23 Nisan 2017 Pazar

ÇOCUKLAR



Yalan bile söylerken
Prensibim doğruluk
İsterim ki ben
Sen de öyle ol çocuk


ÖZDEMİR ASAF




   Seda Arun anlatıyor:

   Birinci sınıfa başladığım gün, öğretmen "şiir bilenler parmak kaldırsın" dediğinde ben de parmak kaldırdım. Benden önce kalkanlar ya Atatürk, ya bayram ya da anne şiirleri okudular alkışlar eşliğinde. Sıra bana geldiğinde siyah rugan ayakkabılarımın gıcırtıları eşliğinde heyecanla tahtaya kalkıp o küçücük yaşımda evdeki toplantılarda sık sık okunan ve bu yüzden ezberlediğim babamın bir şiirini okudum; ama şiir bittiğinde alkış değil derin bir sessizlik doldurdu sınıfı. Ve sonra öğretmenin, "Sen bu şiiri nereden biliyorsun, kim ezberletti bu şiiri, kimin şiiri bu?" diye art arda soruları sıralandı...
  -Babamın.
  -Baban ne iş yapıyor?
  -Matbaacı.
  -Babana söyle yarın okula gelsin.
   Akşam eve gider gitmez olanları anlattım babama ve beklediğim gibi bir yanıt aldım babamdan...Evet, sessizce dinledi ve güldü, yalnızca güldü..."Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r'leri söyleyemeyişi" onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.











   İlkokul, ortaokul çocuklarının seçimlerde sandık nöbeti tuttuğu tek ülke herhalde Küba'dır. Seçim sandıklarının her iki yanında birer çocuk, iki saatte bir nöbet sırasını bekleyen arkadaşlarıyla değişerek sandıklar açılıp, kesin sonuçlar imza altına alınıp, belgeler seçim komisyonu görevlilerine teslim edilene kadar seçmen oylarının güvenliğini sağlarlar. Nöbetlerini tutarken ne sandık görevlileri, ne öğretmenleri, ne de anne babaları ve ne de Devlet Başkanı onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyebilir. Çünkü onlar ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilmektedirler, bunu büyük bir ciddiyetle yerine getirirler. Herhangi bir sorun çıktığında nöbetçi çocuklar, en ilk ve tek doğru tanıktırlar. Seçim komisyonu, başka hiçbir kimsenin tanıklığını dikkate almaz. Seçmenin kullanmakta olduğu "oy" un değerini bundan daha gerçek ilan edecek, kanıtlayacak bir başka yöntem olabilir mi? Sandık başında okul önlükleriyle nöbette olan çocuklar, oy veren her bir seçmeni dikkatle izler ve ayrı ayrı selamlayarak seçme işinin önemini ayrıca ilan ederler. (soL Haber)











  


"Düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."



TURGUT UYAR















DÜNYANIN TÜM ÇOCUKLARI

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!










16 Nisan 2017 Pazar

ADAM GİBİ ADAM YETİŞTİRMEK




"Bereketli ve dolgun başak mütevazıdır. Meyvesi olmayan ağacın burnu yükseklerdedir."







  ... İsmail Hakkı Tonguç'un mektupları ülke, doğa ve insan sevgisiyle dolu hümanist bir içeriğe sahiptir. Bu içerik onun mektuplarındaki söylemine de açıkça yansır: Köy Enstitüsü  Müdürleri ve öğretmenlerine "Sevgili Kardeşim", öğrencilere "Sevgili Oğlum" diye hitap eder.
   1940'lı yılların başında Ardahan'da bir ilkokulu bitirmiş köy çocuğu Dursun Akçam'a "Sevgili Oğlum Dursun" sözleriyle yazdığı mektupta, sıcak bir sesleniş bulunur. Çocuk Akçam, "Tutamadım kendimi, oturdum ağladım. Kimdi bu babacan adam? Bir köylü parçasının gözlerinden öperek mektup yazıyordu Ankara'dan, 'dileğin yerine getirilecektir!' diyordu." Akçam'ın yaşamını değiştiren o seslenişteki sevgi, yüreklendirme ve diyalogdur. Tonguç, binlerce yıl boyunca unutulan köylünün çocuklarına önce Köy Eğitmen Kursları, sonra da Köy Enstitüleri aracılığı ile bir başka dünyanın, insan olarak değer gördükleri bir dünyanın kapısını aralar. O sadece bir yönetici değildir, daha fazlasıdır; Öğretmendir, bütün Köy Enstitüsü öğrencileri için "Baba"dır. Tonguç'a mektup yazan ve Enstitü yerleşkelerinde görüşen bütün öğrenciler, Tonguç'un kendilerini "İnsan" olarak hissettirdiğini belirtirler. (Prof. Dr. FİRDEVS GÜMÜŞOĞLU-Aydınlık Gazetesi)


