30 Temmuz 2023 Pazar

YAŞAM YOLCULUĞU

 

"Hiç kimse kendisinin kim olduğunu bilmez.

Bize kim olduğumuzu başkaları söyler değil mi?

Bu bize bir milyon kez söylenmiş olsa da 

eğer yeterince uzun yaşarsanız sonunda kim olduğunuzu hâlâ tam olarak bilemezsiniz.

Siz kendiniz bile her an kendinize farklı bir şey söylersiniz."



THOMAS BERNHARD


***


   Sizi karşılayan yazarlarla yolculuğunuzun sürebilmesi için dokunan bir ses, alıp götüren bir duygu tınısı, kanatlandıran düşünce derinliği olması gerekiyor. Yazdıklarında, anlattıklarında bunları bulamadığınız bir yazarla pek ilerleyemezsiniz, yavan gelir okuma seyriniz.  
   Antoine de Exupéry'nin bendeki ilk imgesi, özgürlük düşüncesini kanatlandırması, duygu dokunuşlarını hiç eksiltmemesiydi. 
    İnsanların Dünyası'nı okumuştum ilkten. Ezberimdedir o ilk satırlar: "Dünya, bütün kitapların öğrettiğinin daha fazlasını öğretir bize. Çünkü direnir bize karşı. İnsan engelle boy ölçüştüğü zaman tanır kendini."

     (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


   İnsan gençlikte, yani büyük yorgunluklar ve hayal kırıklıkları yaşamadığı yıllarda, dünyanın kolaylıkla doğru yola getirilebileceğini ve insanların isterlerse rahatlıkla birbirlerini anlayabileceklerini düşünür. Bu düşüncede yanlış hiçbir şey yoktur. Gel gör ki, dünyada doğrunun yerli yerine konduğu anlara da kolay rastlanmaz.

   (FARUK DUMAN / Sus Barbatus! 3 - Yapı Kredi Yayınları)


***


   Aştığımız tüm yollar nice uzun olursa olsun, yalnızca ulaştığımız sınıra değindir. Ötesi ne getirir, sonrası nasıl biçimlenir, ne olur bilinmez. Bir sınıra ulaşmak çaba, sınırda durmak umut, ötesine geçmek cesaret ister.
 
   (CAN ÇELEBİ / Bodrum Terzisi - Artemis Yayınları)


***


"Kendin olmak özgürlüklerin başlangıç kapısıdır."








Merhaba!

27 Temmuz 2023 Perşembe

BÜYÜK İNSANLIĞIN AMOK KOŞUSU




   AKBELEN DİRENİŞİ, TÜM İNSANLIK ADINA

  Akbelen Ormanı'nda, pazartesi günü sabahın saat 05.30'unda, kesim motorları, askeri araçların, jandarmanın korumasında, kesime direnen köylüleri aşarak çamları kesmeye başladılar. Bu orman kıyımı, rejimin yalnızca halka değil "büyük insanlığa" da düşman olduğunu bir kez daha gösteriyordu. 
    Küresel iklim krizinin en önemli bileşenlerini Akbelen'de görüyoruz. 
    Hidrokarbona dayalı yakıtlar; kömür: Küresel ısınmaya öncelikle atmosfere salınan CO2 ve ikincil olarak metan gazı neden oluyor. Kömür tüketimi bu gazları atmosfere salan etkinliklerin başında geliyor. 
   Sermaye: Atmosferdeki CO2 gazının tarihsel gelişmesine bakınca iki önemli eşik görülüyor. Atmosferdeki CO2 miktarı tarih boyunca 1800'lere kadar değişmiyor. Sonra kapitalizmin Sanayi Devrimi aşamasına geçmesiyle birlikte hızlanarak artmaya başlıyor. Bu artış 1980'lerde kapitalizmin "yapısal krizini" yöneten neoliberal küreselleşme ve finansallaşma ile hızlandırılan tüketim ve üretim altında büyük bir ivme kazanıyor. 2000'li yıllara geldiğimizde küresel ısınma, aşırı sıcaklık dalgalarıyla, hemen her yıl rekorlar kırmaya başlıyor. Küresel çapta ortalama yıllık sıcaklık Sanayi Devrimi'ne kıyasla 2.5 derece artarsa insanlığın geleceği tehlikeye giriyor. Ancak, 2.5 C'nin altında kalabilmek için alınması gereken önlemlere karşı sermayenin direnci bu sınırın da aşılmak üzere olduğunu gösteriyor. 
   Orman: Uygarlık tarihi boyunca orman alanları giderek azalırken orman alanı kaybının yarısından fazlası 1800'den sonra, kapitalizm altında gerçekleşmiş. Halbuki, ormanlar kömür ve petrol gibi hidrokarbonların, sanayide ve günlük yaşamda tüketilmesiyle salınan CO2 gazlarını emerek oksijene çevirme kapasitesine sahip en önemli doğal kaynak. Bu nedenle, bir ülkedeki ormanlar, aslında tüm insanlığın geleceğine aittir.
  "Büyük insanlık": Sermayenin bu felakete doğru "Amok" koşusu "büyük insanlığın" bilincine çıktıkça, küresel ısınmaya, ormanların kesilmesine karşı küresel çapta, giderek kapitalizmi de sorgulayan bir direniş başladı. Akbelen direnişi, yalnızca her yıl orman alanları yok edilerek karbon salınım kaynağı beton yığınlarına dönüştürülen, toprakları çölleşen, ölümcül sıcaklık dalgalarıyla boğuşan Türkiye halkının değil, tüm insanların geleceğini korumak içindir.

