19 Kasım 2017 Pazar

ANADOLU, ACILARLA DOLU




RUHİ SU


   Tam adı Mehmet Ruhi Su... Cumhuriyetin ilanından on bir yıl önce, 1912'de Van'da doğar... Çocukluğunun önemli bir bölümü, babasının memuriyeti nedeniyle atandığı Van'da geçer. Henüz üç yaşında minicik bir çocukken, 1915 kırımında ailesini kaybettiği rivayet edilir. Nitekim yıllar sonra oğlu Ilgın Su, "Babamın 1912'de Van'da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksek" demiştir.
   Çocukluk ve gençlik yılları öksüzler yurdunda geçer. Yurttaki müzik öğretmeni Mehmet Tahir'in eline verdiği keman, o zamanki adıyla Mehmet'i (Ruhi'yi) bambaşka bir dünyayla tanıştırır. sonrasında o yıllar için kurduğu tek bir cümle, acılarını bize anlatmaya yeter: "Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım..." (soL Haber)










BİR VALİZE NE SIĞAR Kİ?
(Ankara Sanat Tiyatrosu)



   "Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen; dünya harikası bir caminin dibine gökdelen dikersin. Dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere mübadele ile gelen insanlar tütüncüydü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyordu onlara. Anadolu Rum'u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçasıydı. Ama oraya yerleştirdiğin insan, bundan hiçbir şey anlamıyordu. Kim mutlu oldu lanet mübadeleden? Ne Müslümanı ne de Hıristiyanı. Kendini mübadillerin yerine koyabilir misin? Bir gecede binlerce yıldır yaşadığın topraklardan ayrılacaksan eğer, valizine ne sığdıracaksın ki?" (UĞUR YÜCEL)









"Savaşa sahne olmuş bir toprağın yalnızca savaş üretebileceği doğru mu yoksa?"



MARENTE DE MOOR











Merhaba!

12 Kasım 2017 Pazar

BİR ŞEY YAPMALI








   "Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin."

CHE











   "Çöplük" kitabının yazarı, Brezilyalı zenci kadın, Carolina Maria de Jesus. İlkokulu bitirme fırsatı dahi bulamamış, üstelik çöplüklerde, açlık ve umutsuzluk içerisinde yaşarken yazmış bu eseri. Hemen hemen dünyanın bütün dillerine çevilmiş ve dünyanın en çok satan kitapları arasına girmiş. Hayatı kurtulmuş kadının... Öylesine çok açlık çekmiş ki, "ben açlığın rengini gördüm, açlık sarıydı" diye yazmış kitabında... Aklımda kaldığı kadarıyla bir yerinde şöyle diyor: "Memleketimizi idare edenler zengin kimselerdir. Onlar yoksulluğun, açlığın ne olduğunu bilemezler. Çektiğimiz acıları, ıstırapları anlayamazlar... Yöneticileri çoğunluk olan yoksul sınıf seçer. Ne var ki onlar daha çok azınlık olan varlıklı sınıfa hizmet ederler..." (ATTİLÂ DUMAN - Karanlıkta Bir Işık / Artvin Romanı)









   "İnsanlar karınlarını kim doyurursa ona dönerler, doğa böyle çalışır. İşte bu yüzden hürriyet ancak karnı tok insanların hayali olabilir. Sistemin yüzyıllardır sorunsuz çalışmasının temeli insanları yarı aç yarı tok bırakıp, arada sırada böyle şenliklerle fütursuzca doyurup kendine bağlamak. Bazen zeki biri düzene karşı çıktığı vakit ise o kişiyi ya dinsizlikle suçlarlar ya deli muamelesi yaparlar. Çoğunlukla da öldürürler."









   Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın kendi dönemlerinde bir türlü bir araya gelemeyen, birbiriyle çatışan sosyalist - sol gruplara söylediği rivayet edilen bir sözünü hatırladım: "Tamam, şimdi bir araya gelmeyin, beis yok, nasılsa burjuvazinin zindanlarında bir arada olacağız." Hayatın kendilerine dokunmadan yanlarından akıp gideceğini, kendilerine bu dünyada müstesna (apolitik!) bir hayat kuracaklarını zannedenler yanılıyorlar. Onlara şunu söyleyebilirim: "Tamam, siz böyle yaşamaya çalışın bakalım, nasılsa bir gün anlayacaksınız bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunuzu! Çünkü en acımasız kötülükler her zaman kötü insanlar tarafından işlenmez ve çoğu zaman başımıza gelenlerin sebebi 'iyi insanlar'ın görmezden geldiği şeyler yüzündendir." 



