15 Nisan 2018 Pazar

KÖY ENSTİTÜLERİ - 2




"İnsanoğlu'nun kazanacağı en büyük zafer, korkuyu yenmesiyle kazanacağı zaferdir."

İSMAİL HAKKI TONGUÇ








 ...Spartaküs, zalim Roma İmparatorluğu'nun ordularını perişan ettikten sonra arkadaşları ona sorarlar, kendini nasıl hissediyorsun diye. Spartaküs'ün yanıtı şöyledir:
   "Artık özgürüm ama okuma yazma bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum, korkuyorum" der.
   Arenalarda bir ölüm makinesi gibi çarpışan genç ve güçlü Spartaküs'ün, "Okuma bilmediğim için korkuyorum!" sözleri evrensel niteliktedir.
   Burada, ülkeyi yönetenler, yüzyıllardır halkına okuma yazma öğretmeyen, matbaayı iki yüz küsur yıl geç getiren Osmanlı egemenleri aklıma geldi.
  Cumhuriyet döneminde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimci, laik eğitim sistemiyle, özellikle Anadolu aydınlanmasının yaratıcı büyük insanları Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un kurup geliştirdikleri, dünya eğitim tarihine armağan ettikleri Köy Enstitüleri'nin yanı sıra 600'ü aşkın Milli Eğitim klasikleri, halkevleri, okuma odaları, gece mektepleri aracılığıyla Anadolu Spartaküsleri korkudan kurtarılmıştır...


   OSMAN ŞAHİN







   Eğitilmiş, mesleklendirilmiş insan kendi sözünü söyleme, dünyayı adlandırma hakkını, bilincini, bilgisini elinde bulundurur. Geleceğin bireyi yeni insan da işte buradan çıkar.











 ...Çok büyük zenginliklerin yaşanmadığı ancak insanlar arsında eşitliğin, kardeşliğin ve imece anlayışının yaygın olarak kullanıldığı bir ülkenin eğitimdeki adıdır Köy Enstitüleri... (ZEKERİYA ÇAKMAK - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri Eki)









   "Köy Enstitüleri gibi, hiçbir ulusun başaramadığı bir eseri meydana getirmiş bir ulusun, onu yitirdikten sonra, niteliğini anlamadan unutması çok yazık olurdu."


FAY KIRBY
( Köy Enstitüleri üzerine incelemeler yaparak doktora tezi hazırlayan eğitbilimci)








 ...Çağdaş ve laik eğitim uygulayan bu okullar bizimdi, bizdendi, bize özgüydü; Türklerin Dünya Eğitim Tarihi'ne armağan ettiği benzersiz bir iradenin vücut bulmasıydı. Fikir babası M. Kemal Atatürk'tü. Uygulayıcılarıysa öğrencilerin Tonguç Baba'sı ve güzel gözlü Yücel'di. Bu ikisi tutucu iktidarlar gibi emperyalistleri de ürkütmüşlerdi. Yetişen öğretmenler, Ata'nın savaş meydanlarında kazandığı utkuyu, cehaletle savaşarak pekiştirecek; Türk devletini sonsuzca yaşatacak Anadolu aydınlanma devrimi ışığını, bilgiyi köylere taşıyacaklardı. İş eğitimiyle yetişmiş, okuyan, bilgili, birikimli, halktan kopmayan yeni tipte aydınlardı. Cumhuriyet yurttaşlarını eğitimle yaratacaklardı. Bu gelişmeyi önlemek için enstitüleri hükümete kapattıran emperyalistler, bunu yıllar sonra Unicef aracılığıyla geri kalmış ülkelere "kalkınma modeli" olarak önerdiler... (EMİNE AZBOZ - Aydınlık Gazetesi)











Köy Enstitüleri, 
Türk Devriminin yalnızca dünya eğitim tarihine değil, aynı zamanda dünya devrim tarihine özgün bir katkısıdır. 

