27 Aralık 2014 Cumartesi

DOĞRU SÖYLEYENLER



  


"Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir."




FYODOR MİHAİLOVİÇ DOSTOYEVSKİ

(d.11 kasım 1821 Moskova-ö.9 Şubat 1881 Sankt Peterburg)





"Her doğru söylenebilir, 
her doğru söylenmelidir, 
yoksa çevremizi aldatıyoruz, 
çevremize yalan yayıyoruz demektir."

der Nurullah Ataç bir denemesinde.




NURULLAH ATAÇ
(d.21 Ağustos 1898 İstanbul-ö.17 Mayıs 1957 İstanbul)



   Önceden Japonlar'ın hayat ve hareket tarzlarını araştırarak onların en çok dışarıda oldukları saati (8.15) saptayan Amerika Birleşik Devletleri'nde atom bombasının atılmasına karşı olanlar da vardı. Roosevelt ve Truman dönemlerinde, Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Amiral  William Daniel Leahy, şunları söylemişti:

   "Benim şahsi kanaatime göre böyle bir bombayı ilk kez kullanmakla, ortaçağ dönemlerine ait ahlaki bir standardı kabul etmiş oluyoruz. Ve ayrıca bana öğretilen savaşın kuralları böyle değildi. Savaşlar kadınları ve çoçukları öldürerek kazanılamaz."




"Benim savaş karşıtlığım, herhangi bir entellektüel kuramdan kaynaklanmıyor; 
zulmün, alçaklığın her türüne karşı duyduğum derin nefretten kaynaklanıyor."




ALBERT EİNSTEİN
(d.14 Mart 1879 Ulm, Almanya-ö.18 Nisan 1955 Princeton, New Jersey, ABD)





Uyuyamayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o eski sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketinin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku girmez ki
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın




MELİH CEVDET ANDAY
(d.13 Mart 1915 İstanbul-ö. 28 Kasım 2002 İstanbul)





   Merhaba!

20 Aralık 2014 Cumartesi

SANAT TOPLUM İÇİNDİR




"Sanat toplumsal bir çabadır, toplumdan gelir, topluma döner. Fakat gelenle giden aynı şey değildir."


ATTİLA İLHAN
(d.15 Haziran 1925 Menemen, İzmir-ö.11 Ekim 2005 İstanbul)




   "Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi görüşe bağlı kaldım. Memleketimiz insanlarının dertlerini, toplum gerçeklerini ancak bu edebiyat tekniğiyle gün ışığına çıkarmanın ve onlara çözüm yolunu göstermenin mümkün olabileceğine  inandım. Batı mükemmelliğine ulaşabilmek için eski sanat değerlerimizin tümünü inkar etmek, geleneksel bağlardan arınmak gereğini savunanlara katılmıyorum. Bizim halk edebiyatımız zengin bir dil ve sanat hazinesine dayanır, ölü değil, yaşayan bir dil hazinesidir bu. Olanakları geniştir. Halk için yazan bir sanatçı, bu hazineyi görmezden gelir, ondan faydalanmazsa, ister istemez halkla arasına mesafe koyar."



KEMAL BİLBAŞAR
(d.1910 Çanakkale-ö. 21 Ocak 1983 İstanbul)





"Eğer bir şairle yazdığı dili kullanan toplum arasında bir duygu akışı olmuyorsa o şairde bir sorun var demektir."


CARLOS FUENTES
(d.11 Kasım 1928 Panama-ö.15 Mayıs 2012 Meksiko)




   "Edebiyat evsizlere ev, açlara yemek, işsizlere iş bulmaz ama onları insanlaştırmaya yardımcı olur. Bütün bunları elde edebilecek bilinç verir. Odağında insanın olmadığı bir roman, bir şiir olamaz. Edebiyatın temel işlevi insana insanı anlatmasıdır."


EMİN ÖZDEMİR
(1931 Kemaliye, Erzincan)
(Bilgisayar ve seçenek gibi sözcükleri Türkçe'ye kazandıran dilbilimci)





   Sanata sahip çıkmak demek hayata sahip çıkmak demektir. Elbette ki, yaşama sanatı diye bir şey de var. İnsanoğlu sanata sahip çıkabilmek için önce ayakta kalacak. Ama biri bedenin ihtiyacını karşılarken diğeri ruhun ihtiyacını karşılıyor. Sanattan mahrum kalmış bir bedende ruh hep aç kalıyor. Hayattan sanatı çıkarın geriye alışveriş kalır. Bu da sistemin işine gelir. Çünkü bugün sistem bize "Sen insan değil müşterisin" buyuruyor. "Senin işin üretmek değil tüketmek" buyuruyor. "Tükettiğinle birlikte tüken ve çöplüğü boyla" buyuruyor. "Hayatı kasıklarınla miden arasındaki o alanda sürdür, akla ihtiyaç duyma" buyuruyor. Sanatsa bu tükenişin karşısında duruyor. Çünkü sanat bilgi demek, kültür demek...Kültüre, bilgiye sahip olan insan kendisini, çevresini, toplumu, dünyayı sorgular. Ama sorgulayan toplumdan çok, dünyayla bağlarını koparmış, kendi içine kapanmış dış dünyayla izole yaşayan ve boyun eğen bir toplum hedefleniyor. Yani insan beden olarak yaşayacak, suyu sıkıldıktan sonra posası bir kenara atılacak bir varlık olacak. Oysa sanat insanoğlunun köle gibi yaşadığı bir toplumdan çok, daha insanca, daha uygar, daha çağdaş bir dünyayı hedefler. Tiyatro daha uygar, daha çağdaş bir dünya hedefiyle perdelerini açar. O yüzden diyorum, toplum tiyatroya sahip çıktıkça hayata da sahip çıkmış olur diye... Toplum daha mutlu bir gelecek için tiyatroya gitmelidir. Çünkü hep söylediğim gibi: 

