30 Ağustos 2020 Pazar

BİR HAYAT: ABİDİN DİNO







   Ressam Abidin Dino, 1934 yılında İstanbul'da karşılaştığı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir portresini çizer karakalem... Resmi beğenen Atatürk, Dino'nun isteği üzerine imzalar...
   Nâzım sorar ya;
  "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" diye...
   Bence yapmıştır!..


SUNAY AKIN



***



   Yurtta giderek ağırlaşan baskı ortamı, yaşam koşullarının elverişsizliği nedeniyle dışarı çıkan Abidin Dino önce İtalya'ya, daha sonra Fransa'ya geçerek buraya yerleşti. Dönemin Paris'i sanatçılar açısından tam bir platform gibiydi. Fikret Mualla, Avni Arbaş, Picasso, Meyerhold, Tristan Tzara ve Yves Montand gibi çok sayıda sanatçıyla tanışma, onların oluşturduğu sanat havasını soluma olanağına kavuştu. Kendisinden sonra gönderilmek için gümrüklere teslim edilen seramikleri ise asla yurt dışına çıkamadı. Çünkü seramikler üzerine atılmış "Abidin" imzasına gizlenmiş orak-çekiç resmi "uyanık" görevlilerin dikkatinden kaçmamıştı. Bu nedenle böyle bir propagandaya alet edilmemeleri için seramikler kırılarak yok edildi. Paris'e gittiğinde bu kötü olayı duyan Picasso Abidin'e, "Hadi, gel başka seramikler yap. Vallauris'de benimle pek o kadar sıkıntın olmaz" diyecektir. (A. CELAL BİNZET - Aydınlık Gazetesi)

  



***



   7 Aralık 1993'ün sabahı John Berger, Abidin Dino'nun ölüm haberini alınca:
  "Bu sefer ağladım. Hem de köpek gibi. Soluğum kesilircesine. Acı hayvani bir duygudur... Çoğu zaman soylu bir insanın ölümünden sonra bir ışık söndü derler. Basmakalıp bir söz, ama ölümden sonraki alacakaranlık daha iyi anlatılabilir mi? Gördüğüm beyaz kağıt kömür rengini almıştı. Siyah ve kömür yokluğun rengidir." (JOHN BERGER - Portreler)


ABİDİN DİNO & JOHN BERGER









Merhaba!  

23 Ağustos 2020 Pazar

GÜZEL İNSANLAR





 METİN ALTIOK 
 (Deniz Gezmiş)



Sonbahar-ki acının değişmez dipnotudur-
Sesinin solgun göğünde
Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur.
Savrulur her yana kavruk kelimelerle,
Yüreğini acıyla buruşturur.
Bakışının pasıyla zırhlanan dünya,
Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına
Sonbahar-ki doyumsuz bir aşkın sonudur.


METİN ALTIOK







İBRAHİM BALABAN
(İş Zamanı)


   30 Ocak 1975
   Ankara'da, Zafer Çarşısındaki Toplum Kitabevindeydim şair Metin Altıok ve hikâyeci Remzi İnanç'la birlikte. Demli, kaynak çaylarımızı, bardakların üzerine başlarımızı eğip kaldırarak yudumluyorduk. Yüzlerce kez gördüğümüz kitaplara bakıyor, raflarda okumadığımız bir kitabı arıyor, bulunca sevinçten kabımıza sığamıyorduk. Remzi İnanç, "Bu çaydan birer tane daha içelim" dedi. Metin Altıok, bir sigara yaktı.
   Açık kapıdan geçenleri, geniş taşlarla kaplı koridorda gezinenleri dikkatle izliyordum gözucuyla. Vitrinlerin önlerinde duruyorlar, posterlere, kitaplara dikkatle bakıyorlardı. Birileri içeri giriyor, ötekiler, kitapların adlarını heceleye heceleye yürüyorlardı. Ceketinin omuzları iyice ıslanmış, saçları başına yapışmış, burnunun ucundan, şakaklarından yağmur damlalarının yuvarlandığı bir adam, "Korkunç bir yağmur yağıyor" dedi, silkindi.
   Başkaları da ıslak ayak izleri bırakarak, yağmurdan yakınarak ve sigaralarını tüttürerek dolaşıyordu.
   Eşikte beliren Balaban'ı görünce heyecanlandım, fırladım yerimden iki adım attım, "Vay vay vay, kimleri görüyorum! Sen bu Angara vilâyetinde nörüyon Yıpram Ağa? dedim. Yıllardan beri çok uzak kentlerde yaşarken bile birbirlerini akıllarından hiç çıkarmayanların önlenemez ama yadırganmayan taşkınlığıyla kucaklaştık. Gülümseyen yüzlerimize baktık ellerimizle kavradığımız kollarımızı bırakmadan bir adım geriye çekilerek; bir daha, bir daha kucaklaştık, sırtlarımızı tıpışladık. "Eyisin, beğendim" dedi Balaban.
   "Bomba gibiyim" dedim.
   Balaban büyük ağzını daha bir büyülten çın çınlı bir kahkaha attı. "Patlıyon mu, patlıyon mu?"
   "Günde birkaç kere" dedim.
   Kahkahası canlılığını koruyordu Balaban'ın. "Onun için mi ortalıkta bu kadar sakat var?" 
   "Evet ama asıl sakatlanan benim, çoğu içimde patlıyor çünkü."
   "Bu gözel işte, eyi gözel. Hepimiz öyleyiz ya" dedi Balaban.
   "O bombalar patlamasa ne şiir yazılır, ne hikâye, ne roman" dedi Metin Altıok, bıyığını çekiştirdi.
   "Resim de yapılmaz. Bir şey yaratılamaz" dedi Balaban...