(Prof. Dr. SEMİH KORAY)









Merhaba!

8 Nisan 2018 Pazar

ŞİİR OZANIN GERÇEK YAŞAMIDIR




   PEN Yazarlar Derneği'nin Dünya Şiir Günü bağlamındaki PEN Şiir Ödülü'ne bu yıl mimar ve şair Cengiz Bektaş değer görüldü. Ödül töreni 24 Mart'ta saat 17.00'de Maya - Cüneyt Türel Sahnesi'nde yapılacak. PEN açıklaması ise şöyle: "Cengiz Bektaş'ı; biçimlendirdiği yapılara kattığı aydınlık gibi şiire de güler yüzlü bir hava katan, şiirinde Akdeniz'den Ege'ye Türkiye'yi ağırlayan, emek yanlısı, insancıl yaklaşımıyla, Türkçe tutkusuyla ve yazarların örgütlü yaşamasının önemini mücadelesiyle vurgulayan örnek bir aydınımız olarak kutluyoruz. Bu ödül daha nice şiirler dileği ve saygımızla bir şükran ifadesidir." 
   Her yıl 21 Mart Dünya Şiir Günü Bildirisi'ni Türkiye'de PEN Şiir Ödülü'nü kazanan şair hazırlıyor:





   24 Mart 2018, EGEMEN BERKÖZ:

   "PEN'in seçicileri ödül gerekçesi '2018 PEN Şiir Ödülü'nü değerli mimar ve şair Cengiz Bektaş'a sunuyoruz' diyerek başlıyor. Ben bugüne dek hiçbir ödül gerekçesinde ödül verilen şairin öteki işinden, uğraşından söz edildiğini anımsamıyorum.
   Örneğin, Dağlarca'ya ödül verirken 'emekli yüzbaşı ve şair', Cansever'e ödül verirken 'antikacı ve şair', ya da Cemal Süreya'ya 'maliye müfettişi ve şair' diye seslenmek kimsenin aklına gelmemiştir sanırım. Çünkü Cengiz Bektaş'ın kimliğinde mimarlık ve şairlik ayrılmaz bir bütündür. Şairliği mimarlığını, mimarlığı şairliğini besler. Şimdi bu konuyu biraz daha açmak, Cengiz Bektaş'ın şiirinin altyapısını irdelemek istiyorum.
  Her şeyden önce, Cengiz Bektaş Anadolu'nun binlerce yıllık geçmişinden gelen bir ozan, bir aydındır. Yaşamöyküsüne bakarsanız Berlin Üniversitesi'nde mimarlık okumuş bir yüksek mimardır Cengiz Bektaş. Ama bir halk mimarıdır aynı zamanda. Bu toprakların binlerce yıllık mimarlık geleneğini iyi bilir. Bir Köy Enstitülüdür. Köy Enstitüsü'nde okumamış olsa da. Bir Mavi Yolcu'dur. Halikarnas Balıkçılarıyla, Sabahattin Eyüboğlularla, Azra Erhatlarla... Mavi Yolculuklarla bilene bilene gelmiştir.
   Anadolu'nun on bin yılı aşan uygarlık geçmişine, bu topraklara gelip yerleşmiş, bir arada yoğrulmuş halklardan bugüne uazanan yolun yolcusudur. Efesosluların, Miletosluların, Afrodisiaslıların kentlisi; Thaleslerin, Herakleitosların, Homerosların yoldaşıdır.
   Cengiz Bektaş, Homeros'tan Âşık Veysel'e uzanan şiir yolunun bir yolcusudur.
  Homeros'un İlyada'yı yazdığı ölçüyle, Heksametron'la düzülmüş Ege türküleriyle büyümüştür. İyi bilir bu türküleri, güzel de çığırır.
   Ben bunları nereden mi biliyorum? Nasıl bilmem?
  Bergama'yı, Afrodisias'ı, Selimiye'yi, Edirne Darüşşifasını, Kozak Yaylası'nı... Onunla gezdim, ondan dinledim; binlerce yıllık taşlara nasıl sevgiyle dokunduğunu gördüm. İmeceli toplantılara katıldık birlikte, şiirler okunan, türküler söylenen, dostluklar tazelenen.
   Ve öyle bir ev tasarısını biliyorum ki bana göre bir başyapıt. Çünkü şiir kurar gibi kurduğunu gördüm bir yapıyı da o tasarıda. 
   PEN Yönetim Kurulu'nda, daha sonra onun başkanlığında TYS Yönetim Kurulu'nda birlikte çalıştık yıllarca. 
  Onun için imzamı atıyorum PEN'in ödül gerekçesinin altına. Doğrudur. Dili yalın, Türkçe sevgisi taşan, emekten yana, ağaçtan-çiçekten-börtüböcekten yana, insandan yana bir şiirdir Cengiz Bektaş'ın şiiri. Özü sevgidir. (Cumhuriyet Gazetesi) 




