27 Kasım 2016 Pazar

SANAT - EĞİTİM - İNSAN




   Okuyup da ne olacaksın dediler, ilkokuldan sonra okutmadılar. Hep ressam olmak istedi. Annesi, "Köy yerinde ressam mı olurmuş" deyip resimlerini yaksa da eline geçen her kağıda çizmeye devam etti...
   Mahişeker Kaya, karakalemle başlayan resim tutkusunu eşinin desteğiyle büyüttüğünü eşiyle gurur duyarak anlatıyor:
   Rengarenk tablolar çizmeyi çok istiyordum. Ama resim malzemeleri pahalıydı. Ne yapsam diye günlerce düşündüm. Eşim benim için bahçeye turşu malzemeleri ekti. Onları turşu yapıp sattım. Aldığım ilk parayla boya ve tuval aldım. Sanki içimde bir kuş vardı. Hâlâ kırtasiyeye giderken çocuklar gibi heyecanlanıyorum. Sanat benim için hayatın tüm renklerini kapsayan bir alan...


   Mahişeker Kaya, resimlerini yaparken Farid Farjad ve Cem Adrian dinliyor. Kaya, "Sanatsız bir hayat düşünemiyorum. Şiir yazıyorum, kitap okuyorum. Ev işlerinden kalan tüm zamanımı sanata ayırıyorum. Çektiğim zorlukların yanında resim ve şiir bana terapi gibi geliyor. Evimde küçük bir atölye kurdum. O küçük atölye benim dünyam" dedi. (MÜJDE OKTAY - Aydınlık Gazetesi) 









   Fazıl Say'ın annesi Gürgün Hanım evladının nasıl dünya yıldızı olduğunu şöyle anlatıyor:


  "Toplumda Fazıl Say'ın başarısını tamamen doğanın ona bahşettiği üstün yeteneğe bağlayıp parlak sözlerle, süslü edebiyat cümleleri ile sihirli bir yükseliş şeklinde anlatma eğilimi var. Onun başarısını peri masalı gibi anlatmanın kimseye bir yararı yok. Çünkü, bana göre çocuktaki üstün yetenek doğadaki petrol yataklarına benziyor. Evet, eğer ilgilenilmiyorsa doğada petrol yataklarının var olması hiçbir değer taşımaz. Çocuklarda var olan müzik yeteneği ile de ilgilenilmediği takdirde yetenek yok olup gider. Oysa petrolün araştırılması, bulunması ve yeryüzüne fışkırtılması gerek, tıpkı çocuktaki üstün yeteneğin ipuçlarını bulup ortaya çıkartmak gibi.
   Fışkıran ham petrolün nasıl işlenip rafine edilmesi gerekiyorsa yetenekli çocuğun da yetkin hocalar tarafından eğitilip pırıl pırıl parlatılması gerekir..." (Cumhuriyet Kitap)





   Paris Komünü'ne damgasını vuran fikir, "politeknik", yani "bütünsel" eğitimdi, çocuklar öyle eğitileceklerdi ki; kafa emeğiyle kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalkacaktı. Erkek ve kız çocuklar hem teorik hem pratik eğitim alacaklar, hem okula hem atölyeye gidecekler, hem bir aleti ustalık derecesinde kullanabilecekler hem de kitap yazabilecekler ya da enstrüman çalabileceklerdi. Böylece sadece elleriyle değil kafalarıyla da üretmeleri amaçlanıyordu.
   Kömün eğitiminin ahlaki ilkeleri, Paris sokaklarına asılan posterlerde şöyle sıralanıyordu: "Çocuğa başkalarını sevmeyi ve onlara saygı duymayı öğretmek, çocukta adalet sevgisi uyandırmak, kendisine verilen eğitimin herkesin çıkarları düşünülerek verildiğini öğretmek." ( FATİH YAŞLI - BirGün Gazetesi)  







   ...Müzik, daha geniş bakarsak da sanat, bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminin tohumları zihinlerine, kalplerine yerleşmiş çocuklar,"birisi" olmanın yollarını insani değerlerde arayacaklardır... ( NURGÜL ATEŞ- Aydınlık Kitap)






   Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır. 



