17 Eylül 2017 Pazar

TİYATRODA BİR FEDAİ - AFİFE JALE




"Sanatçı, yetinmeyen bir varlıktır!"







 ... Darülbedayi'nin açtığı sınavı kazanıp, tiyatro kurslarına başladığında 16 yaşındaydı. Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı ama bu özgürlük ortamında (2.Meşrutiyet) yasaklar esnetilebilirdi. Zaten sadece kadın seyirciye oynanacak oyunlarda rol alacak Müslüman kadın oyuncu aranıyordu. Sınavı beş Türk kızı kazandı. Bunlardan üç kadın aday başlarına gelecekleri tahmin edip kursu bıraktılar. Kalanlardan biri suflör olarak sahnedeki yerini alırken, öteki sahneye çıkma zamanı geldiğinde Jale takma adını alacak olan Afife'ydi.



   O, stajyer oyuncu olarak Darülbedayi'ye girdiğinde Ermeni oyuncuların bozuk Türkçeleri artık ciddi bir sorun olarak görülüyordu. Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununda düzgün bir Türkçe'yle konuşan Ermeni oyuncunun ayrılması gerekince, onun yerini güzel Türkçesiyle ancak Afife Jale doldurabilirdi. Bütün oyunların provalarına katılmıştı. Takvimler 1919 yılını gösterdiğinde, bir Türk kadını sahneye adımını atmaya hazırdı. İşte şimdi bir hayal gerçek oluyordu. İçinde "sevinçli bir telaş" vardı. Afife Jale kırmızı elbisesi, beyaz kurdelesi, beyaz iskarpinleriyle sahnedeydi. Perde! Işıklar! Rutubet kokan kulis! Hele o ağlama sahnesi! Gerçek gibi ağlıyordu. Gerçekten sevinç gözyaşları döküyordu. Oyun bittiğinde alkışlar, hiç susmayacak hissi uyandıran o alkışlar! Seyircilerin "Kim bu aktris? Bugüne kadar neredeymiş?" soruları... Yine alkışlar ve açılıp kapanan perde. Bir düş gerçek olmuştu işte! Türk kadını sahneye çıkmıştı. Afife Jale'yi kuliste bekleyen oyunun yazarı, onu alnından öper ve "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin" der. Afife'nin canından başka feda edecek neyi vardı?



   O gece sahne tozunu yutmuş, oyunculuk artık onun kaderi olmuştur. Apollon Tiyatrosu'ndaki o ilk sahne deneyimi için "Hayatımda hiç bu kadar mesut olmamıştım" diyecektir. Fakat bu mutluluk uzun sürmeyecek, polisler onun "dinini milletini unuttuğu, devletine karşı geldiği, isyan çıkardığı" gerekçesiyle tiyatroyu basarlar. Kaçmalar, kovalanmalar, saklanmalar, yakalanmalar, hakarete uğrayıp hırpalanmalar birbirini izleyecektir...
 ... Afife Jale, memleketi gibi inişli çıkışlıdır. Meşrutiyet aksaklıkların düzeleceği, sorunların çözüleceği - mesela Türk kadınının sahneye çıkabileceği gibi - düşüncesiyle coşkuyla başlamıştır fakat 31 Mart olayından sonra umutsuzluğa düşülmüştür. Hürriyetin ilanıyla hür olunmayacağı anlaşılmış, içerideki anarşiye varan düzen karışıklığı, iktidar partisinin hukuk dışı davranışları, dışarıda bitmek bilmeyen savaşlarla toplum bunalıma düşmüştür. Böyle bir ortamda Afife Jale Dahiliye Nezareti'nin, Müslüman kadınların sahneye çıkamayacağına dair bildirisiyle Darülbedayi tarafından 8 Mart 1921'de işten çıkarılır. Afife Jale için sonun başlangıcıdır.



 ... Selahattin Pınar'dan ayrıldıktan sonra iyice yalnız kalır. Parasız ve çaresizdir. Mazhar Osman, onu hastaneye yatırır. Morfinmanlar koğuşu artık onun evidir. Afife Jale burada ölür. Kazlıçeşme kabristanına defnedilir. Başını yasladığı bir taşı yoktur. Fakat sahneye çıkan ilk Türk kadın oyuncu olduğunu tarih bize söyler. Afife Jale kırmızı elbisesi, beyaz kurdelesi ve beyaz iskarpinleriyle sahneden geçmiş, ardından gökkuşağındaki her renkten giysileriyle ve farklı farklı rollerin kostümleriyle başka kadınlar onu izlemiştir. (SERAP IŞIK - Aydınlık Gazetesi)







"Tiyatro çok güçlüdür. Hep direnir ve savaşlara, sansüre, maddi yoksunluklar gibi her güçlüğe karşın var olur."


