24 Nisan 2022 Pazar

ÖLÜM AKLIMDA

 


Fotoğraf: TASLİMA AKHTER



Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

NÂZIM HİKMET





PROTİBADE - PROTİRODHE




    24 Nisan 2013'te Bangladeş'in Dakka kenti Savar mahallesinde dünyaca ünlü markalara üretim yapan konfeksiyon atölyelerini barındıran sekiz katlı bir bina binlerce emekçinin başına çöktü, tam bin yüz otuz dört işçiye mezar oldu.
   Bangladeş'te dönemin iktidar partisinin gençlik kolu örgütü üyesi Sohel Rana'nın babasıyla birlikte 2006 yılında kondurduğu, sonra türlü pislikle kaçak katlar çıktığı Rana Plaza binasında, Benetton'undan Prada'sına, Gucci'sinden Primark'ına, Mango'suna dünyanın ünlü markalarının giysileri üretiliyordu. Sekiz kata çıkmış bu derme çatma binada beş bin civarında kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı hababam, renk renk, çeşit çeşit giysi kesiyor biçiyor dikiyordu. 
    Hazır giyim sektöründe küresel sömürü zincirinin ilk halkalarından biri olan, emek sömürüsünün en ağırına tanıklık eden bu pespaye binada 23 Nisan 2013'te derin çatlaklar tespit edilmişti. Hatta binadaki hasar bir televizyon kanalı tarafından görüntülenip yayınlanmıştı. Bu yayın üzerine bina apar topar boşaltıldı, binlerce insan o beton yığınından güneşe çıkıp evlerine döndü.
    Sonra?
  Sonrasında, binanın patronu Sohel bey, dünyanın dört bir yanına gerine gerine peşkeş çektiği ucuz emek cennetinin kapısına mühür vurduğunu nasıl açıklayacağını bilemediğinden, "ne alakası var sapasağlam bina yarın herkes işine gidecek" buyurdu. Atölye yöneticileri işe gelmeyenin bir aylık maaşını keseceklerini söyledi.
   24 Nisan günü binlerce işçi, elleri mahkûm, yine doluştular katlara. Önce bir sebepten, binanın elektrik bağlantısı gitti, şalter indi anlayacağınız, hemen ardından, üretimin saniye durmasına tahammülü olmayan düzenin çarkları dönsün diye en üst kattaki dizel jeneratörler işe koyuldu ve daha saat 09:00 olmadan koca Rana Plaza saniyeler içinde yerle bir oldu.
   Gerisi ne yazık ki bizim de memleketten bildiğimiz acı hikâye, kum gibi dağılmış kolonların, kirişlerin tozu dumanı, birbirine girmiş beton tabakaların arasından edepsizce sarkan renk renk kumaşlar. Karmaşa, acı, canını dişine takmış tırnağıyla beton kazan kurtarma ekipleri, kan, ter, toz, gözyaşı, hep gözyaşı...
   Bin yüz otuz dört can...
  Rana Plaza faciası, o kadar büyük o kadar gizlenemez bir olaydı ki, hemen ardından adına "hızlı moda" sektörü dedikleri bu kirli alanı temizlemeye koyuldu tüm dünya dört bir yandan.
   Binada üretim atölyesi bulunan büyük markalar karalar bağladı, tazminatlar ödendi, duyarlılık mesajları yayınlandı. Ünlü Vogue "feşın" dergisi bile sayfa sayfa makaleler yayınladı.
  O yıldan beri, Rana Plaza olayı örneği kullanılarak, hazır giyim endüstrisinde güvenli çalışma protokolleri hazırlandı, "temiz giysi" kampanyaları başladı. Belgeseller, raporlar, yazılar çıktı.
   Pek çok şeyler oldu olmasına da, o en gerekli tek şey olmadı.
   Düzen değişmedi düzen.
   (...)
   Değişmedi bu düzen, ama değişecek.
  Elbet daha yüzlercesi binlercesi vardır da, ben Savar mahallesinde tarihe dizilen iki kırmızı karanfili anlatarak tamamlayayım istiyorum yazıyı. 
   İlki, göğe yükselen iki el, birinde orak diğerinde çekiç. Rana Plaza'nın işçilerin üzerine çöküşünden 100 gün sonra Savar'da o lanet binanın yerine genç komünistler bir anıt diktiler, "Protibade-Protirodhe" koydular adını, İsyanda ve Direnişteyiz.
   İkincisi, o bir çift elin dibine bırakılan bir fotoğraf, Rana Plaza'nın enkazında, birbirine kenetlenmiş iki insan. Simge oldular, dünyaya yayıldılar bu fotoğrafla. Son kucaklaşma diye adlandırdı fotoğrafı Batı, yakınları, yoldaşları nasıl anar, nasıl isim takar bilinmez. 
  İşin acısı, fotoğrafın sahibi Bangladeşli fotoğrafçı ve feminist aktivist Taslima Akhter de bulamamış, bilememiş adlarını. Kendi yaşamını da alt üst etmiş onları görmek, fotoğraflarını çekmek, eminim en çok kendisi istemiştir adlarını bulmayı ama olmamış, bulamamış. 
   İşte Rana Plaza'nın enkazında gömülü insanlığın, emeğin simgesi o çiftin güzelliği ile göğe yükselen o genç ellerin kararlılığı bu düzenin değişeceğinin somutlaşmış umududur.
   İsimleri belli değilmiş, biz koyalım, mesela Tahir ile Zühre diyelim.
   Değil mi ki zaten Usta'nın dediği gibi, "...bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte / yani yürekte."
   (BURÇAK ÖZOĞLU - soL Haber) 







