24 Aralık 2023 Pazar

PARADOKS

 


(2023 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı)


   Küresel ısınmanın yol açtığı iklim krizi tüm canlıların ve uygarlığın geleceğini tehdit eden en önemli gelişmedir. Bu gelişmeyi ve krizin derinleşmesini durduracak önlemleri tartışmak için Dubai'de 30 Kasım-12 Aralık arasında 198 ülkenin, binlerce delegenin katılımıyla gerçekleşen COP28 zirvesi bir kaytarma operasyonu olarak tamamlandı. Anlaşılan 2024 yılında da dünya geri dönülmez noktaya doğru ısınacak, iklim krizi derinleşmeye devam edecektir.
    Birleşmiş Milletler iklim panelinin ısrarla vurguladığı gibi bugünkü durumu koruyabilmek için bile küresel sıcaklık artışının Sanayi Devrimi düzeyine göre 1.5 derecenin altında kalması gerekiyor. Bunun için 2030 ya da en hiç olmazsa 2050 yılına kadar, yıllık karbon emisyon artışı "0" düzeyine inmeli. Üretimi ve tüketimi atmosfere CO2 ve çeşitli zehirli gazlar salan fosil yakıtlara aşamalı olarak son vermek, yoğun tarım ve hayvancılıktan kaynaklanan CO2 ve metan gazı emisyonlarını hızla azaltmaya başlamak gerekiyor.
   1997'de benimsenen Kyoto Protokolü hedefleri konusunda COP28 zirvesine kadar, elle tutulabilir bir gelişme kaydedilemedi. Sonuç olarak bugün dünyada yaşam ve uygarlık, Grönland ve Batı Antarktika buz tabakasının çökmesi, "kalıcı don" alanların (permafrost) erimeye başlayarak, atmosfere, CO2'den 20 kez daha zararlı metan gazını salmaya başlaması, giderek ısınan okyanus sularındaki mercan resiflerinin ölmesi ve Kuzey Atlantik'te Golfstrim Akıntısı'nın çökmesi gibi bir seri yaşamsal kırılma noktasına doğru hızla ilerliyor. Dahası bu kırılma noktaları birçok açıdan birbiriyle ilişkili. Bir noktada başlayan bir çöküşün ötekilerin üzerinde domino etkisi yaratma riski var. Bu koşullarda, tarım ürünlerinin rekoltesinde gıda krizlerine yol açacak sert düşüşlerin, kimi bölgelerde ekosistemin çökme, kitlesel göçlerin, toplumsal huzursuzluklar ve savaşların sıklaşma olasılığı da son derecede güçlü. tekrar vurgularsak bu felaket senaryolarının gerçekleşmemesi için küresel sıcaklık artışının 1.5 derecenin altında kalması gerekiyor. 
   Bugünkü küresel ısınma eğilimi, sıcaklık artışının 2030 yılına kadar 2.5-3 derece düzeyine ulaşma olasılığını gittikçe güçlendiriyor. COP28'deki manzara ne yazık ki bu acil durumla uyumlu değildi. 


   COP28 zirvesine BAE'nin ulusal petrol şirketi Andoc'un başkanı Sultan el Caber başkanlık ediyordu. Caber'in başkan olması ABD, Avrupa ve G77 (gelişmekte olan ülkeler) tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Açış konuşmasını, dünyanın en büyük toprak sahiplerinden İngiltere Kralı Charles yaptı. Zirveye 97 bin delege katıldı, fosil yakıt şirketleri 2500 delege ile temsil edildi. Çoğu özel uçaklarla gelen bu delegelerin toplam 200 bin tondan fazla, COP28 toplantısının da 2.4 milyon tona yakın CO2 emisyon ürettiği hesaplanıyor. Dahası gelen devlet başkanlarının çoğunun özel jet uçağı, makam arabası filoları var. Brunei Sultanı'nın 300'ü Ferrari olmak üzere 7 bin lüks otomobili varmış. 
   COP28 toplantısına giderken gazeteler el Caber'in "fosil yakıtların küresel ısınmaya yol açtığına ilişkin iddianın arkasında bilimsel kanıt yok" sözlerini, BAE'nin, COP28 zirvesini  doğalgaz ve petrol tüketiminin küresel çapta teşvik edilmesine yönelik lobi etkinlikleri için bir platform olarak kullanmaya hazırlandığını aktarıyorlardı. COP28 biterken Caber ve petrol lobileri, sonuç bildirgesinden "fosil yakıtlara dayalı enerji kullanımını sonlandırmak" ifadesini çıkartmak için büyük mücadele verdiler, tartışmaları uzadı ve sonunda, "sonlandırmak" yerine "kademeli olarak uzaklaşmak" ifadesi kondu. Alınan kararların bir bağlayıcılığı olmadığını da ekleyelim!
   Özetle, küresel ısınmayı engellemek için yapılan COP28 zirvesi, fosil yakıt üreten şirketlerin, egemen sermayenin, büyük toprak sahiplerinin, küresel ısınmaya karşı alınacak önlemleri engellemeyi amaçlayan bir kampanya platformuna, kaytarma operasyonuna dönüşmüş oldu. Paradoks da işte buradaydı.

