24 Temmuz 2021 Cumartesi

PLASTİK İNSAN - 2


"Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil."

MAHATMA GANDHI


***



   (Kurt Vonnegut), Şampiyonların Kahvaltısı'nda, kirlenme ve robotlaşmanın gölgesinde, "dünyanın yok olma süreci"ni irdeliyor. 
   Vonnegut kitaplarında yinelenen ilginç karakterler "Yazar Kilgore Trout" ile "Dünya Dışı Yaratık Küçük Kago" burada da karşımıza çıkıyor:
   "Trout'un romanında anlatılanlara göre, Küçük Kago'nun Dünya'ya gelişinin üzerinden yüz yıl geçmeden, bir zamanlar huzurlu ve nemli ve besleyici olan bu mavi-yeşil topun üzerindeki her bir yaşam formu ya ölüyordu ya da ölmüştü. 
     Her yerde insanların bir zamanlar yaptığı ve taptığı dev böceklerin kabukları vardı. Otomobillerdi bunlar. Her şeyi öldürmüşlerdi..."




   Bilimkurgu üzerine yazan ama hiç kimse tarafından okunmadığına inanan Trout, kurgusal kent Midland City'e bir sanat festivaline gidiyor. 
   Ancak festivalin yapıldığı bölgeye yaklaştıkça artan trafik sıkışıklığı nedeniyle arabadan iniyor ve bir beton dere yatağından geçmek istiyor: 
   "... Trout ayaklarını, içinden Sugar Creek'in aktığı beton dere yatağına soktu. O anda derenin yüzeyini kaplayan berrak plastik maddeyle kaplandı ikisi de.
   Şaşıran Trout, maddeyle kaplı ayaklarından birini sudan çıkarınca plastik madde havayla temas edip anında dondu ve ayağını sedeften, sımsıkı bir bot gibi sardı.
  Bu madde Barrytron fabrikasından geliyordu, atık sistemi pahalıydı, yoğun çalışıyordu ama karmaşık, bir dolu hurdadan ibaretti. 
   Barrytron'dan dümdüz Sugar Creek'e uzanan, çalıntı bir lağım borusunu gizliyordu..."
   Bilmem sizin aklınıza da hemen Marmara'yı kaplayan "deniz salyası" geldi mi? Ufukta görünen Kanal İstanbul için de hayıflandınız mı?



KURT VONNEGUT


   Peki, Kurt Vonnegut dünyanın hiçliğe doğru sürüklendiği bu karanlık süreci anlatırken acaba gelecekle ilgili hiç mi umut vermiyor?
   Yazarın düşüncelerini ve önerilerini 1988'de Time dergisi için kaleme aldığı, 2088 yılını hedefleyen mektubun özetinden okuyalım:
   "2088'in bayanları ve bayları...
   Umarım kör cahil optimistleri lider konumuna getirmekten vazgeçmişsinizdir. 
   Şu an ihtiyacımız olan liderler, inatla yaşama tutunarak doğaya karşı nihai bir zafer kazanacağımızı iddia edenler değil, doğanın hırçınlığını ve makul ateşkes koşullarını dünyaya gösterecek kadar cesur ve zeki olanlardır.
   Ateşkes koşulları şunlardır:
   1. Nüfusunuzu azaltıp sabitleyin.
   2. Havayı, suyu ve toprağı kirletmekten vazgeçin.
   3. Savaşa hazırlanmayı bırakıp gerçek sorunlarınızla ilgilenin.
  4. Hâlâ yapabiliyorken çocuklarınıza ve elbette kendinize etrafınızdakileri öldürmeden küçük bir gezegende nasıl yaşayabileceğinizi öğretin. 
   5. Bir trilyon dolar harcarsanız bilimin her şeyi çözeceğine inanmayı bırakın.
  6. Siz ne denli yıkıcı ve savurgan olursanız olun, torunlarınızın bir şekilde başka gezegenlere göç edip düzgünce yaşayacağını düşünmekten vazgeçin. Bu hem zalimce hem de aptalca.
  7. Ve bunun gibi falan işte."

   (NURSUN EREL - Cumhuriyet Kitap)


***


Ölmeye doğru hızlı adımlarla
Adlandırarak azaltarak dünyayı bitirdik
Bu trajedi özetini şimdi alın
alnınızın ortasına çakın.