   Tiyatroya gitmeyen toplumlar sık sık oyuna gelirler!



ALİ ERDOĞAN
(d.1964 Ankara -Tiyatrocu, yazar, şair)





"Gerçek sanat yapıtı bir saat gibi içinde bulunduğu zamanı, bir pusula gibi gidilecek yönü gösterir."


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
(d.26 Ağustos 1914 İstanbul-ö.15 Ekim 2008 İstanbul)





Merhaba!

14 Aralık 2014 Pazar

DİLAÇAR



AGOP MARTAYAN DİLAÇAR
(d.22 Mayıs 1895 İstanbul-ö.12 Eylül 1979 İstanbul)

   Türk Dil Kurumu'nun baş uzmanı ve ilk genel sekreteri olan Agop Martayan, 1934 yılındaki Soyadı Kanunu dolayısıyla Atatürk'ün kendisine Türkçe'nin gelişimine katkılarından dolayı önerdiği "Dilaçar" soyadını kabul etti. Türk ulusunun ve Türkçe'nin kökenlerinin bulunması konusunda önemli bilgileri ortaya çıkardı. Türk Dil Kurumu'ndaki görevini ölümüne kadar sürdürdü.
   Ölüm haberi TRT tarafından Adil Açar olarak yanlış duyurulmuş, sonrasında ise Agop adı söylenmeyerek A. Dilaçar şeklinde aktarılmıştır.





   1910'da girdiği Robert Kolej'i, 1915' de "Newyork Bilim Ödülü'nü alarak bitirir. Okulu bitirdiğinin ikinci günü askere alınır. Kafkas Cephesi'nde gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirilir. Savaştaki çatışmaların durulduğu bir sırada Alman subaylara Türkçe öğretmeye başlar. Alman subayların elinde Gyula Nemeth'in "Türkische Grammatik"i vardır. Bu yapıt Agop'un ilgisini çeker. Bu sıradaki Sovyet Devrimi'nin etkisiyle dersler tavsar, azınlık subayların kimisi doğudaki cephenin gevşemesinden yaralanarak savaştan kaçmaktadır. Bu subayların kaçışını önlemek için onların Güney Cephesi'ne gönderilmeleri düşünülür, Agop da Güney Cephesi'nin yolunu tutar. Halep'e asker gözetiminde varan Agop, otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaşır. Hintli bir albay Agop'a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyler ve ondan bu isteğini Türkçe'ye çevirmesini ister. Agop, tutsak albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı "casusluk yaptığı" suçlamasıyla gözaltına alınır. Komutana hesap vermek üzere götürüldüğü Şam'da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemal'dir.
   Mustafa Kemal, Agop'la ilgili raporu okuduktan sonra biraz hayranlıkla, biraz da merakla sorar:
   Nasıl oldu da kaçmadın, kolaylıkla kaçabilirdin?
   Agop, Kafkas Cephesi'nde aldığı madalyayı göstererek "bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir" der ve ekler: "Kafkas Cephesi'nden kaçmayan herhalde Şam sokaklarından kaçacak değildir."
   Mustafa Kemal genç subaya bir öğüt verir: Halep'te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı" der. "Seni de anlıyorum...Gençsin, yedek subaysın, daha askeri kanunları okumamışsın, bilmiyorsun. Şunu bilmelisin ki tutsaklarla temas etmek yasaktır".
   Mustafa Kemal, Agop'un yanında taşıdığı kitapla ilgilenir. Latin harfleriyle yazılı Türkçe'yi ilk kez o kitapta görür.
   Aradan yıllar geçer. Sofya Üniversitesi'nde çalışan Agop Martayan adlı bir bilim adamının, İstanbul'da yayınlanan  Ermenice Arevelk gazetesinde "Türk Yazıtları'nın 1200. Yıldönümü" başlıklı bir yazısı yayımlanır. Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içerisinde olan Mustafa Kemal'in dikkatini çeker. Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsar. Yıllar önce Şam'da casus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı gelir gözlerinin önüne. Yazarın fotoğrafını görmek ister. Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gider Agop'un bir fotoğrafını getirir. Mustafa Kemal, fotoğraftaki Agop'u hemen tanır ve onun adını, 1932 yılında toplanan 1. Dil Kurultayı'na katılacak bilim adamları listesine yazdırır.  