- Azra Erhat için -

Sığamadım gözümün yettiğine
Yerdeli gökdeli estim estim
Derelerden anacığım
Derelerden taştım
Dardım gürdüm koyaklarda köpük köpük
Düze geldim anacığım
Sevgini sevgini buldum yundum


CENGİZ BEKTAŞ








   (MUSTAFA KÖZ - Cumhuriyet Gazetesi)
   Konuşmalarımızda çoğunlukla üzerinde durduğu konulardan biri de "şiir ve hayat ilişkisi"ydi. Gündelik hayatı şirinin derdi kılmayanın şiiri olmayacağını, olsa da kalmayacağına inandı. Gündelik hayat dediği, şairin içine doğduğu hayatın şiirinde "hayat bulması" , şiirinin hayata, hayatının da şiire benzemesiydi. Bu yüzden İlhan Berk, "Her adam şiirlerine benzemez ama sen benziyorsun" demişti Enver için. Enver'in de

'kalp kırmak istemem ama
her şiir sahibine benzer
kimi daha yazılırken
teslim eder ruhunu
kimi ölü bile
                                geçirilemez ele' demesi bundandı...


   ENVER ERCAN












Merhaba!

1 Nisan 2018 Pazar

AŞK VE HÜZÜN




Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında çimenli bir yerdir.

MAX EHRMAN









Sen ilk aşkım, ilk göz ağrımsın;
Dünyalara değişmem seni.
Keyfimden uçtuğum oluyor
Rüyama girdiğin geceler.
Bayram sabahı bile olsa,
Sensiz doğan günü neyleyim!


CAHİT SITKI TARANCI










Nereye gitsem, hangi boylama sığınsam
Bir kentin kenar mahalleleri gözlerin
Ne kadar bulvarlara yerleştirsem de anılarımı

Sensin, kendinden öte bir şeysin
Bence biraz daha uzatmalısın saçlarını
Bir yaprak fırtınasında usulca rakı içeyim

Anladım, adı niye akşamsefası bu çiçeğin...


AHMET ERHAN











Oturmuşum rıhtımdaki kahveye
Önümde martılar, deniz
İçim bir dünya
Dışım bir dünya
Kederler oynaşıyor sularda



MEHMED KEMAL












Resim: HASAN KIRDI









Bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
Okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
Batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
Upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
Gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
Ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su
Çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
Gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
(Soluğunun elma kokması bundandı belki)
Bir elma kokusuna tutundum düşerken
Sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
Nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
Çocuksun sen, çocuğumsun



AHMET TELLİ











   Şairler değil midir, yan yana gelme olasılığı düşük yahut imkansız sözcükleri nikâhlayarak, nişanlayarak buluşturanlar ve böylelikle estetiğin, hatta yokülkenin, postmodernitenin kıyılarına ulaşanlar?


MURAT BATMANKAYA










Merhaba!