ERCAN KESAL










"Kötülüğün zaferi için gereken tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamalarıdır."

EDMUND BURKE











Merhaba!

5 Kasım 2017 Pazar

BİLGİSİZLİKTEN KURTULMAK İÇİN




"Beyin toprak gibidir, bilgiyle beslenmedi mi düşünme çoraklığına uğrar."


ADNAN BİNYAZAR







   Kapitalist düzen,
 zenginliklerin ve kaynakların giderek daha az bir kesimde toplanmasına 
ve kalan işçi çoğunluğunun daha da fakirleşmesine sebebiyet verir.

KARL MARX









   Sadece kuramsal kısmı ele alan çağdaşlarımın aksine, benim için Marx doymak bilmez bir merakla dünyayı kavramanın bir biçimidir. Dönemin Alman ütopyacı sosyalizminin belli başlı siması Wilhelm Weitling ile unutulmayan atışmasında, Marx benim için ilham verici olan şu tümceyi söyler: "Bilgisizlik hiç kimseye yardımcı olmadı." Oysa bugün bilgisizlik içinde yüzüyoruz. Diğerini bilmeme, tarihini bilmeme. Göçmenleri bize sinsice tehdit olarak sunuyorlar. Avrupa kendi içine kapanıyor. Çöküşün, saltanatın sonu reçeteleri devreye giriyor. Diyalektik olarak düşünmeyi yeniden öğrenmemiz gerek, saklı bağlantıları ortaya çıkararak, olguları tarihselliğin içine koyarak. Bu dünyada birkaç tarih yok, her şeyin bağlı olduğu tek bir tarih var. Dünyanın bir yerinde zenginliğin yaratılması, başka bir yörede fakirliğin yaratılmasına eşlik eder. Bir firma bir bölgeyi terk ettiğinde işsizlik ve sefalet yaratır ama uçup gitmez. Ücretlerin düşük olduğu, sermaye-emek güç ilişkisinin sermaye lehinde olduğu yere, başka bir yere sömürmeye gider. Özellikle bu yer neresi olursa olsun, yararlananlar zenginliği yaratanlar değil ama mülk sahipleri, hisse senedi sahipleridir. (Röportaj: LAURENT ETRE -  L'Humanite / Çeviren: İSMAİL KILINÇ)



RAOUL PECK
(Genç Karl Marx adlı filmin yapımcısı)







   Timothy Mitchell'in "Mısır'ın Sömürgeleştirilmesi" isimli kitabındaki 'Gece-Gündüz İzleniyorlardı' başlıklı bölümde köylüler için oluşturulan akıllara zarar izlenme mekanizması şöyle gerçekleşiyordu: 
  "Kırsal nüfusun olduğu yerde sabitlenip Avrupa'nın tüketimi için pamuk veya başka emtiayı üretmesinin sağlanması için yerlerinin dikkatle tespit edilmesi, görevlerinin ya da üretmeleri gereken miktarın tam olarak belirlenmesi ve performanslarının sürekli olarak gözlenip rapor edilmesi gerekiyordu... Köylüler, kendilerine verilen işleri yaparken, 'Program'da belirtildiği gibi gözlenecekler, tarlada piyade ve yabancıların denetiminde çalışacaklardı. Bu resmi görevliler fellahları her gün kontrol ediyor ve köylerini terk etmelerini engellemek için gece-gündüz takip ediyorlardı. İşini yapmakta kusur eden köylüler, hükümet tarafından atanan köy reisine (Şeyh-ül Beled) bildiriliyordu . Şeyh, bir fellahın tarlayı gerektiği gibi işlemediğini öğrendiğinde kırbaçla 25 kere vurarak cezalandırıyordu. Reis, köylüleri denetleme görevini savsaklarsa, ilk seferinde dövülüyor, ikinci seferinde 200 kırbaçla, üçüncü seferinde 300 kırbaçla cezalandırılıyordu."



   Zamanda hızlı bir sıçrama yaptığımızda, pamuğun sağ salim Batı'ya ulaştırılması uğruna Mısır'da yürütülen uygulamaların, bugün de farklı yöntemlerle petrol ya da başka emtianın ticaretinin güvenle yapılması adına yürütüldüğünü, ancak uygulama metotlarının daha karmaşık ve gelişmiş olduğunu görmekteyiz. Darwin'in Kâbusu (2004) isimli belgeselde Avrupa başkentleri ile Tanzanya arasındaki bir uçak seferinden bahsedilir. Uçak Tanzanya'dan Avrupa'ya pahalı havyar taşırken, Avrupa'dan Tanzanya'ya da 'boş dönmemek için' silah taşır. (BirGün Gazetesi)