ISABELLE  HUPPERT
(2017 Yılı Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi)







"Tiyatro varsa ben varım!"








Merhaba!

10 Eylül 2017 Pazar

SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ İÇİN


   Kapitalizm sömürür:

   Kapitalizmin, "düşük maliyet - yüksek kâr" hedefi sınır tanımıyor. Parlak vitrinleri süsleyen pahalı ürünlerin bir kısmı çocuk işçilerin ucuz emeğiyle üretiliyor. (ÇİĞDEM ERMAN - Cumhuriyet Strateji)






"Tarih, insanlığın önüne çözemeyeceği sorunları koymaz."




KARL MARKS





    Kapitalizm öldürür:

    Dünyada her gün 16 bin bebek, henüz birinci doğum gününü göremeden ölüyor. Bu ölümlerin önemli kısmı sıtma, zatürre, ishal gibi önlenebilir hastalıklara bağlı. Sahra Altı Afrika'da bebek ölüm hızı, dünyanın diğer bölgelerinin tam 14 katı. 
   Anne ölümlerinin yüzde 99'u "gelişmekte olan" ülkelerde yaşanıyor. Çadlı bir kadının yaşamı boyunca anne ölümüne maruz kalma riski 16'da 1. Aynı risk İsveçli bir kadın için 10 binde 1'den az.
    Veremden ölümlerin yüzde 95'i "gelişmekte olan" ülkelerde. Bu ölümler daha çok genç nüfusta görülüyor. 
   Bulaşıcı olmayan hastalıklara bağlı erken ölümlerin yüzde 87'si düşük ve orta gelirli ülkelerde gerçekleşiyor. Bu ülkelerdeki aileler gelirlerinin önemli kısmını bu hastalıklarla mücadele için harcamak zorunda kalıyor.
   Düşük gelirli ülkelerde doğuşta beklenen yaşam umudu 62 yıl iken, yüksek gelirli ülkelerde 81'e çıkıyor. Sierra Leone'de doğan bir bebeğin beklenen yaşam süresi 50 yıl iken Japonya'da doğan için 84 yıl. (İLHAN BELEK - soL Haber)






"Problemleri onları üreten kafalarla çözemeyiz."



ALBERT EINSTEIN








    Sosyalizm umuttur:

   Sağlığa sözümona muazzam yatırımlar yapmış, Batı merkezlerinden en son tıp teknolojilerini getirmiş, kurmuş, doktorlarının, sağlık ekiplerinin Batı'yla yarıştığı şeklinde böbürlenilen ülkemizdeki sağlık istatistiklerine, çocuk ölümlerine, salgın tehlikelerine şöyle bir göz attığınızda dehşete düşüyorsunuz. Küba'ysa, bırakın kendi halkının sağlığını tamamen garanti altına almış olmasının rahatlığını, sağlığı yoksul ülkelere de bedava dağıtıyor, sözümona zengin ülkelerin fakir halk kesimlerine yetişiyor. Yeni bir rakam: Bu yıl, Küba tıp fakültelerinden tam 147 ABD vatandaşı diploma aldı. Tabii bunlar ABD'nin en yoksul, en siyahi sınıflarının çocukları; ve Küba'daki 6-7 yıllık eğitimleri süresince ceplerinden tek kuruş harcamadılar!
   Evet, insan bu ve buna benzer onlarca diğer can alıcı konunun Küba'da ne şekilde hale yola konduğu karşısında şaşırmalı. Doğal bir insani tepki. Fakat aklı ön plana koymalıyız ve şaşırmak yerine sevinmeliyiz. Çünkü sosyalizmin bir ulaşılmaz ütopya olmadığını bizzat yaşayıp görüyoruz Küba'da...(CELİL DENKTAŞ - soL Haber)






"Bütün sorunların çözümü, asıl temel bir sorunun çözümüne bağlıdır ki, o da kalkınma ve bağımsızlık sorunudur."


