13 Ağustos 2017 Pazar

FRİDA KAHLO - YAŞASIN HAYAT




   1913
   Frida Kahlo 6 yaşında çocuk felci geçirdi ve bu sebepten dolayı bir bacağı daha inceydi. Bu yüzden uzun etekler giyen Kahlo, kendisine "Tahta Bacak Frida" denmesine oldukça içerliyordu.

    1925
   Okul dönüşü bindiği otobüs bir tramvayla çarpıştı. Frida'nın sağ bacağı on bir yerden kırılmış, ezilmiş, sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. 32 kez ameliyat edilen Frida'nın sakat olan sol bacağı kesilecekti.




"Ayaklar, uçmak için kanatlarım varken size neden ihtiyaç duyayım?"




   Ailesiyle birlikte Coyoacan'da yaşayan Kahlo'nun oturduğu ev, sahip olduğu renkten dolayı Mavi Ev olarak anılıyordu. Ve sanatçı hayatının büyük bölümünü dış duvarları kobalt mavisi renkte boyanmış olan bu evde geçirecekti.





   Yatağa bağımlı olduğu dönemde ailesi ona resim yapması için tuval ve boya hediye etti. "Aslında pek de önem vermeksizin resim yapmaya başladım" diyecekti Frida. Kendisini görebilmek için yatağın üstüne bir ayna koydurdu. O aynaya bakarak otoportreler yaptı.




   Yaşarken ünlü olan nadir ressamlardan biri olan Kahlo için Picasso:
 "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz" demişti.



    1929
   1927 yılı sonunda yürümeye başlayan Kahlo, bu dönemde sanat ve politika çevreleri ile yakın ilişkiler kurmaya başladı. Kübalı önder Julio Antonio Mella ve fotoğraf sanatçısı Tina Modotti bu isimlerden ikisiydi. Birlikte davetlere gidiyor, sosyalistlerin tartışmalarına katılıyorlardı ve Kahlo, 1929'da Meksika Komünist Partisi'ne üye oldu. 
   Resim çalışmalarına devam eden Kahlo, eserlerini takip ettiği ve Meksikalı Michelangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera'yla da tanışmak istiyordu. Rivera'nın kendi resimleriyle ilgili fikrini merak eden Frida, ondan resimlerine bakmasını istedi. Bu, Diego ile yaşayacakları uzun ve fırtınalı aşkın da başlangıcıydı. İki sanatçı, 21 Ağustos 1929'da dünya evine girdi.



Fotoğraf: TİNA MODOTTİ




   Ne yaşarsa yaşasınlar, hatta Frida kendi adına ne hata yaparsa yapsın Diego onun için her zaman özel ve önemli oldu:
   "Başlangıç Diego... Yapıcı Diego... Çocuğum Diego... Ressam Diego... Babam Diego... Oğlum Diego... Sevgilim Diego... Kocam Diego... Dostum Diego... Anam Diego... Ben Diego... Evren Diego..."
   Frida yeri gelip onu yalnız bırakan, yeri gelip kendinden daha iyi resim yaptığı için kıskanan Diego'yu her şeyi saymıştı.





   "Fiil icat etmek mümkün mü? Sana bir tanesini söylemek istiyorum: Seni göklüyorum. Kocaman kanatlarım seni limitsizce sevmek için genişliyor. En başından beri birlikte olduğumuzu, aynı malzemeden yapıldığımızı, aynı dalga boyunda olduğumuzu ve içimizde aynı hisleri taşıdığımızı hissediyorum. Zekân, alçak gönüllülüğün, her şeyin benzersiz. Yaşamı zenginleştiren sensin. Olağanüstü dünyanda sana sunabileceğim tek şey bu gerçek; her zaman en derin parçalarını bile el üstünde tutacağım. Bunu kabul ettiğin için teşekkür ederim, yaşadığın için teşekkür ederim."





"Hayatımda iki büyük kaza geçirdim;
 biri Diego'ydu ve diğerinde ise bir tren az daha beni öldürüyordu. 
Diego kesinlikle çok daha yıkıcıydı."