    (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi) 


***


   Doğumla ölüm arasında ne halt ettiğini bilmeden yaşayarak gidenler!

Ben senden üstünüm, padişahım, kralım.
Ben zenginim, büyüğüm, kuvvetli ve kudretliyim.
Dize gelin önümde, keseyim başınızı.
Kölem olun karşımda, vereyim aşınızı.
Ben idare edeyim ne olur hepinizi.
Ben rahat olayım da satayım topunuzu.
Ben diyenler bu yana.
Biz diyenler bu yana.
Özgürlük ben demektir.
Özgürlük biz demektir.
   Plebler, Patrisyenler, köleler, Romalılar. Emreden, emir alan, iş veren, işe giden. Papazı, nutukçusu, kızıp kafa tutucusu; zindanda tırnakları sökülen, bir dilim ekmek için sokaklara dökülen; öldürdükçe anlanıp şanlananlar, duvar dibinde kurşunlananlar.
En güzel kadın benim olmalı.
Ben kadınsam, güzelsem her dediğim olmalı.
   Polis, yasa, mahkeme. Atomu, tankları, uçakları. Kahramanı, kaçakları. Atla gezeni, yatla gezeni; doğup doğup ölürler, sevişip sevişip ölürler, korka korka ölürler.

   Ve insancıklar doğup doğup ölmüşler, doğup doğup ölmüşler. 
Onların bu hallerini gören börtü böcek, kuş, tırtıl 
kahkahayla gülmüşler, kahkahayla gülmüşler. 

(ÇETİN ALTAN - Kopuk Kopuk)


***


   "Biz" kelimesini "biz dünyalılar" anlamında kullanmadığımızda taraflaşma kılıcını çektik demektir. 
Ne dersek diyelim, oyunumuzu nasıl oynarsak oynayalım kendimizi abartıyoruz. 
Gezegenin varlığı bizden sonra da sürecek.

(GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)






Merhaba!

22 Temmuz 2023 Cumartesi

YAR BUNA BİR ÇARE!

 

   Yeditepe'de kurulduğu ileri sürülen İstanbul'da yüzü aşkın tepe ve tepeciklerde on binlerce insanın yaşadığı gecekondu semtleri ortaya çıkmıştı. Otobüsleri, elektrik, telefon ve belediye hizmetleriyle. O güzeller güzeli Boğaziçi'nin tepeleri yağma edilmişti. Ne var ki, bu güzel tabiat ve tarih parçaları yağma edilmekle kalmıyordu. Zira oraları ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altıyla yetinmiyorlardı. Yeni türeyen bir inşaatçı tipiyle iş birliği yapıp, arsa karşılığı birkaç apartman sahibi oluveriyorlardı. Oysa, şehrin ve milletin malı toprakları ele geçirmelerine bir dam edinsinler diye izin veriliyordu. Yeni durumda ise, mülk sahibi oluyorlar ve sınıf tırmanma yoluna itiliyorlardı. Gerçi bunların sayısı semtte yaşayanların belki yüzde onunu aşmazdı. Amma, geri kalan yüzde doksan hep umutlanıyordu. Yarın bizim de birkaç dairemiz oluverir diye! Böyle olduğu için de oylarını İşçi Partisi'ne değil, yığınların durumlarını daha kötüleştiren sömürücü çevrelerin partilerine veriyorlardı. Bugün de böyle.