Lades tutuştuk ölümle
Ölüm aklımda ölüm aklımda
Suları uyandır yoldaş, şalteri indir
Ben sana geldim.

MEHMET BARIŞ







Merhaba!

17 Nisan 2022 Pazar

ENSTİTÜ CENNETİ

 


"Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, köyler kent olurdu. Kapatıldı, kentler köy oldu!"

   Tüm Köy Enstitüleri, köylü çocuklarının emekleri ve bir grup yurtsever eğitimci eliyle kurulmuş, benzersiz eğitim yuvalarıdır. İnsanı bir bütün olarak geliştiren, mutlu eden, beceri kazandıran, güven veren kurumlardır.

   Enstitüler, köylü çocuklarının emeği ile köye ve köylüye can veren, susanları konuşturan, oturanları yürüten, düşündüren, türkü söyleten, resim yaptıran, hastaları sağaltan, ürettiren, mutlu eden, bilinçli ve planlı birer eğitim dizgesidir. 

     Her işin zevkle ve yarışarak yapıldığı (yerlerdir). Kimsenin boş zamanı yoktur. Türkü söyler, oyun oynar, mandolin çalar. Yatmışsa elinde kitap vardır. Yedikleri ekmekleri, meyveleri, sebzeleri üretenler, balıkçılık, hayvancılık, arıcılık yapanlar, derslikler, yatakhaneler, hamamlar, tarım yapıları gibi büyük işleri başaranlar, sıra, tahta, sandalye, masa, dolap, el aletleri yapanlar onlardır.

   Her okulda okunan kültür dersleri, enstitüde daha uygulamalı olarak verilmektedir. Her öğrencinin öğretmenlik dışında bir mesleği vardır. Yüzmeyi, bisiklet, motosiklet kullanmayı öğrenen, dikiş-nakış bilen ve kendi giysilerini üreten de onlardır. 

    Çevrelerinden halkbilim derlemeleri yapan, oyunları, söylenceleri, halk danslarını, türkülerini derleyen, onları yeni formlarda sahnelere, alanlara ve kentlere taşıyan, basının gündeminde düşmeyen de onlardır. Yurt ve dünya klasikleri, mandolinleri ve diğer çalgıları, fırçaları ellerinden düşmeyen onlardır. 

