27 Aralık 2014 Cumartesi

DOĞRU SÖYLEYENLER



  


"Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir."




FYODOR MİHAİLOVİÇ DOSTOYEVSKİ

(d.11 kasım 1821 Moskova-ö.9 Şubat 1881 Sankt Peterburg)





"Her doğru söylenebilir, 
her doğru söylenmelidir, 
yoksa çevremizi aldatıyoruz, 
çevremize yalan yayıyoruz demektir."

der Nurullah Ataç bir denemesinde.




NURULLAH ATAÇ
(d.21 Ağustos 1898 İstanbul-ö.17 Mayıs 1957 İstanbul)



   Önceden Japonlar'ın hayat ve hareket tarzlarını araştırarak onların en çok dışarıda oldukları saati (8.15) saptayan Amerika Birleşik Devletleri'nde atom bombasının atılmasına karşı olanlar da vardı. Roosevelt ve Truman dönemlerinde, Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Amiral  William Daniel Leahy, şunları söylemişti:

   "Benim şahsi kanaatime göre böyle bir bombayı ilk kez kullanmakla, ortaçağ dönemlerine ait ahlaki bir standardı kabul etmiş oluyoruz. Ve ayrıca bana öğretilen savaşın kuralları böyle değildi. Savaşlar kadınları ve çoçukları öldürerek kazanılamaz."




"Benim savaş karşıtlığım, herhangi bir entellektüel kuramdan kaynaklanmıyor; 
zulmün, alçaklığın her türüne karşı duyduğum derin nefretten kaynaklanıyor."




ALBERT EİNSTEİN
(d.14 Mart 1879 Ulm, Almanya-ö.18 Nisan 1955 Princeton, New Jersey, ABD)





Uyuyamayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o eski sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketinin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku girmez ki
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın




MELİH CEVDET ANDAY
(d.13 Mart 1915 İstanbul-ö. 28 Kasım 2002 İstanbul)





   Merhaba!

20 Aralık 2014 Cumartesi

SANAT TOPLUM İÇİNDİR




"Sanat toplumsal bir çabadır, toplumdan gelir, topluma döner. Fakat gelenle giden aynı şey değildir."


ATTİLA İLHAN
(d.15 Haziran 1925 Menemen, İzmir-ö.11 Ekim 2005 İstanbul)




   "Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi görüşe bağlı kaldım. Memleketimiz insanlarının dertlerini, toplum gerçeklerini ancak bu edebiyat tekniğiyle gün ışığına çıkarmanın ve onlara çözüm yolunu göstermenin mümkün olabileceğine  inandım. Batı mükemmelliğine ulaşabilmek için eski sanat değerlerimizin tümünü inkar etmek, geleneksel bağlardan arınmak gereğini savunanlara katılmıyorum. Bizim halk edebiyatımız zengin bir dil ve sanat hazinesine dayanır, ölü değil, yaşayan bir dil hazinesidir bu. Olanakları geniştir. Halk için yazan bir sanatçı, bu hazineyi görmezden gelir, ondan faydalanmazsa, ister istemez halkla arasına mesafe koyar."



KEMAL BİLBAŞAR
(d.1910 Çanakkale-ö. 21 Ocak 1983 İstanbul)





"Eğer bir şairle yazdığı dili kullanan toplum arasında bir duygu akışı olmuyorsa o şairde bir sorun var demektir."


CARLOS FUENTES
(d.11 Kasım 1928 Panama-ö.15 Mayıs 2012 Meksiko)




   "Edebiyat evsizlere ev, açlara yemek, işsizlere iş bulmaz ama onları insanlaştırmaya yardımcı olur. Bütün bunları elde edebilecek bilinç verir. Odağında insanın olmadığı bir roman, bir şiir olamaz. Edebiyatın temel işlevi insana insanı anlatmasıdır."


EMİN ÖZDEMİR
(1931 Kemaliye, Erzincan)
(Bilgisayar ve seçenek gibi sözcükleri Türkçe'ye kazandıran dilbilimci)