    (BURHAN ARPAD / Hesaplaşma - May Yayınları, 1976)


***


Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,

serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

-demeğe de dilim varmıyor ama-

kabahatin çoğu senin, canım kardeşim.   


NÂZIM HİKMET







Merhaba!


16 Temmuz 2023 Pazar

ZORBA

 



KAZANCAKİS, 

GERÇEK YAŞAMDA TANIDIĞI ALEKSİ ZORBA'DAN HAYATI SEVMEYİ, ÖLÜMDEN KORKMAMAYI ÖĞRENİR!

   "Hayatımda en iyi dostlarım, seyahatler ve hayaller olmuştur. Canlı ve ölü. Ama, ruhumda en derin izleri bırakan insanları saymak istesem, belki Homeros, Buddha, Niçe, Bergson ve Zorba'yı sayardım. Birincisi benim için, her şeyi kurtarıcı bir ışıkla aydınlatan güneşin yüzü gibi, sırf ışıktan ibaret sakin bir göz olmuştur. Buddha, dünyanın, içinde boğulup kurtulduğu dipsiz bir göldü. Bergson, beni gençliğimin ilk yıllarında, uğraştırıcı bazı çözülmemiş felsefe sorunlarından kurtarıp hafifletti. Niçe, yeni acılarla zenginleştirdi beni ve sıkıntıyı, acıyı, kararsızlığı gurura dönüştürmeyi; Zorba'ysa hayatı sevmeyi, ölümden korkmamayı öğretti."

   (NİKOS KAZANCAKİS / El Greco'ya Mektuplar, Çeviren: AHMET ANGIN - Can Yayınları)


   
   (...) Yağmur, işte o zaman başlamıştı. Romanın son bölümünü de o gelmeden, ivecenlikle okudum: "Bir gün Eğin'de, deniz kıyısındaki evimin taraçasında oturuyordum. Öğle üzeriydi. Çok güneş vardı. Karşımdaki güzel, çıplak Salamis yamaçlarına bakıyordum. Birden, hiç düşünmediğim halde, kâğıt aldım, taraçanın kızgın taşları üzerine uzandım ve Zorba'ya ait olan bu masalı yazmaya başladım."

   
Bu tümcelerden birkaç paragraf sonra, romanın sonunu oluşturan mektubu okuyup kitabı çantama koydum; bardağımdaki reçine şarabından büyükçe bir yudum aldım. Yüzümü dışarıya çevirdim. Camın ardındaki bir yüzle irkildim. İşte oydu. Yağmurla puslanmış camdan içeriye bakıyordu. Yaşlıydı, çok yaşlı. Ancak yaşına karşın dimdik bedeniyle dikiliyordu camın önünde. "Kuş gibi ufacık ve yusyuvarlak gözlüydü." Tuhaf bir rastlantıydı bu; heyecanlandım. Roman da böyle başlıyordu çünkü. Patron, Girit'e gitmek için fırtınanın ve yağmurun dinmesini beklediği Pire Limanı'ndaki bir sabahçı kahvesinin camından görmüştü onu.

   Garson beni işaret etti. Geldi. Ne gülüyordu ne somurtuyordu. Öylece bakıyordu. Kalktım, iri kemikli elini sıktım. Kendimi tanıttım. Oturdu. "Patron da sizi ilk kez yağmurun içinde görmüştü. Yağmurla bir ilişkiniz olabilir mi?" dedim. Hafifçe gülümsedi. "Boyumdan ve başımın yassılığından ötürü bana 'fırıncı küreği' dendiği oldu. Bir ara kabak çekirdeği sattığım için 'çakaçuka' lakabı da taktılar ama..." Bir sigara yakıp dışarıya baktı; ardından, yağmurla ilgili bir lakabının hiç olmadığını söyledi. Yağmur hızlanmıştı. "Her şeyin bir ruhu var. Odunların da taşların da içtiğimiz şarabın da bastığımız toprağın da..." dedi. "O halde yağmurun da ruhu var" diye karşılık verdim. "Yağmur yağarken insanın kalbi acı çeker" dedi ve devam etti: "Taşların, çiçeklerin, yağmurun söylediklerini bir bilebilseydik! Belki bağırıyorlardır, bağırıyorlardır biz de işitmiyoruzdur. Nah işte, tıpkı bağırdığımız halde, onların da bizi duymadığı gibi. Dünyanın kulakları ne zaman açılacak?" 