   İşte tüm bunları büyük bir zevk, yarış ve mutlulukla yapanlar, kendilerini nasıl çok yönlü geliştirdiklerinin de bilincindedir. Bu nedenle, yarattıkları ve yuva saydıkları enstitüye "Enstitü Cenneti" diyen onlardır. Hani diyesim var: "Destanımızda yalnız onların maceraları vardır." (KARABEY AYDOĞAN - Söyleşi: MUSTAFA YAKUT - Cumhuriyet Kitap) 


***


KEMAL ATEŞ


   "Çok gazete okuyorduk biz, yedi gazete okurduk, Meclis'te olup bitenleri biliyorduk."

   Şaşırıyorum:

   "Yedi gazete mi, kim alıyor bunları, okul yönetimi mi?"

   "Hayır, biz öğrenciler... Yedi kişi aramızda anlaşıyorduk, herkes bir gazete alıyor, değişerek okuyoruz. Böyle her konuda kolayca örgütlenirdik."

    Küçük, basit gibi görünse de müthiş bir okuma aşkı ve örgütlenme örneği... Yedişer kişilik kümelere ayrılıyorlar, her öğrenci bir gazete alınca, toplam yedi gazete okuyabiliyorlar. 1940'larda her gün yedi gazete okuyan köy çocukları... Görülmemiş bir şey... Bugün bile...

   Ülkemizde ilk özel gazete seksen yıl önce basılmış... İlk roman yetmiş yıl önce yazılmış. Çok değil, on küsur yıl önce de yeni bir abecesi olmuş bu toplumun. Kırklı yıllarda abecemiz henüz çok yeni. Geçmişi, kültür tarihi bu olan bir ülkede 1940'lı yıllarda her gün yedi gazete okuyan köy çocukları...

   (...)

   Her gün yedi gazete okuyan bu köy çocuklarından toprak ağaları çok rahatsız olmuşlar...

   (...)

 Babasının bucak müdüründen yediği dayağı tiyatro oyunu haline getirip sahneye aktaran yazarlar çıkıyor aralarından. Bu tiyatro oyunlarını halk alkışlarken, kaymakam, vali hoşlanmıyor. Meclis'te enstitülü çocukların yazıp oynadıkları oyunlar tartışılıyor. Yaşadıkları olaylarla ilgili bir şikayet dilekçesi bile yazamayan köy çocukları yaşadıkları üzerine tiyatro eserleri yazıyorlar. Romanlarla, öykülerle anlatıyorlar dertlerini.

   Ağalar bundan rahatsız oluyorlar. 

  (KEMAL ATEŞ - Sessiz Şampiyon / Olimpiyat Kürsüsünde Bir Köy Enstitülü))





Merhaba!

14 Nisan 2022 Perşembe

DAHA ADİL BİR DÜNYA MÜMKÜN

 

