize geldi" belki de. Bahçeler, bostanlar, kuşların ötüşü, doğuşu güneşin bizimken; tarlalar, bahçede su bizimken, akarken gürül gürül kaç tür elma, armut, kayısı ya da domates yetişirdi köylerimizde/bostanlarımızda?
   Bir iki çeşide, hepsi tornadan çıkmışçasına düzgün bir türe razı gelir olmuşsak bugün, unuttuklarımız ne denli azaldığımızın da kanıtı değil mi? Bütün yitirdiklerimiz kuşlar gibi ağır yavaş mı geçip gitti dünyamızdan değilse biz mi fark edemedik? Ne o tat kaldı ne o koku ne de o lezzet...
   Ay'ın hallerini bilirdik, ekim dikim işlerimiz ona göreydi. Mevsim geçişleri de malumumuzdu, hava hareketleri de öyle... Binlerce yılda çözdüğümüz doğanın dilini ne ara ve nasıl terk ettik? O bilgiye yasladığımız hayatın akışına ilişkin çözümlerimizi "eski alışkanlıklarımızı tu kaka edip terk etmeyi kimler öğretti bize". Oysa "silip attıklarımızda, unuttuklarımızda neler neler gizli"ydi! 
   Kulaktan kulağa anlatılır söylenirdi öykülerimiz, masallarımız; her söylenişte yaşamın yeni başka bir gerçeği sızardı aralara, o da masalın bir kıyısından bilgi olur gülümserdi hepimize...
   Sonra, Öykünüz de masalınız da budur; bizim anlattığımızdır! Ötesini aramayın... dendi. İlkin ellerimizin, işin yerini uzaktaki hayaller aldı, derken sofralar küçüldü.
   Dereler kurudu, ağaçlar mahzunlaştı, direnen yeşilleri ateşe verdi birileri... Ve kuşlar da gitti. Tarlalar, bağ bahçeler yalnızlaşınca çocuklar da varmaz oldu o güzelim oyunlara...
   ÜRETİM YOKSA OYUN DA YİTER
   Oyunlar ki her biri üretimden doğmuş, dönüşüp hayatın başka pencerelerinden gülümser olmuştur hayata... Üretim yoksa ne eskisi sürer oyunların ne yenileri çıkagelir; çocukların olmadığı bahçede durur mu oyunlar? 

   *Kuşlu Köy / SEVİM AK, ÖYKÜ AKARCA - Can Yayınları

   (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

10 Aralık 2023 Pazar

BALABAN

 

Resim: İBRAHİM BALABAN


  Balaban söylemek istediğini kestirmeden söylemesini biliyor. Bu kestirmeden söylemeyi, bu ustalıkla söylemeyi Balaban nereden öğrenmiştir? Asıl iş burada işte. Nakış var, oya var, kilim var, çorap var. Yüz yıllardır Anadolu halkı renkle haşır neşir olmuş. Balaban da söyledi, dedi ki: "Ben bugünlerde öğrendim bunu. Büyük Batı ressamlarının tablolarına bakınca öğrendim. Bizim köydeki kadınlar, Batılı büyük ustalar nasıl renk değerlendiriyorsa, onlar da öyle renk değerlendiriyorlar. 
   Bir de türküler var. Bir olayı anlatmada türküler kadar kestirmeden giden hiçbir söz, sanat yoktur desek yeridir. İşte Balaban bunlardan alacağını da almış. Ben, Balaban'ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki: Her türkü bir hikâyedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiçbir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa'nın Seç köyünden Balaban'ın her tablosunun bir hikâyesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu... Rengi ile, ışığı ile bir parça.
  Sergisini bir daha gezdikten sonra, Balabanla karşı karşıya oturduk. Güya ben, Balaban'a soracağım, o da söyleyecek. Kararımız bu. Birbirimize bakıştık kaldık. Ne o bir şey söyleyebildi, ne ben sorabildim. Sonra ben, çocukluğuma dalmışım. Köyde bütün çocuklar, kumun üstüne resimler çizdik. Şimdi hatırlamıyorum. Bu bir oyundu sanıyorum. Balaban'ın ressamlığı buradan gelmiş olmasın!.
   Birden, bir:
   "Merhaba" duydum.
   Ben de:
   "Merhaba" dedim ve kendime geldim.
   "Sergi açılalı iki gün oldu" dedi.
   "Boş ver buna da, eskiden anlat bana, çocukluğundan" dedim.
   "Resim yapmaya nasıl başladım, onu mu? Herkesin ilk sorduğu bu zaten."
   "Sen anlat."
   "Ben ilk olarak anamı nakış yaparken gördüm. Nakış beni bir sardı ki deme gitsin. Her gün akşamlara dek anamın karşısına oturur, onu seyrederdim. Çocuklarla oyunu, her şeyi bırakmıştım. İşim gücüm nakış seyretmekti, anamın gergefinin üstüne elimi sürmekten çok tad duyardım. Anam bana gergefi yırtarım diye kızardı. Ama ben gene de bildiğimi işlerdim. Her gün de anama yalvarırdım bana işleme versin diye. Bir gün elime iş verdi anam. Öyle iyi işledim ki, bu işe anam da şaştı kaldı. Gergefe yeni yeni nakışlar bulup koymuştum. Sonra ben yedi yaşına değince, babam beni mektebe gönderdi. Öğretmen, tarlada otlayan bir eşek yapmamızı söyledi bir gün. Sınıf hiç yapamamıştı. Benimkini görünce öğretmen, "hah, böyle işte" diye bağırdı ve yaptığım resmi sınıfa gösterdi. Ondan sonra benim için varsa da resim, yoksa da resim."  