Bugün kullandığımız Latin Alfabesi'ni Türkçe'ye uyarlayan Agop Dilaçar, 
Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadının verilmesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne teklif eden kişidir.





Merhaba!


     

8 Aralık 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-PEPE


"Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir"

JEAN PAUL SARTRE







   Güney Amerika ülkelerinden Uruguay'ın Devlet Başkanı Jose Mujica, bir Arap şeyhinin 1987 model mavi Vosvos'una 1 milyon dolar önerdiğini söyledi. Busqueda dergisine konuşan 79 yaşındaki Mujica, Bolivya'nın başkenti Santa Cruz'daki uluslararası bir zirve sırasında yapılan 1 milyon dolarlık öneriyi, üç bacaklı köpeği "Manuela"yı veterinere götürmek için arabaya ihtiyacı olduğundan geri çevirdiğini kaydetti. Halk arasında "Pepe" olarak tanınan Mujica ileride arabasını satarsa elde edeceği parayı yoksul ailelere ev yaptırmak için kullanacağını belirtti. Devlet Başkanlığı Sarayı yerine köpekleri ve tavuklarıyla mütevazi çiftlik evinde yaşamayı tercih eden Mujica, yaşam tarzıyla dünyanın diğer devlet başkanlarından ayrılıyor. Mujica suyunu kuyudan çekiyor, eşi de çiçek yetiştirip satıyor.
   "Dünyanın en yoksul devlet başkanı" olarak da tanınan Mujica, 2010'daki kişisel servetini 1.800 dolar olarak açıklamıştı. Mujika, 12.000 dolarlık maaşının neredeyse tamamını yoksullara dağıtıyor. Mujica, 2009'daki devlet başkanlığı seçimini kazanmadan önce Küba devriminden esinlenen Tupamaros gerilla grubunda yer almıştı. Altı kez vurulan ve yaşamının 14 yılını hapiste geçiren Mujica, 1985'te demokrasiye geçilmesinin ardından serbest bırakılmıştı. 




JOSE ALBERTO MUJİCA CORDANO

   "En yoksul devlet başkanı olarak anılıyorum ama kendimi yoksul hissetmiyorum. Gerçek yoksul insanlar sadece pahalı bir hayat tarzına sahip olmayı sürdürmek adına çabalayan insanlardır ve her zaman daha fazlasını, daha fazlasını isterler."




Belki bir yoksula yorgan ederler
Çul yanmasın Sefil Selimi yansın


SEFİL SELİMİ (AHMET GÜNBULUT)
(d.26 Ağustos 1933 Şarkışla-ö.30 Aralık 2003 Sivas)




Merhaba!

3 Aralık 2014 Çarşamba

SEVGİYE DAİR-3



"Sevmek insan yüreği kadardır, küçükse büyüğünü taşıyamazsın."



ATTİLA İLHAN
(15 Haziran 1925 Menemen, İzmir- 11 Ekim 2005 İstanbul)




   Adnan Binyazar,1990'da ölen eşi Filiz'in ardından yazdığı, ona olan sevgisini anlattığı "Ölümün Gölgesi Yok" ta:

   "Dolaba sinmiş kokusunu içime çektim; mantolarını, bluzlarını okşadım. Kokunun çağrışımlarıyla uzun  süre dolabın kapağını açık tuttum. İnsan olsun, hayvan olsun, bedenler arasındaki yakınlaşmayı 'koku' sağlıyor."
diye yazar. 


       

ADNAN BİNYAZAR
(d.7 Mart 1934-Diyarbakır, Yazar, öğretmen, eleştirmen)

14 yaşında başlayabildiği ilköğreniminden sonra Dicle Köy Enstitüsü'ne girerek, enstitülerin yetiştirdiği köylü aydınlar kuşağının bir parçası oldu. İsveç ve İsviçre'de öğretmen yetiştirme, Hollanda'da kitap yazma projelerinde görev aldı; 1999'da Berlin Senatosu'ndan emekliye ayrıldı.


Adnan Binyazar ölümden sonra da unutmaz, her 5 Ekim'de Çorum'a ziyarete gelir çok sevdiği eşini.



"Dünyanın beni unutması bir şey değil,
senin beni unutman ölümden beter."

HASAN İZZETTİN DİNAMO



Merhaba!


   

28 Kasım 2014 Cuma

KUTUSUZ AYAKKABILAR




1940 yılında, Naziler'in ilk kurduğu toplama kampı olan, Unesco'nun 1979 yılında Dünya Kültür Mirası listesine aldığı Auschwitz Kampı'ndaki yaklaşık 45.000 ayakkabı.