OSCAR WİLDE
(Dorian Gray'in Portresi)






   Kapitalizm insanı, insan olmaktan çıkarıyor, yerine yalnızca tüketen/sorgulamayan "insan olmayan insan" olarak "The İnsan"ı koyuyor. Oysa gerçek sanatın bir tek temel ölçütü var; insan. Her şey bunun için. Yazın da, sanat da!

HALİT PAYZA







Merhaba!

20 Kasım 2016 Pazar

UMUT VE BAŞARI




   "Amacın başarmaksa zemherinin bahara binektaşı olduğunu bilirsin."

MUHAMMET GÜZEL
(Son Göç)







  Hayat umudun bileğitaşıdır!

NİHAT  BEHRAM










   Anton Çehov dünya tiyatro tarihinin Shakespeare'den sonra sahne sanatına en büyük yenilikleri getiren yazarıdır. Şiirsel gerçekçiliği, psikolojik davranışları, sıradan insan yaşamını oyunlarında en iyi biçimde yansıtan yazarın ilk yazdığı oyun "Martı" adlı tiyatro yapıtıydı.
   Martı 17 Ekim 1896'da St. Petersburg'taki Aleksandrovski Tiyatrosu'nda dünya prömiyeri yaptı. Oyunu, Anatoli Yevgenyeviç Karpov sahneye koymuştu. İlk martı rolünü de çok ünlü bir oyuncu olan Vera Fyodorovna Komisarjevskaya oynadı. Bu ilk gösterimi oyunun yazarı Anton Çehov locadan izliyordu. İlerleyen dakikalarda seyircinin oyunu beğenmeyerek yuhaladığını gördü. Bu tepki haksız değildi çünkü oyuncular ve sahnelenme başarısızdı. Olumsuz tepkiler artınca Çehov gözyaşlarını tutamayarak tiyatroyu terk etti. 
   Daha sonra Moskova Sanat Tiyatrosu'nun yönetmeni Konstantin Stanislavski tiyatrosunda Martı'yı sahneye koymak istedi. Çehov bu konuya sıcak bakmadı çünkü aynı olumsuz tepkilerle karşılaşmaktan korkuyordu. Sonunda ikna olmakla birlikte Moskova'daki prömiyere katılmadı.
   Martı oyunu bu kez öylesine büyük bir ilgi patlamasıyla karşılaştı ki, MST'nin amblemi martı oldu...
  ...Tüberküloz nedeniyle Yalta'da dinlenmekte olan Çehov prömiyerde oyunu izleyemeyince yönetmen Stanslavski ve yardımcısı Vladimir Neviroviç Dançenko oyunu tüm kadro ile Çehov'un dinlenmekte olduğu Yalta'ya götürdüler. Bu kadar ilgi ve beğeni toplayan oyunu yazarının görmemesine gönülleri razı olmamıştı.Oyun Çehov'a Yalta'da seyrettirildi. Çehov iyi duyumları zaten almıştı ama oyunu canlı olarak izlemek onu ayrıca duygulandırdı, mutlu etti. Bu olay sanat dünyasında bir üstada yapılmış en büyük jestlerden biridir... (HAYATİ ASILYAZICI - Aydınlık Gazetesi)



ANTON ÇEHOV









"Asla, kimsenin umudunu kırma! Belki de sahip oldukları tek şey odur."

MEVLÂNA
   








Merhaba!