     SERVER TANİLLİ










Merhaba!

3 Eylül 2017 Pazar

ÜÇLER - VATAN ve NAMUS





   1957 seçimleri sırasında İsmet Paşa seçim gezisine çıkar, Sivas'ta bir - iki gece kalacaktır. Yanında damadı Metin Toker de vardır. Kalacağı yer konusunda tartışılır. Dönem Demokrat Parti dönemidir. Güvenle kalacağı bir otel bulunamaz. Şevket Çubukçu'nun evinde kalmasına karar verilir:

  "O sırada okuldan çıkıp eve gelmekte olan kardeşim Aydın da polis kordonunu yarmak için büyük bir çaba göstermekte ama başarılı olamamaktadır. Sonunda babamı tanıyan polislerden biri, elinden tutup apartmanımızın kapısına kadar Aydın'ı getirir. Aydın merdivenleri soluk soluğa çıkıp, kapının önüne geldiğinde, sınıfından bir arkadaşı onu beklemektedir. Çocuk, İsmet Paşa'yı yakından görmek ve elini öpmek istemektedir. O kadar polisi nasıl atlatmıştır, eve nasıl girmiştir bilinmez.
   İçeri girerler, çocuk Paşa'nın elini öper ve Paşa çocuğun saçlarını okşar.
  Yıllar sonra İsmet Paşa, o çocuk için büyük çaba harcayacak, bir zamanlar yine büyük çabasına karşın ipten kurtaramadığı bir üçlüye karşılık, kelleleri istenen bir başka üçlünün içinde bulunan o çocuğun yaşamını ne yazık ki kurtaramayacaktı.
   O çocuk Deniz Gezmiş'ti." 



AKIN ÇUBUKÇU
(Babamın Eczanesi)







   "12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz'lere kıymışlardı. Karşıyaka'dan İzmir'e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı... Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra... Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm;"

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karadı
Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara


ATTİLÂ İLHAN










   "İzmir'de gazetecilik yapıyorum o sırada. 1960'ların sonlarına doğru. Karşıyaka'da oturuyoruz. Araba ile gittiğim zaman Alsancak'tan dolaşıyorum. Alsancak'tan dolaşırken gözüme bir taş ilişti benim, dikili bir taş, etrafında bahçe. Gazetecilik o ya. Arabadan indim, gittim baktım bu ne diye. Üzerinde eski harflerle bir şeyler yazıyor. Ben eski yazı okuyamam. Onları tatbik ederek kağıda yazdım. Bu işten anlayan bir arkadaşa götürüp okuttum. "Vatan ve Namus" yazıyor dedi. Oraya bir taş dikmişler. Niye dikilmiş bilmiyorum. Kurcalamaya başladım. 1922'de Fahrettin Paşa'nın süvarileri Manisa üzerinden İzmir'e giriyorlar. En önde Şerafettin Bey'in bölüğü var. Bu bölük Alsancak üzerinden Konak'a doğru gidecek ki, hükümet binasına bayrağı diksin. O yola girerken harap bir binanın içinde pusu kurmuş Yunanlılar ateş ediyorlar. Bu ateşle İzmir'e girmek üzereyken üç askerimiz şehit oluyor. İzmirliler bunu unutamıyorlar. Unutamadıkları için de bu abideyi dikiyorlar ve yazılabilecek yazıların en güzelini yazıyorlar. Çünkü İstiklal Savaşı'nın özeti o: Vatan ve Namus."


ATTİLÂ İLHAN









Merhaba!