Bağdat'ta gerçekleşen bir basın toplantısında, ABD Başkanı George W. Bush'a ayakkabılarını fırlatan 29 yaşındaki gazeteci Muntazar El Zeydi dünya gündemine oturdu.
(14 Aralık 2008)



 


"Toprağa verilen madencinin cenaze töreninde madencinin babasının yırtık lastik ayakkabıları objektiflere böyle yansıdı."
(20 Kasım 2014 tarihli gazeteler)



Merhaba!


  






23 Kasım 2014 Pazar

ANADOLU TÜRKÜLERİ




ÜMİT KAFTANCIOĞLU

   "Şunca yaşamın  içinde ölüm için, ölen için gözyaşı döktüğümü anımsamıyorum. Bir evin en önemli kişisi, en yakınım ölünce de duygum değişmemiştir. Yaşamın içinde olup ta ölü için gözyaşı dökenlere çok üzüldüğümü söyleyebilirim. Susmuş bir ev, canlılığını ve yaşam kavgasını duraksatmış bir ortam için elbette üzülürüm. Ve üzüntümün ağır yanı burasıdır.
   Ölümümde eşim, çocuklarım en yakınlarım bile tek bir damla gözyaşı dökmesin istiyorum. Benim için caddeleri dolaşsınlar, bir gazete alsınlar, bir kitap karıştırsınlar, kalabalık bir sinemaya gitsinler, bir konferans, bir konser dinlesinler. Ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü, deniz...

   O insana şaşarım, binbir meyve yüklü o ağacın altında yere düşmüş sararmış bir yaprağa üzülsün."


   Yukarıdaki satırlar Ümit Kaftancıoğlu'nun katledildiğinin hemen ertesi günü 12 Nisan 1980'de radyodan yayınlanan, daha önceden kaydedilmiş kendi sesinden, ölümle ilgili düşünceleridir.





   Asıl adı Garip Tatar olan Ümit Kaftancıoğlu, 1935 yılında Ardahan'ın Hanak ilçesinin Saskara (Koyunpınarı) köyünde doğar. Halk aşıklarının dizinin dibinde destan, masal, efsane, türkü dinleyerek büyür. İlkokuldan sonra zorluklarla kaydolduğu Cılavuz Köy Enstitüsü'nü başarıyla bitirir. Mardin'in Derik ilçesine öğretmen olarak atanır. Mardin'de kaldığı üç yılda ağalık düzenini ve halkın sefaletini yakından görür.1961 yılında Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü'nün Edebiyat Bölümü'nü bitirir. Bir süre Türkçe öğretmenliği yapan Kaftancıoğlu türlü soruşturmalardan sonra öğretmenlikten uzaklaştırılır.1974 yılında TRT'nin açtığı sınavı kazanarak İstanbul Radyosu'nda "Av Bizim Avlak Bizim" ve "Dilden Dile"  gibi programlarla halk kültürünü ve halkın sıkıntılarını mikrofona taşır.


   "Gerçek edebiyatın halkın ağzında, dilinde olduğunu bilmeliyiz. Halkın sözlü edebiyatını yazıya geçirecek, değerlendirecek olanlar da halk çocuklarıdır" diyen Kaftancıoğlu, Anadolu'yu gezerek derlemelerle halkın sözlü edebiyatını ve halk türkülerini yazıya döker. Derlemeleri arasında "Evreşe Yolları Dar" ve "Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar" türküleri de yer almaktadır.









   Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


   Eyüboğlu kardeşler eserlerinde, özellikle türkülerin kültür taşıyıcılığı üzerinde durmuşlardır. Sabahattin Eyüboğlu denemelerinde yeni Türk şairinin folklordan faydalanması gerektiğini vurgular. Bedri Rahmi'de düzyazılarında ağabeyinin görüşlerine katılır ve şiirlerinde bunu uygular. Anadolu'nun taşının, toprağının, rüzgarının, dilinin ve insanının tadını taşıyan müzikle şiirin ancak türkülerde birbirini beslediğini vurgularlar. Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, sanatın her alanında kalıcılığı ve sürekliliği sağlamak için, özellikle resim ve müzikte halk kültüründen faydanılması gerektiğini savunur.


   Yukarıdaki ve aşağıdaki satırlar Bedri Rahmi'nin öğrencisi, güzel insan, değerli sanatçı  ressam Muzaffer Akyol'un Aydınlık Gazetesi'nde yayınlanan, Adviye Bal'a verdiği röportajdan bir bölümdür. Her cümlesi ile beni sarstı. Bugüne kadar derinden  hissettiğim ama böylesine dillendiremediğim düşüncelerim işte karşımdaydı. "Halkın sanatçısı" halkın dili olmuştu. Beni çok etkileyen bu güzel yazıyı paylaşmak istedim ki duyanlar çoğalsın:





