25 Ağustos 2014 Pazartesi

YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR




"Para her şeyi yapar diyen, para için her şeyi yapar."

BENJAMİN FRANKLİN




   Mustafa Yıldırım'ın "Ulus Dağı'na Düşen Ateş"  adlı romanında Çerkes İsmail Çavuş öfkeden kararmış yüzüyle şöyle der:
   "Elleri toprağa, tezgaha varmamışlar, hep hazırdan yemeye alışmış olanlar; hangi dinden, hangi milletten olurlarsa olsunlar, ruhlarını satmaya hazırdırlar!"



  Yoksulluk, " İnsanı iş sağlayarak onuruna kavuşturacak savaşın zaferine kadar" yeryüzünden kalkmayacaktır. (KERİM KORCAN- Ter Adamları)







O, saatı sordu.
Paşalar: "Üç",dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstüne yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur-Ayvalı hattı üzerinde
manga mevzidedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla 
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer 
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" dediler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz 
kaçtığı için korkar.


NAZIM HİKMET
(Kuvayi Milliye-Sekizinci bap)





   
   Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'in önderliğinde halkımızın savaşıydı. Ve Nazım Hikmet kadar hiçbir şair, Kurtuluş Savaşı şairiyim diyenler bile, Mustafa Kemal Paşa'yı hiç bu kadar anlamlı ve güzel anlatmadı. Yahya Kemal'in Kurtuluş Savaşı'yla ilgili tek bir dizesi bile yok. Ama Nazım Hikmet 13 yıl hapishanede yattı. Yahya Kemal ise ömrü boyunca en yüksek maaşlarla çalıştı. Türkiye bu ayrımı yapamadığı için geri kalmışlıktan kurtulamıyor. (AYDINLIK KİTAP) 






HALDUN TANER
(d. 16 Mart 1915, İstanbul-ö. 7 Mayıs 1986, İstanbul)
  ( Öykü, tiyatro,ve kabare yazarı, öğretim üyesi ve gazeteci. Türk Tiyatrosu'ndaki ilk epik tiyatro örneği olan "Keşanlı Ali Destanı" adlı oyunu ile dünya çapında tanındı. 1967'de Devekuşu Kabare'yi kurdu.)


   Haldun Taner "Devekuşuna Mektuplar" adlı kitabında şöyle seslenir Devekuşu'na:

   "Dün ıslıkladığımızı bugün alkışlıyoruz. Bugün övdüğümüzü yarın yuhalıyoruz. 
   Ve işin kötüsü, bütün bunları hiç yadırgamıyor, olağan buluyoruz.
   Hafıza galiba ahlakın ilk şartı.
   Ama ben, bunu, hafızasızlıktan çok, başka bir şeye daha yoruyorum Devekuşu:

   Gerçek kahraman yokluğunda, eldeki mevcuttan yalancı pehlivan yaratma ihtiyacına.."







Merhaba!

   