  Gıda fiyatları artmayı sürdürüyor. Tüm zamanların en yüksek seviyesi haberlerini okuyalı henüz birkaç gün oldu. İşin aslı gün geçmiyor ki gıda fiyatları rekor kırmasın. Peyniri, eti, hayvansal ürünler ayrı, unu şekeri, mercimeği ayrı, salatalığı, soğanı, sebzesi meyvesi ayrı ayrı rekordan rekora koşuyor. Hem üreticiler hem de tüketiciler için son derece sıkıntılı bu durumun ne kadar süreceğini kestirmek ise bugün itibarıyla olası görünmüyor. 
  Artan gıda maliyetleri ve düşük alım gücü tüketicilerin harcanabilir gelirlerini aşındırırken artık yoksulluk kadar yetersiz beslenmeyi ve açlığı da toplumsallaştırıyor. Gıda fiyatlarının kesintisiz yükselmesiyle daha önceden de yoksulluğun eşiğinde olanların durumu daha kötüye gidiyor. Gıda krizi bebeklerin ve çocukların eğitimini, gelişimini güçleştirecek biçimde derinleşiyor. Her ne kadar gerek savaş gerekse de pandemi gibi "dışsal" gerekçelerin arkasına sığınılsa da hükümetin bunca zamandır yoksulluk, açlık ve yetersiz beslenme sorunlarına kulak tıkayan tutumu sorunun temelini oluşturmayı sürdürüyor. 
  Bugünü, hem üreticiler hem de tüketiciler açısından gelinen noktayı çarpıcı bir biçimde gözler önüne seren bir cümle ile irdeleyebiliriz. Geçtiğimiz hafta, perşembe günü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Ankara'daki bir konut inşaatının işçileriyle iftar yapmıştı. Buradaki sohbet sırasında işçilerden birinin "biz hepimiz çiftçiyiz ama inşaatta çalışıyoruz" dediği sözleri basına da yansımıştı. İnşaatta çalışmak zorunda bırakılan çiftçinin son derece yalın ve gündelik bir yerden ifade ettiği bu gerçek işte bugün gelinen noktanın sebeplerini büyük oranda görünürleştiren nitelikte.
  Yaşamın her yanını özelleştirmeler, ticarileştirmeler, piyasalaştırmalar gibi adımlarla ele geçiren neoliberal ideolojinin bu gündelik ifadesi bize yarın için yaşadığımız belirsizliğin basit bir ihmal meselesi ya da yanlış olmadığını söylüyor. Krizin gayet de bilinçli olarak atılan adımların bir sonucu olduğunu ve hükümetin buna yönelik anlamlı bir çabası olmadığını hatırlatıyor. Bugünün diğer krizleri gibi gıda krizi de çok net bir biçimde hem toplum refahını hem de doğanı haklarını kara hizmete tabi kılan kararların bir sonucu. Hükümetin herhangi bir çabasının da üretici ve tüketiciler açısından olumsuz, sermaye bakımından olumlu sonuç verecek biçimde tecelli ettirilmesi de bununla ilgili. Nihayet toplumun yaşamsal ihtiyaçları sermaye için zenginleşmenin kaynaklarını oluşturmayı sürdürdüğü sürece sonuçlar da değişmeyecek. (ÖZGE GÜNEŞ - BirGün Gazetesi)  


***   


  MİLYARDERLER SERVETLERİNE SERVET KATIYOR

  Oxfam'ın, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) gelecek hafta yapılacak bahar toplantıları öncesi yayımladığı raporda, borçlu hükümetlerin artan yakıt ve gıda ithalatı maliyetlerini karşılamak için kamu harcamalarını kısmak zorunda kalabileceğine işaret edildi. 
  Bu nedenle Oxfam, daha fakir ülkelerin borçlarını geri ödemesinin iptali dahil "acil uluslararası eylem" çağrısında bulundu.
 Ayrıca gıda fiyatlarının "tüm zamanların en yüksek seviyesine" ulaştığı belirtilen raporda, öte yandan, milyarderlerin servetinde ise "şimdiye kadarki en büyük artışın" görüldüğü vurgulandı. 
  Büyük şirketlerin, kârlarını artırmak için enflasyon ortamından tüketicilerin zararına yararlandığı kaydedilen raporda, petrol şirketlerinin kârlarını rekor seviyelere çıkardığının altı çizildi.
 Oxfam Uluslararası İcra Direktörü Gabriela Bucher, rapora ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Acil radikal adımlar atılmazsa, insanlığın en derin çöküşüne, hafızalarda aşırı yoksulluk ve acıya tanık olabiliriz." ifadesini kullandı.
  Bucher, hükümetlerin artan yoksullukla mücadele için eylem eksikliğinin "mazur görülemez" olduğuna işaret ederek "Hükümetlerin tüm insanları yoksulluk ve açlıktan kurtaracak, sağlık ve refahlarını güvence altına alacak paraya veya araçlara sahip olmadığı fikrini reddediyoruz. Sadece ekonomik hayal gücü ve siyasi iradenin yokluğunu görüyoruz." dedi. (BirGün Gazetesi) 