   1953
   1950'li yıllara gelindiğinde sağlık durumu daha da kötüleşmişti. Omurgasındaki sorunlar nedeniyle 9 ay hastanede yattı. 1953 yılına gelindiğinde hayat Frida için pek de cömert sayılmazdı. Yurtdışında sergiler açmış bir ressam olarak ülkesindeki ilk sergisini o yıl gerçekleştirebildi. O dönem yataktaydı ve kesinlikle çıkmaması gerekiyordu. Ancak Frida'nın, kendi ülkesindeki ilk sergisinin açılışını kaçırmaya hiç de niyeti yoktu. Madem yataktan çıkamıyordu, o halde yatağı ile sergiye giderdi. Aynen öyle yaptı.


  



                1954
                Ölmeden önce tamamladığı son tablosuna "Yaşasın Hayat" adını verdi:










Merhaba!

6 Ağustos 2017 Pazar

BİLGE ADAMLAR





"Bilgeliğin yolu bilmekten daha çok dinlemekten geçer. Bu yüzden dünyamızda az bilge çok ukala vardır."










"Karınları tok hatiplerin, konferansçıların, ahlâkçıların teorik sözleri bir para etmez. 
Sefilliğin felsefesini açlıkla kıvrananların, nefesleri kokan ağızlarından dinlemelidir."


HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
(Ben Deli miyim?)








   1942 ile 1948 yılları arasında Köy Enstitüleri'nde saz eğitmeni olarak görev alan Aşık Veysel arkadaşı Aşık Küçük Veysel ile köylerine dönme isteklerini İsmail Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyüboğlu'na açarlar. Onlar da "Varın gidin köyünüze, yakınlarınızla koklaşın, özlem giderin" derler.
   Köylerine dönmek için hazırlıklarını yaparlar ve Ankara Garı'nın yolunu tutarlar...Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Başaran, Ankara Tren Garı'na gelirler. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel Erkılıç'ı trende bütün kompartımanlarda aralar, bir türlü bulamazlar. Tren kalkmış, Eyüboğlu ve Başaran arkadaşlarını bulamamışlar, vedalaşamamışlardır. Trenin son bölümünde işçilerin, köylülerin bulunduğu bölümün kapısı sonuna kadar açıktır. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel onların ortasına oturmuş, saz çalıp türkü söylemektedirler...
   Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Başaran'a dönerek şöyle der: "Biz Veysel'i iyi tanımamışız, onu yanlış yerde aramışız, o ait olduğu yerde." (KADİM ÜLKER - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri Eki)


Resim: ORHAN PEKER








   "Halk yığınlarının dertleri ve meseleleri, türküleri, maceraları, Fikret'in ağzında, kaleminde, fotoğraflarında ve fırçasında öyle bir renklilikle biçimlenir ki, Fikret'in sanatını değil, Fikret'in sanatında onları seyredersiniz." (ÇETİN ALTAN)


Fotoğraf: FİKRET OTYAM









Canlar canını bulan, canını yağma veren,
Balbal taşı gibi Akdeniz'i bekleyen,
Gökyüzünü tuval yapmış, yeryüzü palet,
Kurtarıyor sürek avından sürmelileri Fikret.
Peki, bu sen yeli, nasıl esiyor benden içeri?

HÜSEYİN HAYDAR









FİKRET OTYAM










Merhaba!

30 Temmuz 2017 Pazar

SANAT TOPLUM İÇİNDİR - 2




Söyle saadetini, çekinme
Bir ekmek, bir kadın, birkaç çocuk.
Tatlı gerinmelerin peşisıra sabahleyin
Evinle işin arasında tatlı bir yolculuk...

Cigara içerekten alacakaranlıkta
Kapını çalmışsın.
Alınterin, göznurun, el emeğin, karın.
Turfanda portakal görüp çarşıda
Tadımlık birkaç tane almışsın...

Alırsın kardeşim, almalısın
Dünyadan o kadar az ki, istediğimiz
Senin, benim, hepimizin, çocuklarımızın
İki olmamalı bir dediğimiz.


