28 Ağustos 2016 Pazar

MAZLUMLAR DÜNYASI EMPERYALİZME KARŞI




"Dünyanın bütün ülkeleri, kimi satıcı, kimi alıcı. Fakat alıcı kölelik adayıdır."



DOĞAN KUBAN





"Bulutların yağmuru içinde taşıdığı gibi, kapitalizm de savaşı içinde taşımaktadır."



JEAN  JAURES







   O zamanlar Cağaloğlu'nda binlerce, yüzbinlerce kurşun harfler vardı. Gazeteler, dergiler, kitaplar kurşun harflerle dizilir, forma forma bağlanır, baskıya verilirdi. Şefik Abi yere düşen kurşun harfleri ekmek kırıntısı gibi öper başına koyardı. "Can almış, binlerce kana girmiş harflerdir bunlar" derdi. Nedenini sorduğumda  Cağaloğlu'ndaki ve Ankara, İzmir, Adana gibi büyük kentlerdeki kurşun harflerin vaktiyle Çanakkale Savaşı'nda sıkılan kurşunlardan yapıldığını, Çanakkale'de metre kareye 8-10 bin kurşun sıkıldığını söylemişti. 


OSMAN ŞAHİN






Mustafa Kemal Paşa, İstiklâl Savaşımız sırasında Türkiye'nin bütün Mazlumlar Dünyası için savaştığını saptamıştı:

  "Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve nabut (yok) edeceklerdir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir heyet-i içtimaiyeye mazhar olacaktır.
  Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı hakim olacaktır."



MUSTAFA KEMAL ATATÜRK







   1922'de, Yunan ordusu İzmir'de denize döküldüğü gün, Nehru ve arkadaşları Lucknow Bölge Cezaevi'ndedirler. Bu durum, onları da kendileri zafer kazanmış gibi sevindirir:

  "Türklerin zaferini kutlamak için hapishane barakamızı sağdan soldan bulabildiğimiz şeylerle süslemiş, dahası o akşamı, cılız bir biçimde bile olsa, ışıklandırmaya çalışmıştık."


CEVAHİRLAL NEHRU









Merhaba!

21 Ağustos 2016 Pazar

SANATÇIYA DAİR-3






MUSTAFA ZENGİN
"Taş Köprü"
(16. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali, Altın Safran Fotoğraf Yarışması 1. si)






"Resim çek, sergi aç, aferin falan...
Yok öyle şey, yararlı olacaksın, yüreğini verdiğin insanların sanatçısı olabilirsen 
öte dünyaya giderken arkadan gelen çok olur,
bu sevgidir."


FİKRET OTYAM






   Sadece resim değil, sanat ve edebiyatla her kim uğraşıyorsa, felsefeyle de uğraşıyor demektir. Dolayısıyla felsefeci olmasanız bile "ne oluyor, hayat nereye gidiyor" diye uğraşmazsanız hayattan uzaklaşırsınız. Hayatın her alanına, yoksulluğa da, zulme de, güzelliğe de, hoşluğa da, estetik olana da, çirkinliğe de bakmayı bilmezseniz, istemezseniz sizin sanatınız da kaybetmeye başlar...(EKREM KAHRAMAN-Aydınlık Gazetesi)


   



   Şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz; "Kemalist devrimlere rağmen, acaba biz Cumhuriyet sonrasında gerçekten evrensel insanlar olabildik mi?" diye. Bana göre Cumhuriyet aydınlarının büyük yanılgısı; aslında olmayan bir şeyin, devrimlerle kısa sürede gerçekleşeceğine inanmış olmalarıdır. Oysa çağdaşlığa ve uygarlığa ulaşmak, öyle kolay bir süreç değildir, çok zor ve sancılıdır. Bir toplum bilimsel düşünmeyi ve yargılamayı; sanatta yaratıcılığı, demokrasiyi, evrensel değerleri, insan haklarını ve toplumsal uzlaşı kültürünü kazanmayı kolay öğrenemez, bu yüzyıllar alır. Toplumu ne kadar eğitirseniz eğitin, geçmişin aile ve toplumsal değer yargıları istenen sonuca ulaşmanızı geciktirir. Kaldı ki yurdumuzda olduğu gibi zaman zaman çağdaşlaşma süreci kesintiye uğradığında, sil baştan her şeye yeniden başlamak zorunda kalırsınız...(ETHEM GÖNENÇ- Aydınlık Gazetesi)






