18 Haziran 2017 Pazar

BİR ÇİFT GÜVERCİN






   Ethel ve Julius Rosenberg'dir 'iki güzel insan'ın adı. Onları, şair Slyvia Plath'ın günlüğünde de sözü edilen gazete manşetlerine taşıyan dava, Sovyetler Birliği'nin 1949 yılının Eylül ayında, ilk atom bombası denemesini yeraltında yapmasıyla başlar. Bu deneme, Amerika'nın Hiroşima ve Nagazaki'ye attığı atom bombalarıyla ölenlerin kemiklerini mezarlarında belki azıcık kımıldatmış olsa da, hiç bir insanın canını almaz!
   Ama Sovyetler Birliği'nin bu denemesi, Amerika'yı fazlasıyla rahatsız eder. Soğuk savaşın en sert  rüzgârlarının estiği dönem başlamıştır artık! Amerika'da Senatör McCarthy , büyük bir 'casus' avı başlatır; Sovyetler Birliği'ne atom bilgilerini satanlar mutlaka bulunacak ve cezalandırılacaktır!
   Rosenberg çifti seçilir kurban olarak. 8 Mart 1951'de başlayan mahkemede tanıkların dinlenmesi on dört gün sürer ve ardından jüri, Rosenbergleri atom bombası bilgilerini Ruslara vermekten suçlu bulur. (SUNAY AKIN)




   İdam kararına bütün dünya tepki gösterince çaresiz kalan savcılar "yalan söyledik" diye ifade verin idamınızı 30 yıl hapis cezasına indirelim diye teklif götürmüş fakat kabul görmemiştir. Daha sonra yapılan 20 yıl teklifi de kabul edilmemiştir. Sanıklar yalan söylemediklerini ifade etmişlerdir. Son yapılan teklif ise, Bayan Rosenberg'in bütün suçu eşine yüklemesi karşılığında serbest bırakılması şeklindeydi. 




   Ethel Rosenberg o zaman tarihe geçen şu sözleri savcının yüzüne haykırdı: "Ey yollarını şaşırmış yiyiciler, ey satılmış insanlar, ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç mahlukatlar! Yanıt mı istiyorsunuz? İşte size yanıtım: Sizin lanetlenmiş bağışlamanıza boyun eğip yaşamaktansa, suçlu bulduğunuz kocamla birlikte ölmeyi tercih ederim."



   
   Bu teklifler idam gününe kadar devam ettirildi. İdamlarının 18 Haziran tarihinde gerçekleştirileceğinin bildirilmesi üzerine çift, 18 Haziran'ın evlilik yıldönümleri olmasını gerekçe göstererek idamı 19 Haziran tarihine aldırdı. Çift elektrikli sandalyede idam edildi. 





Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışır vakur sade
Davranışınız geliyor aklıma
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

  
MELİH CEVDET ANDAY











Merhaba!

11 Haziran 2017 Pazar

UMUT SANATTA



"Ufukları yine yoğun bir sis kaplamış olsa da, elbet sabah olacaktır."



TEVFİK FİKRET







   "Umutsuzluk insanoğlunun kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur." 



JEAN PAUL SARTRE








 ...Umutsuzlar niteliksiz çoğunluktur. Zira umutsuzluk teslimiyeti ve köleliği kabul eder. Fark yaratamaz. Biyolojik hayata odaklıdır. Gelecek nesilleri düşünmez. Ulusal ya da kişisel onur önemli değildir. Edilgendir. Boyun eğmeyi gerektirir. Genelde zor durumlarda umudunu kaybetmeyenler her zaman azınlıkta olmuştur ama tarihi de onlar yazmıştır. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)










   Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü tam olarak söylemiş, "9 Ağustos" demişti.
   SSCB'yi teslim alacak bir Almanya'yı, bir daha hiçbir kuvvet tutamazdı.
   Bu nedenle soluğunu tutmuş izliyordu Sabahattin, Leningrad'dan gelecek haberleri.
   Beklediği haber 10 Ağustos'ta geldi. O gün Leningrad bir destan yazmıştı.
   Dimitri Şostakoviç'in yedi numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti.
   Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve ismi Leningrad Senfonisi'ydi.
   Dört bölümden oluşan senfoni yetmiş beş dakika sürüyordu.
  Birinci bölüm halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni, ikinci bölüm güzel ve mutlu olayların bir araya gelmesini, üçüncü bölüm yaşama sevinci ve doğaya hayranlığı anlatıyordu. Dördüncü bölüm ise neşeye vurgu yapıyordu.
   Sabahattin, bir yerde Şostakoviç'in eserini Leningrad'da yazmaya başladığını okumuştu.
  Savaş başladığında cepheye gitmek isteyen besteci, gözlerindeki bozukluk nedeniyle ateş hattına gönderilmemiş, itfaiyeci olmakla yetinmişti.
   Geceleri de, işte bu eser üzerine çalışmıştı.
   Leningrad kuşatılmaya başlandığında, Şostakoviç çalışmasının henüz ikinci bölümündeydi.
   Leningrad Radyosu bu haberi dinleyicilerle paylaşmıştı.
   Leningrad kısmen tahliye edilirken, besteci de kentten çıkartıldı. Samara'ya gönderildi.
  Gece gündüz çalışıyordu yetenekli adam. 27 Aralık'ta eserini tamamladı. 5 Mart'ta eseri Samara'da Bolşoy Tiyatro Orkestrası tarafından seslendirildi. 
   Sırada, bu muhteşem ve anlamlı eseri, Leningrad Senfoni Orkestrası'nın Leningrad'da seslendirmesi vardı.
   Savaş koşullarında, hazırlıklara girişildi.
  Almanlar nasıl tarih vererek kenti alacaklarını ilan ediyorlarsa, Ruslar da bu eseri kentin meydanında çalarak kenti asla terk etmeyeceklerini dünyaya göstermek istiyordu.
   Bir nevi, ölüm kalım meselesi halini almıştı Leningrad Senfonisi'nin seslendirilmesi.
   Nihayet büyük gün geldi.
   Eser seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu önce Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü.
 Sanatçılar havanın sıcak olmasına rağmen kalın giyinmiş, hatta bazıları eldiven bile giymişti. Çünkü, zayıflıktan üşüyorlardı.
   Sonuç şahaneydi.
 Bir kısım sanatçısını savaşa kurban vermiş, kalanları bitkin de olsa, Leningrad Senfoni Orkestrası, Leningrad Senfonisini başarıyla seslendirdi.
  Bu çok önemli çabanın haber ve hikâyesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi.
   İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti.

OSMAN BALCIGİL
(Yeşil Mürekkep)








   Sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır. Hulasa sanat gaye değil, vasıtadır. Gaye hayattır.   


SABAHATTİN ALİ








   Sanatın içinde yalan yok, riya yok, ihanet yok! Ne var? Sevgi var, kültür var, aşk var, insanlık dersleri var. Şimdi bunlar olmadan siz toplumu nasıl ileriye götüreceksiniz ki?


CAN ATİLLA








Merhaba!

4 Haziran 2017 Pazar

EŞİTSİZLİK




DİEGO RİVERA
(Meksika'nın Tarihi)






      "Latin Amerika'nın Kesik Damarları - EDUARDO GALEANO."  Sömürgeciliğin ne kadar korkunç bir şey olduğunu da bu kitaptan öğrendim. Avrupalılar ucuz teneke tüketebilsin diye, madenlerde hayatını tüketen Bolivyalı işçilerin hikâyesi de buradaydı çünkü. Galeano, olayları ve insanları resmetme konusundaki becerisi sayesinde, beni elimden tutmuş Catavi mezarlıklarına götürmüştü mesela. Catavi mezarlıklarında, "kör adamlar bir peni karşılığında ölülerin ruhuna dua okuyorlardı" ve pek işsiz kalmıyorlardı çünkü "bembeyaz haçlardan oluşan bir mezar taşı ormanı onların arkasında uzanıp gidiyordu." Bolivya'ya dair hatırladıklarımdan biri, "bu madenci kamplarında doğan her iki çocuktan birinin doğar doğmaz hayata gözlerini yumduğu," geri kalanının da büyüyünce madenci olduğuydu. Hayatta kalmayı başaranların pek azı 35 yaşını görebiliyordu, çünkü o yaşa gelene kadar ciğerleri tamamen maden tozuyla doluyor ve nefes alamaz oluyorlardı.(MELTEM GÜRLE - BirGün Gazetesi)