ELİF SOFYA





Merhaba!

17 Temmuz 2021 Cumartesi

"BİLGİ"NİN ÜSLUBU

 

"Lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam!"

ÂŞIK VEYSEL


***


   "İyi bir söyleşinin hiç bitmemesini istersiniz. Konuştukları mesele hakkında düşünmüş ve şimdi de bu meseleyi karşı tarafın söyledikleri ışığında değerlendiren kişiler arasındaki bir sohbettir bu. Böyle olunca, her iki taraf da belki daha o anda keşfetmekte oldukları şeyler söyler. Aynı fikirde olmayabilirler, aralarında çok temel fikir ayrılıkları bile olabilir, ama bu farklılıklar -saldırganlıktan uzak bir şekilde ifade edildiğinde ve cevaplandığında- sohbeti muazzam bir yoğunluk ve dürüstlük seviyesine çıkarabilir."


URSULA K. LE GUIN


***


"Fikirlere saygı duyulmaz.
Saygı kişiye duyulur.
Fikirler tartışılmak içindir.
Fikirler eleştirmek içindir.
Bu tartışmada en önemli unsur bilgidir."


Prof. Dr. İOANNA KUÇURADİ


***


"Bilginin üslubu nazik, sesi sakindir."

TURGUT ÖZAKMAN


***


Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa


ÂŞIK VEYSEL
(Resim: BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU)





Merhaba!

11 Temmuz 2021 Pazar

ŞİİRE HAYATINI KOYMAK

 


CEMAL SÜREYA
(Karikatür: SEMİH POROY)



   1991 tarihli bir yazıda (Özdemir İnce - Tabula Rasa, İmge Kitabevi) şöyle soruluyor: "Cemal Süreya neyi biliyordu?" Divan ve Halk Şiiri'ni biliyordu örneğin. Kendi şiirini kurarken önceki biçimleri reddetmemiş, onlardan faydalanmayı bilmişti. Maliye müfettişi idi; matematik, iktisat, ekonomi bilirdi. Geçinmek için devlet dairesinde kullandığı bu bilgilerin, şiir yazarken Marksist olanlarını rehber edinirdi. Coğrafya bilirdi. Çok sevdiği ülkesini, hani derler ya, avcunun içi gibi, işte öyle. Sosyal bilimler ve felsefe bilgisi onun yazdığı her üründe kendini belirgin olarak gösterirdi. 
  Tarihe, mitolojiye, efsanelere özel bir ilgisi vardı. Bugünkülerin yaptığı gibi mistik havuzlarda yüzerek ruhunu dünyadan ve dünyevi olandan arındırmak için değil; geçmişin masallarını ders alınacak meseller biçimiyle aktarmak "kendine bir insan edinmek" için. 
   (Cemal Süreya) "en önemlisi, dünyaya bakmasını ve görmesini biliyordu." "Cemal Süreya böyleydi işte, gözleri görmekle doymazdı, kulakları işitmekle dolmazdı." Dünyaya bakmasını ve görmesini bilmek... Bu cümleler onun şiirde başardığı şeyin tam ifadesine yaklaşmıştı ama ne yazık ki ayan beyan bir gerçeğin üzerinden atlamak, yazıyı idealist bir çözümlemenin içine çekecekti: "Cebinizde yeni yazılmış bir şiirle karşı kaldırımdan geçin, Cemal Süreya bu şiiri duyumsar. Cemal Süreya'nın şiirsel anten ve radarları metafizik düzeyde duyarlıydı, bir şiir medyumuydu."
   Cemal Süreya'nın dünyaya sosyalizmin penceresinden baktığını söylemekten çekinildiği anda, onun şiiri üzerinde idealist / metafizik bir çözümlemeye yönelmekten başka bir yol kalmaz. Cemal Süreya'nın otuz birinci ölüm yıl dönümünde daha yüksek sesle söylemeliyiz ki; o bir Sosyalistti, o Marksist bir aydındı. Kurduğu sıra dışı şiir dilinde, şeyleri birbiriyle ilişkilendirirken diyalektik materyalizmin yöntemlerini kullanırdı. Evet, nesnelliğe gerçeklikten ziyade romantik bir tutumla yaklaşırdı. Fakat biraz eşelemeye başlayınca, onun Marksist yöntemi şiirinde yeni bir biçimde uygulayarak yarattığı her imgenin, işçi sınıfı safında "izdüşümler" bıraktığı görülecektir. Başka bir ifadeyle, Cemal Süreya'nın şiiri burjuva romantizmine değil işçi sınıfının temsil ettiği "iyiye ve güzele" içkindir. 
   Otuz bir yıl sonra Cemal Süreya'yı bir kez daha selamlarken, Özdemir İnce'den öz-biçim-dil arasındaki ilişkiye dair şairin Marksist özünü son derece isabetli tarif eden şu tanımı paylaşalım: "Evrenin ve nesnelerin dilini insanların diline çevirmek ve insanların dilini daha çok insanlaştırmak. Cemal Süreya, insanların arasında kendi lehçesiyle konuşuyordu ve insanlar onu anlıyordu."
   Ne vakit genç bir şairden bahsetseler: "Şiire hayatını koymuş mu?" diye sorarmış. Bu sorunun "devrimci şaire" yöneldiğini hiç unutmayacağız. (AYŞE ŞULE SÜZÜK - soL Haber)