   (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)





Merhaba!
      

17 Aralık 2023 Pazar

ÜRETİM YOKSA OYUN DA YİTER

 


   1960'lı yıllarda ABD'den aldığım bir takım elbiseyi düzelten terzi, Sümerbank etiketini gördüğünde çok şaşırmıştı. O yıllarda Sümerbank kumaş ve Beykoz ayakkabı fabrikası kaliteli mallar üretmekte ve dışarıya satmaktaydı. Günümüzde ise lüks giyim mağazaları yurtdışından getirilen kumaş örneklerini müşterilerine beğendirdikten sonra, provasını yaparak bilgileri internetle Milano'ya göndermektedir. Bir iki haftada gelen marka elbiseler 46-156 bin liraya kadar satılmaktadır. Piyasa mekanizması böylece lüks malların satın alımına yönelerek dış açığın artmasına katkıda bulunmaktadır. Bu açık ise yoksulların ödediği vergilerle karşılandığından, yoksulluk giderek daha da artmaktadır.
   Atatürk'ün kurduğu sosyal fabrikaların amacı sadece mal ve hizmet üretimi olmayıp ülkenin sosyal ve kültürel yönden de ilerlemesini sağlamaktı. Uygulamanın sonunda Türkiye; enflasyonun olmadığı, dış ticaret fazlası verildiği, Türk Lirası'nın İngiliz Poundu'ndan daha değerli bir ülke olduğu gibi, reel büyüme oranının da şimdiye kadar dünyada görülmeyen yüzde 15 gibi bir orana erişmesi sağlandı. Bu sihirli ekonomik, sosyal ve kültürel ilerlemenin nasıl sağlandığını aşağıdaki Nazilli sosyal fabrika örneğiyle açıklamaya çalışacağım: 

   * Ülke düzeyinde yoksul ailelere, tekstil ürünlerinin ücretsiz dağıtımı,
   * Sıtma eradikasyon merkezi ile bölgedeki bataklıkların kurutulması,
   * Çalışanlar için emeklilik fonunun oluşturulması, 
   * Çalışanlar ve bölge halkına hizmet veren 40 yataklı hastane ve eczanesi,
   * Köylere hizmet veren sağlık ünitesi,
   * Hasta bakıcı yetiştirme okulu, 40 çocuk için 24 yataklı hastane ve kreş,
   * 1000 işçi için yapılan 264 lojman dairesi ve 350 bekâr işçi evleri,


   * İşçi kooperatifi tarafından işletilen lokanta, misafirhane, kantin ve fırın,
   * Tarımsal ve üretilen mallar için kurulan araştırma ve geliştirme ünitesi,
   * Fabrika ve Nazilli için üretilen elektrik ve temiz su üretim birimleri,
   * Demir ve çelik üretim ile tamirat atölyesi,
   * Sümerspor futbol, basketbol, bisiklet, güreş, yüzme ve boks takımları,
   * Kaliteyi artırmak amacıyla kurulan tasarım atölyesi ve okulu,
   * Türk hamamı,
   * İlkokulu bitirmemiş işçiler için beş yıllık gece eğitim programı,
   * Türk ve Batı klasik müziği korosu,
   * Sosyal etkinlikler için kurulan halk evi ve kütüphanesi,
   * 700 koltuklu sinema, balo, dans ve halk oyunları salonları,
   * Nazilli halkının sosyal etkinliklerden yararlanmaları için işletilen Gıdı-Gıdı treni.