MUZAFFER AKYOL



   Bedri Rahmi "Şairim şiir yazarım, şiirin hasını ayak seslerinden tanırım. Ne zaman bir Anadolu türküsü duysam şairliğimden utanırım" diyebilecek kadar tevazu ve hoşgörü içindedir. Anadolu'nun bu zenginliği Bedri Rahmi'yi anasından yeniden doğurmuştur. Onu bir bebek yapmıştır. Bedri Rahmi şu an hemen arkamda. Bundan büyük keyif alıp "aferin be reis! Beni anlamışsın" dediğini duyar gibiyim. Anadolu aydınlanma düşüncesinin mimarlarından biridir Bedri Rahmi. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi ve Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir. Bu dörtlü, Anadolu topraklarının aydınlanması, zenginleşmesi, ufkunun açılması adına çok şey yapmıştır. Hem sanatsal, hem felsefi, hem düşünsel alanda. Bunlar bizim olmazsa olmazlarımızdır. Anadolu öyle mümbit, öyle zengin, öyle tanımsız renklerle dolu ki bunun sırrına vardığın an dünyanın en güzel rengini, en güzel biçimini, en güzel şiirini, en güzel masalını, en güzel hikayesini ve en güzel bestesini yaparsın yeter ki ıskalama. Iskaladığın her şey seninle gelecek olanı köreltir ve ileride seni yokluğa çeker. Iskaladığın her şey bu ülkenin adına fukaralığa giden yolun kapılarını açar. Bu fukaralığın kapısının dehlizi karanlıktır. Orada rengi hiç göremezsin. Hayatı orada zehir zemberek yaşarsın. Sanatın bu evrensel, bu şiirsel, bu üstün gücü Anadolu topraklarına şırınga edilmiştir. Burada bizi besleyecek her türlü zenginliği bulmak ve onunla bütünleşmek mümkündür. Şanslıyım Anadoluluyum. Şanslıyım çok değerli hocalarım oldu. Aslında buna şans da demiyorum ben. Bedelini ödemediğin güzelliği yaşayamazsın, kolayca elinden alırlar. Seni başı kabak, yalın ayak, yalnız, yapayalnız bırakırlar. Bedelini ödediğin her şey canın kadar, çocuğun kadar, namusun kadar, bayrağın kadar sana aittir. Onu savunur, onu korur, onunla yücelirsin. Hasan Hüseyin, "Yasaktaki güzelliği bilirim" diyor. Biz yasaktaki güzelliği bulmak için yollara düştük. Bir derviş edasıyla yollardayız. Bu yasaklara aşık birer halk ozanıyız. Biz halkız. Ben, beni var eden değerlerin savunucusu ve savaşçısıyım. Benim hikayem böyle başlar. Bu hikayenin ileriye dönük görüntülerini bizden sonrakiler yaşayıp görecek. İyi şeyler yapalım çocuklar. Güzel şeyler yapalım. Saçlarımızı güzel tarayalım. Güzel elbiseler giyelim. Güzel çiçekler koklayalım çocuklar. Aynaya bakalım. Önce kendimizi sevelim, sevilip çoğalalım, varolup büyüyelim.    




   


Merhaba!

17 Kasım 2014 Pazartesi

DENİZ OLUNMALI



                             Denizin üstünde ala bulut
                             yüzünde gümüş gemi
                             içinde sarı balık
                             dibinde mavi yosun
                              kıyıda bir çıplak adam
                             durmuş düşünür.


                             Bulut mu olsam,
                             gemi mi yoksa?
                             Balık mı olsam,
                             yosun mu yoksa?
                             ne o, ne o, ne o.
                             Deniz olunmalı, oğlum,
                             bulutuyla, gemisiyle,
                             balığıyla, yosunuyla.     





    Nazım Hikmet, şiirini hayatıyla doğrulamış bir şairdir. Ama daha önemlisi, hayatını şiiriyle eksiksiz bir planda doğrulamayı da bilmiştir. Siyasal tutumdaki bir çok şairin aksine, devrim düşüncesiyle şiirsel yük müthiş bir bütünleşme içindedir onda. Ve bu bizim şiirimizde Nazım Hikmet'e kadar rastlanmayan, dünya şiirinde de seyrek rastlanan bir özelliktir. Şiirsel onur yiğitlik tavrıyla bir arada gider Nazım Hikmet'te. Şiirin en büyük deneylerinden biri.

                                                                                                                              CEMAL SÜREYA (Papirüs Dergisi)







 
    Üniversitede ve mapushanede bazı arkadaşlarım, 'Nazım'dan sonra şiir yazmak boşuna bir gayret, hatta saygısızlık' diyordu. Onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu. Ne var ki 'Nazım gibi şiir yazmak' ile 'Nazım'dan sonra şiir yazmak' arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı.

                                                                                                                                           AHMED ARİF
      


yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani
-öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy
mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...




NAZIM HİKMET(d.15 Ocak 1902, Selanik-ö.3 Haziran 1963, Moskova)


"En büyüğümüz Nazım'dır"

(PABLO NERUDA)



MARE  NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun

CAN YÜCEL



DENİZ OLUNMALI !



Merhaba!