TURGUT UYAR








Küçük kümeler halinde yürüyorlardı
Açlar ve çocuklar şose yollarında,
Alıp yanlarına gidiyorlardı.
Yıkık köylerde bekleşen insanları da.

BERTOLT BRECHT







  ...Değiştirip dönüştürmek sanatın doğasında vardır: Bunu da etkileyerek yapar. Sanatçının kendi de sanatla değişir. "Sezgiyle değişimi ilk hisseden" odur. "Sanatçı ve yazar için kişilik her şeydir." Kişilikliler, "Egemenlerin kanatları altına girmez. Girerse saygınlığını kaybeder." Bir sanatçının kimliği, kişiliği ve düşünceleri, ulusun duyarlılığına akort edilmemişse eğer, o vakit içinden çıktığı topluma yabancılaşır ve ondan kopar.
   Propaganda ve reklam, yetersiz ve yeteneksiz sanatçıyı değerli gösterir, başarılı kılar. Ona ödüller sunulur, eleştirmenlerce göklere çıkarılır, şöhret ve paranın tutsağı yapılır. "Köklerinden kopartılarak ulusundan uzaklaştırılır, milletine / halkına yabancılaştırılır, egemenlerin hizmetine koşulur." Oysa, "Egemenlerin yönetme gücü varsa, yazarla sanatçının da düşündürme ve sezdirme gücü" vardır. Bunu Atatürk, "Sanatçı alnında ışığı ilk hissedendir" diyerek belirtir.
   Egemenlerce, "Yöneticilerin yerine halkını seçen de değer yargılarının düşmanı gösterilir. Oysa sanatçı, ancak ulusuyla vardır, toplum da sanatçısıyla var olur; tarihe imza atar, iz bırakır." İnsanı etkileyen, değişim dönüşümün gücünü yaratan, geleceği dölleyen, özgür düşünmeyi öğreten, halkın direnme gücünü arttıran, her türlü iktidarın çıkarına çomak sokan da sanattır, edebiyattır, sanatçıdır... (EMİNE AZBOZ - Aydınlık Gazetesi)




Resim: SEMA ÇULAM




  ...Sanat, herkesin içinde birey olmayı ve yapyalnızken herkesle birlikte bulunmayı duyumsatıyorsa, bizi yaşamın onca zorluğundan aydınlığa çıkarabilir. Bugün Pazar şiirini, Potemkin Zırhlısı'nı ya da Guernica'yı her dönemde çağdaş ve güncel, bir o kadar ulusal ve evrensel kılan değer, tüm evreni ve insanı tohum halinde verirken çiçeğin düşünü kurdurma yetisi taşımasında saklı... 







Bir gün gelecek, zaman bizim olacak, bizim.
Bütün düşünürlerini okuyacağız bütün çağların.
Bütün ustaların bütün tablolarını göreceğiz.
Bütün maskaralara kırılacağız gülmekten. 
Arkadaş olacağız bütün kadınlarla. 
Ve bütün insanlara
Öğreteceğiz gerçeği.


BERTOLT BRECHT







Merhaba!

23 Temmuz 2017 Pazar

KUŞLAR VE ŞAİRLER


 
   
   Lokman Hekim'den kaç yıl yaşayacağını kendisinin saptaması istenir. Lokman Hekim de uzun yaşayan kartalın uç uça yaşam süresini düşünerek, yedi kartalın yaşam süresi kadar yaşam diler. Kartalın yaşam süresi 80 yıl kabul edilmiştir. Bu, yedi ile çarpılınca 560 eder ve Lokman Hekim de 560 yıl yaşamıştır.
  "Sevda Sözleri" nin şairi Cemal Süreya da Lokman Hekim'i çok severdi. Ama Lokman gibi, kartalı değil de, dokuz yıl yaşayan kırlangıcı düşünürdü. Kartal misali kırlangıç da düşünülürse yedi kırlangıcın süresi altmış üç yıl eder. Bu sırada "Kehanet 1985" şiirini yazacaktır:

"Lokman şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var."