İSMAİL HAKKI TONGUÇ









   Parlamentoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak'ın "Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar" demesi üzerine Hasan Âli Yücel, "Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir" şeklinde cevap vermişti.


HASAN ÂLİ YÜCEL








  "Köy enstitülerinden diri, çalışkan, tuttuğunu koparan, yaşam koşullarını değiştirebilen, toprağa bağlı, yaşamdan zevk alan, insanı seven, boş inançları dışlayan, aklı kılavuz edinen insanlar yetişmiştir. (...) Yöntemlerin başında 'İş Eğitimi' yöntemi gelir. 'İş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim' dir. Araştırmanın, gözlem ve deneyin, iş ve üretimin giderek yaratıcılığın olmadığı yerde eğitimin ne bireysel ne de toplumsal bir yararı olmadığı bir gerçektir... Böyle bir ortamda kolay, rahat ve başkasının sırtından kazanılmış bir yaşam özlemi yerine, iş başarmanın, ürün vermenin, bir eser ortaya koymanın, doğayı değiştirmenin ve topluma yararlı olmanın mutluluğu kökleşiyordu..."


ERDAL ATICI
(Anadolu'da Aydınlanma Ateşi Yakanlar)








   
   "Köy Enstitüleri'ne alınan yoksul köy çocukları, geldikleri köyün ağasından, şeyhinden, yüzlerce yıllık köklü hurafelerden, paslı zincirlerinden kurtulmuşlar, konuşmaya, yazmaya başlamışlardır."


OSMAN ŞAHİN








Kimliğim mi? Türkiye dedim
Doğumum mu? 17 Nisan
Sorun beni Bedreddin'den, Yunus'tan
Karacaoğlan emmimdir
Dedem Pir Sultan
Yolum Tonguç'un yolu    




   "Elbette düzenin kaymağını yiyenler, eğitim kurumlarını, o düzeni sürdürmekte araç olarak kullanırlar; kendi ideolojilerini yükleme aracı olarak. Tarlalar, fabrikalar, madenler kendilerine çalışmalı, emekçiler duruma yazgı deyip boyun eğmelidir."


MEHMET BAŞARAN








   ...Köy Enstitüleri en çok Emin Sazak, Kinyas Kartal, Adnan Menderes gibi Türk ve Kürt büyük toprak ağalarını korkutmuştur. Köy çocuklarının okuyup köylerini "muasır medeniyet" seviyesine getirecek olmalarının yarattığı ürküntü, bu büyük toprak ağalarının daha yasa çıkarken ret oyu vermelerine neden olmuştur. Ağalar, enstitüler kapatılırken de ilk kabul oyunu verenlerin başında yer almışlardır.
   Köy enstitüleri ile toprak reformu arasındaki ilk bakışta görülmeyen bağ, toprak ağalarınca bakar bakmaz görülmüş, Köy Enstitüleri'ne başından beri karşı çıkanlar, toprak reformuna da başından beri karşı çıkan kimseler olmuşlardır. Atatürk'ün her yasama döneminde gerçekleştirilmesini istediği, İnönü'nün de sözünü verdiği toprak reformunu engelleyenler de yine bu CHP ve hükümet içindeki toprak ağaları ve temsilcileri olmuştur...(MECİT ÜNAL-Aydınlık Gazetesi)







  "Okula gitmek üzere trene bindiğimde biri bana 'Kalk ulan köylü' dedi.
 Artık Demokrat Parti dönemi başlamıştı.
 Köy çocuklarına trende koltuğa oturmak haramdı..."  