18 Ağustos 2014 Pazartesi

İBRAHİM ÇALLI



   Çallı ile Edip Hakkı birlikte Paris'te okumuşlar. İstanbul'daki arkadaşlıkları da  berdevam. Resim dalında iki büyük usta. Çallı ufak tefek, üflesen uçacak cinsinden birisi. İkincisi bir insan azmanı.Yürüyüşü bile toprağı sarsmacasına. İkisi de içkide sonuna kadar.
   Bir ağustos gecesi Boğaz'da demlenmişler. Sabaha karşı bardan çıkmışlar, bir taksiye binmişler. Çallı yaşça büyük olduğu için adaba göre küçük olan Edip Hakkı'yı evine bırakacak. Ama Edip Hakkı olmazlanmış ve narayı patlatarak kısa kesmiş:
  "Çek oğlum Cihangir'e."
   Çallı'nın evi Cihangir'de bir apartmanın giriş katı. Edip Hakkı, şoföre beklemesini söyleyip iyice sarhoşlamış Çallı'yı sırtlamış, güç bela kapıyı açmış, pelte halindeki Çallı'yı soyup, cadde tarafında bulunan yatak odasına götürmüş. O zamanlar sivrisineklerden korunmak için karyolanın üstünde tül cibinlikler var. Edip Hakkı cibinliği aralayıp Çallı'yı sallasırt yatağa fırlatmış. Sonra sokağa çıkmış ve biraz önce yatağa yatırdığı Çallı, kaldırımın üstünde büzüşmüş bir hallerde. "Ulan sıçarım ben böyle şakanın içine" deyip yeniden sırtlamış Çallı'yı. Getirmiş yeni baştan tülü aralayıp bırakıvermiş güya yatağın üstüne. Yine çıkmış sokağa ve Çallı yine sokakta kaldırımın üstünde yatmakta. Ve inlemekte ki acaip bir şekilde:
  "Allah belanı versin Edip Hakkı. Ulan cibinlik diye pencerenin tülünü aralayıp beni sokağa atıyorsun ikidir. Allah belanı versin."



Hatay'ın Anavatan'a Hasreti 
(İBRAHİM ÇALLI)






İBRAHİM ÇALLI
(d. 13 Temmuz 1882 Çal, Denizli-ö. 22 Mayıs 1960 İstanbul)
 ( Şeker Ahmet Paşa'nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.)


  

Zeybekler
(İBRAHİM ÇALLI)


  Mide kanaması sonucu yaşamını yitiren Çallı'yı Hasan Ali Yücel, ölümünden sekiz gün sonra  30 Mayıs 1960'ta kaleme aldığı "Dostum Çallı" yazısında, şöyle anlatıyor:
   "O'nu son defa Taksim civarında görmüştüm.O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar  ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip bir iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da  bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık."




Merhaba!

11 Ağustos 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-CAN YÜCEL



Biliyorum suçluyum, razıyım cezama
Çalmadım, öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım.
Na'aptım biliyor musunuz Reis Bey?
Tuttum insanları sevdim.




"Toprak gibi olmalısın.
Ezildikçe sertleşmelisin!
Seni ezenler sana muhtaç kalmalı!
Hayatı sende bulmalı."




(d. 21 Ağustos 1926,İstanbul-ö. 12 Ağustos 1999, İzmir)


  Can Yücel, tek parti döneminin yedi yıl bakanlığını yapmış "adam"ın oğluydu. Sınava girip burs kazandığı halde babası "bakan kendi oğluna torpil yaptı derler!" diyerek yurt dışına göndermedi. BBC'de Türkçe yayınlar servisinde spiker olarak çalışarak kendi parasıyla Cambridge'de okudu.


Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla-ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim




HASAN ALİ YÜCEL
(d. 17 Aralık 1897, İstanbul- ö. 26 Şubat 1961, İstanbul)
(Öğretmen, Milli Eğitim eski bakanı, Köy Enstitülerinin kurucusu)




"Koskoca Can Yücel grip olacak değil ya, kanser olmuşuz tabi."


  12 Ağustos 1999 gecesi ölen Can Yücel'in cenazesi dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın çabaları ile Datça'ya getirildi ve büyük Gölcük depreminin meydana geldiği 17 Ağustos 1999 tarihinde, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak defnedildi.






"Gittin mi büyük gideceksin! Ayrılık bile gurur duyacak seninle."

( CAN YÜCEL )




Merhaba!

