31 Ekim 2021 Pazar

MODERN ZAMANLAR!

 

Anımsa, 'sahte cennetler' demişti Baudelaire

oysa ne haşhaş ne afyon

uyuşturabilir insanı

modern zamanların uyuşturduğu kadar

bu ilgisizlik, bu cehennem

gözler ekranlara kilitli, hepimiz

kendi tabutumuza bakar gibiyiz.

TUĞRUL TANYOL


***




   1.
  Birleşmiş Milletler 76. Genel Kurulu 100'den fazla devlet ve hükümet başkanının katılımıyla başlarken, Genel Sekreter Antonio Guterres açılış konuşmasında dünya liderlerine pandemi ve iklim krizi konusunda uyarıda bulundu.
   Dünya liderlerine, "Tehlike çanlarını çalmak için buradayım. Dünyanın uyanması gerekiyor. Uçurumun kenarındayız ve yanlış yönde ilerliyoruz" uyarısıyla konuşmasına başlayan Guterres, "Dünyamız hiç bu kadar tehdit altında olmamıştı" dedi. Covid-19 salgınından iklim krizine, Afganistan, Etiyopya, Yemen ve diğer ülkelerdeki krizlerden insan hakları ihlallerine, bilime yönelik saldırılardan aşı dağıtımındaki eşitsizliklere kadar birçok konuya değinen Guterres, "Dünyanın bazı yerlerinde son kullanma tarihi geçmiş, kullanılmamış Covid-19 aşılarını çöpte görüyoruz. Bazı ülkelerde aşı bolluğu, diğerlerinde boş raflar. Zengin ülkelerin çoğunluğu aşılandı. Afrikalıların yüzde 90'dan fazlası hâlâ ilk dozunu bekliyor" diye konuştu. (A.A) 


***


   2.
  Muhteşem, matematiksel, geometrik temelli, yeryüzündeki bütün canlıların kodlanmış olduğu bir kâinat içinde yaşıyoruz.
   Mezopotamya'da, Güney Amerika'da çağlar önce ilk şehirleri kuran insanlar evrenin yasalarına göre yaşıyorlardı. Zihinsel kavramları doğaya sevgiyle yaklaşmak, her canlıya saygı duymaktı.
  İlk uygarlıkların insanları doğayı tapınak haline getirmişlerdi ve onun canlı olduğunu biliyorlardı. Hitit uygarlığı bireyleri savaşmayı bile bilmiyorlardı. Yalnızca bir kez Mısır'la savaştılar hepsi o kadar.
   (...)
   Öte yandan bugün bize miras kalan parçalanmış, tüketilmiş bir doğanın başkaldırışını izliyoruz.
   Ve asırlar sonra ilk kez onun canlı olduğuna tanıklık yapıyoruz.
  21. yüzyılın mirası, savaşlardan harap düşmüş, yağmadan nasibini almış, birbirini durmadan öldüren toplumun yozlaşmış ölü dünyası.
  (...)
  Modernizm süreçleri boyunca yaşanan dual dünya algısındaki gibi "Sadece ben varım, karşımdaki cansız doğayı ben yönetirim, istediğim gibi kullanırım, yıkarım, yakarım, dağıtırım, ben yeryüzünün sahibiyim" tavrı dünyayı felaketlere sürükledi. Bu düşünce tarzı faşizmdir. (GÜNSELİ İNAL - Cumhuriyet Kitap / Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***