OSMAN ŞAHİN







"ABD'deki Türkiye Büyükelçisi'nin cenazesini getiren Missouri Zırhlısı'nın giderken arkasına takıp götürdüğü salt Köy Enstitüleri değil, bütün Türkiye idi aslında."



MECİT ÜNAL 











Merhaba!

9 Nisan 2017 Pazar

ŞİİR İHTİYACI OLANA AİTTİR




   Bursa TÜYAP 15. Kitap Fuarı'nın açılış töreni sırasında PEN Türkiye Yönetim Kurulu'nun  Ahmed Arif'e ilişkin basın açıklaması:

  "Şiirimizin asi kalemi Ahmed Arif'in 90. yaşını kutluyoruz. Kutlama hazırlıkları, 1927 doğumlu büyük şairimizin, 2002 Mayıs ayında Diyarbakır Sur'da yaptırılan büstünün tahrip edilmesiyle başladı. Şairin oğlu heykeltıraş Filinta Önal tarafından yapılan büstün kaidesinde şairin şu dizeleri yer alıyor:

Bir ben bileceğim oysa
Ne afat sevdim
Bir de ağzı var dili yok
Diyarbekir kalesi.

   Şairimizin 90. yaşını kutluyor ve Türkiye PEN olarak pes diyoruz artık pes, başka ne diyeceğimizi bilemiyoruz, yetkilileri de, müsterih olsunlar, göreve filan çağırmıyoruz!"


   Ahmed Arif, dizeleriyle zulamızdaki asi resimdir. Bu resmi yüreğimizde ve sesimizde elli yıldır taşıyoruz. Büstünü kaldırabilirler. Ama onun dizelerine sinmiş olan yurtseverlik, emek ve özgürlük aşkı, Anadolu'nun Edirne'den Mardin'e yekpare kardeşliği alınyazımızdır, onu silemezler. Mürekkebi sürekli büyüyen ve birleşen avuçlarımızdadır. (SEYYİT NEZİR - Aydınlık Gazetesi)

Vurun ulan
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm
Karnımda sözüm var haldan bilene.

AHMED ARİF








   Günseli İnal ve Tarık Günersel'in UNESCO'ya başvuruları sonrasında dünya kültürüne kazandırdıkları Dünya Şiir Günü'nde her yıl ülkemizde bir şair bildiri sunuyor. Bu yılki bildiriyi ise 2017 PEN Şiir Ödülü'nün sahibi Egemen Berköz hazırladı:

ŞİİR DOĞRUYU SÖYLER

  "Günümüzde insanlık sömürgeci kapitalizmin elinde usunu yitirmiş görünüyor.
  Alevler arasında kalmış bir akrep gibi kendini sokup öldürmek üzere.
  Üstünde yaşadığımız gezegenin tüm varlıkları, varsıllıkları yağmalanıyor.
  Doğanın dengesi bozuluyor doymayan mideleri doyurmak için.
  İnsanlar açlıktan ölüyor yoksul ülkelerde, halklar aldatılıyor, birbirine düşürülüyor.
  Ve yalan bulutları yayılıyor milyarlar olan biteni görmesin, anlamasın diye.
  Ülkemiz de payını aldı, alıyor elbet bu şeytansı kurgudan.
 Kurtuluş Savaşı'yla, kurduğu Cumhuriyet'le tüm sömürge ulusların umudu olan ülkemiz bir büyük yalanın tuzağında kıvranıyorsa bugün, ondan.
  İşte, bu karabasan ortamında tek umut şiirdedir.
  Çünkü bir gezgindir şiir, bir araştırmacıdır.
  İnsanın ve toplumun kılcal damarlarında gezinir, en eski çağlardan uzak geleceğe uzanır.
  Gerçeği arar.
  Bir büyücüdür şiir.
  İnsanlığın en büyük varsıllığı dillerin sözcükleriyle güzellikler yaratır.
  Çirkinliklere, kötülüklere karşı direnme gücü verir.
  Bir bilicidir şiir.
  İnsanlara gerçeği gösterir.
  Şiir doğruyu söyler.
  Yalan bulutları arasından bir ışık parlıyorsa,
  Bilinsin ki o şiirdir."