25 Mart 2018 Pazar

SAVAŞ VE İNSAN






   Avrupa'nın başı çeken emperyalist ülkeleri Suriyeli kalifiye emekçileri karpuz seçer gibi seçme ayrıcalığını kullanmaktadırlar. Kalifiye olan da olmayan da yerli işçi sınıfını baskılayacak yedek işgücü olarak zaten işlev görecektir. Dahası, yeni gelenlere bakan yerlilerde ırkçı damar şişecektir. Her emekçinin dokunulmaz hakları, insanca yaşayabileceği ücreti olsa, çalışma hakkı anayasal güvence altında olsa, hiç "kendiliğinden ırkçılık" diye bir şey olur muydu? (AYDEMİR GÜLER - soL Haber)










   Arkadiy Vayspapir, 1941 yılında Almanların Sovyetler Birliği'ne saldırdığı dönemde, Kiev'in savunmasına katılmış ve çatışma sırasında aldığı ağır yara nedeniyle askeri hastanede yatarken, Kiev'in Almanların eline geçmesi sonucunda esir düşmüştü. Çeşitli esir kamplarına gönderilen Vayspapir, 1943 yılında, Nazilerin en büyük imha kamplarından biri olan Sobibor'a gönderildi. 
  Burada, yine bir Sovyet savaş esiri olan Teğmen Aleksandır Peçerski liderliğindeki isyan ve kaçış planının organizasyonunda görev aldı.
   Plana göre, kampta terzi atölyeleri bulunduğu için, buralarda çalışan esirler, kampın üst rütbeli SS subaylarını, elbise provası gibi çeşitli bahanelerle atölyelere davet edip burada öldürecek ve böylelikle hem silahlanıp hem de kampın bütün komutanlarını devre dışı bıraktıktan sonra, kamptan kaçacaklardı. Ancak, bazı komutanların atölyelere gitmeyi reddetmesi ve öldürülen bazı komutanların cesetlerine rastlanması, planın tam başarıya ulaşmasına engel oldu. Sonuçta, ele geçirilen silahlarla bazı muhafızlar öldürüldü ve kamptaki 550 civarındaki mahkumdan 420 kişi, kampın çevresindeki mayınlı bölgeden koşarak kaçmaya çalıştı. Bu esnada 80 kişi hayatını kaybederken, takip eden haftalarda, kamptan kaçanlardan 170 kişi yakalanarak kurşuna dizildi. Hayatta kalanlarınsa önemli bölümü, Nazi karşıtı partizan hareketine katıldı. Böylelikle bu olay, İkinci Dünya Savaşı'ında Nazi kamplarında başarıya ulaşan yegane silahlı isyan hareketi olarak tarihe geçti.
   Sobibor Kampı'nın faaliyet gösterdiği on yedi aylık dönemde (15 Mayıs 1942 - 15 Ekim 1943), kampta büyük çoğunluğu Yahudi kadın ve çocuklar olmak üzere, 250 bin kişi, gaz odalarında imha edilmişti. İsyan ve kaçış operasyonundan sonra, SS şefi Heinrich Himmler'in talimatıyla, kamp ortadan kaldırılarak buradaki bütün izler yok edildi ve kamp yeri, patates tarlasına dönüştürüldü. (BirGün Gazetesi)    



( Naziler tarafından yıkılıp üzerinden yol geçirilen gaz odaları, arkeologların  kazıları sonucu ortaya çıkarıldı.)











   Savaşlar birer soykırımdır. Bu, yalnız Birinci, İkinci Dünya Savaşları için geçerli değil. "Üçüncü Dünya Savaşı"nda da böyleydi. "Soğuk Savaş" denen Üçüncü Dünya Savaşı da insanları ikiye, üçe, dörde ayırdı. Bitmiş de değil. Bir yerde bitiyor, başka yerde başlıyor. Silah üreticileri devletler, ülkeler üzerinde çok etkili. Canlarını koymuşlar silah üretimine. Herhalde çok kazanıyorlar. Bu gidişle savaşlar hiç durmayacak.