27 Ağustos 2017 Pazar

ADALET, İNSANLIK VE ÖZGÜRLÜK AŞKI




   1 Eylül 1939'da 2. Dünya Savaşı başladı. 50 milyon insanın öldüğü bu en büyük insanlık dramı 1945'e dek 6 yıl sürdü. Barış ise bir türlü gerçekleşmedi.
   Savaşla ilgili sanayi dalları büyük kazançlar sağladı. ABD'de Kaiser tezgâhlarında 10 saatte 1 tane 12.000 tonluk Liberty (Özgürlük) şilebi denize indiriliyor, torpili yiyince yenisi sipariş ediliyordu. Savaş bitince, bu Atlantik Meydan Savaşı'nın kârlı pazarı kapanıverdi. Kuzey Afrika'da Gemsey'ler Jeep'ler, Roosevelt ve Churchill postalları dağlar gibi yığılıp kaldı. Arkasından Kore ve Vietnam savaşlarının izlemesi kaçınılmazdı. "Harcayın! Hedefi mermilerle örtmeden saldırmayın!" diyorlar, bizim erlere iki günde bir tüp diş macunu veriyorlardı. Şişelerin üstünde "yeniden doldurulmaması" yazılıydı. 30 yıl sonra açıklanan ABD resmi belgelerinde "ABD, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra 2 kez ciddi ekonomik kriz tehlikesiyle karşılaştı. 1'incisini Kore, 2'incisini Vietnam Savaşları sayesinde atlattı" deniyordu.
   ABD, düşmansız yaşayamaz, 30 yıl sonraki savaşlarını, silahlarını, düşmanlarını önceden üretir... (ALPASLAN BERKTAY - Cumhuriyet Gazetesi - 2001)   







   Savaş çığırtkanlığı sadece sözle yapılmıyor. Diana Bashur imzalı bir rapor, Suriyeli mültecilere kapılarını açmak konusunda isteksiz olan Batılı ülkelerin, vekalet savaşlarının yapıldığı alanlardaki bölgesel güçlere yapılan silah satışından çok büyük kâr elde ettiğini ortaya koyuyor. Rapora göre, "Suriye'nin Dostları" grubu içindeki ülkeler, Suriyeli isyancıları silahlandıran ülkelere yapılan silah satışından 31,88 milyar dolar kazandı.( VIJAY PRASHAD - Çeviri: ÖMÜR ŞAHİN KEYİF - BirGün Gazetesi)








DAVİD KELLY


   Bilmiyorum, hiç ismini duydunuz mu? Dr. David Kelly! Bir hakikat savaşçısı, ışığın savaşçısı! Birleşmiş Milletler'in 2003 yılında Irak'ta görevlendirdiği namuslu, şerefli ve onurlu bir uzman! Yapılan incelemeler sonucunda şunu söyledi: "Irak'ta kitle imha silahı yoktur!" Ve de ilave etti: "Muhtemelen bir koruda ölü bulunacağım!" Gerçekten de öyle oldu! Ölü bulundu!..(SONER POLAT - Aydınlık Gazetesi)










   
   1600 yılı 15 Şubat günü, Giordano Bruno yakılarak öldürülme kararını kendisine tefhim eden, Roma Engizisyon yargıçlarına şöyle sesleniyordu:
  - Siz benden daha çok korkuyorsunuz!
   İki gün sonra, 17 Şubat 1600'de, evrenin görkemi karşısında kendisinin toz zerresinden bile küçüklüğünü düşünerek, acılarının ve korkusunun üstesinden gelen Giordano Bruno, Campo di Fiori'de (çiçek tarlası) diri diri yakılarak öldürülecekti. 
   O zamanın kırlık çiçek tarlası, bugün ortasında, Giordano Bruno'nun, üstünden güvercinlerin eksik olmadığı, yüzü Vatikan'a dönük heykelinin bulunduğu bir meydandır. Bruno'nun heykelinden çiçek eksik olmaz. Bu çiçekler Rönesansın önde gelen filozoflarından Kopernik'in görüşlerini benimsemiş bir gök bilimci ve aynı zamanda bıçkın bir şair olan Giordano Bruno'nun kişiliğinde simgeleşmiş, özgür düşüncenin savunucularına duyulan minnetin ifadesidir. (ALİ SİRMEN - Cumhuriyet Gazetesi)









"Adalet, insanlık ve özgürlük aşkı, başka tutkular gibi bir tutkudur;
o ağır bastığında her şey feda edilir uğrunda!"

MAXIMILIEN ROBESPIERRE











Merhaba!

20 Ağustos 2017 Pazar

AYDIN KAVRAMI ÜZERİNE



İyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!