    3.
  Oktar Türel, Küresel İktisadi Tarihçe: 1980-2009 (Yordam Kitap / 2021) isimli incelemesinde kapitalizmin tomografisini çekiyor, kesitleriyle.
    (...)
  Bir vurgusundan başlayalım: "Sermaye hareketlerinin serbestleştiği ve finans akımlarının ticaret akımlarını fazlasıyla aştığı bir dünya!" Başka deyişle, 'her ülkede kapitalizm!'
   Burada ana parça sermayedir, bütünüdür. Bütünün zaman içindeki hareketi 1980'den başlayıp bir yeni 'sermaye rejimi' yaratmıştır. Tüm elemanları, kurumları, araç-gereçleri, yasakları ve kendine özgü 'serbestliği' ile dünyayı 'kendisi için' kurgulamıştır. 
  Sermayenin birikim motorunda ana piston finanstır, durdurulamaz şekilde. Ticaret buna göre yeniden (dünya çapında) örgütlenmiştir.
  Bu doku kendi içinde nasıl besleniyor? Odak noktasında kapitalizmin şirketleri var, sermaye stokunun (üretim araçlarının) sahibidirler. 
   Kapitalizm borçlandırarak işler: Şirketlerin yükümlülüklerine (hisseler, borçlar) finansal aracılar (bankalar, sigortalar, fonlar) sahiptir.
    Dokudaki hane halklarının varlıklarının karşılığı ise finansal aracıların (mevduat, vs.) yükümlülükleridir.
   Finansal aracılar (ve onların 'olmazsa olmaz'ı, finans piyasaları) şirket sermaye varlıklarının değerlerini belirlerler ve yakıtı (kredi) sağlarlar. 
   Hane halklarının emekçileri ise sermaye tarafından ayarlanan ücretleriyle yaşarlar, borçlanmakla hep yüz yüzedirler.
   Püf nokta, şirketlerin yarattıkları gelirlerden (ve kârlardan) daha çok borçlanmalarıdır. Hep gelirden daha çok borç! Kime? Finans kesimine. İkinci püf nokta ücretlerin düşük düzeye ayarlanmasıdır.
   Basitçe, kapitalizmin 1980 sonrası böyle işleyebilmektedir... (BİLSAY KURUÇ - Cumhuriyet Kitap)


 


Merhaba!

24 Ekim 2021 Pazar

SOĞUK SAVAŞ DEMOKRASİSİ

 



  O yıllarda acı bir yel esiyordu... Her birimiz bir yere savruluyorduk önünde... Demokrasi geliyordu ülkemize... Demokrasi geldikçe de her korkulan kalemin üstüne biraz zehir, biraz zıkkım serpiliyordu... (MEHMED KEMAL - Acılı Kuşak)


***


  İki türü var demokrasinin: Biri zor olanı, gerçek olanı. Öbürü de kolayı, oyun olanı. Bu ikincisidir, sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin, toprağı, işi olsun olmasın, demogoji ile serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kâğıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. (İSMAİL HAKKI TONGUÇ)


***


   Demirtaş Ceyhun, Soğuk Savaş Yazıları adlı kitabında şunları yazmıştı:

   "1950 yılında 'atom bombası'nı yaparak 'dehşet tekeli'ni elinden alan Sovyetler'e karşı yeni bir sıcak savaşı göze alamayacağı için, Amerika'nın 'McCarthy' hareketi ile başlattığı bu 'Soğuk Savaş'... özellikle Sovyetler Birliği'ni kuşatan Müslüman ülkelerde yaşanmıştır asıl. Dolayısıyla da Batılı aydınlar zaten yaşamlarını doğrudan etkilememiş bu olguyla fazla ilgilenmemişlerdir. Bu nedenle 'Soğuk Savaş' da bizim sorunumuzdur ve 'Soğuk Savaş' ile yeterince hesaplaşılmadan gerçeğimizi kavrayabilmemiz bizce kesinlikle olanaksızdır."
   Bizim de payımızı alarak son yetmiş yıldır yaşadıklarımız, Soğuk Savaş'ın artığıdır.
   O dönemden kalan cahillik (bilgisizlik), duyarsızlık, bağnazlık, din bezirgânlığı, kişisel çıkar, daha önceki yüzyıllarda toprağımızın insanlarına yaşatılmış olan bin yıllık uykuyla birleşince, cennet ülkemizin cehenneme dönüştürüldüğü günlere geldik. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   "Batı'nın Türkiye karşıtı tutumu, postmodern Haçlı seferidir. Bu saldırıya, selefi - köktendinci söylemle karşı çıkmak, Batı'nın elini güçlendirir. Türkiye bu saldırıyı, Atatürk çizgisiyle, 29 Ekim 1923 kuruluş felsefesiyle göğüsleyebilir. 29 Ekim 1923; ekonomisi, bürokrasisi, ordusu, yargısı, kısacası tüm kurumlarıyla milli bir devlet tasarımıydı. Türkiye'nin kuruluş mimarisi, keyfi bir tercih olmaktan öte, tarihinin dayattığı bir zorunluluktu."
   (...)
  "Düşünsel ve kurumsal anlamda, kuruluş denkleminden uzaklaşan bir devlette neler yaşanacaksa, Türkiye onları yaşamaktadır." (HÜSEYİN ÖZBEK - Utancı Anıtlaştırmak / Doğu Kitabevi)





Merhaba!