EDUARDO GALEANO


...Gücü elinde bulunduran egemenler ötekileri yiyeceğe, barınmaya, yaşamaya aç bıraktığı gibi artık gerçekliğe de aç bir duruma getirdi. "Post - truth" (post - gerçek) kavramı ile önüne post gelen her şeyin bulanıklaştığı gibi gerçeklik içi boşaltılıp, egemen güçlerce yeniden inşa edilerek bambaşka bir kavram haline getirildi. Galeano henüz bu kavram neoliberallerin dilinde dolaşmazken değişmeyen "Batı" veya "Kuzey" kurnazlığını gözler önüne seriyordu: "Kapitalizm, piyasa ekonomisi artistik ismiyle ışıldıyor; emperyalizme küreselleşme diyorlar; emperyalizm kurbanlarına gelişmekte olan ülkeler diyorlar ki cücelere çocuk demek gibi bir şey bu...Şili diktatörlüğündeki toplama kamplarının birinin adı Haysiyet'ti ve Uruguay diktatörlüğünün en büyük cezaevinin adı Özgürlük'tü."



EDUARDO GALEANO


   Eşitsizlik ve onun yarattığı sömürü daha sonra sömürünün yarattığı eşitsizliğe dönüşürken bu paradoks yüzyıllardır insanlık tarihinin halklarının üzerinde tavaf ettiği bir çember haline geliyor. Galeano bu tavafı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. "1960 yılında insanlığın en zengin yüzde yirmisi en yoksul yüzde yirminin otuz kat fazlasına sahipti. 1990 yılında fark yetmiş kattı. Ve o günden beri ara gitgide açılmaya devam ediyor. 2000 yılında fark doksan kat olacak" diyordu yazar ve tarihler 98 yılını gösteriyordu. Bugün 2017'den bildirdiğimizde farkın doksan katın daha da üzerinde olduğunu söyleyebiliyoruz ve adaletsizliğin hukuk halini aldığı bir dünyada eşitlik mücadelesi veriyoruz. (DAMLA YAZICI - Aydınlık Kitap)










Ay ve güneş herkesin lambasıdır,
hava herkesin havasıdır,
su herkesin suyudur,
ekmek neden herkesin ekmeği değildir?

ŞEYH BEDREDDİN








Merhaba!

28 Mayıs 2017 Pazar

ÇOCUKLAR, TRENLER, KİTAPLAR


    Yıl 1933:

 "...Römer Meydanı'nda, üstelik de Goethe'mizin HAKİKAT ve ŞİİR eserindeki adalet sembolü havuzun orada, akşam dokuzda toplandılar. Çalı-çırpı, tahta ve ağaç parçalarını üst üste yığıp hazırlık yapmışlar ve bir benzin bidonu getirmişlerdi. Ne sefil, ne rezil bir görüntüydü anlatamam. Dur daha bitmedi... bir köylünün öküz arabasını kiralamışlar. Kitaplar, iki öküzün çektiği salaş arabada geldi. Arabanın peşinde, öğrenciler, öğretmenler, okutmanlar, profesörler... Çok ama çok utanarak yazıyorum Gerhard, benim gibi işinden atılmama gayreti içinde olan, çoğunu senin de tanıdığın nice öğretim üyesi... Sonra ne göreyim, çocuklarımızı vaftiz eden Papaz Otto var ya, hani şu Öğrenci Yardımlaşma Derneği'nin fahri üyesi, işte o, bizim papaz, öküz arabasının tepesine çıktı ve pek coşkulu bir konuşma yapıp, ilk kitabı o fırlattı ateşe. Düşün artık, papazları bile kendilerine benzettiler!"