   Yukarıda sıralanan, çalışanlar için yaratılan "içsel" ve çevre halkı ile ülke düzeyinde sağlanan "dışsal ekonomilerin" toplamı olan "sosyal fayda", minimum maliyetle maksimum düzeye çıkarılmıştı. Bu tür sosyal fabrikaların kurulmasında Sovyetler Birliği'nden alınan teçhizat ve personel yardımları ise döviz olarak değil narenciye karşılığında sağlandı.
   Sonuç: Ne var ki bu kuruluşların satılmaları ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel; her alanda önemli gerilemelere yol açtı. En kötüsü ise değişim isteyenlerin bile sosyal fabrikaları devletleştirme zorunluluğundan söz etmemeleridir.

   (Prof. Dr. ORHAN ŞENER - Cumhuriyet Gazetesi)  


***



Desen: ÖYKÜ AKARCA


    Bir kalem bir fırça... el ele dokunuvermişler hayatımıza; kendilerince zarif, incelikli, gürültüsüz patırtısız... Ama ne dokunuş! Yazınsal yolculuğunun otuz beşinci yılında bir sözcük ustası: Sevim Ak... Geride kalan onca yıla karşın gepegenç sözcüklerle titretiyor gönül tellerimizi. Yanı başında bir renk, desen ve ayrıntı ustası Öykü Akarca...
   Elimizden göz göre göre kayıp gidenleri, kalabalıklar arasında yalnızlaşmalarımızı; toprağın, ürünün, doğanın uzağında çırpınıp durmalarımızı, çoğun ne hallerdeyiz onu bile fark edemeyişlerimizi hiçbirimizi üzmeden anımsatmaya, şu olup biten, yitip gidenler üzerine bir daha düşünmelerin iklimini kuruyorlar hepimiz için.
   Bir köyde buluveriyoruz kendimizi hem de ansızın, daha iki usta bizi nereye çağırıyor hele bir bakalım derken. Duvarlarda uçan kuşlar, doğan güneş, oyuna durmuş çocuklar... Pembenin, yeşilin, morun canlı tonları... Kuşlu Köy burası, kıraç bir tepenin eteğine yaslı... Tepenin ardı kesif ormanlık bir alan, hiç yerleşim yok o yanda... Çıkıyorum öyküden ne ki aklım da öyküde bir yandan. Öykü Akarca'nın desenlerine uğrak vere vere, yakından bakıyorum Kuşlu Köy'e*.Bağrında barındırdığı öyküyü yakalamaya duruyorum. Toprağın altı üstü, gecesi gündüzü, börtü böceği, kuşu ağacıyla onca yalnızlığımıza karşın "dönün kendinize, anımsayın o elinizden kayıp gideni" çığlığında asla vazgeçmiyor; oraya çağırıyor hepimizi. Sonra Sevim Ak'la yeniden başlıyor yolculuğum. O güzelim Kuşlu Köy'ün terk edilmiş ancak için için yeniden hayata dönme düşleri kuran, o gizilgücünü hiç yitirmeyen evlerinde dolaştırırken aslında gözümüzün önünde, gözümüze sokularak yaşanan Anadolu'nun terk edilişini söylüyor bize...
   Bugün büyük bir inat ve dirençle 100 yaşına erişen Cumhuriyetin neredeyse 75 yılı bulan diliminde ilkin insandan, sonra üretimden derken kuş seslerinden uzak düşmüş köylerini hatırlatıyor, anlatıyor bize...
   Sahi, "Başımıza gelenlere şaşırmadık" neler olup bittiğini "Sormadık, kanıksadık" mı? "Tembelliğimize geldi" belki de. Bahçeler, bostanlar, kuşların ötüşü, doğuşu güneşin bizimken; tarlalar, bahçede su bizimken, akarken gürül gürül kaç tür elma, armut, kayısı ya da domates yetişirdi köylerimizde/bostanlarımızda?
   Bir iki çeşide, hepsi tornadan çıkmışçasına düzgün bir türe razı gelir olmuşsak bugün, unuttuklarımız ne denli azaldığımızın da kanıtı değil mi? Bütün yitirdiklerimiz kuşlar gibi ağır yavaş mı geçip gitti dünyamızdan değilse biz mi fark edemedik? Ne o tat kaldı ne o koku ne de o lezzet...
   Ay'ın hallerini bilirdik, ekim dikim işlerimiz ona göreydi. Mevsim geçişleri de malumumuzdu, hava hareketleri de öyle... Binlerce yılda çözdüğümüz doğanın dilini ne ara ve nasıl terk ettik? O bilgiye yasladığımız hayatın akışına ilişkin çözümlerimizi "eski alışkanlıklarımızı tu kaka edip terk etmeyi kimler öğretti bize". Oysa "silip attıklarımızda, unuttuklarımızda neler neler gizli"ydi! 
   Kulaktan kulağa anlatılır söylenirdi öykülerimiz, masallarımız; her söylenişte yaşamın yeni başka bir gerçeği sızardı aralara, o da masalın bir kıyısından bilgi olur gülümserdi hepimize...
   Sonra, Öykünüz de masalınız da budur; bizim anlattığımızdır! Ötesini aramayın... dendi. İlkin ellerimizin, işin yerini uzaktaki hayaller aldı, derken sofralar küçüldü.
   Dereler kurudu, ağaçlar mahzunlaştı, direnen yeşilleri ateşe verdi birileri... Ve kuşlar da gitti. Tarlalar, bağ bahçeler yalnızlaşınca çocuklar da varmaz oldu o güzelim oyunlara...
   ÜRETİM YOKSA OYUN DA YİTER
   Oyunlar ki her biri üretimden doğmuş, dönüşüp hayatın başka pencerelerinden gülümser olmuştur hayata... Üretim yoksa ne eskisi sürer oyunların ne yenileri çıkagelir; çocukların olmadığı bahçede durur mu oyunlar? 