17 Ekim 2021 Pazar

SANATIN GÖREVİ

 

   Türkiye'nin 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül Darbesiyle çemberine sokulduğu piyasa ilişkileri, kültürel alanı, özellikle edebiyatı metamorfoza uğrattı. Topluma ve insana duyarlı edebiyatın yerini, büyük sermaye yayınevlerinin pazarladığı bestseller edebiyat aldı. Kapitalist zihniyete uygun bireycilik, akıl ve ilerleme düşmanı Postmodernizm, estetik ve ahlaki referansları kaybolmuş bu edebiyatın temel özelliklerini oluşturdu. Yeni kuşaklar, gerçekçi edebiyatın varlığından habersiz bırakıldı. (ATİLLA KÜÇÜKKAYIKÇI - BİRGün Gazetesi)


***


   "Burjuvalaşmış teknik karşısında ezilen, yok olan insanlar benim insanlarım olmuştur. Ben, aydınlık, umut dolu, okuduğum zaman bana yaşama sevinci, kötülüklerle savaşabilme gücü veren romanları seviyorum. Üst yanı fasa fisooooo."


ORHAN KEMAL
(Fotoğraf: ARA GÜLER)



   İlk baskısı 1957 yılında yapılan Kardeş Payı öykü kitabı, 1958 yılında "Sait Faik Hikâye Armağanı" aldı. 19 öyküden oluşan kitapta "Pırıl Pırıl" öyküsünden küçük bir alıntı bize Orhan Kemal'in hayatla kurduğu ilişkiyi çok güzel anlatıyor:

   (...)
  Yaklaşan ev kirasıyla delik pabuçların mosmor sıkıntısı başladı şimdi. Ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Nasıl kurtulmalıyım bu mosmor sıkıntıdan?
   Dar, eğri, çamurlu sokaklardan ağır ağır dönüyorum. Meydanlık. Hâlâ çift kale oynayan küçük futbolcular...
  Yeni bir sokakta, çürümeye terk edilmiş bir kamyon enkazının yanı başındaki küçük öğrenciler dikkatimi çekiyor. Yere diklemesine koyduğu tahta çantasına oturmuş kısa pantolonlu bir öğrencinin etrafına halka olmuş, onu dikkatle dinliyorlar.
  Çocuğun gözünde gözlük, yüzünde bir bilimadamının ağırbaşlı ciddiliği var. "Proton, pozitron, nötron"lardan bahsediyor. Az daha sokuluyorum. "Konferans"ını kesmiyor; atom, proton, nötron, pozitron, maddenin yapısı, atom çekirdeği...
  Elindeki paslı jiletle "atomun nasıl parçalandığını" göstermeye çalışıyor. Dizleri üzerinde bir mermer parçası, mermerin üstünde de jiletin boyuna parçalayıp ufalttığı bir kurşun çubuk!
   Merakım hayranlık derecesine yükseliyor. Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması hiç de komik gelmiyor. Tersine. Sevincimden hüngür hüngür ağlamak, bangır bangır nutuklar çekmek istiyorum.
    O...usuz, p.....nksiz, gamsız, kedersiz, pırıl pırıl yarınlara olan inancım şahlanıyor.
 Mosmor sıkıntının anasını satmışımdır artık. Artık sabun balonları üfleyebilir, kırlarda doludizgin çember çevirebilirim.
   Futbol oynayabilirim be futbol!