13 Kasım 2016 Pazar

DOST IŞIĞI





HASLET SOYÖZ
(Fenerler)



   Haslet Soyöz'ün dördüncü sergisi "Deniz Fenerleri"nin sergi albümüne önsöz yazan denizci-gazeteci Meriç Köyatası şöyle diyor:
  "Fenerler denizcilerin can dostudur. Fenerlerle dost olmayan bir denizcinin sonu pek hayırlı olmaz. Ya teknesi kayalıklarda parçalanır, ya da sonsuz deryalarda kaybolur."








   

İBRAHİM BALABAN


   Üç sınıflık köy okulundan mezun olan İbrahim Balaban, resme meraklıydı. 1942 yılında düğün evini basan hasmını öldürdü ve 10 yıl hüküm giyerek cezaevine girdi. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş'un cinayete kurban gittiğini; daha sonra da doğum sırasında karısının öldüğünü öğrendi. Doğan çocuğu tek teselliydi ki, onu da çok kısa bir süre sonra kaybetti. Bu acılı yıllarda Bursa Cezaevi'nde Nâzım'la tanıştı. Ona sarıldı. Balaban'ın resme olan ilgisini Nâzım keşfetti ve onun ilerlemesini sağladı:
  "Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'ne geldi. Ben de oraya düştüm. Orada portreler yapıyordu. Ben de ondan görerek, ondan habersiz portreler yapmaya başladım. Benim portre yaptığımı görünce, beni çırak, talebe olarak kabul etti. Bana dedi ki:
 -Benden daha iyi portreler yapıyorsun. Öyleyse bu boyaların, fırçaların hepsi senin.
  Bir sandık boya..."


   Ayrıca Nazım'dan felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler de edinen Balaban, yedi yıl süren Nâzım Hikmet'li günlerini "Şair Baba ve Damdakiler" isimli kitabında ölümsüzleştirdi. İkisi de 1950 affıyla özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Arkadaşlıkları burada bitmedi. Nâzım'la beraber İstanbul'a giden Balaban, askerliğine kadar onun evinde kaldı. (Yaşamı Çizgileri/Desenleri Balaban 1, Yayına Hazırlayan: Remzi Oğuz Yılmaz, Bilim Sanat Galerisi) 






 "Dostluk mum gibidir. 
Her yer aydınlıkken belli etmez kendini.
 Bazı şeyler ancak karanlık bastığında görünürler. 
Dostluk gibi." 

ERTÜRK AKŞUN
(On Sekiz Saat)








Merhaba!

10 Kasım 2016 Perşembe

VAZİFE




   Sabaha karşı idi. İzmir'den Süvari Yüzbaşı Sadık geldi. Haberi Dr. Fahri vermişti. İçeriye alındı. "Anlat" dedi Mustafa Kemal Paşa. Yüzbaşı Sadık:
  "Paşam İzmir'de Hürriyet ve İtilaf Fırkası (Partisi) mensupları Mahmut Celal Bey ile (Celal Bayar) Süleyman Ferit Bey'i jurnallemişler. (Süleyman Ferit: Eczacıbaşı'nın kurucusu Süleyman Ferit Eczacıbaşı) İkisi de gizli teşkilat kurmaktan mahkemeye çıkarıldılar. Zaten İttihatçı oldukları da malum. Mahkeme Mahmut Celal Bey ile Süleyman Ferit Bey'i dinlemiş ve sonra onlar demişler ki, "Bakın namus demek emperyalizmin vatanımızın işgaline karşı çıkmak demektir. Mustafa Kemal Paşa'nın bir sözü, namus kılıcın keskin ağzındadır deyişi bize kadar gelmiştir. İşte namus kılıcın keskin ağzında, elbet vazifemizi yaparız." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi)    