   Aleksi Zorba! Bir mayıs akşam üzerinde, Selanik'te, kasaba meyhanelerini çağrıştıran bir içki evinde bana soru soruyor; benim sorularımı bekliyor. İnanılmaz! Ona yanıt vermek yerine heyecanla, ivecenlikle karıştırdım notlarımı; sorularımı belleğimde sıraya koydum ama önce kendimi tanıtmalıydım. "Ben Türküm" dedim. "Babaannemin çocukluğu burada geçmiş; çok anlatırdı; ben de merak eder dururdum. Sonra Troya'nın doğusundaki kasabamın okul kütüphanesinde sizi buldum ve o günden beri sizinle söyleşebilme hayali kuruyordum." 

   "Çocukluğumda komşumuz Hüseyin Ağa vardı. İhtiyar bir Türktü; çok ihtiyar, çok yoksuldu, karısı da yoktu çocukları da. Ermiş bir adamdı bu Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı, hayırduası edermiş gibi elini başıma koydu. 'Aleksi' dedi, 'bak sana bir söz söyleyeceğim; küçük olduğun için anlamayacaksın; büyüyünce anlarsın. Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz ama insanın kalbi alır. Onun için aklını başına topla Aleksi, hayırduam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama' dedi."

    "Siz Tanrı'ya inanmazsınız ama değil mi?"

   "Hiçbir şeye inanmam ben. Eğer insana inansaydım Tanrı'ya da Şeytan'a da inanırdım. Zorba'dan başka hiçbir şeye inanmam. Çünkü yalnız ona sözüm geçer. Yalnız onu bilirim."

    Sağlam bir mantıktı doğrusu. Bu konuda birkaç şey daha sormaya hazırlanıyordum ki "Türk" sözcüğünü birkaç kez yineledi: 

    "Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk'tür, bu Bulgar'dır ve bu Yunan'dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim. Neden? Çünkü bunlar Bulgar'mış ya da bilmem neymiş. Şimdi sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte. Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz."

    (İBRAHİM DİZMAN - Novelheroes.com)







Merhaba!

8 Temmuz 2023 Cumartesi

AŞK BAZEN ...


 

Müge çiçekleri hem zehir hem ilaçtı insanoğlu için... Tıpkı aşk gibi.

(İCLAL AYDIN - Unutursun)


***

  

    İki insan arasına konmuş sisli, heyecan verici, uçuşan, bir müziğin coşkusuna benzeyen o duygu...

  İnsanı sarhoş edebilen müzik gibiydi bazen aşk. Müziği dinler, ahengiyle coşar, parmaklarıyla yoklar notalarını ve sonra bir şeyi fark eder: Bir nota yanlış yere konmuştur. Âşık önce inanmak istemez buna, sonra yanlış basılmış başka bir nota çıkar karşısına, derken kusurlar çoğalır, birken bu, bütün bir hayatın kusuru haline gelir...

    (MENEKŞE TOPRAK / Dejavu - Doğan Kitap)  



***



Hiç kimse bir aşkı

Onarmaya kalkmasın

Kaybedilmeye değer

En güzel anında bitirilmişse eğer.



AHMET TELLİ






Merhaba!

1 Temmuz 2023 Cumartesi

NEDEN BÖYLEYİZ?

 

   Cumhuriyet'in ilk yıllarında Doğu Anadolu'nun küçük bir beldesi olan Ağın'da kendini yetiştiren öğretmen Abdullah Lütfi Bey'in bir öğrencisine yönelttiği şu soru, okumak isteyene kitabın sonsuz yolunu açıyor:

"Aklın ekmeği kitaptır, okuyor musun?"


   Geniş kitap bilgisi olduğu kanısı uyandıran öğretmen Ferhat Özen'den geniş oylumlu bir ileti aldım: 

   "Cumhuriyet'teki köşenizde 'Kitap Okuyan Çoban' başlıklı yazınızı, diğer yazılarınız gibi ilgiyle okudum. Bunda belki babamın çoban olmasının da etkisi var. Yazınız bana ayrıca kitap okuyan başka bir çobanı da anımsattı.