YAŞAR KEMAL
(Bu Diyar Baştan Başa - Cem Yayınevi, 1973)



   

Merhaba!


3 Aralık 2023 Pazar

İSTANBUL, BİLDİĞİNİZ GİBİ

 


Konstantinopolis de Roma gibi 7 tepeli bir şehirdi
 ve yine Roma gibi yönetim açısından 14 bölgeye ayrılmıştı.

(Fotoğraf: İstanbul Dünya Kenti Sergisi - YKY)



    Dünya tarihinin en büyük kıyımlarından biri 1182 İstanbulu'nda. Vicdan şıklığımızla uyuşmadığından unutuldu gitti. Rumlar, imparatorluğun ticaret ve ulaşımını üstlenen şehrin Latin nüfusunu katletmiş. Hastanelere saldırmış, evleri, kiliseleri, vakıfları yağmalamış, Katolik kardinalin kafasını kesip bir köpeğin kuyruğuna bağlamış, sonra hayvanı kovalamışlar. Katlettikleri Venedik, Cenova ve Pisa kökenli altmış bin kişiden arta kalan dört bin kişi Türklere köle olarak satılmış. 
    İstanbul öksüz.
    İşine geldiğinde herkesin kardeş, işine gelmediğinde herkesin piç olduğu şehir.
 
  Delacroix gibi ressamlar Osmanlı'nın 1453 saldırısının dehşetini resmederken Hıristiyanların Dördüncü Haçlı Seferi'ni, Ayasofya'yı, şehrin sakinlerini katleden vahşetini görmezden gelirler.
    İstanbul unutmaz. 

Tanrılarla sıradan ölümlüler
Kaynaşırken masallarımda
Zeus torunu Byzas kulları
Byzantium derlerdi bana
Romalı Konstantin
İmparatorum, dedi, adını verdi
Rumca Istınpoli'den
Türkler esinlendi

İsim nedir ki?
Nova Roma, Aylana,
İslambol, Kanatorya,
Köşe kapmaca oyunlarında
Kimlik krizlerinin
Doğu-Batı sahnelerinde
Bulamadılar yerimi
Atın yaftaları
Bana bakın.

(...)

Fethedildim. Yağmalandım
Nice donanma demir attı sularımda
Gelen giden bayraklarını dikti topraklarıma
Bayrağım yok
Dinim yok
Sadakat aramayın bende
Biri gider öteki gelir
Ben kalırım

(...)

Sustum, zulüm gördüm,
Zalimler barındırdım konaklarımda.
Tarihin meddücezrinde
Gurbetçilerimin hasreti.
Benden gidenlerin düşleri

Hakkımda çok şey yazıldı
Küllerimde kıvılcım aramasın beni hüzünlü bulanlar
Kapımda kalmasın meçhulden korkanlar
Sahipsiz bir evim gelenlere
Kimi korur kimi kirletir beni
Eski parayım, bilenlere değerli.
Geçmişimde geleceği görenlere ilham
Engelim gelecekle yetinenlere

Asırların sabrında yaşadım değişimi.
Haliç kıyılarından bakın yedi tepeme
Göreceksiniz zaman beni korudu
Sizden tek istediğim de bu!



    İstanbul Bahtsız şehir.
  Yeni Roma diye anıldığında, "Bu şehrin sokaklarında insandan çok tanrılar geziyor," denirken tarihin ilk dini diktatörlüğü burada. İskender, Avrupa'yla Asya'nın kültür ve dinlerini çoğulcu bir toplumda buluşturmuşken, kilise Yunan'dan gelen soru sormanın, kritik düşüncenin, sivil yaşamın sonunu getirmiş.
    (...)
    Yetmemiş.
   Kırda kentte tapınak, heykel, kütüphane, tiyatro, forumları yağmalayıp tahrip ettikten sonra Roma tanrılarına inançlarını sürdürenler, Yunan felsefesini benimseyen aydınlar, Yahudilerle evli olanlar katlediliyor. Günlük hayat dini buyruklarla ilkelleşiyor. Konstantinopolis'e kâbus çöküyor. Sevişmeye, gülmeye, sanata, eğlenceye şeytanın bizi ele geçirmesi diye bakılıyor.
   Kilise, Roma lejyonlarının hiyerarşisi ve rütbelerinin taklidinde örgütlenirken, saflarına kattıkları toplumun dışlanmışlarını, paralı askerleri, köylerinden kopan gençleri manastırlarda askeri disiplinle koşullandırıyorlar. Köy-kent bakmaksızın halkı İsa'yla sindirmeye, katliama ve yağmaya yolluyorlar. 
   Olimpiyatlar kaldırılıyor, at arabası yarışları, hayvanlara işkence edilen eğlenceler yaygınlaşıyor, çocuk yapmak dışında cinsellik lanetleniyor, tiyatro İsa öğretisine indirgeniyor, klasik Yunan tragedya ve komedileri, halkın dans etmesi yasaklanıyor. Sanat içimizdeki tanrıyı yaşatırken, tanrıları sanatı susturuyor.
  Gülmek, güler yüzlü olmak kınanıyor, Platon'un felsefe akademileri kapatılıyor, matematik dini bayramların hesaplanmasıyla sınırlandırılıyor, dönemin önde gelen astronom ve matematikçisi Hypatia, Yahudilerden miras kadın düşmanlıklarıyla katlediliyor. Köprüler, yollar, sukemerleri çökmeye bırakılıp ruhbanlarla asiller ganimetleriyle yozlaşırken şehvet yuvası dedikleri hamamlar kapatılınca kiliselerde pislikten, kokudan geçilmiyor. Yıkanmama âdeti köylü, kral fark etmeksizin Hıristiyanların olduğu her yerde yakın zamanlara kadar süregeliyor. 
    (...)
    Karanlıklar karargâhı Konstantinopolis, Hıristiyanlığın ilk başkenti.
    İstanbul, neler yaşamışsın.
    Bir an için kendinden kabul et beni.