***

Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel

Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel







Merhaba!
     

4 Temmuz 2021 Pazar

GÖZYAŞINI GÜLMECEYE ÇEVİREN SİMYACI



 
   Aziz Nesin konuşsun, o anlatsın biraz da. Elitliğin tillahını anlatsın. Yanlış kelimeler kullanmayan, anlam kaypaklıkları yapmayan, neyse onu apaçık söyleyen elit Aziz Nesin. 1960 yılında Darüşşafakalılar Günü'nde anlatıyor:
   "Aşınmış basamaklarından çıkıyorum. O basamakları aşındıran binlerce küçük ayaktan biri de benimkilerdi. Salonda eski Darüşşafakalılar toplanmış. Her şey otuz üç yıl önceki gibi. Boğazıma bir yumruk geldi oturdu. Konuşmak için beni mikrofon başına çağırdılar. İçim doluydu, söyleyecek sözlerim çoktu. Darüşşafaka beni iki yıl bağrına basmasaydı, şimdi ben okuryazar bile değildim. Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim. Ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söyleyemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip biraz rahatlıyorum. Onun için Darüşşafaka'ya borcum sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. Bu itiraftan sonra bir hıçkırık boğazımı tıkadı. Ben gittim. Benim yerime, mikrofonun başına on bir yaşındaki 917 numaralı Darüşşafakalı Nusret geldi. Dudaklarım büzüldü, ağlamaya başladım." 

    Sessizlik, lütfen. Biraz susalım. Susalım...

    Define peşinde koşan babanın izini kaybettirdikten yıllar sonra dönüp gelivermesi yüzünden hakkı olmayan bir şeyi almış gibi hisseden mini mini bir Aziz Nesin. Babası olmayan çocukların kabul edildiği Darüşşafaka'da okurken babasının eve dönmesi ile yalancı gibi hisseden, babasız bir çocuğun hakkın yediğini düşünerek okuldan kaçan ve bu yükü ömrü boyunca taşıyan bir güzide, elit... (AYŞE ŞULE SÜZÜK - soL Haber) 


***


   İnsanı güzellemenin beşiği olan toprağımızın 20. yüzyılına damga vuran bu büyük kahramanlardan biri de, "Ulusunu, halkını, insanı ve bütün dünyayı sevmiş olmanın bedelini ödeyen insanların ne ilkiyim ne de sonuncusu..." (Bir Tutam Aydınlık) diyen Aziz Nesin'dir.
    Ülkemiz hâlâ onun sesine, tavrına, çığlığına, korkusuzluğuna gereksinim duyuyor. O, örnek bir aydının, öncü bir yazarın, dirençli bir edebiyatçının, sevdalı bir yaşam ustasının, ölümsüzlük ve özgürlük arayışının önemli bir doruğudur.
    O, bir aydınlık öncüsüdür ve onun örnek yaşamından süzülen yapıtları aydınlığımıza eklenen en zengin gıdalardır.
    O, gözyaşını gülmeceye çeviren bir simyacı gibi ömrü boyunca hep aydın olmanın gereklerini yerine getirdi. 
  Yaşadığı yıllar boyunca halkına borçlu olduğunu, borcunu ödemek zorunda olduğunu hiç unutmadı. Tüm yazdıklarında görülen bu borçluluk düşüncesi, ülkesine hizmet etmeyi kendisine borç bilen bir aydının düşünceleridir. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)     


Karikatür: SEMİH POROY




Merhaba!