10 Kasım 2014 Pazartesi

AYDIN SORUMLULUĞU



   "Aydınlar siyaset karşısında sustukları ve siyaseti yeteneksiz cahillere bıraktıkları takdirde en kötülerin yönetimine rıza göstermek zorundadır."

PLATON



   Prof. Dr. Ali Akdemir "Savaşların kanunu: Fakire gözyaşı, zengine rant" başlıklı makalesinde şöyle yazmış:

   Dünya, bugüne kadar olduğundan çok daha kaotik bir görünüm sergiliyor. Bunun farkında olan ve ekonomide en çok katma değerin pahalı silahlar aracılığıyla temininin mümkün olacağını bilen vahşi kapitalist ruhlu emperyalistler; iç savaşları, bölgesel kavgaları, dar fanatikçi savaşları sürekli tahrik etmektedirler. Fanatizmin beslediği boş kin ve nefret duygularıyla birbirini boğazlayan yoksul ulusların mensupları, silah tüccarlarının ve onların kontrolündeki siyasilerin oyuncağı haline gelmektedirler. Yoksulluğun finansmanına gidecek paralar, rantçının silahlarına gitmektedir. Şu sıralarda Suriye'de, Irak'ta, Ortadoğu'da, Uzakdoğu'da ve Ukrayna'da yaşananlar, top tüfek, uçak, ağır silahların satın alınmasına neden olan, olacak olan dinamiklerdir...
   Özetle, savaş bütçesi artışları, silah sanayiine yatırımın rant cazibesi dünyayı daha da karanlık sürece sürüklüyor, harcamaların ve rantın finansmanı da her zamanki gibi yoksula düşüyor.
   Bu da savaşların değişmez kuralını, altın kural haline getiriyor: Zengine rant, yoksula kahramanlık üzerinden gözyaşı ve ölüm.



  " Bizim de Dağlarımız Vardır Che Guevara" adlı kitabında şöyle diyor Metin Demirtaş:

   Irak'tan bir fotoğraf: Kadın kurşunlanmış yerde yatıyor, açıktaki memesinden kan sızıyor, bebek anasının kanlı memesinden süt emmeye çalışıyor...
   Bir başka fotoğraf: Afrikalı, kemikleri görünen bir kadın. Bir memesinde bebeği, diğerinde bir maymun yavrusu. İkisini de emziriyor.
   Iraklı bebeği ve Afrikalı maymun yavrusunu anasız bırakan emperyalizmdir."



Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara
Bakma şimdi durgunsa, bir şahan gibi duruyorsa
Yorgundur, savaşlar görmüştür, çeteciler barındırmıştır
Yani satılmış değillerdir hiç tüfek patlamıyorsa
Alaçamın, mor meşenin ardına silah çekip yatmaya
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara

Bizim de halkımız vardır Che Guevara
Unutulmuş uzak tarlalar yalazında
Sazıyla, kardeşliğe vurgun
Bütün ulusların halkları gibi
Ve yalnız büyük fırtınalarla kımıldayan
Bizim de halkımız vardır Che Guevara

Bizim de ozanlarımız vardır Che Guevara
Sağ çıkmış güneşiz taş odalardan
Yüreğiyle barışa, sevgiye yönelmiş
Çelik öfke bir yanı, bir yanı uysal mavi
Eğilmeden dimdik geçmiş demir kapıdan
Bizim de yiğit insanlarımız vardır Che Guevara

Bizim de delikanlılarımız vardır Che Guevara
Yokluklardan biyol kopup gelmiş
Üç zeytin, az ekmek üniversitelerde
Su gibi kızlar çarpar önce, alkol vurur
Öfkeli dolanır caddelerde
Ve baş kaldırır akılları suya eren de
Çünkü Vietnam, hepimizin Vietnam'ı
Kongo hepimizin Kongo'su
Bir kere özsu yürümüştür dallara
Patlayacaktır ağır sancılarla karanlıklar
Varmak için o güzel yarınlara
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara



METİN DEMİRTAŞ
(d.1938 Elmalı, Antalya-ö.27 Eylül 2014 Antalya)


   Tevfik Çavdar'ın sözüdür:

   "Kavga çok derinlerde. Tarihin derinliklerinde...Mısır'dan kölelerle başlıyor, firavunla başlıyor. Roma'ya bak, mücadele asırlarca sürüyor. Biz her şeyin bir anda olmasını bekledik, bizim kuşak. Ama sonra dank etti....Ama bir şey öğrendim. Mücadele sabır işidir. Sabırlı olmayan daima yanılır mücadelede. Mücadele etmek için şartların eşit olması lazım. Yine de şartların eşit olmamasına rağmen mücadeleden yanayım."





   "-Bana ne!- rafa kaldırılmalı,- her şey beni ilgilendirir- tavrına, dört elle sarılmalı, Çünkü yaşama hakkı tanıdığımız bir kusur, kendisine benzeyenleri üretecektir ve ilişkilerdeki karmaşa hiç bitmeyecektir."