BERTOLT BRECHT










   Fotoğraftaki Yemenli kızın adı Vâlâ Hüseyin al-Hatrum. 9 yaşında. Fotoğraf 25 Nisan 2015'te çekilmiş. UNICEF'in verilerine göre Mart ayına kadar 1500'den fazla çocuk öldürülmüş. Obama'nın görevden ayrıldığı Aralık 2016 tarihine kadar 10 dakikada bir çocuk yaşamını yitirmiş.
   Wikileaks, sitesinde bu fotoğrafı basmış. Batılı feministleri eleştiriyor: "Trump'ın gazeteci Mika Brzezinski'nin yüzünü gerdirmesine ilişkin sözleri üzerine kıyamet koparıyorsunuz da neden ABD bombalarının Yemenli bu kızın yüzüne yaptıklarına ses çıkarmıyorsunuz" diyor. (Aydınlık Gazetesi)
   






"Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; 
kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden..."


ALBERT EINSTEIN







 ...Adanalı Yılmaz Güney hapisteyken, ünlü filmleri, Cannes Film Festivali'nde dünya sineması otoritelerine gösterildi ve Yılmaz Güney'i ilk kez orada gören, tanıyan yabancı sinema otoriteleri, yabancı eleştirmenler, "Yılmaz Güney, ülkenizde hangi sinema okulundan mezun oldu? Nereden geldi, nasıl yetişti?" diye sorduklarında bizim otoritelerin yanıtı olağanüstüdür:
   "Yılmaz Güney, Çukurova pamuk tarlalarından geldi."
   Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Yılmaz Güney, Demirtaş Ceyhun, Özdemir İnce ve Muzaffer İzgü ağabeylerimiz de sadece Çukurova'nın pamuk tarlalarından gelmediler; Harran'ın, Söke'nin, İzmir'in ve Ege'nin pamuk tarlalarından geldiler ve asla Amerikan "pamuğu" olmadılar.


OSMAN ŞAHİN







   Fransız şairi Léon-Paul Fargue, şöyle diyor: "Çağımızda sanatçı, aydını içerir. Bunun karşıtı 40 yılda bir doğrudur." Çünkü sanatçı için gerçekliği dönüştürme bilinci öncelikli iştir. Bu da dünyanın değiştirilmesine katkıda bulunmanın somut biçimidir. Etnikçi ya da mezhepçi tutumlar, dünyanın değiştirilmesine değil, geriletilmesine dönük çabaları vurgular. Doğrusu bu çabalar içinde yer alarak aydın kavramını kirletmektense dışarıda kalmayı yeğ tutarım. Yurduna karşı konumlanmış yetkili ve etkililerin övgüsünü kazanmış yazarların aydın sayıldığı bir ülkede, ben aydın değilim! (Aydınlık Gazetesi)







     Server Tanilli'nin mahkeme tarafından yasaklanan "Uygarlık Tarihi" adlı kitabı için yaptığı savunmadan:

  "Doğrudur veya yanlıştır, taraftar olunur veya olunmaz, bir bilim adamı olarak kabul ettiğim metot, görüş ve düşüncelerimden dolayı kime karşı sorumluyum, yaşadığım çağa ve topluma karşı. Ya mahkemelere? Asla."


SERVER TANİLLİ










Merhaba!

13 Ağustos 2017 Pazar

FRİDA KAHLO - YAŞASIN HAYAT




   1913
   Frida Kahlo 6 yaşında çocuk felci geçirdi ve bu sebepten dolayı bir bacağı daha inceydi. Bu yüzden uzun etekler giyen Kahlo, kendisine "Tahta Bacak Frida" denmesine oldukça içerliyordu.

    1925
   Okul dönüşü bindiği otobüs bir tramvayla çarpıştı. Frida'nın sağ bacağı on bir yerden kırılmış, ezilmiş, sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. 32 kez ameliyat edilen Frida'nın sakat olan sol bacağı kesilecekti.




"Ayaklar, uçmak için kanatlarım varken size neden ihtiyaç duyayım?"




   Ailesiyle birlikte Coyoacan'da yaşayan Kahlo'nun oturduğu ev, sahip olduğu renkten dolayı Mavi Ev olarak anılıyordu. Ve sanatçı hayatının büyük bölümünü dış duvarları kobalt mavisi renkte boyanmış olan bu evde geçirecekti.





   Yatağa bağımlı olduğu dönemde ailesi ona resim yapması için tuval ve boya hediye etti. "Aslında pek de önem vermeksizin resim yapmaya başladım" diyecekti Frida. Kendisini görebilmek için yatağın üstüne bir ayna koydurdu. O aynaya bakarak otoportreler yaptı.