YAŞAR KEMAL











   İnsan vicdanlı olandır. Merhametli olandır. Zayıfın yanında zayıfla beraber olabilendir. Ne yapalım? Yaşlılar ölsün mü? Fakirleri, kadınları, çocukları ne yapalım? Bugün 'haklı' diye bir şey yok, sadece 'güçlü' var. Bu ahlaksızlıktır. O gücün karşısında boyun eğmek de, o gücü kötüye kullanmak da soysuzluktur. Yıkımdır bu. 


AHMET ÜMİT









   İnsan aslında gördüğü kadardır.
 Gerçekliğin ne kadarını görebiliyorsa, o kadardır.
 Zaten bu yüzden erki elinde tutanlar, görme biçimlerini yoksunlaştırmak için bu denli yoğun çalışıyorlar.



ALTAY ÖKTEM












tuhaf bir adamsın vesselam
canını sıkan bir sokağı
boyuyorsun da
kırmızıya
bir yaprak düşse dalından
altında kalıyorsun

hiçbir şeyin uymuyor kitaplara

ama gel bu sabah
karını öperek uyandır
işe mişe de gitme
kızına kahvaltıyı sen yaptır
sonra pırıl pırıl günü tak yakana
yeni bir hayatın önsözü gibi
kentin kalabalığına karışıp yürü
kimse korkmasın bakışlarından
üstün başın boydan boya gökyüzü
çocukların ellerine bulaşsın dursun

nasıl olsa
hala güzel masallara inanıyorsun


ENVER ERCAN













Merhaba!

18 Mart 2018 Pazar

ÖZGÜRLÜK VE DOSTLUĞA DAİR




"Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok. Ruhunuzu satmayın yeter."



NELSON MANDELA










 SEMA ÇULAM
"Zeytin Toplayıcıları"









Ağacım, dört kol çengi kıyamet,
Her dalımda bir memleket,
Uzar kollarım uzar,
Taşımda toprağımda bereket,
Köklerimden başlar hürriyet,
Bana çarptıkça anlar
Yağmur, yağmur olduğunu
Rüzgâr, rüzgâr...


CAHİT IRGAT
(Fotoğraf: ARA GÜLER)




   İçki yüzünden yaşamında pek çok gel git yaşayan, yoksulluğa düşen Cahit Irgat, arkadaşlarının vefasını hiç yitirmedi. Yaman Tüzcet aşağıdaki anekdotu aktarır:
   "Bir gün Erol Günaydın'la adalardan birindeki bir meyhanede iyice içmişler. Meyhane kapanırken, bir şişe de rakı alıp çıkmışlar dışarı. Yukarılarda çamların arasında, denizi ve mehtabı seyrederek içmeye devam etmişler. Oturdukları yer bir küçük uçurumun tam tepesi. Aşağısı 8-10 metre kadar varmış. Bir ara Cahit Ağabey, Erol Günaydın'a sormuş: Erol, beni seviyor musun? Tabii seviyorum Cahit! Ne kadar seviyorsun? Çok! Ne kadar çok?.. Yani ben ne istersem yapar mısın? Yaparım! Kendini buradan aşağı atar mısın? Atarım! At o zaman! Erol Günaydın hiç ikirciklenmeden atmış kendini aşağıya! Kolu kırılmış... Cahit Ağabey doğal ki çok üzülmüş."















   Muzaffer Akyol'un Cunda adasındaki atölyesinde; ahşap, antika bir kapı üzerindeki son çalışmasını gören Tuncel Kurtiz, ressamdan Zeytinbağı'nın bahçesindeki gemiye resim yapmasını ister. Tuncel Kurtiz ile Zeytinbağı'na gelen Muzaffer Akyol, gece gündüz çalışarak geminin dış cephesine muhteşem bir resim yapar.