4 Ağustos 2014 Pazartesi

HİROŞİMALAR OLMASIN-SAVAŞA DAİR-2


                                                                                     OKTAY AKBAL  
                                                                   ( d. 1923- İstanbul, Gazeteci, yazar)   

             Sadako Sasaki. Hiroşimalı binlerce küçük kızdan biri. Atom bombasının atıldığı 1945 yılında iki yaşındaymış. Yaralanmamış, hastalanmamış. Okuluna gidiyormuş güzel güzel. Yıllar geçmiş. Sadako, kentinin her gün biraz daha düzeldiğini, yeni yapılar yapıldığını görmüş. On iki yaşındayken birden hastalanmış. Radyasyonun vücudunda yarattığı onulmaz bir hastalıkmış bu. Doktorlar, uzmanlar incelemişler, kurtuluş olmadığını anlamışlar. On iki yaşındaki Sadako ölecek. Kendi de biliyor bunu.
            Ama bir Japon geleneğine göre kağıttan bin turna kuşu yapan kişinin dileği muhakkak gerçekleşir. Oyalanması için Sadako'ya bu inancı veriyor çevresi. Mektuplar alıyor bu konuda. Sadako hasta yatağında başlıyor kağıttan turnalar yapmaya. Ben çok uğraştım turnalar yapmaya, yapamadım o kuşları. Bir, iki, üç kez katlıyorsun, kıvırıyorsun derken bir kuş çıkıyor ortaya.
            Sadako günlerce uğraşmış, yüz, iki yüz, beş yüz, altı yüz, altı yüz kırk altı tane kağıttan turna kuşu yapmış. Onlar birbirlerine de bağlanıyor, metrelerce uzunlukta  bir kuş dizisi çıkıyor ortaya. Sadako Sasaki bin turnayı tamamlayamamış. Bin turna yapabilseydi kurtulacak mıydı ölümden? Kimbilir?
            On iki yaşındaki bir kızın öleceğini bilerek, bin turnayı tamamlarsa ölümden kurtulacağını hayal ederek, umut ederek gece gündüz kağıttan turna yapması geliyor gözümün önüne. 646' nın bitişi, 647' ye başlayamamak ve çekip gitmek bu hem güzel, hem çirkin, hem yüce, hem aşağılık dünyadan.





   ÜLKÜ TAMER
(d.1937- Gaziantep) Şair, Çevirmen

            Savaşla ilgili bir başka anekdotu Ülkü Tamer'den okumuştum:

          Vietnam savaşı sürüp gidiyor. Amerikalılar, Japonya'da bir hava üssü açmak istiyorlar. Üs, Vietnam'ı bombalamak için bir sıçrama tahtası olacak. Hiroşima'yı, Nagasaki'yi yaşamış Japon halkı karşı çıkıyor buna. Ama Japon hükümeti "olur"unu veriyor. Uzun tartışmalardan sonra üs kuruluyor.
        Üssün açılacağı gün büyük bir tören düzenleniyor. Japon hükümetinin üyeleri, devletin ileri gelenleri, Amerikalı generallerle birlikte, kurulmuş tribünlerde yerlerini alıyorlar. Söylevler veriliyor, marşlar çalınıyor. Ufukta belirecek Amerikan uçak filosu beklenmeye başlanıyor.
           Uçaklar gelecek, piste konacak, üs de "resmen" açılmış olacak.
       Biraz sonra uçaklar beliriyor. Tam piste alçalacakları sırada binlerce, onbinlerce balon yükseliyor gökyüzüne. Üssün yakınlarına "mevzilenmiş" Japonlar, getirdikleri balonları havaya salıveriyorlar. Gökyüzü balonlarla kaplanıyor.                                                  
           Sonuçta hiçbir uçak inemiyor piste. Filo dönüp gidiyor.     



                                                                        



   Savaşı anlayabilir miyiz? Kolumuzun çarptığı bir insandan özür dilediğimiz, garsona teşekkür ettiğimiz, kırmızı ışıkta durduğumuz bir dünyada yaşarken, insanların bir anda parçalara ayrıldığı, bebeklerin ve çocukların topluca öldürüldüğü, kadınlara topluca tecavüz edildiği bir dünyayı nasıl algılayabiliriz? (TAYLAN KARA) 


     

                                                                                          Merhaba!