 "...Kitap yangınını seyretmek için Opera Meydanı'nda binlerce kişi toplanmıştı. Meydanın ucundaki üniversitenin kütüphanesinden aldıkları kitapları öğrenciler el arabalarında getirdiler. Daha uzaklardaki kütüphanelerin kitapları kamyonetlerle taşınıp, yere yığıldı. Bizim ahlak seviyelerini yükseltmek, ufuklarını açmak için ömrümüzü harcadığımız yüksekokul öğrencilerimiz, kitapları elleriyle yaktıkları ateşe tek tek atmaya başladılar. Çoğunun üzerinde SA veya SS üniformalarının benzeri kahverengi gömlekler vardı. Ben meydana bakan binalardan birinin üst katında elimde dürbün, yüreğimde utançla dikiliyordum pencerenin önünde. Hem kaçmak istiyordum oradan, hem de bu dehşet verici gösteriye şahit olmak ki, bir bilim adamı olarak insanlığın aklını yitirdiği o meşum ana tanık olayım. Bir taraftan da radyodaki yayını dinliyordum. Spiker, Hitler'e benzetmeye çalıştığı dramatik sesiyle, yakılanların 'Almanya'yı yansıtmayan, Nasyonal Sosyalist ideolojiye aykırı kitaplar' olduğunu tekrar edip duruyordu. Derken çocuklar ellerindeki kitapları ateşe fırlatmaya başladılar. Aynı anda bağırıyorlarmış da... Ateşe Sigmund Freud'un kitaplarını atıyorum... Ateşe Albert Einstein'ın kitaplarını atıyorum... Ateşe şunu atıyorum, bunu atıyorum diye... Ben onların sesini duyamıyordum ama canlı yayına bağlı spiker, her birini tekrarladığı için biliyorum... Karl Marx... Emile Zola... Maksim Gorki... Marcel Proust... Jack London... Ernest Hemingway... Albert Einstein... İnanması zor ama 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan Thomas Mann'ın kitapları bile... Yazarları Yahudi, komünist veya nihilist oldukları bahanesiyle ama aslında Hitler hoşlanmadığı için yakılan binlerce kitap! Alevler göğe yükseliyordu ve bizim yetiştirdiğimiz, ah Paul yetiştiremediğimiz demek daha doğru olur, çocuklar ateşin alevleri arasında düşünce gücünü yaktıklarının farkına bile varmadan, coşkuyla tepiniyorlardı. Kitaplardan oluşan ateş denizinden etrafa kıvılcımlar, küller savruluyordu. Benim de yüreğim yanıyordu, Paul. Yanımdaki insanlardan utanmasam ağlayacaktım. Fakat tuttum kendimi, çünkü o anda aklıma kitaplarını yaklaşık yüz sene önce yaktığımız şairimiz Heinrich Heine'nin sözleri geldi; 'bugün kitapları yakanlar, yarın insanları da yakar' demişti ya, içimde o günleri de göreceğimize dair bir his var. Gözyaşlarımı işte o günlere saklıyorum, insanlığın yitişine doyasıya ağlamak için!..



AYŞE KULİN 
(Kanadı Kırık Kuşlar)






... 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasası 17 Nisan 1940 tarihinde TBMM'de kabul edildi... Ulus gazetesi yasayı şu başlıkla duyuruyor: "Memlekette Büyük Eğitim Hamlesi". O yıllarda Avrupa'da trenler faşizmin emrinde toplama kamplarına insan taşırken, bizim trenler eğitim görecek çocukları taşıyor. Köy Enstitüleri ulaşımın kolay olduğu tren yollarının kenarında kuruluyor... (HAYATİ ÖZCAN  / NURCAN AKKUL - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri eki)



   Tercüme Bürosu'nca 28 Şubat 1940 - 1946 sonuna kadar 496 eser Türkçeye çevrildi. Her enstitünün büyük bir kütüphanesi vardı ve Hasan Ali Yücel'in çevirisini yaptırdığı klasikler burada bulunabiliyordu. Her öğrenci bir yıl içinde 25 klasik eseri okumak zorundaydı. Teklif, Elektra, Faust, Kırmızı ve Siyah, Vadideki Zambak, Benim Üniversitelerim, Goriot Baba, Figaro'nun Düğünü, Nora, Şamdancı, Harp ve Sulh, Venedik Taciri, Germinal gibi kitapları okuyan bu öğrenciler, Zoraki Tabip, Kibarlık Budalası, Bir Yaz Gecesi Rüyası gibi oyunları da oynuyorlardı. (Prof. Dr. KEMAL KOCABAŞ - Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Başkanı)