    (GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)


***


   Marks'a göre Bizans en kötü devletti. Orası doğru. Öyle prensesler yaşadı ki tahta geçebilmek için öz oğlunun gözlerini kızgın demirle dağladılar. Gerçekte son derece seçkin biri olan Romanos Diogenes'in sonu yürekler acısıdır. En yakın subayları bile onu satmışlardır. Kentte çıkan Mavi Yeşil kavgasında Hipodrom'da 20 bin kişi katledilmiştir.
   Öte yandan, kültür alanına gelince pek çok ilk Konstantinopolis'te görülür. Çok yönlü eğitim veren ilk üniversite bu kentte açıldı. İlk noter, saraya bağlı Skholiastes odaları burada çalışmaya başladı. Skholiastesler eski metinler üzerinde yorumlar yazan ilk bilginlerdi. İlk eleştirmenler de bu odalardan çıkmışlardır.
   İlk küçük harf yine burada kullanıldı. Osmanlı'nın tercüme odaları buradan esinlendi. İlk ciltli kitap codex burada yapıldı. Toplumsal hayatta da öyle. Pazar gününün ilk kez bu kentte tatil edildiğini kaçımız biliyoruz. Ayasofya bugün bile bizi şaşırtan bir yapıdır. Mozaikler ise başka bir dünya.
    Ama beni Bizans'ta en çok etkileyen toplumun dinamik yapısıdır. Ayaklanma çıkmadığı yıl çok azdır. 

   (ERDAL ALOVA - Söyleşi: MUSTAFA ERDİKEN / Cumhuriyet Kitap)  






Merhaba!


26 Kasım 2023 Pazar

GELECEK İPTALİ

 

  The Economist, küresel ısınmayı önlemek için alınması gereken önlemlere karşı tepkilerin, bunların olası ekonomik maliyetinin, yaşam tarzlarını etkileme potansiyellerinin ve komplo teorilerinin etkisiyle, dünya çapında yükselmeye başladığını yazıyordu. Hem de dünyayı rekor sıcaklıklarla kavuran, 1.5 ºC sınırını ilk kez aşan bir yaz geride kalırken. İnanılacak gibi değil ama dünya gözleri kapalı uçuruma doğru yürüyor. Türkiye'de dinci rejimin inşaat hummasının, orman kıyımlarının sonuçları da kendilerini, kuraklıklarla, kentleri basan sellerle gösteriyor. "Geleceği iptal edilmiş" (Mark Fisher) bir uygarlık, anlaşılan artık boş verdi...

    Bu arada, bu Titanik'in güvertesinde, "şezlong kapma yarışında" bir yavaşlama yok.

  Türkiye bu güvertenin ortasında: Kuzey batıda Ukrayna-Rusya, kuzey doğuda Ermenistan-Azerbaycan, batıda Kosova-Sırbistan, Doğu Akdeniz'de enerji rekabeti.

   (...)

   Bir kere "Gelecek iptal edilmesin", aklın yerini fanteziler alırken tarihin türlü canavarları da inlerinden çıkıp, diz boyu kan içinde, dünün yıkıntıları, geleceğin molozları üzerinde dolaşmaya başlıyorlar. 

   (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)     


***


   Birlik, eğitim, üretim olmayan toplumlarda huzur da olmaz, sağlık da güç de dirlik de...

   Olsa olsa, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu modern köle, emperyalizmin uşağı, kartellerin en makbul tüketicisi, rant peşinde koşan siyasi iktidarların işbirlikçisi olunur. Zaten siz ne olduğunu anlayana kadar iş işten geçer. Bir de bakasınız ki sadece emeğiniz değil, beyniniz, sağlığınız, hatta geleceğiniz sömürülmüş.

    (SEMA SOYKAN / Öteki Şeylerin Tarihi - Alfa Basım Yayım)


***


   İnsan doğası değişir mi? Değişir. Neyle? Kültürle. Kültürse, öyle şıp diye elde edilen bir şey değil. Çaba ister, zaman ister. Dünyanın gidişine bakılırsa, olacak gibi değil bu. Ama, olacak. Umutsuz da yaşanılmaz ki!

VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken
(Karikatür: SEMİH POROY)


***


   Kültür dediğimiz varlık doğada hazır bulunmuyordu, keşfedilen, kazılıp ortaya çıkarılan bir şey değildi. İçinde insanın var olduğu, düşünsel, sanatsal ya da politik eylemlerle, bakış açılarıyla yaratılan ve yaşanan bir gerçeklikti, doğanın insanlaştırılma biçimiydi kültür. Yaratılan atmosfer, bir halkı evlerden dışarı çıkaran, eylemlere, mitinglere, protestolara, konser salonlarına, sinemalara, tiyatrolara, sergilere, müzelere çağıran yüzlerce dış sesten, bunlara kulak veren algılardan oluşuyordu.