   Sanata sahip çıkmak demek hayata sahip çıkmak demektir. Elbette ki, yaşama sanatı diye bir şey de var. İnsanoğlu sanata sahip çıkabilmek için önce ayakta kalacak. Ama biri bedenin ihtiyacını karşılarken diğeri ruhun ihtiyacını karşılıyor. Sanattan mahrum kalmış bir bedende ruh hep aç kalıyor. Hayattan sanatı çıkarın geriye alışveriş kalır. Bu da sistemin işine gelir. Çünkü bugün sistem bize "Sen insan değil müşterisin" buyuruyor. "Senin işin üretmek değil tüketmek" buyuruyor. "Tükettiğinle birlikte tüken ve çöplüğü boyla" buyuruyor. "Hayatı kasıklarınla miden arasındaki o alanda sürdür, akla ihtiyaç duyma" buyuruyor. Sanatsa bu tükenişin karşısında duruyor. Çünkü sanat bilgi demek, kültür demek...Kültüre, bilgiye sahip olan insan kendisini, çevresini, toplumu, dünyayı sorgular. Ama sorgulayan toplumdan çok, dünyayla bağlarını koparmış, kendi içine kapanmış dış dünyayla izole yaşayan ve boyun eğen bir toplum hedefleniyor. Yani insan beden olarak yaşayacak, suyu sıkıldıktan sonra posası bir kenara atılacak bir varlık olacak. Oysa sanat insanoğlunun köle gibi yaşadığı bir toplumdan çok, daha insanca, daha uygar, daha çağdaş bir dünyayı hedefler. Tiyatro daha uygar, daha çağdaş bir dünya hedefiyle perdelerini açar. O yüzden diyorum, toplum tiyatroya sahip çıktıkça hayata da sahip çıkmış olur diye... Toplum daha mutlu bir gelecek için tiyatroya gitmelidir. Çünkü hep söylediğim gibi: 

   Tiyatroya gitmeyen toplumlar sık sık oyuna gelirler!



ALİ ERDOĞAN
(d.1964 Ankara -Tiyatrocu, yazar, şair)





"Gerçek sanat yapıtı bir saat gibi içinde bulunduğu zamanı, bir pusula gibi gidilecek yönü gösterir."


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
(d.26 Ağustos 1914 İstanbul-ö.15 Ekim 2008 İstanbul)





Merhaba!

14 Aralık 2014 Pazar

DİLAÇAR



AGOP MARTAYAN DİLAÇAR
(d.22 Mayıs 1895 İstanbul-ö.12 Eylül 1979 İstanbul)

   Türk Dil Kurumu'nun baş uzmanı ve ilk genel sekreteri olan Agop Martayan, 1934 yılındaki Soyadı Kanunu dolayısıyla Atatürk'ün kendisine Türkçe'nin gelişimine katkılarından dolayı önerdiği "Dilaçar" soyadını kabul etti. Türk ulusunun ve Türkçe'nin kökenlerinin bulunması konusunda önemli bilgileri ortaya çıkardı. Türk Dil Kurumu'ndaki görevini ölümüne kadar sürdürdü.
   Ölüm haberi TRT tarafından Adil Açar olarak yanlış duyurulmuş, sonrasında ise Agop adı söylenmeyerek A. Dilaçar şeklinde aktarılmıştır.





   1910'da girdiği Robert Kolej'i, 1915' de "Newyork Bilim Ödülü'nü alarak bitirir. Okulu bitirdiğinin ikinci günü askere alınır. Kafkas Cephesi'nde gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirilir. Savaştaki çatışmaların durulduğu bir sırada Alman subaylara Türkçe öğretmeye başlar. Alman subayların elinde Gyula Nemeth'in "Türkische Grammatik"i vardır. Bu yapıt Agop'un ilgisini çeker. Bu sıradaki Sovyet Devrimi'nin etkisiyle dersler tavsar, azınlık subayların kimisi doğudaki cephenin gevşemesinden yaralanarak savaştan kaçmaktadır. Bu subayların kaçışını önlemek için onların Güney Cephesi'ne gönderilmeleri düşünülür, Agop da Güney Cephesi'nin yolunu tutar. Halep'e asker gözetiminde varan Agop, otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaşır. Hintli bir albay Agop'a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyler ve ondan bu isteğini Türkçe'ye çevirmesini ister. Agop, tutsak albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı "casusluk yaptığı" suçlamasıyla gözaltına alınır. Komutana hesap vermek üzere götürüldüğü Şam'da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemal'dir.
   Mustafa Kemal, Agop'la ilgili raporu okuduktan sonra biraz hayranlıkla, biraz da merakla sorar:
   Nasıl oldu da kaçmadın, kolaylıkla kaçabilirdin?
   Agop, Kafkas Cephesi'nde aldığı madalyayı göstererek "bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir" der ve ekler: "Kafkas Cephesi'nden kaçmayan herhalde Şam sokaklarından kaçacak değildir."
   Mustafa Kemal genç subaya bir öğüt verir: Halep'te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı" der. "Seni de anlıyorum...Gençsin, yedek subaysın, daha askeri kanunları okumamışsın, bilmiyorsun. Şunu bilmelisin ki tutsaklarla temas etmek yasaktır".
   Mustafa Kemal, Agop'un yanında taşıdığı kitapla ilgilenir. Latin harfleriyle yazılı Türkçe'yi ilk kez o kitapta görür.
   Aradan yıllar geçer. Sofya Üniversitesi'nde çalışan Agop Martayan adlı bir bilim adamının, İstanbul'da yayınlanan  Ermenice Arevelk gazetesinde "Türk Yazıtları'nın 1200. Yıldönümü" başlıklı bir yazısı yayımlanır. Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içerisinde olan Mustafa Kemal'in dikkatini çeker. Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsar. Yıllar önce Şam'da casus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı gelir gözlerinin önüne. Yazarın fotoğrafını görmek ister. Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gider Agop'un bir fotoğrafını getirir. Mustafa Kemal, fotoğraftaki Agop'u hemen tanır ve onun adını, 1932 yılında toplanan 1. Dil Kurultayı'na katılacak bilim adamları listesine yazdırır.  