CEMAL SÜREYA


   Fakat şair, yedinci kırlangıcın hayatını yaşayamadan 59 yaşında aramızdan ayrılacaktı. 
(REFİK DURBAŞ - BirGün Gazetesi)







    
   Meydanlar toplanma yerleridir güvercinlerin. Oktay Rifat, San Marco Meydanı'nda bir güvercinle dost olsa da, onun için yazdığı şiiri kitaplarına almaz. Oysa bu şiir, İkinci Dünya Savaşı'na karşı yazılmış en güzel şiirlerden biridir:

San Marco meydanında dost olduğum güvercin
Bir Alman misillemesinde
 Kurşuna dizilmediyse eğer
Venediğe gider
Ben kuşumu bulurum
Ben kuşumu bilirim
Milyon güvercin içinde


OKTAY RİFAT







GURBET KUŞLARI

"San Marko meydanında dost olduğum güvercin"
ilk seninle tanıdıydım Oktay Rifat'ı
o şiiri uçurduğu gökyüzü şimdi boş
yeni bir gökyüzü kurulmuş şimdi öyle diyorlar
"milyon güvercin içinde" eskisi kayıp Ankara
bizi ne zaman seveceksin eskisi gibi bir daha


HAYDAR ERGÜLEN








Merhaba!

16 Temmuz 2017 Pazar

ÖLÜMSÜZ AĞAÇLAR





WHANGANUİ


   Yeni Zelanda'da Whanganui adlı kasabada yerel insanların kullandığı "ben nehre aitim, nehir de bana" olarak bilinen deyimden esinlenerek harekete geçildikten sonra Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri "canlı varlık" olarak kabul edildi ve nehre hukuki statü verildi.







 ...Dünyanın gerek doğal ve maddi varlıklarının gerekse kültürel ve ruhsal değerlerinin korunması şimdi herkesin ortak istemi...Oysa kapitalizm, küreselleşme düzleminde dünyayı bir bütün olarak tüketim nesnesi, insanı ise tüketimin öznesi olarak tanımlıyor. Böylece insanın varlık nedeni ve oluş biçimi tüketim edimiyle belirleniyor...  
 

SEYYİT NEZİR








"Doğayı ve insan haklarını en vahşice ihlal edenler asla hapse girmez. Çünkü cezaevlerinin anahtarları onlardadır."











Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler


NÂZIM HİKMET


















Merhaba!

9 Temmuz 2017 Pazar

ELBET BİR GÜN




               "İsteklerimizin kabulü için savaşım vermekten başka seçeneğimiz yok. Biz, insanlığın büyük                                          çoğunluğunu oluşturuyoruz. Haklarımız ve çıkarlarımız sürgit ayaklar altında çiğnenemez." 


FİDEL CASTRO








   En az  yüz yıldır şunları söylüyoruz: Kapitalist hukukun önceliği adalet değil; "sistemin varlığını ve geleceğini" korumak, güvenceye almaktır. Hukukun evrensel kurallarının sınırlarını kapitalizmin/emperyalizmin çıkarları belirler. Hukukun kuralları siyaset aracılığıyla konulur ve siyaset sahnesinde figüran olmanın ötesinde rol üstlenemeyen sınıflar, kural koymak bir yana, sermaye istemedikçe, kendi çıkarlarına olabilecek küçük bir gedik bile açamaz. (KADİR SEV - soL Haber)








Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o, günde bir çok kez gerekli.

Sabahtan akşama dek, iş yerinde, eğlencede,
hele çalışırken canla başla,
kederliyken, sevinçliyken,
halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe,
günlük, has ekmeğine adaletin.

Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli,
onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?

Öteki ekmeği kim pişiren?

Adaletin ekmeğini de
kendisi pişirmeli halkın,
gündelik ekmek gibi.

Bol, pişkin, verimli.


BERTOLT BRECHT








 "Toplumu sınıflar değiştirir, kişiler değil. Devrimci teori, ancak devrimci sınıfla birlikte çözüm getirir."