***




  "Dünya kadar kitap okudum," diyebiliyor ama yine de içinizde bir eksiklik hissediyorsanız, Eduardo Galeano'nun bütün kitaplarını okumadığınız içindir! Ona "Dünyanın vicdanı" derler ve Galeano bunu kanıtlarcasına, "Zamanın Ağızları" adlı kitabındaki kısacık "Kol Gücü" yazısıyla gerçeğin bizden gizlenen tarafını yüzümüze çarpar:
  "Muhammed Eşref okula gitmiyor. O güneşin doğuşundan ay görününceye kadar çalışıyor; Pakistan'ın Umar Kot köyünden dünya stadyumlarına doğru yuvarlanan futbol toplarını kesiyor, kırpıyor, deliyor, biçip dikiyor.
  Muhammed on bir yaşında, beş yıldır bu işi yapıyor. Eğer okumayı bilseydi, İngilizce okuyabilseydi, elinden çıkan her işe kendisinin yapıştırdığı şu uyarıyı okuyabilecekti: 'Bu top çocuklar tarafından üretilmemiştir.'
  Vicdandan, sevgiden nasibini almamış acımasız insanların yönettiği ve savaşı bir zorunlulukmuş gibi yaşamımıza soktukları bu dünyada ne çok Galeano'ya gereksinimimiz var. (AKGÜN AKOVA)





Merhaba!
    

10 Nisan 2022 Pazar

NE OKUMALI?

 

  Resmi tarih toptancıdır savaşı rakamlarla anlatır. Roman, askerlerden birinin dramını anlatır, savaşın ruhsal, fiziksel röntgenini çeker. (İNCİ ARAL - Cumhuriyet Gazetesi)


***


  Benim çocukluğum, babamın anlattığı kahramanlık hikâyelerini dinleyerek geçti. Lütfü Ustamsa Gülhisar'ın tek savaş kahramanı olduğu halde, bu konuda dilsiz sayılırdı. Bir defasında ona bacağını nasıl kaybettiğini sormaya kalkışmıştım, "Sana ne, sen işine bak," cevabını almıştım. Sonra makinenin üstüne bir kitap atmıştı. 

  "Al bu kitabı oku!" demişti.

  Kitabın başlığına baktım; "Fihi Mâ-Fih!"

  "Ne demek bu?" diye sordum.

  Lütfü Ustam gülümsedi. Raftan Osmanlıca Türkçe sözlüğü çıkarıp kitabın yanına koydu.

  "Lügate bak!" dedi. "Ben söylersem aklında kalmaz; lügate bakarsan kalır."

  Kitabı bitirince, beni sigaya çekti.

  "Dert ağacı nedir, anlat bakalım!" dedi.

  Cevap veremedim. O akşam eve gittiğimde, kitaptaki dert ağacı sayfasını bulup  bir defa daha okudum.

  Hazreti Meryem doğum sancısı çekiyordu; İsa'yı doğuracaktı. Herkes onu terk etmişti; bir çöl çalısı kadar yalnızdı. Yalnız bir çöl hayvanı kadar çaresizdi.

  Sonra, çölün ortasında yalnızlığına ortak olacak bir hurma ağacı buldu. Ağaç bir seraptı sanki. Dallarını, doğacak çocuğunun sevgili kolları gibi açmıştı. "Ben bu ağaca yaslanmalıyım," dedi Meryem. Yaslandı. O ağaç, onun bütün acısını, bütün sancılarını aldı. Böylece Meryem, İsa'yı huzur içinde doğurdu. 

  Ertesi gün Lütfü Ustam yine sordu:

  "Dert ağacı nedir?"

  Ben yine cevap veremedim. Aklıma bir şeyler geldiyse de düşündüklerimi açıklamaya cesaret edemedim.

  O zaman Lütfü Usta takma bacağını salladı. 

  "Bu bacağa iyi bak," dedi. "Ne görüyorsun?"

  Sustum. Çok utandım.

  "Bu bir kayıp değil," dedi Lütfü Usta, "bu bir dert."

  Sonra kollarını açıp farlardaki kitapları gösterdi.

  "Bunlar da benim dert ağaçlarım. Başka bir deyişle tahammül ağaçlarım. İnsan, dünyaya, hakikatlere tahammül edebilmek için değişik yollar buluyor. Benimki de bu; okumak! Kimi işine sarılır, kimi paraya sarılır, kimi sevgiye, kimi de nefrete. Ben bunlara sarıldım. Bazılarına bu da kifayet etmiyor; okuduğumuz bu kitapları yazıyorlar. Âdemoğlunun dertlerine ortak olmak için, o dertlere tahammül edebilmek için yazıyorlar. Bazen ben de yazıyorum ama onlar gibi yazamıyorum. Yalnızca kendi hayatımın hakikatleri hakkında yazıyorum. Ayrıca, şu Meryem olma işini de henüz tam manasıyla çözebilmiş değilim. Okudukça derdim azalıyor mu, yoksa çoğalıyor mu; bunu bile bilmiyorum." 