  ...Zaman zaman aynı dili konuştuğumuz insanlarla ne denli ayrı yerlerde olduğumuzu düşünürüm.
   Kibirden değildir bu. Bizi ayrı düşürenin ne olduğunu bilmek acı da verir üstelik. 
   Son Doğu yolculuğumdaki (birkaç hafta önce Van'a gitmiştim) gözlemlerim bunu daha iyi anlatıyordu bana.
   İnsanları eğitimden mahrum bırakmak nelere yol açıyor...İşsizlik, mesleksizlik, daha birçok şeyden yoksunlukları onları çaresiz kıldığı gibi, hiçbir şeysizleştiriyor. 
   Ne din, ne yamalanan etnik kimlik kurtarıcı değil onlar için; iş/aş/ekmek ve insanca yaşam istiyorlar. Ama korku dağları sarmış oralarda.
   Yaşar Kemal'i anlatmam, onun ailesinin de Esrük Dağı'nın eteğindeki Ernis Köyü'nden olduğunu söylemem, Van'ı yazılarında ve romanlarında en güzel onun anlattığından bahsetmem çok da umurlarında değildi onların.
   Edebiyatı hayatın içine, yanına taşıyabilmek için daha önce yapılması gerekenler vardı.
   Sözüm toplumu sıradanlaştırmak çabasını güden siyasi aktörlere değil...
   Elbette insanseverlik, yurtseverlik duygusunu taşıyanlara.
   Gidin.
   Ülkenin en ücra köşesine gidin...
   Görün, tanıklık edin...Osmanlı aydını gibi bakmayın Anadolu'ya. Gidin ve yakından görün...Ve öyle yazın; edebiyatınızı yaşamın içinden süzüp alacaklarınızla kurun.
   Bakın o bilinç aşısı nasıl tutup boy verecektir. 


FERİDUN ANDAÇ





Bir çift Van sesi
Van'ın doğurgan sesi
Bin çift nar düşürülmüş gibi dalından
Bu onun sesi
Sessizce yağan karda nar sesi.


EDİP CANSEVER







Merhaba!

14 Ağustos 2016 Pazar

MOR CEPKENLİ KADINLAR




   "Özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun kölelerdir."

AZİZ NESİN







Fotoğraf: FİKRET OTYAM




   Çin'de 20. yüzyılın başlarından devrimin gerçekleştirildiği 1949'a kadar yaşanan serüveni, iç savaşı, Japon işgali dönemini ve sonrasını yakından izleyen İsveçli gazeteci Jan Myrdal, dilimize "Çin Raporu" adıyla çevrilen "Report from a Chinise Village" (1963) adlı kitabında çok ilginç bir olaydan söz eder.
   Myrdal, 1937 yılında kızıl kuvvetlerin egemenliğindeki bir bölgede çift süren köylü kadınlara rastlar. Çevrede öküz ya da benzeri hayvan olmadığı için bu görevi kadınlar üstlenmiştir. Kadınlar tarlada adeta "hayvanlar gibi" çalışmaktadırlar. Ancak Myrdal bu manzaradan, okuru ilk anda şaşırtacak çarpıcı bir sonuç çıkarır: Çinli kadınlar özgürleşmektedir!
   Feodal gelenekler gereği, evlendikten sonra bir yıl odasından, üç yıl evinden dışarı çıkmaması gereken, ayakları azap verici şekilde bağlanıp sakatlanan, köle muamelesi görüp neredeyse alacağı nefes bile katı kurallara bağlı olan Çin köylüsü kadınların tarlaya çıkıp yaşama karışması, üretime katılması, büyük bir özgürleşme adımıdır. Kadınlar göğün yarısını omuzlamaya başlamışlardır...(TUNCA ARSLAN- Aydınlık Gazetesi) 





Resim: FİKRET OTYAM




...Erkekler ayağını yere basmak ister, kadınlarsa başı göğe ersin ister. 
Kadınlar kuş kavmindendir, gökyüzü halkından, mavi kabilesinden...

HAYDAR ERGÜLEN






   

   Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken'i giyip herkesin görebileceği bir yere oturdu mu, bu "ben bu herifi boşadım" demektir. O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri Mor Cepken giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken'i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır.
   

OSMAN ŞAHİN







Özlenirsin, alabildiğine varsın da
Daha da var oluyorsun gün günden
Olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla
Bir kadın da değilsin, bir kişi de değilsin
Bir kuş olsa mavilik derdi buna


EDİP CANSEVER









Merhaba!