MUZAFFER BUYRUKÇU
(Sayılı Günler)


MUZAFFER BUYRUKÇU
(d. 1 Şubat 1928 Fertek, Niğde-ö.26 Ağustos 2006 İstanbul)



"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın aldırmazlığında herkesi sokacak sayıda yılan üreyeceğini unutmayın."

SADUN TANJU
(Kutsal İnekler)





Merhaba!

4 Kasım 2014 Salı

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN




LEYLİM LEY

Döndüm daldan kopan kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni, kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni

Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil, yüreğine sor beni


   (Sabahattin Ali'nin Ses öyküsünün kahramanı yol amelesi Sivaslı Ali, saz çalıp bu türküyü söyler. Zülfü Livaneli, öyküyü okurken bu türkünün sözlerinden çok etkilendiğini ve bestelediğini söylemiştir. )




SABAHATTİN ALİ
(d.25 Şubat 1907 Eğridere, Bulgaristan-ö.2 Nisan 1948 Kırklareli)



   Sabahattin Ali, 1928-1930 yılları arasında eğitim için bulunduğu Almanya'da bir tren yolculuğu sırasında  Upton Sinclair'in romanı Petrol'ü okuyup bitirdikten sonra "bu romanda olanların onda biri doğruysa namuslu bir insan mutlaka solcu olmalıdır" der.





UPTON SINCLAIR

(1927 yılında Boston'da Petrol adlı kitabını satarken)


    Pulitzer ödüllü ABD'li yazar. 1904 yılında yazmak için üzerinde çalıştığı kitabı için asıl kimliğini saklayarak Şikago'daki mezbaha ve et üretim kombina tesislerinde çalışır. 1906 yılında yazdığı ve dilimize "Şikago Mezbahaları" adıyla çevrilen "The Jungle" adlı eseri büyük yankı yapmış ve kamuoyunun dikkatini mezbahalardaki sağlıksız çalışma koşullarına çekmiştir. Eserin yayınlanmasından hemen sonra ABD'deki et sektöründe iyileştirme çalışmaları başlamış ve konuyla ilgili yasal düzenleme yapılmıştır. Bu eserden kazandığı parayla hayalindeki ütopya olan bir sosyalist koloni kurmaya girişir. Sonrasında Kongre seçimlerinde milletvekili adayı olsa da seçilemez.Siyasete bir süre ara verir. 1934 yılında Kaliforniya Valiliği için seçime katılır. Seçimlerde Sinclair, "Kaliforniya'da Yoksulluğa Son" adı verilen kampanyayla büyük destek kazanır. Bu döneme dair yaptığı değerlendirmede ilginç görüşler ileri sürmüştür: 

   "Amerika halkı sosyalizmi seçecektir ama bu isimle değil. Bunu yoksulluğa son kampanyasında kanıtladım. Sosyalist aday olduğumda 60 bin oy alırken, 'Kaliforniya'da Yoksulluğa Son' diyerek 879 bin oy aldım. Sanırım düşmanlarımızın hakkımızda öne sürdükleri büyük yalanlar başarılı oldu. Bu yalana cepheden saldırmaktansa etrafından dolaşmak tercih edilmelidir." 




"Param, sevgilim, son model arabam, deniz kenarında bir malikanem asla olmadı.
Ölmeye az kala adımdan başka bırakacak mirasım yok."

UPTON SINCLAİR
(d.20 Eylül 1878-ö.25 Kasım 1968)





Merhaba!

29 Ekim 2014 Çarşamba

SÜREKLİ DEVRİM


           Henrik Ibsen,  ' Bir Halk Düşmanı ' adlı oyununda şöyle der:


          "Hiçbir toplum, kendisini yüzyıllar öncesinin inançlarıyla besleyerek gelişemez."






              "Tutuculuk mu? Asla! Sürekli değişim zorunluluğunda olan evrende bir şeyi korumak nasıl mümkün olur?"

                                                                         MUSTAFA KEMAL ATATÜRK



      

      Yakup Kadri'nin 'Ankara' adlı romanında ise şöyle bir cümle vardır:


    Hiçbir ilaç, hiçbir kür, yaratıcı bir inkılap heyecanı içinde yaşayan bir memleketin havası kadar insana sıhhat ve şifa veremez.



        



  YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (d.1889, Kahire/Osmanlı İmparatorluğu-ö.1974, Ankara/Türkiye Cumhuriyeti)  Yazar, gazeteci, diplomat. Milli Mücadele'den itibaren Atatürk'ün yakın arkadaşları arasında yer almıştır.









                                                         "Devrimler yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur."
                       
                                                                          MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


                                                                      
                                                                                           Merhaba!