"Bir Gün Tek Başına"
VEDAT TÜRKALİ








Parmaklarının ucuna basıp basıp
doğrulsan da yerinden,
üstüne yürüsen de karşılaştığın vakit
çekip alsan da hatta yakalarını eline,
suratına yapıştırsan da yumruğu
tek başına kaldıkça bu öfke
getirmeye yetmez kavganın sonunu.



KEMAL ÖZER









Sık dişini yılma sakın, vazgeçme bu umuttan
Elbet bir gün insanlar hasretle kenetlenir

Gör işte o zaman, devranını küskün dünyanın
Bilinmedik cemrelerle bak nasıl çiçeklenir

Görmese de Altıok Metin, oğul veren günleri
Toprağın tavından sezip kemikleri şenlenir



METİN ALTIOK










Merhaba!

2 Temmuz 2017 Pazar

AYDIN DURUŞU




 PABLO PİCASSO



   1950 yılının Ekim ayında Barış Komitesi üyeleri İngiltere'de toplanacak Barış Kongresi için içinde Picasso da olmak üzere gemiyle yola çıkarlar. İngiliz hükümeti Kore savaşını bahane ederek skandal bir karar alır ve geminin karaya yanaşmasına izin vermez. Ancak "Ressam Picasso" yu çok sevdiklerini ve Londra'da sergisi de olan Picasso'nun gemiyi terk ederek karaya çıkabileceğini bildirirler. Bunun üzerine Picasso ikiyüzlü, karanlık İngiliz burjuvazisine esaslı bir yanıt verir: "Gerçi  sizin için zor olacak ama yine de anlamaya çalışın. Her ikisi de aynı Picasso'dur." (ERHAN NALÇACI - soL Haber)




Kore'de Katliam - PABLO PİCASSO







Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden  çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol




RIFAT ILGAZ








"Yaşadığı zamanın ruhunu anlamayan, çağının tanığı olamayan bir yazarın bugüne / düne / geleceğe dair anlatacağı hiçbir şey yoktur."



FERİDUN ANDAÇ











Merhaba!



25 Haziran 2017 Pazar

ELDE KALANLAR





PAUL WITTGENSTEIN


   1. Dünya Savaşı'nda sağ dirseği bir düşman kurşunuyla paramparça olan Avusturyalı  piyanist Paul Wittgenstein, ameliyat masasında uyandığında kolunun kesildiğini öğrendiği sahra hastanesi düşman eline geçmişti. Hastalar ve sağlık personeli Sibirya'ya sürüldü. Ağabeyi Paul'ün durumundan  bir kaç ay sonra haberdar  olan Ludwig, günlüğüne şunları yazdı: "Korkunç. Kariyerini birden bire kaybeden Paul'ü düşünüyorum. Bu durumun üstesinden gelemeyip intihar edeceğinden korkuyorum." Esir kampında intiharı düşünmüş olsa bile, Paul'ün başka fikirleri vardı. Hayatını bir konser piyanisti olarak sürdürmek arzusundan asla vazgeçmedi. Tek elle yıkamak, soymak ve yemek gibi günlük basit ihtiyaçlarını yerine getirmenin yanı sıra, ahşap bir sandığa kömürle çizdiği klavye ile sol tuş tekniğini hassaslaştırmak için günde yedi saat çalışıyordu. Diğer hastalar kolunu kaybetmesinin yanında aklını da kaçırdığını düşünmüş olmalılar. (www.limelightmagazine.com)