EGEMEN BERKÖZ









   Şilili yazar Antonio Skarmeta'nın, Almanya, Berlin'de 1982'de "Neruda'nın Postacısı" adını verdiği oyunda yazdığı gibi, Isla Negra adlı küçük bir balıkçı kasabasında yaşayan 17 yaşındaki Mario Jimanez, Neruda ile tanışınca anlar şiirin önemini. Neruda'nın şiirlerini kopyalar, altına kendi adını koyar. İlk görüşte âşık olduğu kıza onun şiirleri aracılığı ile yaklaşır. Neruda bunu öğrenir. Mario Jimanez'e kendi şiirleri ile kızı baştan çıkardığını söyler. Etik bulmamıştır. Hiç kuşkusuz sonradan ortaya çıkabilecek bu durumda, aşk zarar görecektir. Yalanlamaz Mario, Neruda'nın şiirleri ile kızı baştan çıkardığını kabul eder ama o şiirleri Neruda yazmış olsa da yalnızca Neruda'ya ait olamayacağını ileri sürer. Ne demektir bu? Neruda şaşırır, kendi yazdığı şiirlerin, şiiri yazana ait olmadığını mı söylemek istediğini sorar. Postacı Mario Jimanez'in yanıtı ilginçtir; "Evet" diyecektir. "Şiir yazana değil ihtiyacı olana aittir." (HALİT PAYZA - Aydınlık Kitap)








"Çocuk ölmedi
kaldırıyor yumruklarını yaslanıp annesine
haykırıyor annesi: Afrika! haykırıyor güzelliğini
özgürlüğün, haykırıyor bozkırları
kuşatılmış yüreklerin varoşlarında."


                                                                                  İNGRID JONKER



   Ingrid, Nyenga'da Askerlerin Vurduğu Çocuk şiirini protesto gösterisi sırasında annesinin kucağında can veren siyah bir çocuk için yazdı. Nelson Mandela, apartheid dönemi sonrasının ilk devlet başkanı olarak 24 Kasım 1994'te Güney Afrika Parlemantosu'nu bu şiiri okuyarak açacaktı. (İLYAS TUNÇ - BirGün Gazetesi)








Merhaba!

2 Nisan 2017 Pazar

BÜYÜKLÜK KİMDE KALSIN ?






   1955'te 'Rıhtımlar Üzerinde' filmiyle ilk Oscar'ını kazanan Marlon Brando, 'Baba' filmindeki rolüyle aldığı ikinci Oscar'ını Kızılderililer için reddetti. Tören öncesinde herhangi bir açıklama yapmayan usta oyuncu, 1973 yılında düzenlenen törene katılmadı ve yerine 26 yaşındaki genç bir Kızılderili kadını gönderdi. Ödül anons edildiğinde Brando'nun ABD'nin Kızılderililere olan tavrını protesto etmek amacıyla heykelciği kabul etmediği açıklandı. (BirGün Gazetesi)




SACHEEN LITTLEFEATHER


  MARLON BRANDO












JEAN PAUL SARTRE


   Paris, alanları dolduranların gösterileriyle çalkalanmaktadır. Zamanın -ki, şimdi adı, tarihin karanlık sayfalarında çoktan silinip gitmiştir!- içişleri bakanı meydanlara çıkanlar arasında bulunan Sartre'ın da gözaltına alınmasını isteyince, Cumhurbaşkanı de Gaulle tarafından engellenir. "Ama Sayın başkanım, o da meydanlarda Fransa aleyhine konuşuyor!" diye itiraz edince de Gaulle'den şu kısacık yanıtı alır: "Ama Sartre da Fransa'dır!" (AHMET CEMAL - Cumhuriyet Gazetesi)