Bugün kullandığımız Latin Alfabesi'ni Türkçe'ye uyarlayan Agop Dilaçar, 
Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadının verilmesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne teklif eden kişidir.





Merhaba!


     

8 Aralık 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-PEPE


"Tek başına mutlu olmak utanılacak bir şeydir"

JEAN PAUL SARTRE







   Güney Amerika ülkelerinden Uruguay'ın Devlet Başkanı Jose Mujica, bir Arap şeyhinin 1987 model mavi Vosvos'una 1 milyon dolar önerdiğini söyledi. Busqueda dergisine konuşan 79 yaşındaki Mujica, Bolivya'nın başkenti Santa Cruz'daki uluslararası bir zirve sırasında yapılan 1 milyon dolarlık öneriyi, üç bacaklı köpeği "Manuela"yı veterinere götürmek için arabaya ihtiyacı olduğundan geri çevirdiğini kaydetti. Halk arasında "Pepe" olarak tanınan Mujica ileride arabasını satarsa elde edeceği parayı yoksul ailelere ev yaptırmak için kullanacağını belirtti. Devlet Başkanlığı Sarayı yerine köpekleri ve tavuklarıyla mütevazi çiftlik evinde yaşamayı tercih eden Mujica, yaşam tarzıyla dünyanın diğer devlet başkanlarından ayrılıyor. Mujica suyunu kuyudan çekiyor, eşi de çiçek yetiştirip satıyor.
   "Dünyanın en yoksul devlet başkanı" olarak da tanınan Mujica, 2010'daki kişisel servetini 1.800 dolar olarak açıklamıştı. Mujika, 12.000 dolarlık maaşının neredeyse tamamını yoksullara dağıtıyor. Mujica, 2009'daki devlet başkanlığı seçimini kazanmadan önce Küba devriminden esinlenen Tupamaros gerilla grubunda yer almıştı. Altı kez vurulan ve yaşamının 14 yılını hapiste geçiren Mujica, 1985'te demokrasiye geçilmesinin ardından serbest bırakılmıştı. 




JOSE ALBERTO MUJİCA CORDANO

   "En yoksul devlet başkanı olarak anılıyorum ama kendimi yoksul hissetmiyorum. Gerçek yoksul insanlar sadece pahalı bir hayat tarzına sahip olmayı sürdürmek adına çabalayan insanlardır ve her zaman daha fazlasını, daha fazlasını isterler."




Belki bir yoksula yorgan ederler
Çul yanmasın Sefil Selimi yansın


SEFİL SELİMİ (AHMET GÜNBULUT)
(d.26 Ağustos 1933 Şarkışla-ö.30 Aralık 2003 Sivas)




Merhaba!

3 Aralık 2014 Çarşamba

SEVGİYE DAİR-3



"Sevmek insan yüreği kadardır, küçükse büyüğünü taşıyamazsın."



ATTİLA İLHAN
(15 Haziran 1925 Menemen, İzmir- 11 Ekim 2005 İstanbul)




   Adnan Binyazar,1990'da ölen eşi Filiz'in ardından yazdığı, ona olan sevgisini anlattığı "Ölümün Gölgesi Yok" ta:

   "Dolaba sinmiş kokusunu içime çektim; mantolarını, bluzlarını okşadım. Kokunun çağrışımlarıyla uzun  süre dolabın kapağını açık tuttum. İnsan olsun, hayvan olsun, bedenler arasındaki yakınlaşmayı 'koku' sağlıyor."
diye yazar. 


       

ADNAN BİNYAZAR
(d.7 Mart 1934-Diyarbakır, Yazar, öğretmen, eleştirmen)

14 yaşında başlayabildiği ilköğreniminden sonra Dicle Köy Enstitüsü'ne girerek, enstitülerin yetiştirdiği köylü aydınlar kuşağının bir parçası oldu. İsveç ve İsviçre'de öğretmen yetiştirme, Hollanda'da kitap yazma projelerinde görev aldı; 1999'da Berlin Senatosu'ndan emekliye ayrıldı.


Adnan Binyazar ölümden sonra da unutmaz, her 5 Ekim'de Çorum'a ziyarete gelir çok sevdiği eşini.



"Dünyanın beni unutması bir şey değil,
senin beni unutman ölümden beter."

HASAN İZZETTİN DİNAMO



Merhaba!