Beni sevmekten utanıyor
Oysa şimdi tüfekler kan-kına
Arpacık gez göz
Madrid'e uzanıyor
Ve pirinç kokan ellerine Han'ın
Pirinç saçlı Li'ye
Hedef Çin

Niçin ekmek yediğimiz eller çeker tetiği
Altın halkalar taktığımız
Tanrının önüne çıkmadan ilk arıttığımız
Çeker tetiği

Beni sevmekten utanıyor
Elleriyle örtüyor yüzünü


SENNUR SEZER







   "Niçin ekmek yediğimiz eller çeker tetiği" diye soruyor Sennur Sezer 1966'da yayımladığı ikinci kitabı Yasak'ta yer alan Durmadan adlı şiirinde. İnsan evladı henüz bu sorunun cevabını hakkıyla veremedi. Çünkü güç, iktidar arzusu, sömürü düzeni devam ettiği sürece, insanın ekmek yediği elleri tetikten ayrılmayacak. Ve utanç peşinizi bırakmayacak, yüzünüzü yine o ellerle saklamak durumunda kalacaksınız." (DENİZ DURUKAN - Cumhuriyet Gazetesi)










Merhaba!

29 Ekim 2017 Pazar

OKUMA ALIŞKANLIĞI






   Kuyruğundan döndüre döndüre kediyi fırlatıp atan çocuk için şöyle demişti Muzaffer İzgü:

 "Bu çocuk 5 kitap okusaydı bunu yapmazdı..."






"Okullar okuma alışkanlığı kazandırabilirse başka hiçbir şey kazandırmasa da olur..."


CEVDET KUDRET











(KÖY ENSTİTÜLERİ)







   Cumhuriyet atılımları ile derdi olanların hedefe koydukları, karşıdevrim dalgaları ile yıkılmış bir halkçı - devrimci kurum olan Halkevleri'nin nasıl bir işlev yüklendiğini bilen bilir. Örneğin, Adana Halkevi'nin bir küçük çocuk için ne gibi bir anlamı olduğunu dinlemiştim. Gecekonduda oturan o çocuğun yolu Adana Halkevi'ne düşer. Dışarısı soğuk, Halkevi sıcaktır. Kimse ona "içeriye neden girdin" diye sormaz. Boyundan büyük dizi dizi kitapları karıştırmasına hiç karışmaz. Üstelik Halkevi kütüphanesinin müdürü Zihni Amca, kitaplarla haşır neşir olmasını sağlamakla yetinmez, evinden sefer tasıyla getirdiği yemeklerini o küçük çocukla paylaşır. O küçük çocuk büyür, öğretmen olur, ardından Cumhuriyet yazınının en büyük yazarları arasına girer. O küçük çocuk, Atatürk Cumhuriyeti'nin kimsesizlerin kimsesi olduğunu yaşamı ve sanatı ile kanıtlayan Muzaffer İzgü'dür. (IŞIK KANSU - Cumhuriyet Gazetesi)
















İzgü, son röportajında öldükten sonra kendisi için şöyle denilmesini istemişti:

"Muzaffer İzgü doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti."











Merhaba!

22 Ekim 2017 Pazar

YAZARLAR VE EVLERİ




  "Medan Geceleri"; Natüralizm akımının öncüsü Emile Zola, Guy de Maupassant, Joris-Karl Huysmans, Henry Ceard, Leon Hennique ve Paul Alexis olmak üzere, altı natüralist yazarın bir araya gelerek, 1870 Fransa-Prusya Savaşı hakkında birer öykü yazmaları ve bu öyküleri tek bir kitapta toplamaları ile oluşmuş bir edebî eser...
 ...Temel ve basit bir bakış açısıyla düşünüldüğünde, Prusya ve Fransa arasında olan bir savaşın konu alındığı bir eser söz konusu ve bu eseri altı Fransız yazar kaleme almış. Savaşın ardından ortaya çıkan kaçınılmaz yıkım ve psikolojik yıpranmışlık da göz önünde bulundurulduğunda, öykülerin Fransız yanlısı olarak kaleme alınması çok olası. Ancak kitap bu yönüyle sizi oldukça şaşırtacak. Kitapta "Alçak Prusyalılar!" gibi söylemlerin yerini "Bunlar kötü insanlar değiller. Ülkelerinde hepsi birer kadın ve çocuklar bırakmış" gibi söylemler alıyor. 
   Bunun bir sebebi yazarların insalcıl bir bakış açısına sahip olmaları ve savaş konusunda sahip oldukları fikir birliğini kitap aracılığıyla yansıtmak istemeleri. Bunun yanı sıra, bu durumun bir diğer sebebi ise yine natüralizm akımının öğretilerine dayanıyor. Emile Zola'nın kendi sözleri bu konuyu net bir biçimde özetleyecektir: "Nasıl ki kimya bilgini kendi hazırladığı koşullar altında oluşan doğal olayları gözleyip saptamakla yetinir, azota kızmadığı gibi, oksijene de aşırı sevgi göstermezse sanatçı da suç karşısında yargıç kesilmez, erdem karşısında ise alkış tutmaz..." 