   Yaşarken ünlü olan nadir ressamlardan biri olan Kahlo için Picasso:
 "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz" demişti.



    1929
   1927 yılı sonunda yürümeye başlayan Kahlo, bu dönemde sanat ve politika çevreleri ile yakın ilişkiler kurmaya başladı. Kübalı önder Julio Antonio Mella ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti bu isimlerden ikisiydi. Birlikte davetlere gidiyor, sosyalistlerin tartışmalarına katılıyorlardı ve Kahlo, 1929'da Meksika Komünist Partisi'ne üye oldu. 
   Resim çalışmalarına devam eden Kahlo, eserlerini takip ettiği ve Meksikalı Michelangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera'yla da tanışmak istiyordu. Rivera'nın kendi resimleriyle ilgili fikrini merak eden Frida, ondan resimlerine bakmasını istedi. Bu, Diego ile yaşayacakları uzun ve fırtınalı aşkın da başlangıcıydı. İki sanatçı, 21 Ağustos 1929'da dünya evine girdi.



Fotoğraf: TİNA MODOTTİ




   Ne yaşarsa yaşasınlar, hatta Frida kendi adına ne hata yaparsa yapsın Diego onun için her zaman özel ve önemli oldu:
   "Başlangıç Diego... Yapıcı Diego... Çocuğum Diego... Ressam Diego... Babam Diego... Oğlum Diego... Sevgilim Diego... Kocam Diego... Dostum Diego... Anam Diego... Ben Diego... Evren Diego..."
   Frida yeri gelip onu yalnız bırakan, yeri gelip kendinden daha iyi resim yaptığı için kıskanan Diego'yu her şeyi saymıştı.





   "Fiil icat etmek mümkün mü? Sana bir tanesini söylemek istiyorum: Seni göklüyorum. Kocaman kanatlarım seni limitsizce sevmek için genişliyor. En başından beri birlikte olduğumuzu, aynı malzemeden yapıldığımızı, aynı dalga boyunda olduğumuzu ve içimizde aynı hisleri taşıdığımızı hissediyorum. Zekân, alçak gönüllülüğün, her şeyin benzersiz. Yaşamı zenginleştiren sensin. Olağanüstü dünyanda sana sunabileceğim tek şey bu gerçek; her zaman en derin parçalarını bile el üstünde tutacağım. Bunu kabul ettiğin için teşekkür ederim, yaşadığın için teşekkür ederim."





"Hayatımda iki büyük kaza geçirdim;
 biri Diego'ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. 
Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı."




   1953
   1950'li yıllara gelindiğinde sağlık durumu daha da kötüleşmişti. Omurgasındaki sorunlar nedeniyle 9 ay hastanede yattı. 1953 yılına gelindiğinde hayat Frida için pek de cömert sayılmazdı. Yurtdışında sergiler açmış bir ressam olarak ülkesindeki ilk sergisini o yıl gerçekleştirebildi. O dönem yataktaydı ve kesinlikle çıkmaması gerekiyordu. Ancak Frida'nın, kendi ülkesindeki ilk sergisinin açılışını kaçırmaya hiç de niyeti yoktu. Madem yataktan çıkamıyordu, o halde yatağı ile sergiye giderdi. Aynen öyle yaptı.


  



                1954
                Ölmeden önce tamamladığı son tablosuna "Yaşasın Hayat" adını verdi:










Merhaba!

6 Ağustos 2017 Pazar

BİLGE ADAMLAR





"Bilgeliğin yolu bilmekten daha çok dinlemekten geçer. Bu yüzden dünyamızda az bilge çok ukala vardır."










"Karınları tok hatiplerin, konferansçıların, ahlâkçıların teorik sözleri bir para etmez. 
Sefilliğin felsefesini açlıkla kıvrananların, nefesleri kokan ağızlarından dinlemelidir."


HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
(Ben Deli miyim?)