    Sanata geçit vermeyen dar sokaklarımızı geçiriyordum aklımdan.

    (GÖNÜL ÇATALCALI / Hamdüsena Sokağı Kadınları - Tekin Yayınevi)


***


   Hayvanlar, yaşanan dramların, trajedilerin pek farkında olmadıkları için insanlardan daha mı şanslılar acaba?.. Gerçi insanların çoğu için de dramların, trajedilerin hiçbir önemi yok, yeter ki ucu kendilerine dokunmasın. Onlar bu yüzden bu tür hikâyelerin komik versiyonlarını daha çok tutuyorlar. 

   Yaşananların farkında olanlar da oturup işi şiire, öyküye, romana döküyorlar. Sanat zaten daha çok trajedilerden beslenmiyor mu? Zorlayıcı koşullar, olumsuz durumlar karşısındaki acizliğimizin, çaresizliğimizin yegâne avuntusu belki de! Sanat, metaforların dünyası...

    Carl Sagan'a göre 'Hepimiz yıldız tozuyuz'.


(CEM SAVRAN / Av - Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık)







Merhaba!

19 Kasım 2023 Pazar

GERÇEĞİ, YALNIZ GERÇEĞİ

 

  Edebiyat, resim, sinema fark etmiyor; sanatın değil, reklama dünden razı sanatçının pazarlandığı dönemde yaşıyoruz. Che gibi kapitalizmle savaşan birinin adını tişört, bira, çorap markası olarak pazarlayanlardan, onları tüketenlerden ne beklenebilir?

    (GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)


***


   Şiire, edebiyata, sanata meraklı dostlar sık sık derler ki:

  Her şey, toplumun düzen meselesi, ekmek sıkıntısı, istismarı önleme savaşı, fakirlik, zenginlik ve iktisat mıdır? Bunun yanında insanı insan yapan güzel duygular, müzik, ormanda kuşların ötüşü, çayırlarda kuzuların meleyişi, denizin maviliği, bulutun beyazlığı yok mudur? Bir yazar daha çok bunlardan söz açmamalı mıdır?

   Günümüzdeki gerçekçi ve akılcı yazarlara karşı yöneltilen bu tenkide en güzel cevabı, çağımızın büyük düşünürü Jean-Paul Sartre vermektedir:

   "... Biz bir belâya uğramış hayvanlarız. Ama, birden anladım ki, insanın insanlıktan çıkması, insanın insanı sömürmesi, aç kalması gibi dertlerin yanında metafizik dertler bir lükstür. Ortada açlık diye bir dert var mı, var..."

   "... Aç bir dünyada edebiyatın işi nedir? Kimden yana olacak? Ahlâk gibi edebiyatın da evrensel olması gerekir. Eğer yazar herkese seslenmek ve herkesçe okunmak istiyorsa, çoğunluğun yanında, açlıktan ölen milyarlardan yana olmalıdır. Bunu yapmadıkça, mutlu bir azınlık hizmetindedir ve onun gibi sömürücüdür..."

   "... Yazar, aç milyarlar için yazmadıkça hep bir tedirginlik duygusu altında ezilecektir..."

  Sartre, Fransa gibi çok ileri bir ülkede, yazarların her şeyden önce dünyadaki sömürülen aç kalmış milyarlarca insanı düşünmesi gerektiğini söylerse, Türkiye gibi çok geri ve çok düzensiz bir ülkede kalem işçisine düşen görev nedir? 

  Ormanda kuşların ötüşü, çayırlarda kuzuların meleyişi, denizin maviliği, bulutun beyazlığı güzeldir. Ama bu güzellikler insanlığı insanlığa lâyık bir seviyeye eriştirmeye yetmiyor. Hatta bu çeşit bir edebiyat böyle bir çaba göstermeden kaçınanların hem şahsen avunmasına, hem de etrafını avutmasına sebep oluyor.

  Dava, avunmak veya avutmak değil, gerçekleri ortaya koymak ve halkı bazı gizli kapaklı, sahte yaldızlarla paketlenmiş ahlâksızlıklara karşı uyarmaktır. Bunu etkili şekilde yapabilmek, bir anlamda sanatın en büyüğüdür.

    (ÇETİN ALTAN / Kopuk Kopuk - Bilgi Yayınevi)   


***


   Ben tek bir şeye inanıyorum, gerçek diyelim bunun adına, çok büyük bir şey bu, onu keşfetmemiz gerek. Sanatçının varlık nedeni bu, gerçeğe bağlı kalmak, onu neredeyse bulup ortaya çıkarmak. 


KATHERİNE MANSFIELD


***


"Hayatta, dilde, anlatıda, insanlıkta her şey yolundaysa, yazılacak ne var?"

(ADALET AĞAOĞLU)







Merhaba!


9 Kasım 2023 Perşembe

HANGİ GEMİDEYİZ ?