   ***

  "Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması"ından hayata, insana ve onun geleceğine tutkuyla inanan bir insandan başka kim böylesine coşku duyabilir? "Aman işte çocuk kafası" deyip de geçmez ve en ağır sorunlarını bile bir anda unutup kıvançla dolabilir?
   İşte Orhan Kemal'in sırrı... (soL Haber)


***


1.
Yıldızların, çivilediğin yerdeler,
Bulutların, eksik olmasınlar,
Hep aynı minval üzere, senden gelip sana giderler.

2.
Güneşin böler günlerimizi
Bir portakal gibi ortasından ikiye
Yarısını kulların yer, yarısını geceler.

3.
Denizlerin senin elinle doldurduğun kasede çalkalanmaktadırlar,
Ne bir damla artmış, ne bir damla eksilmişlerdir.

4.
Dağların bizim ayağımıza çok bol geldi;
Onları bir defa bile giyen olmadı.
Daha dün elinden çıkmış gibi hepsi yepyeni
Şimdilik eskiyen bir şey varsa ömrümüzdür!

(...)

8.
Toprağında hep aynı lezzet,
Hep o kahrolası, o çıldırtıcı, o obur bereket;
Yedi kat yerin dibinde hep aynı muamma, aynı kasvet, aynı hüzün.
Ve hep aynı meyve, aynı dilimler, aynı hediye gündüzün
Başımızın üstünde aynı bulutlar.
Ve hep o külâh gibi kulaklarımıza kadar geçirilen gökyüzün.
Toprakta aynı başak, aynı buğday, aynı taneler
Bize her gün yeni bir beşik, yeni bir ömür
Sana göz bebeklerimi gönderiyorum,
Âdem Babamıza götür
Zahmet olmazsa, onları kafasındaki boşluğa taksın;
Şöyle evire çevire bir baksın
Ve söylesin sana intibalarını.
Bunlar aynı göz bebekleri değil Tanrım!
Toprakta aynı başak, aynı buğday, aynı taneler
Fakat bu gözbebekleri neler gördü,
neler gördü, neler!...


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


   Dağların bizim ayağımıza çok bol geldi / Onları bir defa bile giyen olmadı / Daha dün elinden çıkmış gibi hepsi yepyeni / Şimdilik eskiyen bir şey varsa ömrümüzdür... Önünde uzanan İskilip'in dağlarını görmeden önce bu dizelerle anlatmıştı dağların içinde uyandırdığı coşkuyu Yaradana Mektuplar'da. İşte burada, İskilip'te yepyeni duruyordu dağlar hâlâ. İnsanlık ise günden güne eskiyordu. Hatta çirkinleşiyordu. Az ötede görünen köy okulunda öğrenciler atmosferde bulunan gaz oranlarını öğrenirken, Auschwitz'te ince ince yapılan ayarlarla gaz odalarında insanlık katliamı yaşanıyordu. Aynı gaz oranlarıyla hepimiz ölüyorduk biraz. İleride "insanlığın kara lekesi" diye anılacağından şüphe götürmez bir çağda yaşamak bize düşmüştü. Salt yaşamak yetmezdi. Dağların yepyeni duracağı fakat bizim ömrümüzün vefa etmeyeceği başka çağlara anlatmak gerekirdi bu kara lekeyi. Elbet bugünlerin resimleri çizilecek, şiirleri yazılacaktı. Nâzım boş yere çekmiyordu ya mahpusluğu. Sanatın görevi de bu değil mi zaten? Nesnel dünyanın özümlenişiyle ortaya çıkan sanatsal yansılar, toplumun pratik etkinliği için bir araç olmadıktan sonra neyleyim ben öyle sanatı... (MÜJGAN TEKİN & VİLDAN TEKİN - Karadut / A7 Kitap)




***


"Sanat, insanın kendine verebileceği en büyük sevinçtir."

KARL MARX







Merhaba!

10 Ekim 2021 Pazar

CANLANDIRILACAK HÜMANİZM


EDGAR MORIN


   (...) Covid-19 pandemisi sosyal, psikolojik, ekonomik ve kültürel bir kriz hâlini aldı. Morin'in deyişiyle hepsinin toplamından oluşan devasa bir kriz yarattı. Morin'e göre Covid-19'un yarattığı megakriz, küreselleştirilen Batılı paradigmanın içine düştüğü buhranın bir sonucu. Biyosferi bozan, toplumu insancılığın dışına iten, ilerleme adı altında ekolojik felaketlere yol veren, siyaseti ve ekonomiyi de bu kervana takan paradigmayı, Covid-19 pandemisi sırasında biraz olsun düşünme fırsatı yakaladık. Fakat Morin, bunun yeterli olmadığını ve yolumuzu değiştirmek için çabalamamız gerektiğini söylüyor. Peki bunu nasıl başarabiliriz?