   Mondros sonrası emperyalizmin işgal zamanları...Yüzbaşı Eczacı Celal, Tünel'den çıktı. Asmalımescit'te arkadaşları ile buluşacak, oradan gizli karargâha gideceklerdi. Aralık ayının karlı bir günü. Bir çocuk bir yandan ağlıyor, bir yandan elindeki gazeteleri satıyordu. Bir eli ile gözlerindeki yaşları siliyordu. Ayakları yarı yarıya çıplaktı. Üstü yırtıktı. Yüzbaşı Celal durdu, "Neden ağlıyorsun" dedi.
   Çocuk çatılardan aşağılara sarkan emperyalizmin bayraklarını gösterdi:
  "Babam şehittir, anam öyle söyledi. Zabit amca bu bayraklar bizim değil ki" derken sanki büyük ruh kırgınlığını anlatmış oldu. Yüzbaşı Celal çocuğa bir ayakkabı aldı. Gidiyordu ki o Türk çocuğu arkasından seslendi, "Öcümüz alınacak değil mi zabit amca?" Yüzbaşı Celal, "Gelecek o günler" derken gözlerini siliyordu. Onca cephelerde bulunmuş Yüzbaşı Celal ağlıyordu.
   Gece gizli karargâh. Yüzbaşı Celal anlattı Mustafa Kemal Paşa'ya...
   Mustafa Kemal arkasını döndü, öyle kaldı bir zaman. Ve sonra tekrar döndü, gözlerindeki yaşlar kurumamıştı daha:
  "Namus kılıcın keskin ağzındadır demiştim ya, işte o Türk çocuğunun gözyaşları diyor ki, namus kılıcın keskin ağzında gayrı... Bir daha yemin ediyorum ki, o çocuk zaferimizi duyduğunda intikamı aldınız diyecek zabit amcalarına. Şimdi düşünsünler emperyalizmle işbirliği yapanlar, o çocuğun gözyaşlarının da hesabı sorulacak onlardan." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi)



  
   Sabahın erken saatleri, karda çıplak ayaklı çocuklar satmak için gazeteleri almayı beklemekteler. Evlerine üç kuruş ya da bir somun ekmek parası götürecekler. Gazete satıcısı bir çocuk ötekilerin şefi gibi hepsini yanına çağırdı:
  "Bu kağıtları bu gece Beyoğlu caddelerinde dağıtacaksınız ama yakalanmayın!"
   Koynundan bir deste kağıt çıkardı, çocuklara verdi. Kağıtların üzerinde işgali öven, millicilere söven Ali Kemal ile Refii Cevat'ın fotoğrafları vardı ve altlarındaki yazı şöyle idi: "Bunlar ihanet-i vataniye içindeler."
   Sabaha karşı Beyoğlu caddelerinde o kağıtlar vardı. Kapıların önlerine de konulmuştu...
   O gece toplantıda Mustafa Kemal Paşa'ya anlatıldı. Mustafa Kemal Paşa: "Bu çocuklara da borcumuz var. Bu çocukların şehit çocukları olduğunu söylediniz. Onca cephelerde bıraktığımız kabirleri meçhul zabitler (subaylar), Mehmetler... Onlara karşı borcumuz var ve vazgeçilmez namus borcu. Eğer emperyalizmi mağlup edemezsek vazifemizi yapmamış oluruz. Fakat emperyalizm muhakkak mağlup edilecek." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi) 





   Esir İstanbul geceleri. Türk mahallelerinde ışıklar erkenden sönmekte ya da azalmakta. Cephelerden yaralı dönmüş komutanlar evlerinde, "Umutsuz olmamak icap eder. Mustafa Kemal Paşa bir şey yapacaktır" demekte.
   Ve bir gece gizli karargâh: Mustafa Kemal Paşa'nın gizli teşkilatına katılmış Harbiye Nezareti'ndeki genç kurmaylar. Dr. Fahri, Yüzbaşı Dayı Maksut, Salih Reis... İstanbul teşkilatlanmasını anlatmaktalar.
   Genç kurmaylar:
  "Paşam, zaferi kazanacağımız muhakkak. Ama ondan sonrası da diyorsunuz."
   Mustafa Kemal Paşa sigarasından derin bir nefes çekti. Her zaman yaptığı gibi gözlerinin içine baktı onların.
  "Evet emperyalizm Anadolu topraklarında bozkırda yakacağımız ateşle mağlup olacak. Ama asıl vazifeler de ondan sonra başlayacak..." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi)





  "Atatürk, uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba sarf etmiş, üstün vasıflı, olağanüstü yenilikler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve istilaya karşı savaşan ilk önderdir. İnsan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı yapmayan, benzeri olmayan devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurucusudur."