 

   Cumhuriyetin öğretmeni, ozan Ali Yüce'nin, "Dersimiz Bağımsızlık" şiirinde, 

"Benim halkım

Barışın özgürlüğün anası

Tohumla sütkardeş

Toprakla yaşıt kavgası

Sopasıyla ordular kovalamış

Cepheler yarmış kağnısıyla

Büyüdükçe güzelleşmiş kavgası

Destan olmuş efendiler..."

deyişinde dile gelen gerçeği erkenden duyumsamış büyük önderin, Mustafa Kemal'in; daha kitapları yazılmadan ortaya koyduğu örnek bir tanıtım ve halkla ilişkiler çabasını, ne zamandır unutulduğu yerden kucaklayıp Mustafa Kemal'le Yolculuk (Doğan Çocuk) yapıtıyla hayatımıza taşıyor Mavisel Yener:

   "Gemilerin yaşamı insanlarınkine benzer. Onlar da bu evrende birer geçici yolcudur; isimleri vardır, özlenirler, fırtınalara direnirler, bazen yollarını kaybeder, güvenli liman bulunca sığınırlar, kimi zaman da unutulup gider, kimi zaman da tarihe geçerler..."
   

   Evet, Karadeniz Gemisi'ndeyiz. Onun öncesi ve sonrasında da hayatımıza "karışanlar" var elbette ne ki 1919-1926 arasında büyük görevler üstlenmiş ikinci gemi bu! Birinciyi çok iyi tanıyoruz, Bandırma Vapuru. Gelin görün ki ikinciyi bilenimiz az!
   Oysa çoktan tarihe geçmiş bir yolculuktan, onun "kahramanı" bir gemiden söz ediyoruz. Bu arada yolculuk (ya da anlatı) boyunca Atatürk Türkiye'sinin daha hangi çaba ve çalışmalarının unutulduğunu/unutturulduğunu da düşünmeden edemiyoruz.
   Tükenmiş bir "imparatorluğun" tükettiği, yoksul ve yoksun, dahası işgal altında ve yapayalnız bıraktığı koca yurt Anadolu'yu ayağa kaldırma/yeniden var etme uğraşı için yola Bandırma Vapuru'yla çıkan Mustafa Kemal, Cumhuriyet henüz 3 yaşındayken bambaşka bir gemi yolculuğu daha tasarlıyor.

  Bu kez kendisi yok yolcular arasında ama onun düşleri, düşünceleri, umut ve idealleri var. Kadın-erkek sanatçı, öğretmen, gazeteci, yazar, iş insanları, çevirmenlerin oluşturduğu 285 kişilik bir tanıtım ekibini, genç Cumhuriyetin 3 yılı gibi kısacık bir dönemde ortaya koyduğu ürünlerin yanı sıra gelecek hedeflerini de anlatmak üzere görevlendiriyor. 
 Gemide sanat yapıtları ve ürünlerden oluşan hayranlık uyandıran bir de sergi var.
    (...)
 Mavisel Yener'in akıcı, merakımızı diri tutan anlatımıyla kurguladığı bu yolculuğa zaman zaman şaşkınlıkla, çoğun hayranlıkla arada da hüzün ve kederle tanık oluyoruz. 
   Milli Mücadele'nin utkuyla sonuçlandığı tarihe kadar neredeyse savaşsız bir gün geçirmemiş bir halkın "gayrık yeter" diyen bir önderlikle/Atatürk'ün özgürlük ve bağımsızlık ilkesiyle bu kadar kısa bir zamanda neleri başardığının farkına varmak, böylesine ciddi ve dikkatli, büyük bir titizlikle hazırlanmış bir tanıtım etkinliğinde kendimizi o geminin güvertesinde, salonlarında duyumsamak elbette şaşkınlık ve hayranlık uyandırıcı (Onlarca üniversitemizin iletişim fakültelerinin kaçında Atatürk'ün bu tanıtım çaba ve çalışmasına değinilmektedir, doğrusu yaman merak etmekteyim).
  Keder neresinde bu işin derseniz, Karadeniz Gemisi'nin bu müthiş yolculuğunun her anında, "Bugün böyle bir tanıtım yapmaya kalkışsa yetkililer" sorusunun yanıtı tadımı kaçırdı, tedirgin etti beni. Sahi o gemide kimler olurdu ve ne anlatırdı bugün neredeyse hiçbir alanda kendine yetmez halde olan, yetişmiş işgücünü "dışarı"ya kaçıran, ülkeler topluluğunda saygınlığı yitmiş Türkiye'miz hakkında?
   Zorlu bir mücadelenin ardından yepyeni ve bambaşka bir güneş gibi doğmuş, üstelik Osmanlı'nın borçlarını da ödemeye durmuş genç Cumhuriyetin daha kuruluş yıllarında ortaya koyduğu öncelikle dört "beyaz"ı (bez, tuz, un ve şekeri) kendisinin üretme başarısı, ülkenin dört bir yanında yükselttiği fabrikaların, kısacası 25 yılda; ekmek için, hayat için yarattığı ne varsa bugün ortada olmayışı, biliyorum, Karadeniz Gemisi'nde yolculuk ederken sizin de tadınızı kaçıracak.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)



Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

                                                              Deniz Eskisi


(İLHAN BERK)






Saygıyla,

5 Kasım 2023 Pazar

İYİ Kİ ŞAİRLER VAR !