Doğanın sahibi ve efendisi olmadığımızı anlamamız gerekiyor

   Büyük bir yaşam krizi yaratan Covid-19 pandemisi sırasında, 'eski normal'e dönüp dönemeyeceğimizi tartıştığımızı anımsatan Morin, bunun da bir kriz hâline geldiğini, asıl tartışmamız gerekenin ise neoliberal kapitalist sistem ve onun hayatımıza yerleştirdikleri olduğunu belirtiyor. Olağanlaştırılan krizlere ve özgürlük-güvenlik ikilemine, tüketim kültürüne, dijitalleşmeye, ekonomi-ekoloji çelişkisine yoğunlaşma zorunluluğundan bahsediyor. Bu tartışmaların sağlıklı bir zihinle yürütülebilmesi, devrim ya da toplum projesinden önce, yazarın ifadesiyle bir yol değişikliği sayesinde mümkün olabilir.

   Morin, yeni bir politik-ekolojik-ekonomik-sosyal yoldan söz ediyor. Bunun merkezine ise toplumu insancıllaştırmayı ve yeniden canlandırılacak bir hümanizmi koyuyor. Yazarın yol tasavvurunda şunlar yer alıyor:

   - gıda, tarım ve doğa politikaları,

   - büyümenin ekoloji temelli sürdürülmesi,

   - refahın herkesi kapsayacak şekilde planlanması,

   - uzmanlığın ve liyakatin esas alınması,

   - ekonomik oligarşilerin iktidarının frenlenmesi,

   - yurttaş katılımlı demokrasi reformu,

   - dayanışma siyaseti,

   - benmerkezciliği terk edip sorumluluğu hatırlatma,

   - insan topluluğuna üye olma bilinci uyandırma,

   - göçmenleri ve yerli halkları koruma,

   - doğaya uygun yaşama,

   - su politikası üretme,

   - birliği ve çeşitliliği beraberce savunma,

   - dünya kimliği yaratma,

   - tehlike ve tehditlere karşı kişileri uyanık tutacak umudu yeşertme.

   Morin'in yol tasavvuru, ütopya ve gerçekçilik sınırında bulunuyor, umudu ve sevgiyi içeriyor. Bir megakriz ortamında yazarın önerileri, belki uzak geçmişten kalan romantik öğeler barındırıyormuş izlenimi verebilir. Fakat her büyük kriz ânında dönüp geçmişe baktığımız dikkate alındığında, tüm bunları es geçemeyiz...

   (ALİ BULUNMAZ - BİRGün Kitap) 


 

    

   

  








***


"Çalışmak bizi üç büyük kötülükten uzak tutar: Can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar ve yoksulluk."

(VOLTAIRE, Candide ya da İyimserlik)


   (...) Candide, dünyanın en güzel gerçeklerinden birini, çalışmayı, emeği yücelten, üstelik insanlardan can sıkıntısını, kötü alışkanlıkları ve yoksulluğu alıp götüren bir gerçeği, İstanbul'da, yaşlı bir Türk bahçıvandan öğrenir: "Bahçemiz ile uğraşmamız gerekir."

   Bu özlü söz geniş anlamda ele alınırsa Voltaire'in okurlarına verdiği bir ahlak dersi olarak kabul edilebilir: Bahçemizi ekelim, temiz kentler inşa edelim, insanlar için yararlı ürünler yetiştirelim, kıraç toprakları tarıma açalım, kısacası Voltaire'in Ferney'de yaşadığı gibi bir yaşam sürelim. Üst tarafı ile ilgilenmeyelim.