   1942 ile 1948 yılları arasında Köy Enstitüleri'nde saz eğitmeni olarak görev alan Aşık Veysel arkadaşı Aşık Küçük Veysel ile köylerine dönme isteklerini İsmail Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyüboğlu'na açarlar. Onlar da "Varın gidin köyünüze, yakınlarınızla koklaşın, özlem giderin" derler.
   Köylerine dönmek için hazırlıklarını yaparlar ve Ankara Garı'nın yolunu tutarlar...Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Başaran, Ankara Tren Garı'na gelirler. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel Erkılıç'ı trende bütün kompartımanlarda aralar, bir türlü bulamazlar. Tren kalkmış, Eyüboğlu ve Başaran arkadaşlarını bulamamışlar, vedalaşamamışlardır. Trenin son bölümünde işçilerin, köylülerin bulunduğu bölümün kapısı sonuna kadar açıktır. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel onların ortasına oturmuş, saz çalıp türkü söylemektedirler...
   Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Başaran'a dönerek şöyle der: "Biz Veysel'i iyi tanımamışız, onu yanlış yerde aramışız, o ait olduğu yerde." (KADİM ÜLKER - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri Eki)


Resim: ORHAN PEKER








   "Halk yığınlarının dertleri ve meseleleri, türküleri, maceraları, Fikret'in ağzında, kaleminde, fotoğraflarında ve fırçasında öyle bir renklilikle biçimlenir ki, Fikret'in sanatını değil, Fikret'in sanatında onları seyredersiniz." (ÇETİN ALTAN)


Fotoğraf: FİKRET OTYAM









Canlar canını bulan, canını yağma veren,
Balbal taşı gibi Akdeniz'i bekleyen,
Gökyüzünü tuval yapmış, yeryüzü palet,
Kurtarıyor sürek avından sürmelileri Fikret.
Peki, bu sen yeli, nasıl esiyor benden içeri?

HÜSEYİN HAYDAR









FİKRET OTYAM










Merhaba!

30 Temmuz 2017 Pazar

SANAT TOPLUM İÇİNDİR - 2




Söyle saadetini, çekinme
Bir ekmek, bir kadın, birkaç çocuk.
Tatlı gerinmelerin peşisıra sabahleyin
Evinle işin arasında tatlı bir yolculuk...

Cigara içerekten alacakaranlıkta
Kapını çalmışsın.
Alınterin, göznurun, el emeğin, karın.
Turfanda portakal görüp çarşıda
Tadımlık birkaç tane almışsın...

Alırsın kardeşim, almalısın
Dünyadan o kadar az ki, istediğimiz
Senin, benim, hepimizin, çocuklarımızın
İki olmamalı bir dediğimiz.


TURGUT UYAR








Küçük kümeler halinde yürüyorlardı
Açlar ve çocuklar şose yollarında,
Alıp yanlarına gidiyorlardı.
Yıkık köylerde bekleşen insanları da.

BERTOLT BRECHT







  ...Değiştirip dönüştürmek sanatın doğasında vardır: Bunu da etkileyerek yapar. Sanatçının kendi de sanatla değişir. "Sezgiyle değişimi ilk hisseden" odur. "Sanatçı ve yazar için kişilik her şeydir." Kişilikliler, "Egemenlerin kanatları altına girmez. Girerse saygınlığını kaybeder." Bir sanatçının kimliği, kişiliği ve düşünceleri, ulusun duyarlılığına akort edilmemişse eğer, o vakit içinden çıktığı topluma yabancılaşır ve ondan kopar.
   Propaganda ve reklam, yetersiz ve yeteneksiz sanatçıyı değerli gösterir, başarılı kılar. Ona ödüller sunulur, eleştirmenlerce göklere çıkarılır, şöhret ve paranın tutsağı yapılır. "Köklerinden kopartılarak ulusundan uzaklaştırılır, milletine / halkına yabancılaştırılır, egemenlerin hizmetine koşulur." Oysa, "Egemenlerin yönetme gücü varsa, yazarla sanatçının da düşündürme ve sezdirme gücü" vardır. Bunu Atatürk, "Sanatçı alnında ışığı ilk hissedendir" diyerek belirtir.
   Egemenlerce, "Yöneticilerin yerine halkını seçen de değer yargılarının düşmanı gösterilir. Oysa sanatçı, ancak ulusuyla vardır, toplum da sanatçısıyla var olur; tarihe imza atar, iz bırakır." İnsanı etkileyen, değişim dönüşümün gücünü yaratan, geleceği dölleyen, özgür düşünmeyi öğreten, halkın direnme gücünü arttıran, her türlü iktidarın çıkarına çomak sokan da sanattır, edebiyattır, sanatçıdır... (EMİNE AZBOZ - Aydınlık Gazetesi)




Resim: SEMA ÇULAM




  ...Sanat, herkesin içinde birey olmayı ve yapyalnızken herkesle birlikte bulunmayı duyumsatıyorsa, bizi yaşamın onca zorluğundan aydınlığa çıkarabilir. Bugün Pazar şiirini, Potemkin Zırhlısı'nı ya da Guernica'yı her dönemde çağdaş ve güncel, bir o kadar ulusal ve evrensel kılan değer, tüm evreni ve insanı tohum halinde verirken çiçeğin düşünü kurdurma yetisi taşımasında saklı... 