CHARLES de GAULLE












CELİLE HANIM - YAHYA KEMAL BEYATLI



... Celile Hanım'a olan aşkı Yahya Kemal'e esin kaynağı olur; Celile Hanım'a atfen "Vüslat", "Telakki", "Erenköy'de Bahar", "Eski Mektup" şiirlerini yazar. Celile hanımın vapurla Adadan evine dönerken duyduğu ayrılık acısını, "Sessiz Gemi" şiirinde şöyle anlatır; "Artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..." En tanınmış şiirini ise; bir gece kayıkla Celile Hanım'ın evinin önünden geçerken, evden yükselen kahkahaları duyunca kaleme almıştır; "Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden, bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden..."  Celile Hanım bu aşk bittikten sonra ikinci defa evlenir, ama Yahya Kemal ömrünün sonuna kadar evlenmez.
   Aradan yıllar geçmiş ve artık her ikisi de yaşlanmıştır. 1950 yılında, Nâzım hapishanede ölüm orucuna başlayınca, Türkiye'den, Avrupa'dan, Amerika'dan, Sovyetler Birliği'nden sanatçılar onun özgür bırakılması için yoğun çaba sarf ederler. Artık gözleri görmeyen Celile Hanım da, elinde "Oğlumu kurtarın" pankartıyla Galata Köprüsü'nde imza toplayıp, oğlu gibi ölüm orucuna başlar. Tam bu günlerde Galata Köprüsü'nden geçen Yahya Kemal, Celile Hanım'ı görmezden gelir ve hızla oradan uzaklaşır... (ETHEM GÖNENÇ- Aydınlık Gazetesi)














"Asıl önemlisi, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır."


LUDWİG van BEETHOVEN 
(Resim: AUGUST von KLOEBER - 1818)












Merhaba!

26 Mart 2017 Pazar

SEYİRCİ KALMA !




Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
Perdeler örtük, kapılar sürgülü
Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.


AHMET ERHAN


   Ahmet Erhan, "Alacakaranlıktaki Ülke" de 70'li yılların sonundaki Türkiye'yi bu dizelerle tarif ediyordu.
  Herkesin herkesten korktuğu, her gün 15-20 kişinin öldürüldüğü günlerdir. Neşe, sevinç, mutluluk "güven ve huzur" la birlikte çoktan çekip gitmiştir evlerden, sokaklardan. Alacakaranlıktadır her şey. Arkasından kopkoyu, zifiri bir karanlık gelecektir.
 Yine bir / yeni bir alacakaranlığın içine yuvarlanmakta olduğumuz şu zamanda bu uzun şiir, sanki bugün için yazılmışçasına taze. O günlerde yazılan şiirlerin büyük bir kısmı "Alacakaranlıktaki Ülke" yle akrabadır ve hepsi de bugün yazılmışlar gibi tazedirler.
  O günlerin yirmili yaşlarındaki şairleri, bugün altmışlı yaşlarını sürmektedirler, içinde yaşadıkları topluma, insanlara, olaylara, zamana büyük bir aşkla bağlıydılar. Buldukları her imge, yazdıkları her şiir yüreklerinin en derin yerinden kopup geliyordu. Bugünün şairleri öyle mi ya? Birkaç ustayı saymazsak toplum, insanlar, hayat yazılan şiirden tümüyle çekilip gitmiş, şair kendisiyle, kendi beniyle baş başa kalmıştır...(MECİT ÜNAL - Aydınlık Gazetesi)








SON ŞİİRİM

Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!