    Yaşam ne çok iyi ne çok kötüdür. Yaşamı böylece kabul etmek ve olanaklarımız ölçüsünde iyileştirmemiz gerekir. Nasıl mı? Çalışarak, ahlaklı, mütevazı ve sabırlı olarak.

   Gerçek bilgelik insanın kendisini (iç bahçesini) tanımaktan ve kendi doğal çevresini değiştirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir... (ZEYNEL KIRAN - Cumhuriyet Kitap)













Merhaba! 

2 Ekim 2021 Cumartesi

GÜNEYDOĞU BİR MASAL

                                                                                                                                                                                                   

Öyle bir yere varmış ki yolumuz;

Siirt'le Beytüşşebap arası.

Bıçak açmıyor ağzımızı.

Dağlar tekin değil

Köyler yakın değil

Su mudur, rüzgâr mıdır akan,

Belirsiz aşağıdan

Kanlı bir hançer gibi çıkıyor ay.

Vay benim vay halime vay!

Sanki "dur!" diyecek bir yerden birisi

Ya bu kurt sesi, ya bu kuş sesi!..

CEMAL KIRCA



BOTAN VADİSİ
(Fotoğraf: NİHAT KAYMAZ)


   Diyarbakır'da, bir öğle sonu, daracık eski sokakların arasından geçerek şimdi (1970 yılı-k.n.) Trahom Hastanesi olarak kullanılan binayı görmeye gittim. Cahit Sıtkı bu evde doğmuş ve genç yaşta burada uzun zaman hasta yatmıştı. Amacım, aynı zamanda bir "köklü aile" evi görmekti. 

   Pirinçcizadeler soyundan gelen Cahit Sıtkı'nın evi, insanı derhal saran bir mistik güzellik içindeydi. Kocaman bir iç avlu, havuz, ağaçlar ve çiçekler, dört tarafı kuşatan odalar, merdivenler, teraslar ve nakışlar.. Yakıcı kavurucu Diyarbakır öğlesinden kaçıp da bu iç avludaki serinliğe varış, bir mutluluk duygusu veriyordu insana.

  Cahit Sıtkı Tarancı, Camiikebir Mahallesi'ndeki kalın ve yüksek duvarlarla çevrili evin serin odasında şöyle duygulanırdı:

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.


Memleket isterim  

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.


Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.


Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.



   Güneydoğu'da dolaşırken, insanın aklına, Güneydoğulu bu ünlü şairin istediği memleket geliyor. Nerede dal yeşili, nerede ürünü olgunlaşmış tarlalar, nerede kuşlar ve çiçekler, nerede zenginle fakir eşitliği, nerede sen-ben kavgasızlığı, nerede yaşamak sevinci ve nerede öleceğim, bu güzel hayattan ayrılacağım korkusu!
   Ölsem de kurtulsam diye inkisar ediyor kendine Güneydoğulu, bunaldığı zaman, yani her zaman.
   Oysa nasıl da yaşamağa, yaşatılmağa lâyık insanlar!
   (...)
 Zaten Güneydoğu bir masal, gerçek değil. Gerçeğin zamanla ilişkisi vardır, oysa zamanın dışında yaşıyor Güneydoğu. Süryani meslektaşımız Mar-Yeşua, bundan 1500 yıl önce ne yazmışsa dert olarak, hepsi kalmış başımızda. Mar-Yeşua, Güneydoğu'da açlıktan hasta düşenleri, ölenleri, göç edenleri, şehirlere akın edip dilenen ve sokakta ölenleri yazıyor. 
  Şimdi Diyarbakır'da, Urfa'da, Siirt'te, Mardin'de 1500 yıl öncesinin trajik manzaraları görülmüyor ama, köylere gittiğiniz zaman, etrafınızı alan köylüler:
  "Açız, susuzuz, perişanız!" diye, eski Yunan trajedyalarındaki korolar gibi haykırıyorlar.
  İnsanların hali, evler, köyler de ispatlıyor bu sözleri.
  Güneydoğu, zamanı yaşamıyor altı bin yıldan beri.
  Şehirlerdeki değişmelere aldanmayın siz.
 Köyleri ve köylüleri değiştirmedikçe, tarihin kuyusundan yaşadığımız asra çıkmış sayılmayız. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)







Merhaba!