  Köy Enstitüleriyle ilgili araştırmalarım sırasında rastladığım Bekir Semerci'nin Türkiye'de İleri Atılımlar ve Köy Enstitüleri adlı kitabından alıntıladığım bu yaşanmış olayı belki siz de duymuş ya da okumuşsunuzdur. 

   Olay Filistin'in İngiliz sömürgesi olduğu yıllarda geçiyor."

  "Günün birinde bir İngiliz subayın gözetimindeki topluluk, yolda bir taşın üstüne oturmuş genç bir çobana rastlar. Çocuk okuduğu kitaba öylesine dalmıştır ki geçenlerin farkında bile olmamış. Subay, 'Bu çocuk acaba ne okuyor? Onun ne okuduğunu öğrenmek isterim' demiş. Arabadan atlayan bir görevli, kitabı çocuğun elinden alıp subaya uzatmış.

   Çocuk, Schopenhauer'ın İrade ve Temsil Bakımından Dünya adlı kitabını okumuyor mu!

  Sömürge subayı İngiliz şaşkına dönmüş, 'Buna benzer adamlarla sömürge siyaseti yapmak zordur' demekten kendini alamamış."

   Belki de bu, subayın sömürge kavramını içinden sildiği bir andır...

  Özen, küresel gücün, kitap okuyanları sevmediğini anlatan bu ilginç anıyı, Köy Enstitülerinin kapatılmasına bir neden olarak yorumluyor:

   "Köy Enstitülerinin yalnızca Türkiye'yle sınırlı kalacağına inansalardı belki de savaş biter bitmez enstitülerin üstüne bu kadar büyük bir düşmanlıkla gitmezlerdi. Bunu, enstitülerin büyük ilgi uyandırarak bütün Asya'yı saracağından korkmalarına bağlıyorum.

   İngiliz sömürge subayı haklıdır. Bu içerikteki kitapları okuyan çobanların bulunduğu bir ülkede sömürge siyaseti yapmaları gerçekten zordur. Subay, vardığı sonuçla bu gerçeği doğrulamış oluyor."

   Bilgi yoksunu politikacılar, toprak sahibi çıkarcı ağalar, 1940 yılında öğretime başlayıp kısa sürede birçok köyü okula kavuşturan enstitülerin varlığına on yıl dayanabildi. 

   Kendi deyimleriyle 1950 yılında "kahir ekseriyetle" iktidara gelen Demokrat Parti'nin ilk eylemi, eğitim dünyamızı aydınlatan bu kurumları 1954'te kapatmak oldu. Yalnız o mu? Hemen ardından dünya klasiklerinin basımını gerçekleştiren Tercüme Bürosu'nun, gençlerin sanat yeteneklerini geliştirme yuvası Halkevlerinin kapısına kilit vurmak oldu.

   Aile parçalanmasından dolayı ancak on dört yaşında okul yüzü gören bir Köy Enstitülü olarak örneği kendimden vereyim. 1950 yılında Ergani-Dicle Köy Enstitüsü'nde eğitime başladığımın ertesi günü Shakespeare'in, önce filmini gördüğüm Romeo ve Juliet adlı kitabını bulup gece boyu okuyarak yazınsal dünyaya ilk adımımı atmıştım...  


ADNAN BİNYAZAR
(Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Rus bilgini Tomaçevski'nin bir sözünü anımsadım bu ara. Şöyle diyor bilgin:

  "Hayvan bir kez, insansa iki kez doğar. Ana baba yavrusunu dünyaya getirdikten sonra, bir kez de toplum onu oluşturur."

   Bizim insanlarımız kaç kez doğuyor dersiniz? Çoğu insanımız bir kez doğuyor ne yazık ki.

   Büyük kentlerimizi düşünelim. Hep, bir kez doğmuş insanlarla dolup taşıyor dört bir yanımız. 

   Türkiye'nin bütün sorunu, insanlarımızı ikinci kez doğurtmaktır. Yani eğitmek, insanca bir ortama yerleştirmek.

   (VEDAT GÜNYOL / Giderayak Yaşarken - Çağdaş Yayınları, 1989)






unutMADIMAKaklımda!