19-11-1991  


RIFAT ILGAZ








   5. Nilüfer Tiyatro Festivali için hazırlanan manifesto:

   "Şu anın anlatıcıları olarak geçmişin izleri üzerimizden, yüzümüzden, dilimizden dökülürken... Şu anın yaratılmasında pay sahibi olanların sahnelediği oyuna seyirci kalmamalıyız.
  Geleceğin gözleri, sözleri, izleri biziz. Kötülüğün hüküm sürdüğü coğrafyalar sergilenirken sahnelerde, hiç tanımadığımız yüzler hep bir ağızdan soracaklar bize; seyirci miydin sen de?
  Uygar dediğimiz şu anki dünyada Uygar'ları, Çağdaş'ları, Özgür'leri, Sevda'ları otobüs duraklarında, sahile vuran dalgalarda, miting alanlarında, tiyatro ve konser salonlarında, bilinmezliğin peşi sıra sınırları zorlayan küçük adımlarda feda etmekten artık vazgeçmeliyiz.
   Bizler sahneye çıktığımızda hem herkesiz hem hiç kimseyiz. Yollara düştüğümüzde de sahnede de kimsesiziz. Sanatın aykırı sokaklarında hep kabul edilmeyi, onaylanmayı bekleyen mültecileriz. Seyircilerimize sığınırız. Biliriz ki onlar bize lütufta bulunmaz, hak ettiğimizi verir. Bu yüzden aslında bizim için adı seyirci olanlar aslında seyirci kalmayanlardır. Savaşları, gözyaşlarını, katliamları, ırkçılığı, sosyal adaletsizliği, tecavüzleri, her türlü hak ve hukuk ihlallerini reddederek, aşktan, doğadan, yaşam hakkından yana olanlardır.
   Bizler kötülüğe alışmayan, güçten değil eşitlikten yana, sadece bir döneme ait değil tüm zamanların barış elçileriyiz.
   Yaşasın tiyatro, yaşasın barış!"






   Türkiye, bir yurt olarak, Dicle'den Sakarya ve Meriç'e, Alpaslan'dan Bedrettin ve Mustafa Kemal'e, Yunus'tan Nâzım'a ve Yaşar Kemal'e bütün bir zaman ve uzamda tarih, bugün ve gelecek doğrultusunda, bu nesnel ve öznel gerçeklerle yapılanmıştır. Emperyalizmin Türkiye üzerindeki hesaplarını bozmak üzere yurdu savunmak, emekçilerin devrim ve iktidar savaşını bu savunma cephesinde yükselecek ittifaklarla geliştirmek, birikmiş emeği kendi yaratma sürecinde billurlaştıran canlı kişilerin en yetkin bileşkesini oluşturmak aydın ve sanatçıların omuzları üzerindedir. Unutmayalım ki, "sanatçı, ışığı alnında ilk duyandır" , kendinden başlayarak bütün toplumu ve yaşamı  anbean aydınlatmaya gönüllü bireydir. 




SEYYİT NEZİR









"Bütün çağlarda sanatçının soylusu ezilenden, soysuzu ezenden yanadır."










Merhaba!

19 Mart 2017 Pazar

ŞAİRLER NEDEN ÖLÜR ?




Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.
Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.

CEMAL SÜREYA



EDİP CANSEVER - CEMAL SÜREYA


Cemal Süreya, şair 60'ına gelince şiir yazmasın! demişti. 59'unda da öldü..








   EROL ERTUĞRUL ( Aydınlık Gazetesi) :

Yaş otuz beş yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider

CAHİT SITKI TARANCI


  35 yaşı yolun yarısı sayan Tarancı ne acı ki 46 yaşında 12 Ekim 1956'da tedavi için gittiği Viyana'da, tıpkı ilk kitabındaki, "Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem!" dizesinde dediği gibi, ansızın ve sessizce yaşamını yitirmiştir... 
   Ölümü üzerine çocukluk arkadaşı Ziya Osman Saba'nın yazdığı "Düşümde" şiiri iki şair arkadaşın dostluğunu çok açık biçimde anlatmaktadır:

Düşümde gördüm Cahit'i
Banka gibi bir yer
Aynı servise verilmişiz
Yolumu gözler
 Baktım ki toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz
El edip geçecektim yerime
Sessiz
Cahit bu dayanamadı boynuma atıldı
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara
O düşümde ağladı
Bense uyandıktan sonra.

ZİYA OSMAN SABA



CAHİT SITKI TARANCI - ZİYA OSMAN SABA







Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül, aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma



SABAHATTİN ALİ



   İNCİ POLAT (Aydınlık Gazetesi) :