   Yukarıdaki satırlar bana veya her hangi bir kişiye ait değil. Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın 152 üye ülkesinin oy birliği ile kabul ettiği uluslararası bir metin. Yapılan oylama ile 1981 yılı bütün dünyada Atatürk yılı olarak ilan ediliyor. (SONER POLAT- Aydınlık Gazetesi)  







Merhaba!

6 Kasım 2016 Pazar

GÜLMESİNİ BİLENLER




   Lütfi Akad, "Işıkla Karanlık Arasında" isimli kitabının bir yerinde hayatının en büyük dersini nasıl aldığını anlatır. Yıl 1946. Şakir Sırmalı "Domaniç Yolcusu" isimli filmini çekecek. Lütfi Akad'ın görevi bir çeşit uygulayıcı yapımcılık. Adapazarı'na gitmeden önce bazı siparişler vermek üzere birileriyle buluşacak. Randevu öncesi kötü gözüken ayakkabılarını boyatmak ister. Taksim Sahnesi'nin önüne sıralanmış boyacılardan birine gider ve sandığa ayakkabısını koyarak. "Çabuk" der, "Acelem var, şişir gitsin!"
   Boyacı eliyle arkadaki boyacıyı işaret eder:
  "Arkadaki arkadaşa geç beyim."
  "Neden, ne oldu ki?"
  "Ben ayakkabı boyarım beyim, bu benim işim. Şişirme istiyorsan arkaya geç!"
   Lütfi Akad. "Hayatımın dersini alıyordum o anda" der ve ayağını çekmeden:
  "Buyur, bildiğin gibi boya, hakkını ver" der...(ERCAN KESAL- BirGün Gazetesi)


ÖMER LÜTFİ AKAD






   Rıfat Ilgaz, oturduğu kahvehaneden Babıâli yokuşunu seyre dalar bir akşamüstü. Hayaller kurduğu esnada, kolkola girmiş iki kişinin ağır aksak hareketlerle, tramvaya yetişmekte olduğunu fark eder. Birbirlerine tutunarak yürümeye çalışanlar, Âşık Veysel ve Yaşar Kemal'dir. Ilgaz neden sonra tanır... Bir tebessümle bakar gidenlerin ardından. "Yarabbim" der "İki adama bir gözü anca vermişsin..." (ERK ACARER- BirGün Gazetesi)


AŞIK VEYSEL
VE
YAŞAR KEMAL



                  




   Vedat Türkali, "Öldüğüm zaman benden hem şair hem de Bir Gün Tek Başına'nın yazarı olarak söz edecekler, canım sıkılıyor buna" dediğinde şaşırmıştım doğrusu. On yıldan fazla zaman geçirdiği Londra'da benim de neredeyse hiç çıkmadığım Finsbury Avenue'daki o evde sohbet ettiğimiz bir akşam böyle demişti. "Neden" diye sormama gerek kalmadan açıklayıverdi: "Şiir yazdım, doğru. Ama benim şiirimize en büyük katkım, zamanında şiir yazmayı bırakmam olmuştur." (MUSTAFA K: ERDEMOL- BirGün Gazetesi)


VEDAT TÜRKALİ






Gülmek kutsaldır. 
Babam Nazizm gelmeden önce her şeyi anlamıştı; 
"Gülmek nedir bilmeyen bir toplum, tehlikeli olmaya başlar" derdi.


DARİO FO









Merhaba!