     

23 Ekim 2014 Perşembe

VENCEREMOS







durduğu yerde patlaması mürekkep hokkalarının
ömrünce biriktirdiği sosyalist öfkesinden

ne kadar yok etse ölüm vuruşu göklerde yankılanan
kocaman bir yürek kalır şili'nin allende'sinden

ATTİLA İLHAN
(d.15 Haziran 1925 Menemen, İzmir-ö.11 Ekim 2005 İstanbul)






SALVADOR ALLENDE
(d.26 Haziran 1908, Valparaiso-ö.11 Eylül 1973, Santiago)

  Salvador Allende, batılı devletlerde serbest seçimle iktidara gelen ilk marksist devlet başkanıdır. Burjuva bir ailenin oğlu olan Allende, liseyi bitirdikten sonra doğduğu kent olan Valparaiso'da tıp eğitimi gördü.1939'da Sağlık Bakanlığı'na atanan Allende'nin, sosyal düzeyi düşük olanlara karşı özel bir ilgi göstermesi, "Yoksulların Başkanı" olarak adlandırılmasını sağladı.




   4 Eylül 1970 tarihinde Sosyalistler, Komünistler, Liberaller ve Hıristiyan Demokratlar'dan ayrılmış olanların birleşmesiyle kurduğu Halk Birliği'nin adayı olan Allende mutlak çoğunluğu kazanarak Başkanlık Sarayı'na taşındı. Allende Şili'yi sosyalist bir topluma yani İşçi Sınıfının Cumhuriyeti'ne dönüştürmek için büyük sosyal farklılıklara karşı savaş açtı. On beş yaşından küçük çocuklara, gebe ve emziren annelere parasız olarak günde yarım litre süt dağıttı.
   1973 Ağustos'unun sonunda Allende tarafından başkomutanlığa getirilen General Augusto Pinochet 11 Eylül 1973 tarihinde bir darbe girişiminde bulundu. Bunu yaparken CIA'nın yoğun desteğini gördü. Başkanlık Sarayı'na yapılan saldırılar sırasında teslim olması çağrısı yapıldı, fakat o askerlere teslim olmayı reddetti. Kısa bir süre sonra darbeciler, Allende'nin intihar ettiğini duyurdu.


   Sonra:

  " Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı refakatçisiyle, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler dipçiklerle Victor'un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü:


venceremos, venceremos!
kıralım zincirlerimizi.
venceremos, venceremos!
zulme ve yoksulluğa paydos.

   Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar."

VLADİMİR ÇERNİSEV
(Şili'deki Pravda muhabiri)



VİCTOR JARA
(d.29 Eylül 1932-ö.16 Eylül 1973)


   Victor Jara'nın öldürülmesinin otuzuncu yıldönümü olan Eylül 2003 tarihinde, öldürüldüğü Estadio Chile Stadyumu'nun ismi Estadio Victor Jara olarak değiştirilmiştir. 





Merhaba!
   

18 Ekim 2014 Cumartesi

MAVİ SÜRGÜN-MERHABA




   Yokuş başına geldiğinde Bodrum'u göreceksin.
Sanma ki sen, geldiğin gibi gideceksin.
Senden öncekiler de böyleydiler
Akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler.





CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI 

"HALİKARNAS BALIKÇISI"

(d.18 Nisan 1890,Girit-ö.13 Ekim 1973, İzmir)

   1925 yılında bir öyküsünden dolayı yargılandı ve Bodrum'a sürüldü. Üç yıllık sürgünlüğünün yarısını Bodrum'da, kalan yarısını ise İstanbul'da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum'dan uzak kalamadı ve geri dönüp 25 yıl kaldı.




   "Çağdaş olmak istiyorsanız, klasik akıl devriminizi tamamlamak zorundasınız. Klasik kültürün temeli de Anadolu'da atılmıştır. Bilim, felsefe, kültür, şiir, aritmetik, trigonometri, astronomi gibi akılı akıl yapan ne varsa bu bilgi enerjilerinin hepsi Anadolu'nun yediveren toprağının içinden fışkırmıştır. Öyle ise ayağınızı toprağınıza sağlam basın. Anadolu'ya sahip çıkın. Orta Asya'dan gelmiş olmanın gerçeğiyle Anadolu'yla kaynaşmış olmanın şansını bir hümanizmde birleştirin.
   Bu sentezi yapıp çağdaşlığa uzanırken egemenlerin değil, emekçi halkın yanında olun, yurtseverlikle insancıllığınız, evrensel bir sömürüsüz dünya arzulasın.Çünkü siz, Konstantin'den yana değil, Mustafa Kemal Paşa'dan yana olmalısınız."




   Halikarnas Balıkçısı İzmir'in Hatay semtindeki  "merhaba" apartmanında öldü. Öldüğü zaman İzmir'de bir umursamazlık vardı. Ama Bodrumlular öyle değildi. Tüm Bodrum halkı o yüce ölüye son görevlerini yapmak için ayaktaydı.On beşe yakın arabayla İzmir'e gitmişlerdi. Bodrum halkı onu Torba mevkiinde karşıladı. Yokuşbaşı'ndan itibaren öğrenciler ellerinde çiçeklerle yollarda bekliyorlardı.