 


CAHİT KÜLEBİ


   "12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye'yi olumsuz etkilemiştir. Darbecilerin eliyle partilerin kapatıldığı, demokrasinin rafa kaldırıldığı tarihtir. Toplumun üzerinden silindir gibi geçtiği zulüm ve baskı dönemidir. 
   1983 yılı ise Türk Dil ve Tarih kurumlarının kapatıldığı, diğer devrimler gibi Dil Devrimi'ni de sonlandırma gayretinin zirve yaptığı tarih olarak kabul edilmelidir.
  Türk Dil Kurumu çalışanları, üyeleri öyle adanmış ruhlardı ki 1983'te kuruma el konulduğunda, hepimiz orada olmayı görev bilmiş, toplanmıştık. Biz yuvasına yılan girmiş kuşlar gibiydik. Genel yazman Cahit Külebi hüngür hüngür ağlıyordu. Ağlamaması fısıldanınca, 'Ağlarım, şairleri ağlamayan milletin anası ağlar!' demişti Külebi."

   (Yrd. Doç Dr. TAYYİBE UÇ - Dil Kimliktir) 


***


   Tanrım, dedik, iyi ki şairler var!

   Kim, hiçbir şeyi incitmeden, düzeysizliğe de itmeden; tam karşıtı, o düzeysizlikleri en alışılmış, sıradan sözcüklerle bile gerileterek böyle bağırabilirdi? Kim, iç sesin titreşimleriyle yinelenen en eskimiş sözleri yenileyebilir, kim, mezar taşlarını dirilerin içe akıtılmış gözyaşlarıyla sulayıp güzelleştirebilirdi? Kim, bir ân'ı, o ân içinde kendini gizlemeden, kendini beş paralık da etmeden yaşamın alnına böyle ışıltılı bir yıldız gibi çakabilir; o ân'ın kendi gerçeğiyle varolduğuna insanları kim böylesi inandırabilirdi?
 
   Tanrım, dedik, iyi ki şairler var!

   (ADALET AĞAOĞLU - Yazsonu)


***


   Tanpınar, büyük yetenekli bir sanatçı, bir düşünür olduğu kadar, sıcağın sıcağı bir insandı, bir çeşit "insanı kâmil"di. Bir Çin atasözüne, "Bir şair, şair olmadan önce insan olmalı" diyen atasözüne dayanarak, söyleyebilirim ki, elli altmış yıldır yakından uzaktan tanıdığım sanatçılar içinde, bu atasözünü doğrulayan çok az kimselere rastladım. Bunlardan biri, hiç kuşkusuz Tanpınar'dı. Nâzım Usta'nın, Cahit Sıtkı'nın, Bedri Rahmi'nin, Aziz Nesin'in, Yaşar Kemal'in, Abidin Dino'nun insanlıkla sanatçılığı atbaşı beraber yürüttüklerine yakından tanık olmanın mutluluğunu tatmışımdır.

   Sanatçı olmak kolay değil, insan olmaksa hiç mi hiç.

   Ne mutlu, insan-sanatçı olabilenlere.

   (VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken, 1987)






Merhaba!


29 Ekim 2023 Pazar

RANT, KÂR; NEREYE KADAR ?

 





  1950'lerde Demokrat Parti iktidarıyla hızlandırılan iç göç, kentleri cazibe merkezi kılmaya dönük gibi görülse de "Marshall Yardımı" , "Truman Doktrini" ülkenin her alanda dokusunu bozmaya dönük bir adımdı. "Küçük Amerika" yaratma hayali, üretmeyen bağımlı bir Türkiye var etmek zihniyetini yansıtıyordu. Adım adım bu proje hayata geçiriliyordu.
  Göç, günümüzde, refah ve daha iyi bir yaşam arayışı olmaktan çıkmıştır bence! Bazı bölgelerde bu tetikleyici bir neden olabilir. Ama yaşadığımız coğrafyadaki iç ve dış savaş, kaynakların yağmalanması, toprağın verimsizleştirilmesi, eğitimin yetersizliği, siyasi iktidarın ülkeyi "rantiye alanına" çevirmesi...
  Tarıma dayalı bir ekonomiyi inşa etmek varken köylülüğü ortadan kaldırma çabası, her köyü bir mahalleye çevirerek tarımsal üretim alanlarını kıraçlaştırma, köylülüğün tarımsal üretimle bağını koparma çabaları... Bu mecradaki küçük üreticinin kooperatifleşerek tarım ekonomisini gelişkin kılabilecek, kendisini de toprağa bağlı yaşatabilecek değer üretmeden uzaklaştırmak...
  Suyunun, yeraltı kaynaklarının yağmalanması sonucu; bağlı, bağımlı bir kitle yaratmak siyaseti yıllardır inşa edilen bir gerçektir. 
  Eğer "göç"ü konuşacaksak öncelikle bunlardan söz etmeliyiz. Böylece "göç kültürü"ne nasıl bakmamız gerektiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.
 Yerli üretimin bu denli verimsizleştirilip cılızlaştırılmasının nedenlerini sorgulayınca, asıl toprak göçünün neden/nasıl/niye başladığını anlayabiliriz.
   Köylülük bugün iflas etmiştir.
  Kemal Tahir, 1967'de Bozkırdaki Çekirdek'i yazarken Köy Enstitüleri gerçekliğiyle (dönemin tek parti iktidarıyla) bitevi alay etmişti. Sanırım bugünkü sonuçları görseydi o romanı yazdığına pişman olurdu!
  "Yapan da biz yıkan da biz" diyordu.