MUZAFFER BUYRUKÇU
(Sayılı Günler)







Merhaba!

16 Ağustos 2020 Pazar

ÖYKÜNÜN İŞİ




   Maya Angelou, yazınsal türler arasında gezinirken bir yazar arkadaşından şu bilgiyi edinir: "Roman yazmak imkânsızdır. Gel de bana sor. Şiir de öyle. Langston'a ya da Countee'ye sor. Baldwin ise makale yazmanın imkânsızlığından söz edecektir sana. Ama herkes, iyi bir öykü yazmanın asla ama asla başarılamayacağı konusunda hemfikirdir." 


MAYA ANGELOU - Bir Kadının Yüreği
(Fotoğraf: GARY FRIEDMAN)



***



   Öykünün işi; 
"Hem bir saat gibi içinde yaşadığı zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü"
göstermektir.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA



***



HİŞT! HİŞT!

   Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar, erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
   -Hişt hişt, dedi.
   Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş, "hişt hişt" ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki, "hişt hişt" diyen. 
   -Hişt, dedi yine.
   Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım, Çalıların arasında biri saklanıyormuş gibi geldi bana.
   Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi; ağzı, dişleri, kulakları, boynu ne güzel. Otluyor. Otları âdeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi "hişt hişt" diye duymuşumdur? Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
   -Hişt hişt hişt, dedi.
   Hani bazı, kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses, isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
   Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar "hişt" desin, sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma "hişt" diyen bir divane olayım ben, aldırmayacağım.
   Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur. 
   İyisi mi ben kendim "hişt hişt" derim. O zaman tamamı tamamına pek "hişt hişt" seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

  
SAİT FAİK ABASIYANIK
(Alemdağ'da Var Bir Yılan)



***



   İnsan sıcaklığını iletme, insanı insana açmadır öykünün işi de; ama daha yoğun, daha çarpıcı biçimde yapar bunu. İster olay anlatmayı, ister hava yaratmayı, isterse bir kişiyi, bir durumu vermeyi yeğlesin, en önemliyi, en gerekliyi seçmesini bilir. Bir "can alıcı" noktasından sokulur yaşama, konularına; sözü uzatmadan vardığı vurucu, şaşırtıcı yerden daha ötelere bakmayı, öncesini, sonrasını algılamayı sağlar.
   Sait Faik'in "Hişt! Hişt!"ini okuyan, kolay kolay unutamaz o sesi, yaşamın şiirsel tadı yankılanır gider içinde. Çehov'un "Acı"sı, derdini beygirine döken arabacının yakıcı yalnızlığını duyurmakla kalmaz; o yalnızlığı yaratan koşulları, bir şeylerin değişmesi gerektiğini de düşündürmeye başlar. Böyledir; düşünceleri, duyarlıkları biler, kişiyi kımıldatır gerçek öykü. 


MEHMET BAŞARAN
(Türk Dili Dergisi - Temmuz 1975)