ITZHAK PERLMAN


  Jack Riemer'in eski bir yazısı...Keman sanatçısı Itzhak Perlman'ın 1995'te New York'ta verdiği konseri anlatıyor yazar: Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan Perlman'ın her iki bacağında da destekleyici ateller vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle acı içinde ve yavaş yavaş yürürken görmek unutulmayacak bir görüntüdür. Ağrılar içinde ama ihtişamla yürümektedir, sandalyesine erişinceye kadar. Sonra oturur, yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geriye iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere eğilerek kemanını alır, çenesinin altına koyar, orkestra şefine başıyla işaret verir ve çalmaya başlar. Dinleyiciler bu ritüele alışmışlardır...
   Ancak o konserde bir şeyler ters gitti. Daha ilk birkaç satırı çalmıştı ki kemanın tellerinden bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun gibi gitmişti ses...O gece oradakiler kendi kendilerine şöyle düşündüler:
   "Anlamıştık ki, yeniden ayağa kalkması, atelleri yeniden takması, koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne arkasına gitmesi veya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması gerekecekti."
   Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika kadar bekledi, gözlerini kapadı ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi. Orkestra başladı ve o kaldığı yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri sadece üç telle çalmak imkansızdır. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin, herkes bilir.
   Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmişti. Onu, parçayı kafasında tasarlarken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz. Bir noktada, telleri neredeyse yeniden tonlamışçasına sesler çıkartmaktaydı kemandan, daha önce hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için...
   Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı. Ve sonra dinleyiciler ayağa kalktı, oditoryumun her yanından inanılmaz bir alkış patladı. Perlman, gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenen değil güçlü ve dingin bir tonla "Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha müzik yapabileceğini bulmak" dedi. (Cumhuriyet Gazetesi)









Merhaba! 

18 Haziran 2017 Pazar

BİR ÇİFT GÜVERCİN






   Ethel ve Julius Rosenberg'dir 'iki güzel insan'ın adı. Onları, şair Slyvia Plath'ın günlüğünde de sözü edilen gazete manşetlerine taşıyan dava, Sovyetler Birliği'nin 1949 yılının Eylül ayında, ilk atom bombası denemesini yeraltında yapmasıyla başlar. Bu deneme, Amerika'nın Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı atom bombalarıyla ölenlerin kemiklerini mezarlarında belki azıcık kımıldatmış olsa da, hiç bir insanın canını almaz!
   Ama Sovyetler Birliği'nin bu denemesi, Amerika'yı fazlasıyla rahatsız eder. Soğuk savaşın en sert  rüzgârlarının estiği dönem başlamıştır artık! Amerika'da Senatör McCarthy , büyük bir 'casus' avı başlatır; Sovyetler Birliği'ne atom bilgilerini satanlar mutlaka bulunacak ve cezalandırılacaktır!
   Rosenberg çifti seçilir kurban olarak. 8 Mart 1951'de başlayan mahkemede tanıkların dinlenmesi on dört gün sürer ve ardından jüri, Rosenbergleri atom bombası bilgilerini Ruslara vermekten suçlu bulur. (SUNAY AKIN)




   İdam kararına bütün dünya tepki gösterince çaresiz kalan savcılar "yalan söyledik" diye ifade verin idamınızı 30 yıl hapis cezasına indirelim diye teklif götürmüş fakat kabul görmemiştir. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmemiştir. Sanıklar yalan söylemediklerini ifade etmişlerdir. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindeydi. 




   Ethel Rosenberg o zaman tarihe geçen şu sözleri savcının yüzüne haykırdı: "Ey yollarını şaşırmış yiyiciler, ey satılmış insanlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç mahlukatlar! Yanıt mı istiyorsunuz? İşte size yanıtım: Sizin lanetlenmiş bağışlamanıza boyun eğip yaşamaktansa, suçlu bulduğunuz kocamla birlikte ölmeyi tercih ederim."



   
   Bu teklifler idam gününe kadar devam ettirildi. İdamlarının 18 Haziran tarihinde gerçekleştirileceğinin bildirilmesi üzerine çift, 18 Haziran'ın evlilik yıldönümleri olmasını gerekçe göstererek idamı 19 Haziran tarihine aldırdı. Çift elektrikli sandalyede idam edildi. 





Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışır vakur sade
Davranışınız geliyor aklıma
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

  
MELİH CEVDET ANDAY











Merhaba!

11 Haziran 2017 Pazar

UMUT SANATTA



"Ufukları yine yoğun bir sis kaplamış olsa da, elbet sabah olacaktır."



TEVFİK FİKRET







   "Umutsuzluk insanoğlunun kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur." 