EMILE ZOLA

 ...Kitabın adını aldığı şehir olan Medan, Emile Zola'nın tren garının hemen bitişiğindeki evine de ev sahipliği yapmakta. Bu ev bir konut olmanın ötesinde, dönemin edebiyat çevresini çoğu zaman bir araya toplayarak Fransız edebiyatına katkı da sunmuş. Günümüzde de Zola Evi olarak aslına uygun bir biçimde varlığını sürdüren bu ev, Emile Zola'nın yaşamını ve çalışma hayatını yeniden canlandırarak yazarın anısını yaşatmakta...(ELİF SEDEF ÇELİK - Aydınlık Kitap)










   Ahmet Cemal, kendi kendisine 'Ancak bu çeviriyi tamamlarsam kendimi çevirmen sayacağım' dediği Hermann Broch'un "Vergilius'un Ölümü" kitabını 40 yılda çevirdi ve bu çeviri ile 2014'te Avusturya Büyük Devlet Ödülü'ne layık görüldü. 



   Evi tahmin edebileceğiniz gibi bir kitap mabediydi. Tarabya Çeviri Büyük Ödülü'nü kazandığı zaman, Almanya'dan gelen bir gazeteci, evinde bir röportaj yapmıştı. Kitap raflarına bakarak; "Çevirmenlik, biraz da insanı zorunlu olarak yalnızlığa götüren bir meslek değil mi? diye sormuş, Ahmet Cemal de şöyle cevap vermişti; "Gördüğünüz gibi duvarları dünya edebiyatının yazarları, bilim adamları dolduruyor. Onlarla aynı evi paylaşıyorum. Yani bunun adı yalnızlıksa, yeniden gelsem dünyaya, tekrar bu hayatı seçerdim." (TUĞÇE ISIYEL -  BirGün Gazetesi)








 ...İnsanların kimliğini neyi ürettiği, insanlığa neyi bıraktığı, insanlığın ortak gelecek özlemine nasıl katkılar yaptığı belirler. Bütün büyük yazarları büyük yapan budur. Öfkelenince Homeros'u hâlâ bu yüzden okuyoruz. Aşık olunca Neruda'ya bu yüzden sarılıyoruz. Emekçiyi anlamak için Orhan Kemal'e bu yüzden koşuyoruz vs.
   Bu damar coşkun ve büyük bir nehirdir. Kimileri çalıçırpının arasında o nehri görmüyor olabilir. Ama körler görmese de o nehir vardır, akmaktadır...(CEMAL GÖZEL - Aydınlık Kitap)









Ne düşündüğümü söylememi ister misin,
Söyle,
Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük,
Gören körler mi,
Gördüğü halde görmeyen körler.


JOSE SARAMAGO
(Körlük)













Merhaba!

15 Ekim 2017 Pazar

SİNEMAYA DAİR




   "Küreselleşmenin kültürel hegemonyasına karşı koymanın en önemli yollarından biri ulusal sinemalardır ve Türk sinemasının bu konuda Yeşilçam'dan kaynaklanan çok önemli tarihsel avantajları vardır."


FREDRIC JAMESON








   "Film yapmak bir ahlak sorunudur: Seyirciler karşısında, gerçekler karşısında namuslu veya namussuz olmaktır, yalan söylemek veya söylememektir, kimin yanında olduğunun açık-seçik ortaya konması, gösterilmesi veya konmaması, gösterilmemesidir."


ENGİN AYÇA











TUNCEL KURTİZ-YILMAZ GÜNEY


   "Bizim devrimci sinemamız bu topraklardan çıkacak. Bu toprağın tarihinden çıkacak, sosyolojisinden, felsefesinden çıkacak. Başka çaremiz yok. Karacaoğlan'ı da olacak içinde, Ağrı Dağı'nın çiçekleri de olacak. Bu arada Nâzım Hikmet de, İlhan Berk de olacak, şairlerimiz de olacak içinde, Fuzuli de olacak. Çünkü bir büyük yelpazenin içinden geliyoruz. Çok büyük kültürel temellerimiz var, ta Anadolu'nun temelinde on bin yıllık bir kültür var. Bunun içinden gelen Türkmenler, Yörükler ve diğerleri bu kültürle birleştiler. Bir tarafta Şah İsmail, bir tarafta Azerbaycan var, bir tarafta Gök Türkler var, Dede Korkutlar var, bir taraftan Osmanlı'nın Fuzuli'si Nedim'i var, Itri'si var  Levni'si var. Yani öylesine geniş bir coğrafyadan geliyoruz ki, bunları yakalayabilmek lazım."