***



   "Arpanın parasını bile çıkaramadım" diye düşünür. "Kederim hep bundan. İşini bilen, atını doyuran insan her zaman rahattır." Genç bir arabacı, bir köşeden kalkar. Uyku sersemliğiyle yıkıla yıkıla boğazını temizler. Su dolu kovaya uzanır, Iona:
   -Su mu içeceksin? der.
   -Evet, su.
   Eh, afiyet olsun. Benimse kardeş oğlum öldü. Haberin var mı? Bu hafta, hastanede... Olur şey değil. 
   Iona, bu sözlerin ne tesir bırakacağına bakar. Ama hiçbir tesir bırakmadığını görür. Genç arabacı kafasını yorganın altına sokup hemen uyur. İhtiyar, ah çeker, başını kaşır... Genç arabacı nasıl su içmek isterse, o da öyle konuşmak ister. Oğlu öleli neredeyse bir hafta olacak. O ise bu hikâyeyi daha kimseye gereği gibi anlatamadı. İyice, rahat rahat anlatması lazım. Oğlunun nasıl hastalandığını, nasıl acı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini, nasıl öldüğünü anlatmak lazım. Cenaze merasimini, rahmetlinin elbiselerini almak için hastaneye gidişini anlatmak lazım. Köyde, kızı Anisa kaldı. Onun sözünü etmek lazım. Daha anlatacak neler var, neler. Dinleyen ah çekmeli, oflamalı, puflamalı. Kadınlarla daha da iyi konuşulur. Budaladırlar ama iki sözle ağlamaya başlarlar, Iona: "Gidip beygire bakayım" diye düşünür. Uyumak için her zaman vakit bulunur. Giyinir, beygirin bağlı olduğu ahıra gider, arpayı, samanı, havayı düşünür. Yalnızken oğlunu düşünemez. Ancak başka biri olduğu zaman konuşabilir. Ama kendi kendine düşünüp onu gözlerinin önüne getirmek, kendine dayanılmaz bir acı verir. Iona, beygirinin parlak gözlerini görünce:
   -Yalanıyor musun? der. Yalan! Yalan! Arpanın parasını çıkaramazsak saman yiyeceğiz... Evet... Artık ihtiyarladım, arabayı sürecek takatim kalmadı. Arabacılık etmek benim değil, oğlumun harcıydı... O tam arabacıydı... Ne olurdu yaşasaydı... Kısa bir zaman susar, sonra devam eder: Öyle işte kardeşim kısrak... Kuzma Ioniç yok artık... Allah rahmet eylesin... Boşu boşuna gitti işte... Düşün bir kere. Senin bir tayın var, onun öz annesisin... Bir de bakıyorsun, birdenbire tay ölüveriyor... Acımaz mısın?
   Beygir, yalanır, dinler, sahibinin ellerine doğru solur...
   Iona dalar, ona her şeyi anlatır...
       

ANTON ÇEHOV
(Acı)



***



"Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir."


JULIO CORTAZAR








Merhaba! 

9 Ağustos 2020 Pazar

BULUŞMAK ÜZERE






   3 Haziran 2009'da, Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'nda Nâzım Hikmet'i anmak için toplanmıştık. Şairi sevenlerin karşısında konuşma yapacak konuklardan biriydim. Nâzım gibi büyük bir söz ustası hakkında, hem de onun ve Vera'nın baş ucunda konuşmak da kolay iş değildi. Beni orada bu güzel yükten Can Yücel'in torunu Alibey'in ninesine sorduğu soru kurtarmıştı. Yanlış anımsamıyorsam sözlerime şöyle başlamıştım: "Can Yücel toprağa verildiğinde torunu Alibey, 'Dedemi nereye ektiniz?' diye sormuş. Ne kadar doğru bir soru bu! Böylesine dev şairler gömülmezler, ekilirler. Hem de öyle bir ekilirler ki, kökleri dünyanın dört bir yanına yayılır, başka başka yerlerde yeniden ve yeniden yeryüzüne çıkarlar."
    Ben Can Yücel'in şiirlerini okudukça Datça'nın keçi yollarına, ıssız büklerine vurdum kendimi. Bakmak için, kim bilir nerede karşıma çıkacak bu delifişek şair! Bu ölmez adam Datça'ya yirmi yıl önce ekildiğine göre, katırtırnaklarıyla, kaparilerle, gelinciklerle boy vermiştir diye geçirdim içimden.
   Öyle dolaştım mutluluğun yarımadasını. Göremedim kendisini ama her yerde sesini, fısıltılarını duydum! Sonra Knidos yolu üzerinde denizi anadan üryan gören bir kayanın üzerine oturup dizeler düşürdüm onun için:

Can Yücel uyandığında
martılar şişeleri çıkarırlar sudan, içleri dalgalarla dolu
martı dediğin ne ki, sokak çocukları denizin
deniz dediğin ne ki, şiirin sofrasında bi' avuç tuz
Can Yücel dediğin ne ki, kopan ipten düşmeyen cambaz
gıllıgışlı bi' kız sevdirir ağzı bozuk bir adama
yuvalarını bi' kırlangıca yaptırır bi' nar kabuğunun içine
Güler çoktan toplamış olur papatyaları kırdan
papatyalar aşka gelip ayaklanmış olur öğleye kadar...

(AKGÜN AKOVA - Cumhuriyet Kitap)




  

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım

(CAN YÜCEL)








Merhaba!


2 Ağustos 2020 Pazar

SANAT KAÇ PARA?