(HÜSNÜ ARKAN / Gülhisarlı Terziler - Sia Kitap)


***


  André Maurois'nın anneannesi doksan yaşına çengel attığı vakit bile, bir gün olsun, yeni yazarları okumaktan geri kalmamıştır.

  Okumak budur.

  Yaşamın boyunca binlerce ton kitap devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın. Aralık aralık, yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek, ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar okuma sınırı içine girmez.

  Uzun lafa ne gerek, okumayı seven kişi, bir kitabı bitirdi mi, bir başkasının üstüne atılmadan duramaz. Kimileri de birini bitirmeden ötekine başlar, ya da birini okurken, ona ara vererek bir başkasını mideye indirir. Şu var ki, çok çok okumadan, boyuna okumadan dünya ve dünya yazını üzerine öksürüksüz bir yargıya varmanın yolu yoktur. İngiliz romancılarından Virginia Woolf şöyle der günlüğünde:

  Tanrım, okunacak ne çok kitap var!


SÂLAH BİRSEL
(Paf ve Puf / Denemeler)



***



  "Kitap vardır, ancak tadına bakmak içindir; kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek, özümsenmek içindir; başka deyimle, kimi kitapların insan ancak birkaç bölümüne göz atmalı, kimisini baştan sona şöyle bir okuyup geçmeli, pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak adamakıllı okumalı." (FRANCIS BACON - Denemeler)

  Bacon'ın deyişiyle tadını, yutulmasını-çiğnemesini-özümsenmesini bilmeyenler, birkaç bölümünü okumayı yeterli görenler açısından kitap, üzerine bir şeyler yazılı kâğıt yığınından başka bir şey değildir. Oysa iyi bir kitap, okumayı yaşamının kaçınılmaz parçası kılanların düşünce, duygu dünyasını ışıtmakla kalmaz, onları kendi yarattıkları bir kültür ortamında da yaşatır. (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba! 

3 Nisan 2022 Pazar

AYLARIN EN ZALİMİ



Yeryüzünün kışı geldi

Ve ben hepsinin parçası olurum

Ve içimde kımıldayan her şeyin ruhu oturur.

Soğukla süzgün ve saatlerle bozlaşan

Ve anlık bir güneşle neşelenen

Yeryüzünün kışına katlanmak zorundayım.

Bak işte, baharımın gelişini beklemekten soldum! 



EZRA POUND
(Çeviri: İSMAİL AKSOY)




  Kendisi Amerikalı, ama daha ziyade tarihe, şiir tarihine sahip çıkan soylu bir Avrupalı. Bu Pound'un Çin geleneği içinden umulmadık parodiler yaratmasına da engel değildir elbet. 'İmgeci' diye adlandırılan bir okulun elebaşılığını etmiştir, yine de Eliot düzeyinde bir büyük şairin arkadaşı, yürekten destekleyicisidir. Pound'un II. Dünya Harbi'nde Roma Radyosu'ndan faşizm adına yaptığı sözcülük, bu büyük şairin gözümüzden silinmesine yol açmış olsa bile, unutmayalım ki, Pound'u bu naneye sürükleyen şey burjuvaziye ve kapitalizme, tefeci Yahudiliğe duyduğu öfkedir. Bunun da kefaretini uzun süre bir Amerikan akıl hastanesinde yatarak çekmiştir. Bir kafes içinde... (CAN YÜCEL - gazete duvaR



EZRA POUND & THOMAS STEARNS ELIOT



Ezra Pound'a

Aylardan en zalimidir Nisan, leylaklar
Açtırır ölü topraktan, yoğurup
Bellekle isteği, diriltir
Ölgün kökleri bahar yağmurlarıyla.

T. S. ELIOT
(Çeviri: CEVAT ÇAPAN)








Merhaba!