 MUZAFFER AKYOL
"Zeytin Ağacının Gözleri"













Merhaba!

11 Mart 2018 Pazar

"ONLAR"




   Şevket Süreyya, Nâzım'ı Ankara'nın en yetkili kişilerinden bazılarıyla görüştürüyor: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer... Toplumcu - gerçekçi ilk yazarlardan Sadri Etem Ertem'in davet ettiği yemekte şair, Şükrü Sökmensüer'le konuşuyor. Sökmensüer: "Kapitalistleri, emperyalistleri yerdiğin zaman, bunlardan bizi mi kastediyorsun? Onlara karşı savaşan biz Kemalistler değil miydik," diye soruyor. "Pencereden dışarıya bak, gelişmek için bocalayan bir Ankara göreceksin. Bu davaya hizmet etmek hepimizin; bilim adamlarının, halktan kişilerin, şairlerin, memurların görevi değil mi?"
   Şevket Süreyya, gecenin devamını da anlatıyor: "Hava yumuşamıştı. Nâzım, İspanyol İç Savaşı hakkındaki şiirini okuduğu vakit, sert Emniyet Müdürü'nün dahi gözlerinde yaşlar vardı. Nâzım'a dönüp şu ilginç sözleri söyledi: 'Bu şiirde bir halk isyanı var, aynı bizim Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi. Nâzım, bizim Kurtuluş Savaşı destanımızı hiçbir şaiirin yazmamış olması yazık değil mi? İspanyol İç Savaşı, bizim Kurtuluş Savaşımızın yanında bir oyuncak. Sen bizim Kurtuluş Savaşımız hakkında bir destan yazmalısın.' Başka şiirler okundu, meclis sabaha kadar sürdü, dostça vedalaştılar." (Aydınlık Kitap)




Onlar ki toprakta karınca,  
                            suda balık, 
                                         havada kuş kadar
                                                      çokturlar;
korkak,
     cesur,
             câhil,
                     hakîm
                               ve çocukturlar
ve kahreden
          yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.


NÂZIM HİKMET











   "Hayatı yaratan, 
olayların yönünü çizen ve bunların karakter ve rengini veren tek başına insanlardır, 
Napolyonlar değildir, halkın kendisidir."

LEO TOLSTOY










biz sevdayı madenlerden tanırız
sevda ile dağları delen de bizden
paslanmaz bir yürekle sev de
demir bir yüzük ver sevdiğine istersen.


SENNUR SEZER











Dolayısıyla ülkeler bombalanmakta, iç savaşlar tetiklenmekte,
 küresel paylaşım mücadelesi sürmekte ve bunun sonucunda memleketlerinden ayrılmak zorunda kalanlar da ucuz işgücü olarak küresel kapitalizmin tedarik zincirine dahil olmaktadır. (EREN KORKMAZ - soL Haber)





  ...Bugün ambargolar altında kıvranan küçücük Küba, BM Gıda ve Tarım Örgütü tarafından dünyada açlıkla savaşta örnek ülke olarak gösterildi.
  Çünkü neden? Dünyada aslında her bir insana karşılık 7 kat fazla gıda üretiliyor. Ama mesele paylaşımda da ondan...



... 70'li yıllarda SSK'nın işçi primleriyle kurulan hem hastaneleri vardı, hem de jenerik ilaç fabrikaları.
   Bugün ise bir kanser ilacının neredeyse bir dozunu Hollanda firması Türkiye'de 200 - 300 bin lira gibi fiyatlardan satıyor.
   Amerikan, Fransız, İsrail firmaları da hakeza.
   SSK oldu SGK, jenerik ilaç fabrikaları çoktan kapatıldı.
   Her kullandığımız ilaca dünya kadar emperyalizm vergisi ödüyoruz.
 Michael Moore'un "Sicko" belgeselinde ABD'den alıp Küba'ya götürdüğü hastalar, Havana'daki eczaneden kullandıkları ilaçları birkaç kuruşa alınca mutluluk ve üzüntüden ağlıyorlardı.
   Çünkü aynı ilaçlar ABD'de 100 katına satılıyordu.
   Bizim hastalar da artık Kübalı değil, Amerikalı gibi. ( HÜSEYİN VODİNALI - Aydınlık Gazetesi)












Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Nasıl bir sevinç vardı gözlerinde.
Nasıl bir tutku.
Nasıl bir çareyi bilip de...
Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Neden kalmadı Küba'da, neden bilir misiniz yerleşmedi.
Çocuklar ölüyordu ilerde.
Çocuklar açtı. Çocuklar...
İşte.
Gözlerinde umut ve öfke, sürdü motosikletini, sürdü yaşamını sarpa.
Yol boyu çocuklar onu bekliyordu.
Çantasında ilaç, çantasında şeker ve devrim ellerinde...
Sonra çocuklar...
Sonra çocuk gülüşleri kanadı göğsünde.
Bir doktordu o...
Çocuklar And dağlarının tepelerinde onu selamlarlar.
O hep ordadır: Çantasında ilaç ve şeker, ellerinde devrim...
Ve göğsünde kanayan çocuk gülüşleriyle.

SENNUR SEZER











    Ne yapacağız ağabey, üretmeyelim mi?
  -Yok öyle şey, bütün sahneler bizim. Sonuna kadar üreteceğiz. Kardeşlik diye, eşitlik diye, aşk diye, şarkı diye, türkü diye, dans diye, resim diye, heykel diye, roman diye, şiir diye, ağaç diye, kuş diye, su diye, kadın diye, çocuk diye, erdem, vicdan, şeref diye diye üreteceğiz.
  Tiyatro suya yazılan yazıdır derler, halt ederler, tiyatro oyunu dediğin; hayatın bağrında, insan aklını zenginleştirmek için yazılır, oynanır ve oraya kazınır.
  Zalimin tiyatrodan korkması da bu yüzdendir.


ORHAN AYDIN












   Sanatı politikadan ayıramazsın. Memlekette kötü giden şeyler yükseldikçe sanat da tırmanır, engel olamazsın. Her şey sütliman giderken de sanat eleştirir. Yapıcıdır, onarıcıdır ve yol göstericidir. Sanata sırtını dönen iktidarlar ne kendilerinin ne de halkın hayallerini asla gerçekleştiremezler. Özetle;
 Güneşle ilgili hayalleri olmayanın, aydınlık geleceği de olmaz.


MENDERES SAMANCILAR














Merhaba!


                                      

4 Mart 2018 Pazar

MUSTAFA KEMAL' İN KADINLARI





   "1918 yılının o uğursuz Kasım günlerinde Avrupa'nın geniş savaş alanlarında top sesleri kısılıp da 'Ateşkes' borusu çalındığında 'evi barkı yalnızca askerlik hizmeti' olan eski yiğitlerden kim kendi kendine şu soruyu sormamıştır: 
   'Şimdi ne olacak?'
   'Ne yapmalı, ne etmeli?'
 - Çoğumuzu, gül kokulu döşekler beklemiyordu ve herkesin bir genel müdür dayısı yoktu."
  Alman ordusunda Yüzbaşı olan Hans Tröbst, önsöz yerine yazdığı bu girişte, savaş sonrası ruh halini böyle anlatıyor. Sonunda, Almanya'nın edilgen durumuna isyan ediyor, isyan eden birini, bir ülkeyi arıyor. Duyuyor ki Mustafa Kemal, Avrupa'ya kafa tutuyor: 
  "Sürdüm atımı 'Kemalciler' yönüne
   Duydum ki seferber olmuşlar İzmir'e" diyor...