TUNCEL KURTİZ








"Bir gün ölürsem eğer, Yılmaz Güney'i göresim gelmiştir."

(TUNCEL KURTİZ)









Merhaba!

8 Ekim 2017 Pazar

KAPİTALİZM - SOSYALİZM




...Zenginlerin afet halinde servetlerinden nasıl faydalandığını şöyle anlatıyor New York Üniversitesi'nden Jacob Remes: "Bir zengin evini sel bastığı ya da depremde yıkıldığı için terk etmek zorunda kaldığında, yine zengin olan bir arkadaşlarının rahat evinin misafir odasında ya da otelde kalabilir. Zenginlerin saatlik ücret değil aylık maaş veren işlerde çalışma olasılığı daha yüksektir. Bir hafta işe gidemezlerse, bunun bir önemi yoktur. Eğer paranız yoksa,  bu söylediklerimizin tam tersi olur. Yoksullar aynı durumda yine yoksul bir arkadaşlarının kanepesinde ya da yerde yatmak zorundalardır, oteli karşılayamazlar. Saatlik ücretle çalışırlar ve iş yerinde vardiyayı kaçırdıklarında, çok para kaybederler. Bu nedenle, işe gitmek için suların içinden yürümeye çalışırlar, çünkü işi kaçırmanın maliyetini karşılayamayacaklardır." Houston'daki sel sırasında çamaşırhanesinde çalıştığı otele gitmek için suların içinden gitmeye çalışan El Salvador göçmeni bir işçi kadını örnek veriyor Remes. Sel felaketinin ilk günlerinde, New York Times'a konuşan kadın beline kadar su içinde, "Bugün çalışma günüm ve ben sorumluluk sahibi bir insanım" demişti.



   Öte yandan; Bangledeş, Hindistan ve Nepal'i vuran selde 1.200 kişi hayatını kaybetti. Bu ülkelerdeki sel felaketiyle Harvey'i karşılaştırdığımızda eşitsizliğin başka bir boyutunun ortaya çıktığını ifade ediyor Remes: "Afetler yoksul insanlar için zenginler için olduğundan çok daha kötüdür. Bu durum hem küresel ölçekte hem de toplumsal ölçekte doğrudur. Afet sonrasında, Houston'daki en yoksul kişi Mumbai'deki en yoksul kişiden çok daha iyi durumda olacak."





   Yarım yüzyıldır ABD'nin ekonomik ablukası altında olan Küba, 2005'teki Katrina Kasırgası sonrası, New Orleans'ta afetten etkilenen Amerikalılara yardım için 1.500 sağlık personeli göndermeyi teklif etmiş, dönemin Başkanı George Bush tarafından reddedilmişti.
   Uzun yıllar Küba'da yaşayan Gazeteci Gail Reed, Telesur'a verdiği röportajda, fırtına ve kasırgaların en çok görüldüğü ülkelerden biri olan Küba'da afetlere karşı etkili önlemler geliştirildiğini bu nedenle afetlerde ABD'de olduğundan çok daha az kayıp yaşandığını anlatıyor. Fırtınalara maruz kalan ada ülkesinde, artık tahliyeden değil, önlemden bahsediliyor. Tüm halkın ve özellikle yardıma muhtaç kesimlerin afetlerle ilgili derinlemesine eğitildiğini anlatan Reed, afetlerden yedi gün önce halkın haberdar edildiğini belirtiyor. Küba'da sürekli tatbikatlar yapılıyor, her bölgede bir okul afet mağdurlarının ve evcil hayvanların kalabileceği şekilde güçlendiriliyor. Reed'e göre, Küba halkı, Teksas'takilerden farklı olarak, ne olursa olsun yüz üstü bırakılmayacağını ya da hayati malzemelerin afet sırasında yüksek fiyatlarla satılmayacağını biliyor. (ÖMÜR ŞAHİN KEYİF - BirGün Gazetesi)









TUNCEL KURTİZ

   
   Tuncel Kurtiz  bir röportajında hâlâ komünist misiniz sorusunu şöyle yanıtlar:
   "Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek."









Tankınız ne güçlü, generalim,
siler süpürür bir ormanı,
yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var:
İster bir sürücü.