   Bütün bu gayretlerin sonucu köy enstitülerinde okuma öğrenciler arasında büyük oranda alışkanlık haline geldi. Okuyan insan aynı zamanda düşünce üreten insandır. Üretilen düşünceyi hoş görmeyenler, zararlı görenler elbet vardı. Ne yazık ki böyleleri 1946 seçimlerinden sonra karar verir duruma geldiler. İlk yapılanlardan biri okumayı kısıtlamak, özgür düşünmeye engel olmak olarak düşünüldü, uygulamaya geçildi. Kitaplar hapsedildi, yakıldı ve SEKA (Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları A. Ş.) 'ya gönderildi. (MUSTAFA AYDOĞAN - Köy Enstitüleri Sistemi)







Merhaba!

19 Mayıs 2017 Cuma

BAĞIMSIZLIK UĞRUNA





Resim: NED PAMPHİLON




   Mustafa Kemal, Mondros Ateşkesi'nden 2 hafta sonra, 13 Kasım 1918 günü, 55 parçalık işgal donanması Sarayburnu açıklarından İstanbul Boğazı'na giriş yaparken Haydarpaşa Garı'nda trenden yeni iniyordu. Kendisini bekleyen Fransız bayraklı Enterprise isimli istimbota (sonradan Kartal istimbotu) binerken yanındaki yaveri Cevat Abbas'a döndü ve ağzından 3 kelimelik bir cümle çıktı: "Geldikleri gibi gidecekler." (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)









   3 Mart 1931'e kadar devam eden üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog gerçekleşir. Mustafa Kemal bir gün yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler. Sonra Hasan Âli söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerini bildirir.







   KURTULUŞ  OVALI - soL Haber:

 ...İlginç bir şekilde Deniz Gezmiş'i hiç tanımamış olan Nazım Hikmet'in 1960'ların başında yazdığı iki şiir sanki Deniz Gezmiş'e yazılmıştır. Birisinde Nazım Hikmet bir kahin gibi Deniz Gezmiş'e "Delikanlım" diye seslenmiş, diğerinde ise Deniz'e " Hoşça kal Kardeşim Deniz" diyerek veda etmiştir;

   Delikanlım! İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin...
   Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...
   Delikanlım! Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
   Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.
   Delikanlım! Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin.
   İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha.



   DENİZ GEZMİŞ (1970) ve NAZIM HİKMET (1941) Bursa Cezavi'nde aynı koğuşun aynı penceresinde


Bir şeyler anlattın bize / Hoşça kal kardeşim deniz
Denizliğin kaderinden / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha umutluyuz / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha adam olduk / Hoşça kal kardeşim deniz
İşte geldik gidiyoruz / Hoşça kal kardeşim deniz  







  ...Cumhuriyete, Mustafa Kemal'e, uygarlığa sahip çıkmak için paraya, güce veya üniformaya ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyaç boyun eğmemek ve ruhen teslim olmamaktır. O da umut etmeyi gerektirir. Umudun olduğu her anda ve yerde mutlaka bir çözüm vardır. Umutsuzluk ise savaşmadan kaybetmektir. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)








Merhaba!

14 Mayıs 2017 Pazar

KİTAP ÖZGÜRLÜKTÜR




RÜDİGER SAFRANSKİ

   "Romantik: Bir Alman Sorunsalı" adlı kitabında Rüdiger Safranski şunları söylüyordu:
  "İnsanlar yaşamının değerini edebiyatın ışığında arttırmak, ona bir yoğunluk, dramatiklik ve atmosfer kazandırmak ister."
   Bu anlamda edebiyatın herkese gerekli olduğuna inanırım.
  Okumak insanı sıradanlıktan kurtarır; edebiyat ise duygusal/düşünsel olarak kendini, varoluşunu anlamlandırmanın yolunu açar. Bu, bir tür, insan ruhunda "devrim"dir.
   Edebiyatsız bir hayat yavandır, anlamsızdır, sıradandır.