1 Temmuz 2021 Perşembe

AYDIN OLMANIN BEDELİ

 

   (...) Aydın o'dur ki bitmez tükenmez görevinin dünyayı ve yaşamı güzelleştirmek olduğu bilincine sahiptir; düşüncesi, yazısı, sanatı hep bu amaca yönelmiştir. Marlon Brando, kendisine sunulan Oscar'ı, Wounded Knee'de Kızılderili vatandaşlarına yapılan haksız, çağdışı muameleler yüzünden reddediyorsa, gerçek bir aydın olduğundandır. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)


***


   (...) Şimdi sen kıs kıs gülersin, senin de aklına İstanbul Tevkifhanesi'nde Hamdi'yle birlikte üstüme aslanlar gibi saldırışınız geldi, değil mi? Onlar da güzel günlerdi, Kemal, zaten düşünüyorum da, bizim için güzel olmayan gün yok sanıyorum. Günleri bir daha çirkinleşemeyecek, kepazeleşemeyecek hale getirmek için çalışan insanların bu çalışma seyrinde kötü günleri olabilir mi? Satıhta vehimli ve hesaplı fakat dipte alabildiğine umutlu nikbinliğim ferden ihtiyarlayıp ölüme yaklaştıkça bir kat daha kuvvetleniyor ve bir kat daha nikbin ve ümitli oluyorum. Günün birinde öleceğimi bildiğim için, hayata ve onun daha güzel olabileceğine ve olacağına inanıyorum biraz da. Ama sen henüz kırkına varmadın. Bu his insana -hiç olmazsa bizim insanlarımıza- kırkından sonra geliyor. Bittecrübe sabittir... (NÂZIM HİKMET - Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar)


***




   Nedense yerde yatan aydınlar içerisinde en çok Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil'in fotoğrafı belleğimde silinmez yer edinmiş. Üniversiteye gitmek üzere otobüs beklerken öldürülmüştü. Beyaz önlüğünü üzerine örtmüşlerdi, başı ve bir kolu açıktaydı. Gözlükleri gözünden düşmemişti. Çantası da hemen yanında duruyordu. Sanki ayağı takılmış da düşmüş, biraz sonra kalkıp derse öğrencilerine gidecek gibiydi.
   Eşi Şükran Hanım "Dünyanın en iyi insanından ne istediler" diye ağlıyor; yerde yatan Cavit Orhan Tütengil'in çevresini sarmış fotoğrafını çeken gazetecilere, "Kocamın değil katillerin fotoğrafını çekin" diye bağırıyordu.
   Prof. Dr. Tütengil, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü Başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi yazarıydı. 16 gün önce öldürülen Prof. Dr. Ümit Doğanay'ın cenazesine katılmış, eşine "Onu öldürenler bizi de öldürebilir" demişti. Ama yine de yazmaya devam etmiş, korkmamak gerektiğini yinelemişti:
   "İnsanları ve toplumları mutlu kılmanın ölçütleri çağlarla birlikte değişiyor. Günümüz toplumlarında mutluluğun ölçüsü insanı her türlü korkudan azade kılmak olmuştur. Bu sonuç, mihneti göze alan aydınların sayısı arttıkça bir özlem olmaktan çıkıp gerçekleşir. Yeter ki aydınlar, 'Korku Duvarı'nı geride bırakmış olsunlar."
   Tütengil, o yazısında söylediğini yaşama geçirebilen bir aydındı. "Korku Duvarı"nı geride bırakan, katillerin her an gelebileceğini bilmesine rağmen otobüs durağında beklemekten çekinmeyen bir bilim insanı... (FARUK BİLDİRİCİ - BirGün Gazetesi)


***


   Aydın olmaya soyunanlar, birkaç aykırı bulguya ulaştıklarında, kendi bulduklarından korkarlar ve kimliklerinden yüzgeri ederler. Onun için, aydına, kendi bulgularından, vargılarından korkmayan, korksa da geri adım atmayan insan diyebiliyoruz. (OSMAN ÇUTSAY - soL Haber)  


***


"Aydın olmanın ölçütü, bilgi değil davranıştır!"

AHMET TANER KIŞLALI






Merhaba!