Bombardıman uçağınız ne güçlü, generalim,
fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var:
Usta ister yapacak.

İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
bilir uçmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var:
Bilir düşünmesini de.

(Çeviren: ASIM BEZİRCİ)


BERTOLT BRECHT













Merhaba!

1 Ekim 2017 Pazar

GERÇEK MUTLULUK




   "Mutluluğun elde etmekle değil, vermekle olduğunu anladığımız anda, 
başkalarını mutlu kılarak kendimizi daha mutlu, daha sevinçli kılmış oluruz."

 

ANDRE GIDE










   Doğrudan konuya girelim. "En kötü milli eğitim en mükemmel küresel eğitimden çok daha önemli, çok daha değerlidir!" Ölümsüz önderimiz Atatürk bu yalın gerçeği bildiği için "Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) ilkesini benimsemiştir. Peki, bu temel esası yok sayarsanız, ne olur? Karşınıza başlıkta göreceğiniz türden (The Sabancı Univercity) acayip yapılar çıkar. Memleketin kaynakları ile göbeğini yağlandıranlar, yalanın şampiyonu olan emperyalist merkezlerin ucuz mürekkebi olurlar...
   Milli bir eğitim ve öğretim kurumunun ilk hedefi şudur: "Hayatta en büyük başarı ve mutluluğu millete hizmette gören, mutluluk, erdem ve haz arasında denge kurma bilinç ve yeteneğinde olan fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmektir."



   O komplekslerde ise bencil, tüketime doymayan, bireysel refah arayan, içinden çıktığı topluma  karşı sorumluluk duygusu olmayan, küresel şirket elemanları yetiştirilir. Gönüllerdeki aslan bir şirkete CEO olmaktır. Atatürk büstü olmadığı için kasılmaktan başı gözü oynayanlara bir önerim var: "Bill Gates'in heykelini dikin!" Okuduğunu sananlar için güçlü bir mesaj olur! Başarının ölçüsü, daha çok para kazanma değil mi? Ama Friedrich Engels'in şu cevabını da unutmayın: "Para her kapıyı açar ama kilitleyemez!"


FRIEDRICH  ENGELS


   Değerleri olmayan, güçlüye yamanarak çıkar bekleyenleri Desiderius Erasmus, "Deliliğe Övgü" adlı eserinde şöyle betimliyor: "Sıradan insan sadece maddi olana hayranlık besler, sadece maddi olanın gerçek olduğunu sanır. Çünkü sıradan insan önceliği paraya pula, sonra bedensel zevklere verir; onun için ruh en sonda yer alır, hatta çoğu, ruhun gözleri ile görmediğinden, kendi varlığına bile inanmaz!" (SONER POLAT - Aydınlık Gazetesi)










   Sırp asıllı Amerikalı fizikçi, bilim insanı Nikola Tesla'nın elektrik ve diğer buluşlarının patent hakkını çalan Edison zengin olur. Ve bugün dünya halkları, elektriği Edison buldu diye hâlâ kandırılıyor.   



NIKOLA TESLA

   Tesla'nın Edison gibiler için söylediği şu sözü anımsamanın tam zamanıdır:
  "O kadar cahilsiniz ki dininiz var diye ahlâka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz."
(OSMAN ŞAHİN) 










Merhaba!


24 Eylül 2017 Pazar

"ŞİİR" SEVEN ŞAİRLER




"Şairin hayatı şiire dâhil"


CEMAL SÜREYA







Bütün pencerelerde bekleyen benim,
Ve
O çalmayan bütün telefonlarda
Aylardır konuşan da.
Kabul.
Bir kez yolda karşılaşalım
Onunla da avunacağım.
Adımı sesince duymaktan vazgeçtim,
Sesini duysam, susacağım.
Yel esiyor ama
Değirmen dönmüyor.
Kuraklık bu,
Adın ekmeğe dönüşmüyor.


TURGUT UYAR







   Edip Cansever sürekli Turgut Uyar ile karşılaştırılır. Çünkü onun eşine, Tomris Uyar'a, aşıktır. Şiirlerinde bundandır hep bir kapalı anlam sezilir. Bir şeyleri açıkça dile getiremez, Edip Cansever onunla konuşuyor gibi hissedersiniz ama asla size tam olarak cevap vermez. (Cumhuriyet Gazetesi)


   Tomris Uyar'a olan duygularını hep içinde yaşayan şair, her 15 Mart'ta Tomris Uyar'ın doğum gününde bir büyük rakı içer ve uzaktan Tomris Uyar'ı izlerdi. Yine bir 15 Mart'ta belki de bir kadına verilebilecek en güzel hediye olan bir şiir yazdı. İlk defa burada Edip Cansever'in ağzından Tomris Uyar'a olan aşkını, ona hiç ulaşamayışının çaresizliğini dinledik:

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler'den Hisar'a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene   
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç...
Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar'dı 
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?