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    Çağlar boyunca insanlığın biriktirdiği, geliştirdiği, bulduğu ne varsa ki hepsinin amacı yaşamı daha kolay, eğlenceli kılmaktı... Yine insanın bula bula "bulduğu" kâr (aslında soygun) düzeni, bilimsel her gelişmeyi insanın zararına kullanmayı "başardı" , hem de gözünü kırpmadan hem de ayırmadan.
   Bilimsel ve teknolojik gelişmeler; mutluluk yerine yalnızlık, rahatlık yerine umarsızlık, paylaşım yerine bencillik olarak yansıdı insan yaşamına egemen aklın / gücün büyük "başarısı"yla...
   Platon, yıllar değil, yüzyıllar önce ve "büyük bir öngörüyle, insanlığın bazı buluşlarının iki taraflı çalışabileceğine dikkat çekmişti: İyiye kullanım ve kötüye kullanım."
    (...)
   Bula bula bulduğumuz yönetim hallerinin, onların en ahlaksızı kapitalizmin, değil "bazı" , "her" buluşu insanlığın zararına da kullanabileceğini öngörememiş işte Platon

    (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba! 
    

21 Ekim 2023 Cumartesi

ACI


Acı, insanı yüceltir, 

der Alfred de Musset. Hangi acı bu? Bedensel acı mı? Değil. Yürekte, düşüncede çekilen acıdır asıl insanı yücelten. 

(VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken)


***


"Mutluluk gelimi gidimi tez bir konuktur; acı ise, gittiği yere postu seren yüzsüzün teki!.."


ADNAN BİNYAZAR
(Bozkır Aydınlığında Aşk)


   Bedende yaratılan oyuklar sağalıyor da, yürek oyukluğu hep işliyor. Eş yitirmenin yarattığı oyuk ise hiç sağalmıyor. Büyük ozanlara büyük şiirleri, yüreği depreme uğratan içsel acılar yazdırtıyor olmalı. Eşimin artık yaşamadığı bir İstanbul yazında beni sabahlara kadar dinleyen Fazıl Hüsnü Dağlarca, "Eş Ağıdı - Gömüt Taşında Söylemeler" şiiriyle, acıma ağıt yaktı: 

O Çorum'da doğmuş Hititli bir kız
Ben Hititli bir genç
Sevgimizi kıskanan ölüm
Bütün ölümlerden iğrenç

Gömüldü ya Çorum toprakları hep açar
Nice çiçekleriyle onu
Ben gece gündüz sevgisini açarım
Yadsırım ölüm denen sonu

Hitit karanlıklarında
Sesin gecemizi aydınlık ederdi
Sanki güzelliğin:
"Sen beni benden çok yaşayacaksın" derdi.

Karımı çok sevdim ben binlerce yıl
Seviyorum da
İşte gece bir gündüz bir çiçek
Hitit yeli evliliğimizi büyütür Çorum'da.

Ne yazar deme karısı ölmüş de
Acısından dev olmuş işte:
Gök ağzında leblebi
Bakışları Hitit elleri Çorum
Yazar yüreğine Adnan - Binyazar

(Temmuz 1991)


"Eş yitiren, zamanın anahtarını elinden düşürür."







Merhaba!

15 Ekim 2023 Pazar

HARESE

 

   "Kurtlar sofrası..." dedi imalı bir şekilde. 

   "Attilâ İlhan" dedim. "Onun sayesinde dilimize yerleşti desem yeri..."

  Tanımaz sandım, yazarın Kurtlar Sofrası kitabından bir cümleyi söyleyince yanıldığımı anladım: "Memleket bir kurtlar sofrasına dönüşmüş ise isyan haktır."

   "Kurtların aç kaldıkları zaman bir halka oluşturarak, aralarında en güçsüz olanın, bitkin halde yere yığılmasına kadar birbirlerinin gözlerine bakarak beklediğini, yere yığılır yığılmaz da güçsüz olanı yediklerini, deyimin de buradan geldiğini" söylemek istemedim. Eminim ki, onlar varlıklarını sürdürmek için içgüdüsel olarak yapıyorlar, oysa biz insanlar güçgüdüseliz. Güçsüzlerin üzerinden güçlenmeyi marifet sayacak kadar da pisgüdüseliz ...

   (SEMA SOYKAN / Öteki Şeylerin Tarihi - Alfa Basım Yayım)


   


(Karikatür: İzental)




   Harese nedir, bilir misin oğlum? 
Arapça eski bir kelimedir. 
Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. 
Harese şudur evladım: 
Develere çöl gemileri derler bilirsin,
 bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, 
aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanaklıdır yani. 
Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır, 
gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar.
Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz
ve
engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.
Bunun adı haresedir.
Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu'nun âdeti budur oğlum,
tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
Kendi kanının tadından sarhoş olur.

(ZÜLFÜ LİVANELİ / Huzursuzluk - İnkılâp Kitabevi)



(Karikatür: MURAT SAYIN - Cumhuriyet Gazetesi)


   Orta Doğu'da yaşananlar nefesimizi kesiyor. HAMAS'ın gerçekleştirdiği 11 Eylülvari Aksa Tufanı saldırısı, bir tarafıyla İsrail yönetiminin Filistin'i yok etme projesi için düğmeye basması adına biçilmiş kaftan oldu. Netanyahu bu durumu doğal akışta kendi iç politika tahterevallisi için kullanmayı tabii ki ihmal etmedi. 
   Durumdan vazife çıkarmayı yaşam tarzları haline dönüştürmüş dünya sahnesinin büyük yıldızları hemen yine ortaya çıktılar. Sonuçta, her şeyin arkasında aslında onların olduğunun imajı sanki işlerine yarıyor! Dolayısıyla hemen ABD, Rusya, Avrupa ve hatta her büyük devlet, geleneksel hatlarına sadık kalarak konuya müdahil olmak istiyor. 
   Ben kahroluyorum, çünkü filler tepişirken olanlar yine çocuklara, masum sivillere oluyor. Onlarca yıldır Orta Doğu'nun petrol, su, din, toprak ve kişisel ego savaşları sürüyor. Dünyada hangisi olursa olsun, inanç manipülasyonu kadar insan beynini felç eden ve dünyayı kana bulayan başka bir konu yok!