FAUSTO ZONARO
(Otoportre)

   Başa çıkamadığı tek konu, bir sanatçı olarak para istemek ve para konuşmaktı. Onun için büyük bir zulümdü bu. Sanatçı yarattıklarıyla para kazanmalı mıydı? Bu sorunun cevabı kesinlikle evetti. Peki sanatçı para konuşmalı ve para istemeli miydi? Keşke bu sorunun cevabı da hayır olsaydı. Keşke sanat severler sanatçıyı para konuşmasına fırsat vermeden onların emeğini ve hayal gücünü ödüllendirecek, onları mutlu edebilecek paraları verselerdi. (ORHAN BAHTİYAR - Ateş Kırmızısı) 



***




BEHÇET SAFA

   "Amcamın bir oğlu vardı ama askerlik yaparken mayın patlamış ve ölmüştü. Amcam öldüğünde Paris'teydim, yengemden bir mektup geldi. Amcan borç bıraktı, kitaplarının telif hakkının tamamını bana verir misin, diye. Çünkü mirasın yarısı bana kalmıştı. Ben de devrettim o zaman. Şimdi ise tek varisi ben kaldım. Yıllar sonra yine çıktı amcam karşıma. Geldiler bana para verdiler 35 bin Euro. Hortladı birden burada amcam. Bunları alıp yakabilirim diye de düşündüm. Ama hayatımda ilk defa havadan para geldi. Aldığım parayla sağa sola borçlarımı kapatayım dedim baktım 20 bin Euro zaten borcum varmış." (Söyleşi: İHSAN YILMAZ - Hürriyet.com / 2004)






   Abidin Dino'nun dediğini aktarıyor Behçet Safa: "Sanatçı çağdaş bir dilencidir. Yaptığın resimlerle hayatını dileneceksin, yoksa ressam messam olamazsın." Bir ressamın bir ressama gurbette ettiği bu dostane öğüt nasıl karşılık bulmuş olabilir? Kendi resminin ticaretini yapmayı dert etmemiş, yaşayarak resim yapmayı ya da resim yaparak yaşamayı hedeflemiş bir sanatçı Behçet Safa. Yaşamak için gerekenlere sahip olan sanatçı, özgürlüğe düşkünlüğün bedelini sefaletle ödemekten çekinmeyip inançla resim yapmayı sürdürmüş.
   Böyle bir ressam gerçekten yaşadı, resim yaptı ve öldü. Tanık olduğumuz benzersiz gerçeklikler, çürük yanlarını gördüğümüz dünyaya, düzene karşı mücadele etmek için yeni ve güçlü birer kaleye dönüşür.
   Amcası Peyami Safa yazdığı mektupta "Paris'te yapamazsın" dediğinde gardını düşürüp hemen geri dönmemiş. Neye güvenip dönmemiş? Tutkunun ya da tutkuyu anlayıp ona değer veren sanatçıların varlığı anlıyoruz ki onu güçlendirmiş. Fikret Muallâ yapabiliyorsa Behçet Safa niye yapamasın? Köprü altına, sokağa düşeceğini öngören romancı amcasının onu çözümleyemediğini görüyoruz: Hayata ve resme tutkuyla sarılan bir sanatçı için sokağa düşmek, sakınması gereken tehlikeli bir durum değil. Gocunup gücenmek yerine, öfkeli inancını coşkulu duruşuyla pekiştirmiş. 
   Behçet Safa bizi neden ilgilendiriyor sorusunun cevabı biraz da bu: Sanatın kaç para edeceğini düşünüp duran simsarları ve resme değil fiyatına bakan aptalları umursamadan resim yapmaya devam eden bir sanatçı, resmin bugün hâlâ yapılıp izlenebilen benzersiz bir eylem olduğuna ilişkin inancımızı tazeler. 
   En eskisi altmış bin yıl önce yapılan o mağara resimleri ile şimdi çöplükten kurtarılmış kartonların üzerine yapılan resimler arasındaki uzun mesafe bize insanın, insanlığın geldiği noktayı gösteriyor: Doğada yaşıyordun, boyaya para vermiyor, mağarayı kiralamıyor, resmini satmıyordun; bedeninle yaşıyor, yapıyor, mücadele ediyordun. Şimdi yaşamıyor, tüketiyorsun, tüketiliyorsun ve bir fiyatın olduğu kesin. Peki "sanat kaç para?" (İSMAİL PELİT - Cumhuriyet Kitap)



***



YANILGI

Tüm ozanca düşler düşledik
Yanılgılar bizce sevi sizce tasa
İncir yapraklarının beş parmak oluşu
Cızgaların umurunda değildi.

Yellerin estiği yöne yatanlar yaşıyordu
Çirkefliklerin parayla bir erdem oluşu vardı
Bir bunu bilemiyorduk.


FETHİ SAVAŞÇI
(Duvarcı Hasan Usta)








Merhaba!