   Sabahattin Ali, 14 aya mahkum olur. Konya'dan, Sinop Cezaevi'ne gönderilir. Bestesi, milyonlarca insanın dilinden düşmeyen 'Aldırma gönül, aldırma' nakaratlı şiirini burada yazar...
   Kızı Filiz Ali'nin anlattığına göre, okumak için özel bir yere gereksinim duymaz Ali; yolda yürürken, otobüs beklerken, trende, vapurda, onu elindeki kitaba gömülmüş görmek olağandır.
   Ne oldu da Ali yurdundan kaçmak zorunda kaldı? Ona acıklı bir son hazırlayan olaylar dizisine bir göz atalım:
   1944 Nisan'ında, solcuları hedef gösteren yazılarından dolayı, Turancı yazar Nihal Atsız hakkında Ali tarafından dava açılır. Mahkeme, Nihal Atsız'ı, dört ay hapis cezasına çarptırsa da, zarara uğrayan Ali'dir. İzleyen günlerde, Sertellerin Tan Matbaası yakılır. Bakanlık emrine alınan Ali, artık işsizdir.
   Aziz Nesin'le birlikte, İstanbul'da, Marko Paşa gazetesini çıkarmaya başlar. Halkın bu gazeteye aşırı ilgisi, iktidarın gözünü korkutur. Aziz Nesin'in bir yazısından ötürü, gazetenin sahibi olması nedeniyle, Ali tutuklanır. Üç ay süreyle, Üsküdar'daki Paşakapısı Cezaevi'nde yatar.
   Sabahattin Ali, cezaevinden çıktıktan sonra sürekli izlenmektedir. Kırklareli'nden Bulgaristan'a kaçmak isterken 2 Nisan 1948'de öldürülür. Yanına kılavuz olarak aldığı, katili olduğu savlanan Ali Ertekin, onu bir mola anında, kitap okurken öldürdüğünü itiraf eder...
   Kızı Filiz Ali, babasının cesedini bulan çobanla tanışır. Cesedin bulunduğu çatağın yakınındaki kayanın üzerine bir mermer diktirir ve üzerine, Sabahattin  Ali'nin şu dizelerini kazıtır:

Başım dağ, saçlarım kardır
Benim meskenim dağlardır












Merhaba!


12 Mart 2017 Pazar

DEVRİMCİLER NEDEN ÖLÜR ?



"Tek amacım, gittikçe soğuyan bu dünyada üşüyen halkların ısınabileceği, paylaşılan ateşler yakmaktı"


CHE GUEVARA








 ...Fransa 19. yüzyılda Afrika'dan Hindiçin yarımadasına uzanan kolonyal yayılmacılığı sırasında, en fazla Cezayir'i Fransa'nın bir parçası olarak gördü. Resmi olarak sadece "yerli" ya da "Müslüman" olarak tanımlanan Cezayirlilerin topraklarına el koyarak yürütüldü kolonileştirme. Cezayirli kimliğinin inkârı asimilasyonu hedefliyordu. Topraksız kalan köylüler göçe ve sefalete, bir kısmı açlıktan ölmeye mahkûm edildi. Cezayir'in bağımsızlık mücadelesi sırasında da Fransız ordusu savaş suçları işledi.
   Bütün bunlar aslında Fransa'da gayet iyi bilinen şeyler. Cezayir bağımsızlık mücadelesini desteklemiş aydınların, siyasetçilerin yıllardır teşhir ettikleri suçlar. 1988'de sosyalist hükümette üç yıl başbakanlık yapan Michel Rocard, 1960'ta hazırladığı bir raporda, Cezayir'de iki buçuk milyon köylünün yerinden edildiğini ve bir kısmının açlıktan öldüğünü belirtiyordu. (AHMET İNSEL - Cumhuriyet Gazetesi)






   Fidel Castro'nun cenaze töreninde, Güney Afrika ve Namibya Devlet Başkanları "bizim oralara bir şeyler almak için gelmeyen tek güç Kübalılardı" diyor ırkçı Güney Afrika rejimine karşı Angola'nın yanında savaşan Kübalı gönüllülerden söz ederek..."Geldiler, dönerken ne elmaslarımızı, ne altınlarımızı götürdüler, yanlarına aldıkları yoldaşlarının cansız bedenleriydi sadece..." (KEMAL OKUYAN - soL Haber)










  "Dünyanın neresinde olursa olsun tüm sömürülenler bizim vatandaşımızdır ve dünyanın neresinde olursa olsun tüm sömürücüler bizim düşmanımızdır...Ülkemiz aslında dünyadır ve dünyadaki tüm devrimciler kardeşimizdir."



FİDEL CASTRO








Merhaba!