   *Kuşlu Köy / SEVİM AK, ÖYKÜ AKARCA - Can Yayınları

   (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

10 Aralık 2023 Pazar

BALABAN

 

Resim: İBRAHİM BALABAN


  Balaban söylemek istediğini kestirmeden söylemesini biliyor. Bu kestirmeden söylemeyi, bu ustalıkla söylemeyi Balaban nereden öğrenmiştir? Asıl iş burada işte. Nakış var, oya var, kilim var, çorap var. Yüz yıllardır Anadolu halkı renkle haşır neşir olmuş. Balaban da söyledi, dedi ki: "Ben bugünlerde öğrendim bunu. Büyük Batı ressamlarının tablolarına bakınca öğrendim. Bizim köydeki kadınlar, Batılı büyük ustalar nasıl renk değerlendiriyorsa, onlar da öyle renk değerlendiriyorlar. 
   Bir de türküler var. Bir olayı anlatmada türküler kadar kestirmeden giden hiçbir söz, sanat yoktur desek yeridir. İşte Balaban bunlardan alacağını da almış. Ben, Balaban'ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki: Her türkü bir hikâyedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiçbir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa'nın Seç köyünden Balaban'ın her tablosunun bir hikâyesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu... Rengi ile, ışığı ile bir parça.
  Sergisini bir daha gezdikten sonra, Balabanla karşı karşıya oturduk. Güya ben, Balaban'a soracağım, o da söyleyecek. Kararımız bu. Birbirimize bakıştık kaldık. Ne o bir şey söyleyebildi, ne ben sorabildim. Sonra ben, çocukluğuma dalmışım. Köyde bütün çocuklar, kumun üstüne resimler çizdik. Şimdi hatırlamıyorum. Bu bir oyundu sanıyorum. Balaban'ın ressamlığı buradan gelmiş olmasın!.
   Birden, bir:
   "Merhaba" duydum.
   Ben de:
   "Merhaba" dedim ve kendime geldim.
   "Sergi açılalı iki gün oldu" dedi.
   "Boş ver buna da, eskiden anlat bana, çocukluğundan" dedim.
   "Resim yapmaya nasıl başladım, onu mu? Herkesin ilk sorduğu bu zaten."
   "Sen anlat."
   "Ben ilk olarak anamı nakış yaparken gördüm. Nakış beni bir sardı ki deme gitsin. Her gün akşamlara dek anamın karşısına oturur, onu seyrederdim. Çocuklarla oyunu, her şeyi bırakmıştım. İşim gücüm nakış seyretmekti, anamın gergefinin üstüne elimi sürmekten çok tad duyardım. Anam bana gergefi yırtarım diye kızardı. Ama ben gene de bildiğimi işlerdim. Her gün de anama yalvarırdım bana işleme versin diye. Bir gün elime iş verdi anam. Öyle iyi işledim ki, bu işe anam da şaştı kaldı. Gergefe yeni yeni nakışlar bulup koymuştum. Sonra ben yedi yaşına değince, babam beni mektebe gönderdi. Öğretmen, tarlada otlayan bir eşek yapmamızı söyledi bir gün. Sınıf hiç yapamamıştı. Benimkini görünce öğretmen, "hah, böyle işte" diye bağırdı ve yaptığım resmi sınıfa gösterdi. Ondan sonra benim için varsa da resim, yoksa da resim."  