  
EDİP CANSEVER








"Bazıları şiiri sevmez. Çünkü onların yaraları yoktur, yaraladıkları vardır."



ATTİLÂ İLHAN











Merhaba!

17 Eylül 2017 Pazar

TİYATRODA BİR FEDAİ - AFİFE JALE




"Sanatçı, yetinmeyen bir varlıktır!"







 ... Darülbedayi'nin açtığı sınavı kazanıp, tiyatro kurslarına başladığında 16 yaşındaydı. Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı ama bu özgürlük ortamında (2.Meşrutiyet) yasaklar esnetilebilirdi. Zaten sadece kadın seyirciye oynanacak oyunlarda rol alacak Müslüman kadın oyuncu aranıyordu. Sınavı beş Türk kızı kazandı. Bunlardan üç kadın aday başlarına gelecekleri tahmin edip kursu bıraktılar. Kalanlardan biri suflör olarak sahnedeki yerini alırken, öteki sahneye çıkma zamanı geldiğinde Jale takma adını alacak olan Afife'ydi.



   O, stajyer oyuncu olarak Darülbedayi'ye girdiğinde Ermeni oyuncuların bozuk Türkçeleri artık ciddi bir sorun olarak görülüyordu. Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununda düzgün bir Türkçe'yle konuşan Ermeni oyuncunun ayrılması gerekince, onun yerini güzel Türkçesiyle ancak Afife Jale doldurabilirdi. Bütün oyunların provalarına katılmıştı. Takvimler 1919 yılını gösterdiğinde, bir Türk kadını sahneye adımını atmaya hazırdı. İşte şimdi bir hayal gerçek oluyordu. İçinde "sevinçli bir telaş" vardı. Afife Jale kırmızı elbisesi, beyaz kurdelesi, beyaz iskarpinleriyle sahnedeydi. Perde! Işıklar! Rutubet kokan kulis! Hele o ağlama sahnesi! Gerçek gibi ağlıyordu. Gerçekten sevinç gözyaşları döküyordu. Oyun bittiğinde alkışlar, hiç susmayacak hissi uyandıran o alkışlar! Seyircilerin "Kim bu aktris? Bugüne kadar neredeymiş?" soruları... Yine alkışlar ve açılıp kapanan perde. Bir düş gerçek olmuştu işte! Türk kadını sahneye çıkmıştı. Afife Jale'yi kuliste bekleyen oyunun yazarı, onu alnından öper ve "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin" der. Afife'nin canından başka feda edecek neyi vardı?



   O gece sahne tozunu yutmuş, oyunculuk artık onun kaderi olmuştur. Apollon Tiyatrosu'ndaki o ilk sahne deneyimi için "Hayatımda hiç bu kadar mesut olmamıştım" diyecektir. Fakat bu mutluluk uzun sürmeyecek, polisler onun "dinini milletini unuttuğu, devletine karşı geldiği, isyan çıkardığı" gerekçesiyle tiyatroyu basarlar. Kaçmalar, kovalanmalar, saklanmalar, yakalanmalar, hakarete uğrayıp hırpalanmalar birbirini izleyecektir...
 ... Afife Jale, memleketi gibi inişli çıkışlıdır. Meşrutiyet aksaklıkların düzeleceği, sorunların çözüleceği - mesela Türk kadınının sahneye çıkabileceği gibi - düşüncesiyle coşkuyla başlamıştır fakat 31 Mart olayından sonra umutsuzluğa düşülmüştür. Hürriyetin ilanıyla hür olunmayacağı anlaşılmış, içerideki anarşiye varan düzen karışıklığı, iktidar partisinin hukuk dışı davranışları, dışarıda bitmek bilmeyen savaşlarla toplum bunalıma düşmüştür. Böyle bir ortamda Afife Jale Dahiliye Nezareti'nin, Müslüman kadınların sahneye çıkamayacağına dair bildirisiyle Darülbedayi tarafından 8 Mart 1921'de işten çıkarılır. Afife Jale için sonun başlangıcıdır.