FERİDUN ANDAÇ








  "Okuyan insan düş kurar, zihni çalışmaya başlar, soru sorar. Soran insan, artık sürünün koyunu değil, bir bireydir. İnsan, okudukça birey olur. Ben topluma diyorum ki, 'Lütfen kitap okuyun. Televizyon dizilerinden, internetten biraz uzak durun.' Zaman öyle bir kavramdır ki, zamanı komşudan isteyemezsiniz. Bakkal da satmaz, turşusunu da kuramazsın.Zaman gitti mi gitti. Onun için zamanımızı iyi kullanalım. Oturun kitap okuyun ve düş kurun. 


MUZAFFER İZGÜ








 ...Köy Enstitüleri, kaba saba elbiseli, korkunç ter kokulu köy çocuklarını Faust'la tanıştırmış, Shakespeare, Goethe, Gogol, Balzac okutmuş, Talip Apaydın'ın deyişiyle onlara "öğrenme mutluluğu, öğrenme heyecanı, öğrenme merakı uyandırmıştır." Onları özgürleştirmiştir. 


TALİP APAYDIN







 ... Otokrasiden diktaya bütün baskı rejimlerinin kitap düşmanlığı, yazana nefret ve okuyana hışım ortaklığı, rastlantı değildir.
   Sözlerle düşünürüz. Kitaplar, söz dağarcığını genişleterek düşüncenin, hayalin ufkunu açar, mantığı geliştirir ve sonunda, özgürleştirir. Mutlaka özgürleştirir. Baskı rejimlerinin en çok korktuğu da budur... (MİNE G. KIRIKKANAT - Cumhuriyet Gazetesi)










Merhaba!

7 Mayıs 2017 Pazar

TÜM İNSANLARIN MUTLULUĞU İÇİN




 
"Oğlum kalem defter dediğin aynıdır. Önemli olan senin neler yazacağındır. At, binicisi kadardır, unutma!"



OSMAN ŞAHİN
(Ölümün Süt Dişleri)






Paranla şeref kazanma, şerefinle para kazan ki; paran bittiğinde, şerefin de bitmesin!



NICANOR PARRA







   Kapitalist sistemin enerjisi açıklar ve borçlardan gelir. Açık ve borçluluk, sermayenin piyasa ihtiyacını karşıladığı gibi, aynı zamanda da insanların sisteme karşı sadık olmasını, başka bir ifade ile insanın köleleşmesini sağlar. Şöyle ki, ekonomik kapasitesinin üzerinde bir yaşam sürmek isteyen insana sistem borç kapılarını açarak, aslında üretimde yapılan hırsızlığı borç olarak vererek bireyi hem sahte mutluluğa atar, hem de sistemin sadık koruyucusu haline sokar. (Prof. Dr. İZZETTİN ÖNDER - soL Haber)








NİKOLAY GAVRİLOVİÇ ÇERNİŞEVSKİ

   Lenin, 1905 ve 1917'deki iki devrim arasında kendisini sürgünde ziyaret eden ve Çernişevski'nin kitabının (Nasıl Yapmalı? - NİKOLAY GAVRİLOVİÇ ÇERNİŞEVSKİ) okunamaz olduğunu söyleyerek kendisine takılan genç Bolşeviklerle tartışırdı. Kitabın derinliğini ve bakış açısını anlayamayacak kadar genç olduklarını söyleyerek onlara çok sert tepki gösterirdi. 40 yaşına kadar beklemeleri gerekiyordu, o zaman Çernişevski'nin felsefesinin basit gerçeklere dayandığını anlayacaklardı. Bu basit gerçekler şöyleydi: Biz Adem ve Havva'dan değil maymunlardan geldik, yaşam kısa süreli bir biyolojik süreç, bu nedenle her birey mutluluğu yaşamalı. Açgözlülüğün, nefretin, savaşın, egoistliğin ve sınıfın egemen olduğu bir dünyada bu mümkün değil. Bu nedenle bir toplumsal devrim gerekli. (TARIK ALİ - The Guardian / Çeviri: MERVE ARKAN - soL Haber)








Yok sayılmak var hesapta,
listelerden düşülmek...
Unutma
kahkahanı dolu tutacaksın,
hep tetikte olacak 
emniyeti açık bir kahkaha.


SENNUR SEZER











Merhaba!