YAŞAR KEMAL
(Bu Diyar Baştan Başa - Cem Yayınevi, 1973)



   

Merhaba!


3 Aralık 2023 Pazar

İSTANBUL, BİLDİĞİNİZ GİBİ

 


Konstantinopolis de Roma gibi 7 tepeli bir şehirdi
 ve yine Roma gibi yönetim açısından 14 bölgeye ayrılmıştı.

(Fotoğraf: İstanbul Dünya Kenti Sergisi - YKY)



    Dünya tarihinin en büyük kıyımlarından biri 1182 İstanbulu'nda. Vicdan şıklığımızla uyuşmadığından unutuldu gitti. Rumlar, imparatorluğun ticaret ve ulaşımını üstlenen şehrin Latin nüfusunu katletmiş. Hastanelere saldırmış, evleri, kiliseleri, vakıfları yağmalamış, Katolik kardinalin kafasını kesip bir köpeğin kuyruğuna bağlamış, sonra hayvanı kovalamışlar. Katlettikleri Venedik, Cenova ve Pisa kökenli altmış bin kişiden arta kalan dört bin kişi Türklere köle olarak satılmış. 
    İstanbul öksüz.
    İşine geldiğinde herkesin kardeş, işine gelmediğinde herkesin piç olduğu şehir.
 
  Delacroix gibi ressamlar Osmanlı'nın 1453 saldırısının dehşetini resmederken Hıristiyanların Dördüncü Haçlı Seferi'ni, Ayasofya'yı, şehrin sakinlerini katleden vahşetini görmezden gelirler.
    İstanbul unutmaz. 

Tanrılarla sıradan ölümlüler
Kaynaşırken masallarımda
Zeus torunu Byzas kulları
Byzantium derlerdi bana
Romalı Konstantin
İmparatorum, dedi, adını verdi
Rumca Istınpoli'den
Türkler esinlendi

İsim nedir ki?
Nova Roma, Aylana,
İslambol, Kanatorya,
Köşe kapmaca oyunlarında
Kimlik krizlerinin
Doğu-Batı sahnelerinde
Bulamadılar yerimi
Atın yaftaları
Bana bakın.

(...)

Fethedildim. Yağmalandım
Nice donanma demir attı sularımda
Gelen giden bayraklarını dikti topraklarıma
Bayrağım yok
Dinim yok
Sadakat aramayın bende
Biri gider öteki gelir
Ben kalırım

(...)

Sustum, zulüm gördüm,
Zalimler barındırdım konaklarımda.
Tarihin meddücezrinde
Gurbetçilerimin hasreti.
Benden gidenlerin düşleri

Hakkımda çok şey yazıldı
Küllerimde kıvılcım aramasın beni hüzünlü bulanlar
Kapımda kalmasın meçhulden korkanlar
Sahipsiz bir evim gelenlere
Kimi korur kimi kirletir beni
Eski parayım, bilenlere değerli.
Geçmişimde geleceği görenlere ilham
Engelim gelecekle yetinenlere

Asırların sabrında yaşadım değişimi.
Haliç kıyılarından bakın yedi tepeme
Göreceksiniz zaman beni korudu
Sizden tek istediğim de bu!