 ... Selahattin Pınar'dan ayrıldıktan sonra iyice yalnız kalır. Parasız ve çaresizdir. Mazhar Osman, onu hastaneye yatırır. Morfinmanlar koğuşu artık onun evidir. Afife Jale burada ölür. Kazlıçeşme kabristanına defnedilir. Başını yasladığı bir taşı yoktur. Fakat sahneye çıkan ilk Türk kadın oyuncu olduğunu tarih bize söyler. Afife Jale kırmızı elbisesi, beyaz kurdelesi ve beyaz iskarpinleriyle sahneden geçmiş, ardından gökkuşağındaki her renkten giysileriyle ve farklı farklı rollerin kostümleriyle başka kadınlar onu izlemiştir. (SERAP IŞIK - Aydınlık Gazetesi)







"Tiyatro çok güçlüdür. Hep direnir ve savaşlara, sansüre, maddi yoksunluklar gibi her güçlüğe karşın var olur."


ISABELLE  HUPPERT
(2017 Yılı Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi)







"Tiyatro varsa ben varım!"








Merhaba!

10 Eylül 2017 Pazar

SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ İÇİN


   Kapitalizm sömürür:

   Kapitalizmin, "düşük maliyet - yüksek kâr" hedefi sınır tanımıyor. Parlak vitrinleri süsleyen pahalı ürünlerin bir kısmı çocuk işçilerin ucuz emeğiyle üretiliyor. (ÇİĞDEM ERMAN - Cumhuriyet Strateji)






"Tarih, insanlığın önüne çözemeyeceği sorunları koymaz."




KARL MARKS





    Kapitalizm öldürür:

    Dünyada her gün 16 bin bebek, henüz birinci doğum gününü göremeden ölüyor. Bu ölümlerin önemli kısmı sıtma, zatürre, ishal gibi önlenebilir hastalıklara bağlı. Sahra Altı Afrika'da bebek ölüm hızı, dünyanın diğer bölgelerinin tam 14 katı. 
   Anne ölümlerinin yüzde 99'u "gelişmekte olan" ülkelerde yaşanıyor. Çadlı bir kadının yaşamı boyunca anne ölümüne maruz kalma riski 16'da 1. Aynı risk İsveçli bir kadın için 10 binde 1'den az.
    Veremden ölümlerin yüzde 95'i "gelişmekte olan" ülkelerde. Bu ölümler daha çok genç nüfusta görülüyor. 
   Bulaşıcı olmayan hastalıklara bağlı erken ölümlerin yüzde 87'si düşük ve orta gelirli ülkelerde gerçekleşiyor. Bu ülkelerdeki aileler gelirlerinin önemli kısmını bu hastalıklarla mücadele için harcamak zorunda kalıyor.
   Düşük gelirli ülkelerde doğuşta beklenen yaşam umudu 62 yıl iken, yüksek gelirli ülkelerde 81'e çıkıyor. Sierra Leone'de doğan bir bebeğin beklenen yaşam süresi 50 yıl iken Japonya'da doğan için 84 yıl. (İLHAN BELEK - soL Haber)






"Problemleri onları üreten kafalarla çözemeyiz."



ALBERT EINSTEIN








    Sosyalizm umuttur:

   Sağlığa sözümona muazzam yatırımlar yapmış, Batı merkezlerinden en son tıp teknolojilerini getirmiş, kurmuş, doktorlarının, sağlık ekiplerinin Batı'yla yarıştığı şeklinde böbürlenilen ülkemizdeki sağlık istatistiklerine, çocuk ölümlerine, salgın tehlikelerine şöyle bir göz attığınızda dehşete düşüyorsunuz. Küba'ysa, bırakın kendi halkının sağlığını tamamen garanti altına almış olmasının rahatlığını, sağlığı yoksul ülkelere de bedava dağıtıyor, sözümona zengin ülkelerin fakir halk kesimlerine yetişiyor. Yeni bir rakam: Bu yıl, Küba tıp fakültelerinden tam 147 ABD vatandaşı diploma aldı. Tabii bunlar ABD'nin en yoksul, en siyahi sınıflarının çocukları; ve Küba'daki 6-7 yıllık eğitimleri süresince ceplerinden tek kuruş harcamadılar!
   Evet, insan bu ve buna benzer onlarca diğer can alıcı konunun Küba'da ne şekilde hale yola konduğu karşısında şaşırmalı. Doğal bir insani tepki. Fakat aklı ön plana koymalıyız ve şaşırmak yerine sevinmeliyiz. Çünkü sosyalizmin bir ulaşılmaz ütopya olmadığını bizzat yaşayıp görüyoruz Küba'da...(CELİL DENKTAŞ - soL Haber)






"Bütün sorunların çözümü, asıl temel bir sorunun çözümüne bağlıdır ki, o da kalkınma ve bağımsızlık sorunudur."


     SERVER TANİLLİ










Merhaba!