Bir gün gelecek, zaman bizim olacak, bizim.
Bütün düşünürlerini okuyacağız bütün çağların.
Bütün ustaların bütün tablolarını göreceğiz.
Bütün maskaralara kırılacağız gülmekten. 
Arkadaş olacağız bütün kadınlarla. 
Ve bütün insanlara
Öğreteceğiz gerçeği.


BERTOLT BRECHT







Merhaba!

23 Temmuz 2017 Pazar

KUŞLAR VE ŞAİRLER


 
   
   Lokman Hekim'den kaç yıl yaşayacağını kendisinin saptaması istenir. Lokman Hekim de uzun yaşayan kartalın uç uça yaşam süresini düşünerek, yedi kartalın yaşam süresi kadar yaşam diler. Kartalın yaşam süresi 80 yıl kabul edilmiştir. Bu, yedi ile çarpılınca 560 eder ve Lokman Hekim de 560 yıl yaşamıştır.
  "Sevda Sözleri" nin şairi Cemal Süreya da Lokman Hekim'i çok severdi. Ama Lokman gibi, kartalı değil de, dokuz yıl yaşayan kırlangıcı düşünürdü. Kartal misali kırlangıç da düşünülürse yedi kırlangıcın süresi altmış üç yıl eder. Bu sırada "Kehanet 1985" şiirini yazacaktır:

"Lokman şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var."


CEMAL SÜREYA


   Fakat şair, yedinci kırlangıcın hayatını yaşayamadan 59 yaşında aramızdan ayrılacaktı. 
(REFİK DURBAŞ - BirGün Gazetesi)







    
   Meydanlar toplanma yerleridir güvercinlerin. Oktay Rifat, San Marco Meydanı'nda bir güvercinle dost olsa da, onun için yazdığı şiiri kitaplarına almaz. Oysa bu şiir, İkinci Dünya Savaşı'na karşı yazılmış en güzel şiirlerden biridir:

San Marco meydanında dost olduğum güvercin
Bir Alman misillemesinde
 Kurşuna dizilmediyse eğer
Venediğe gider
Ben kuşumu bulurum
Ben kuşumu bilirim
Milyon güvercin içinde


OKTAY RİFAT







GURBET KUŞLARI

"San Marko meydanında dost olduğum güvercin"
ilk seninle tanıdıydım Oktay Rifat'ı
o şiiri uçurduğu gökyüzü şimdi boş
yeni bir gökyüzü kurulmuş şimdi öyle diyorlar
"milyon güvercin içinde" eskisi kayıp Ankara
bizi ne zaman seveceksin eskisi gibi bir daha


HAYDAR ERGÜLEN








Merhaba!

16 Temmuz 2017 Pazar

ÖLÜMSÜZ AĞAÇLAR





WHANGANUİ


   Yeni Zelanda'da Whanganui adlı kasabada yerel insanların kullandığı "ben nehre aitim, nehir de bana" olarak bilinen deyimden esinlenerek harekete geçildikten sonra Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri "canlı varlık" olarak kabul edildi ve nehre hukuki statü verildi.







 ...Dünyanın gerek doğal ve maddi varlıklarının gerekse kültürel ve ruhsal değerlerinin korunması şimdi herkesin ortak istemi...Oysa kapitalizm, küreselleşme düzleminde dünyayı bir bütün olarak tüketim nesnesi, insanı ise tüketimin öznesi olarak tanımlıyor. Böylece insanın varlık nedeni ve oluş biçimi tüketim edimiyle belirleniyor...  
 

SEYYİT NEZİR








"Doğayı ve insan haklarını en vahşice ihlal edenler asla hapse girmez. Çünkü cezaevlerinin anahtarları onlardadır."











Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler


NÂZIM HİKMET


















Merhaba!