    İstanbul Bahtsız şehir.
  Yeni Roma diye anıldığında, "Bu şehrin sokaklarında insandan çok tanrılar geziyor," denirken tarihin ilk dini diktatörlüğü burada. İskender, Avrupa'yla Asya'nın kültür ve dinlerini çoğulcu bir toplumda buluşturmuşken, kilise Yunan'dan gelen soru sormanın, kritik düşüncenin, sivil yaşamın sonunu getirmiş.
    (...)
    Yetmemiş.
   Kırda kentte tapınak, heykel, kütüphane, tiyatro, forumları yağmalayıp tahrip ettikten sonra Roma tanrılarına inançlarını sürdürenler, Yunan felsefesini benimseyen aydınlar, Yahudilerle evli olanlar katlediliyor. Günlük hayat dini buyruklarla ilkelleşiyor. Konstantinopolis'e kâbus çöküyor. Sevişmeye, gülmeye, sanata, eğlenceye şeytanın bizi ele geçirmesi diye bakılıyor.
   Kilise, Roma lejyonlarının hiyerarşisi ve rütbelerinin taklidinde örgütlenirken, saflarına kattıkları toplumun dışlanmışlarını, paralı askerleri, köylerinden kopan gençleri manastırlarda askeri disiplinle koşullandırıyorlar. Köy-kent bakmaksızın halkı İsa'yla sindirmeye, katliama ve yağmaya yolluyorlar. 
   Olimpiyatlar kaldırılıyor, at arabası yarışları, hayvanlara işkence edilen eğlenceler yaygınlaşıyor, çocuk yapmak dışında cinsellik lanetleniyor, tiyatro İsa öğretisine indirgeniyor, klasik Yunan tragedya ve komedileri, halkın dans etmesi yasaklanıyor. Sanat içimizdeki tanrıyı yaşatırken, tanrıları sanatı susturuyor.
  Gülmek, güler yüzlü olmak kınanıyor, Platon'un felsefe akademileri kapatılıyor, matematik dini bayramların hesaplanmasıyla sınırlandırılıyor, dönemin önde gelen astronom ve matematikçisi Hypatia, Yahudilerden miras kadın düşmanlıklarıyla katlediliyor. Köprüler, yollar, sukemerleri çökmeye bırakılıp ruhbanlarla asiller ganimetleriyle yozlaşırken şehvet yuvası dedikleri hamamlar kapatılınca kiliselerde pislikten, kokudan geçilmiyor. Yıkanmama âdeti köylü, kral fark etmeksizin Hıristiyanların olduğu her yerde yakın zamanlara kadar süregeliyor. 
    (...)
    Karanlıklar karargâhı Konstantinopolis, Hıristiyanlığın ilk başkenti.
    İstanbul, neler yaşamışsın.
    Bir an için kendinden kabul et beni.

    (GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)


***


   Marks'a göre Bizans en kötü devletti. Orası doğru. Öyle prensesler yaşadı ki tahta geçebilmek için öz oğlunun gözlerini kızgın demirle dağladılar. Gerçekte son derece seçkin biri olan Romanos Diogenes'in sonu yürekler acısıdır. En yakın subayları bile onu satmışlardır. Kentte çıkan Mavi Yeşil kavgasında Hipodrom'da 20 bin kişi katledilmiştir.
   Öte yandan, kültür alanına gelince pek çok ilk Konstantinopolis'te görülür. Çok yönlü eğitim veren ilk üniversite bu kentte açıldı. İlk noter, saraya bağlı Skholiastes odaları burada çalışmaya başladı. Skholiastesler eski metinler üzerinde yorumlar yazan ilk bilginlerdi. İlk eleştirmenler de bu odalardan çıkmışlardır.
   İlk küçük harf yine burada kullanıldı. Osmanlı'nın tercüme odaları buradan esinlendi. İlk ciltli kitap codex burada yapıldı. Toplumsal hayatta da öyle. Pazar gününün ilk kez bu kentte tatil edildiğini kaçımız biliyoruz. Ayasofya bugün bile bizi şaşırtan bir yapıdır. Mozaikler ise başka bir dünya.
    Ama beni Bizans'ta en çok etkileyen toplumun dinamik yapısıdır. Ayaklanma çıkmadığı yıl çok azdır. 

   (ERDAL ALOVA - Söyleşi: MUSTAFA ERDİKEN / Cumhuriyet Kitap)  






Merhaba!