JEAN PAUL SARTRE








 ...Umutsuzlar niteliksiz çoğunluktur. Zira umutsuzluk teslimiyeti ve köleliği kabul eder. Fark yaratamaz. Biyolojik hayata odaklıdır. Gelecek nesilleri düşünmez. Ulusal ya da kişisel onur önemli değildir. Edilgendir. Boyun eğmeyi gerektirir. Genelde zor durumlarda umudunu kaybetmeyenler her zaman azınlıkta olmuştur ama tarihi de onlar yazmıştır. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)










   Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü tam olarak söylemiş, "9 Ağustos" demişti.
   SSCB'yi teslim alacak bir Almanya'yı, bir daha hiçbir kuvvet tutamazdı.
   Bu nedenle soluğunu tutmuş izliyordu Sabahattin, Leningrad'dan gelecek haberleri.
   Beklediği haber 10 Ağustos'ta geldi. O gün Leningrad bir destan yazmıştı.
   Dimitri Şostakoviç'in yedi numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti.
   Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve ismi Leningrad Senfonisi'ydi.
   Dört bölümden oluşan senfoni yetmiş beş dakika sürüyordu.
  Birinci bölüm halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni, ikinci bölüm güzel ve mutlu olayların bir araya gelmesini, üçüncü bölüm yaşama sevinci ve doğaya hayranlığı anlatıyordu. Dördüncü bölüm ise neşeye vurgu yapıyordu.
   Sabahattin, bir yerde Şostakoviç'in eserini Leningrad'da yazmaya başladığını okumuştu.
  Savaş başladığında cepheye gitmek isteyen besteci, gözlerindeki bozukluk nedeniyle ateş hattına gönderilmemiş, itfaiyeci olmakla yetinmişti.
   Geceleri de, işte bu eser üzerine çalışmıştı.
   Leningrad kuşatılmaya başlandığında, Şostakoviç çalışmasının henüz ikinci bölümündeydi.
   Leningrad Radyosu bu haberi dinleyicilerle paylaşmıştı.
   Leningrad kısmen tahliye edilirken, besteci de kentten çıkartıldı. Samara'ya gönderildi.
  Gece gündüz çalışıyordu yetenekli adam. 27 Aralık'ta eserini tamamladı. 5 Mart'ta eseri Samara'da Bolşoy Tiyatro Orkestrası tarafından seslendirildi. 
   Sırada, bu muhteşem ve anlamlı eseri, Leningrad Senfoni Orkestrası'nın Leningrad'da seslendirmesi vardı.
   Savaş koşullarında, hazırlıklara girişildi.
  Almanlar nasıl tarih vererek kenti alacaklarını ilan ediyorlarsa, Ruslar da bu eseri kentin meydanında çalarak kenti asla terk etmeyeceklerini dünyaya göstermek istiyordu.
   Bir nevi, ölüm kalım meselesi halini almıştı Leningrad Senfonisi'nin seslendirilmesi.
   Nihayet büyük gün geldi.
   Eser seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu önce Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü.
 Sanatçılar havanın sıcak olmasına rağmen kalın giyinmiş, hatta bazıları eldiven bile giymişti. Çünkü, zayıflıktan üşüyorlardı.
   Sonuç şahaneydi.
 Bir kısım sanatçısını savaşa kurban vermiş, kalanları bitkin de olsa, Leningrad Senfoni Orkestrası, Leningrad Senfonisini başarıyla seslendirdi.
  Bu çok önemli çabanın haber ve hikâyesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi.
   İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti.

OSMAN BALCIGİL
(Yeşil Mürekkep)








   Sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır. Hulasa sanat gaye değil, vasıtadır. Gaye hayattır.   


SABAHATTİN ALİ








   Sanatın içinde yalan yok, riya yok, ihanet yok! Ne var? Sevgi var, kültür var, aşk var, insanlık dersleri var. Şimdi bunlar olmadan siz toplumu nasıl ileriye götüreceksiniz ki?


CAN ATİLLA








Merhaba!