 ...İstanbul'dan Gelibolu'ya, oradan Ankara'ya gelişi tam bir serüven bu yüzbaşının. Oradan da Milli Savunma Bakanlığı onu, Eskişehir'e gönderiyor. Eskişehir'de istihkâmda görevlendiriliyor.
  "Beni burada en çok vagon fabrikası ilgilendirdi, burası büyük bir beceriyle askeri bir tamirhaneye çevrilmişti. Yetenekli montajcılar burada İngilizlerden ele geçirilen iki bozuk uçaktan bir sağlam uçak yapıyorlardı; demir tornacıları, İtilaf Devletlerinin işgal sırasında ülkede bıraktıkları topları kullanılmaz hale getirmek için çıkardıkları top kamalarını vagon akslarından yeniden imal ediyorlardı. Bu atölyelerde akıl almaz şeyler görmek mümkündü; bunların birçoğu ne kadar yetersiz araçlarla yapıldıklarını düşününce mucize sınırındaydı." 


    Cepheye mermi taşıyan kadınlarımızı mitolojik kahramanlarla eş tutar Hans.
  "İstasyon meydanında şahane halılarla eski gümüş işlerine hayran kalmak mümkündü. Zira halılar burada bavulların ve çuvalların yerine geçiyordu, muazzam denklerin üstünde ve yanında mutsuz sahipleri oturuyordu: Çoğunlukla kadınlar ve çocuklar.
  Ve en büyük felaket en katı örf ve âdetleri, en kutsal fikirleri yıkıp geçiyordu. Geniş, dalgalanan, kara ipek giysileriyle hemen bütün kadınlar peçelerini arkaya atmışlar, yüzlerini avuçlarına dayayarak kocaman, koyu, badem gözlerini umutsuz, önlerine dikmişlerdi.
   Bu Niobe endamlıların yanından geçerken Schiller'in zafer şenliğinden şu sözler aklıma geldi:
   Ve uzun sıralar halinde bakınıp / Oturuyordu Truvalı kadınlar kümesi..." (HİDAYET KARAKUŞ Aydınlık Kitap)



   Resim: Prof. Dr. MEHMET BAŞBUĞ







   Mustafa Kemal'in heryerde adamı vardır. Hatta içlerinde kadın olanlar da vardı. Nihat Hala, Doktor Fahri tarafından yeminli olarak Mustafa Kemal'in gizli teşkilatına katılmıştı. Şişli'deki bir konakta oturan ve nişanlısı cephelerde kalmış Nigar Hanım da teşkilata katılmıştı. Nihat Hala ve Nigar Hanım'ın görevleri Pera Palas, Serkldoryan gibi yerlerde haber alıp bunu merkeze bildirmekti. Ve bir gün akşamüzeri ikisi de Pera Palas'ta işgal devleti generallerini dinlemekteler. İkisi de konaklarda dadılarından yabancı dil öğrenmişlerdir. Ve bir işgal generali konuşmaya başlar:
   "Anadolu'daki Kemalist milliyetçiler, Kuvayı Milliye derslerini alacaklar. Zaten Mustafa Kemal'in elinde ordu da yok. Silahlarını da aldık. Artık Anadolu topraklarında istediğimiz paylaşımları yapacağız. Kati hâkimiyet bizimdir."
   Nihat Hala ve Nigar Hanım generale şöyle derler:
  "Siz bir gün gideceksiniz. Çanakkale'de olduğu gibi orada da karşınızda Mustafa Kemal Paşa ve ordumuz vardır. Ve siz emperyalistler sanmayınız ki arzularınıza ulaşabileceksiniz... Ateşle oynuyorsunuz... Ve o ateşle yanacaksınız."
 Bir işgal generali, "tutuklanmaktan çekinmeden bu sözleri nasıl söylüyorsunuz" deyince ikisi de aynı anda cevaplarlar:
  "Biz Türk kadınları için vatan mevzubahis oldu mu ölüm dahi bize hiç gelir." (TAYLAN SORGUN - Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü)











Merhaba!