    (BEDRİ BAYKAM - Cumhuriyet Gazetesi)


***


Bu gelen savaş ilk değil.
Çok savaş oldu bundan önce.
Bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene,
bir yanda yenenler vardı.
Yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan.
Yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu.

(BERTOLT BRECHT)


***


"Savaş şayet iyi bir şey olsaydı, onu asla ama asla yoksullara bırakmazlardı."

(TEKİN DENİZ)








Savaşlar olmasın!

8 Ekim 2023 Pazar

OKUDUKÇA

 

Matbaadan yeni gelmiş bir kitabın kokusunu,

kitabı eline alıp sayfalarını çevirmeyi,

kaldığı sayfanın ucunu bükmeyi,

bir kitabın arasında çiçek kurutmayı,

bir ağacın dibine uzanıp kitap okumayı

özlemeyecek mi insan?


FERHAN ŞENSOY
(Seçme Sapan Şeyler)


***


   Elimde Robert Kolej Çağrı Kulübü'nce iki ayda bir yayınlanan Çağrı adlı derginin son sayısı var. Burada Yaşar Kemal'le öğrenciler arasında yapılan bir söyleşi dikkatimi çekti. "Kendimizi 'adam' gibi yetiştirmemiz için ne yapmamız lazım?" sorusuna Yaşar Kemal'in verdiği haklı ve güzel yanıt şu: "Kesinlikle liseyi bitirince Türk ve dünya klasikleri okunmuş olmalı. Lisede bitirilir klasikler... Çok yanlış bugünkü eğitim düzeni. Kültür bir bütündür. Kitap kültürü ve yaşam kültürü. Anadolu gibi toplumsal kültür. Anadolu'da olsaydık bu kültür birikimi daha köklü ve tamam olurdu. İşte bu kültürü almak gerekli."

  Evet, Yaşar Kemal'in hakkı var. Kitap kültürü ile yaşam kültürü birbirini tamamlamalıdır. Bir üniversite çıkışlı ahbabım var, kitap okumamakla övünüyor ve sadece doğayı seyretmenin kültürünü artırdığını ileri sürüyor. "Denizi seyretmek yetiyor bana" diyor. Oysa bilmezlikten geliyor ki, denizi, ormanı seyretmekle insan, kültürden vazgeçtim, insan olmak niteliği bile kazanamaz. Kediler, kuşlar da seyrediyor denizi. Ama, kedi olmaktan, kuş olmakta öteye gidemiyorlar.

    (VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken)


***
 

   Kitap okumayanın her şeyden yoksun kalacağını düşünüyordum. Okuyan, okuduğu kitabın dünyasına karşılık verecek birikimler edinmeliydi. Kitabın karşılıklı bir etkileşim olduğunu sezmeye başlamıştım. Bu merakla, yazarların, ressamların, bestecilerin yaşamlarıyla ilgili kitaplara yöneliyordum. Onların içinden biri gibi görüyordum kendimi. Onlar gibi olmaya, resimlerine bakarak onlar gibi görünmeye çalışıyordum. Kitapların ötesinde bir dünya olmadığına inanmıştım. 

  Romeo ve Juliet'i bir yıl sonra, Köy Enstitüsü'ne girdiğim yılın sonbaharında enstitü kitaplığında buldum. O gün sevinçten çıldırmıştım. Dönüp dönüp okudum.

   O gün elime aldığım bu kitabı, ona Hamlet'i, Atinalı Timon'u da katarak, yaşamım boyunca elimden düşürmedim. Bir de Cervantes'in Don Quijote'sini. Onların oluşturduğu çekim alanıyla nice kitaplara vardım. Kitap kitaba çağrı çıkarır. Okudukça, okumanın yolları çözülüyordu. Kitabın ardından gittikçe, kitap da bana ulaşıyordu. Dünya avuçlarımın içindeydi. Arşimed'in sopayı kaldıraç yapıp dünyayı yerinden oynatması gibi, ben de her düşünceyi, her güzelliği duyarlılığımda taşıdığıma inanıyordum. Bilgi, gücünü kitaptan alıyordu; kitap, insandan... Bilgiye ancak kitapla egemen olunabileceğine inanıyordum. 

 (ADNAN BİNYAZAR - Masalını Yitiren Dev / Can Yayınları)


***


 "Niye kitap okumuyorlar" demek "Niçin piyano çalmıyorlar" demek gibi bir şeydir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, hazırlanmak lazım gelirdi. Okumak, bir kitaptan alınan elemanlarla kendine bir manevi dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. 


REŞAT NURİ GÜNTEKİN
(Anadolu Notları)


***


   Okumanın tadını, ancak okuma tiryakileri bilir. Montesquieu'ye kulak verelim. Şöyle diyor bu büyük düşünür: 

"Okuma benim için, yaşamın pisliklerine karşı üstün bir ilaç olmuştur. 
Hiçbir üzüntüm olmamıştır ki, bir saatlik okumayla dağılmasın."





   

Merhaba!