7 Ağustos 2016 Pazar

İLHAMİ BEKİR'İN ŞİİRLERİ




Kara bir dam altı,
çok şey istemiyorum,
ta kenar mahallelerde
kara bir dam altı...
Görmesin zararı yok
göğü caddeyi denizleri.
Bir ev ki her karışında parmak izleri,
bir ev ki
kapısı kalın tokmakla çalınır.
masamda isli bir lamba yansın,
masamda, açık kapalı kitaplarım tozlansın.
 siz bana odaların birinde
eski bir şilte serin
buna baş konur diye
patiska kılıflı bir yastık verin.
Hele sonra,
hele sonra,
benimki şöyle uzansın yanımda.
Ben onun nefeslerini duyayım canımda.
24 saat, 360 gün, 50 sene.
Ama benimki olsun o
benimki olsun o
benimki.
Başka  şey istemem...

İLHAMİ BEKİR TEZ 







   Mutsuz çocukluk döneminden, kendi deyimiyle Öksüzler Yurdu, daha sonraları otel odalarında çile çekerek yaşamını sürdüren İlhami Bekir için "Ev" sözcüğü ne kadar kutsaldı ve özlem duyduğu bir sözcüktü bilmiyorum.
   Haftanın belirli günlerinde babam (Behzat Ay), İlhami Bekir'i otel odasından alıp, evimize getirirdi. Akşam yemeğimizi Cemal Süreya'nın "Afrika Aslanı" olarak nitelediği İlhami Bekir'le birlikte yerdik.
   Hep hüzünlü bakışları, çekingen bir yapısı vardı. Sanırım iki kızı vardı. Ve onlarla küs bir hayat sürdürmüştü. Bu nedenle kız çocuklarına hep özlem duymuştu. O yıllar ilkokula giden bir kız çocuğuydum. İlhami Bekir, bize her gelişinde benimle sohbet eder, hüzünlü gözleriyle bana bakarak, "Benim kızlar ne yapıyor acaba, iyiler mi, hastalar mı?" derdi.
   Gözlerinden gözyaşları yerine, hüzün akan şair-yazardı o! (AYDAN AY-Gerçek Edebiyat)





   TUNCA ARSLAN(Aydınlık Gazetesi):

   Ali Özgentürk'ün "At" (1981) filmini seyretmiş olanlardan anımsayanlar vardır mutlaka... Oğlu Ferhat'la birlikte köyünden kalkıp İstanbul'a gelen; daha iyi bir yaşamın, oğlu için bir okulun peşindeki gariban Hüseyin'in trajik öyküsü anlatılır filmde. Baba-oğul, Haydarpaşa'da trenden inip kendilerine yardımcı olacak köylülerini bulmak için vapurla karşıya geçmektedirler. Denize, İstanbul'a bakarlar uzun uzun. O sırada yorgun görünümlü, üzerinde eski bir ceket ve elinde bazı kitaplar bulunan, yaşlı bir adam şiir okumaya başlar yolculara hitaben.
   Şiir bitince, "İlhami Bekir'in şiirleri...Hediyesi çok ucuz. Ucuz..."der yorgun bir sesle.
   Türk şiirinin önemli adlarından, çileli bir yaşam sürmüş olan İlhami Bekir Tez'dir görüntüdeki adam. Gerçekten de o yıllarda vapurlarda şiir kitaplarını satmaya çalışarak ayakta durmaya çalışmaktadır. Satacak başka şeyi yoktur çünkü. Okuduğu, "Unuttum" şiirinden bir bölümdür:


İstemem toprağa gömüldüğümü,
Yakın beni ve savurun külümü,
Baharda badem ağaçlarının üstüne,
Ben yine döneceğim yeryüzüne!


   "Ölüm düşüncesi bana acı vermiyor. Hakaretten korkarım ben. Bütün isteğim öldükten sonra aleyhime bir şey söylemesinler. Ne söyleyeceklerse şimdi yaşarken söylesinler ki ben cevabını verebileyim."

 

İLHAMİ BEKİR TEZ


   Tunca Arslan'nın deyişiyle "Ardından aleyhinde tek bir söz bile edilmemiş olan sosyalist şair", "Unuttum" şiirinin son dörtlüğündeki gibi bir mart sonu, bademler çiçeğe dururken hayata elveda dedi. 
   Zincirlikuyu'da bedeni toprağa kavuşurken şair Hüseyin Haydar, bir demet badem çiçeğini yüreğinin üzerine bırakırken okumuştu son dörtlüğü.

   Tarih 29 Mart 1984 idi...O günden beri bir badem ağacı çiçeklerini sermekte mezarı üzerine...(REFİK DURBAŞ-BirGün Gazetesi)




Merhaba!

31 Temmuz 2016 Pazar

CESARETE DAİR




   Bir Hint masalı:


   Kedi korkusundan endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür ve der ki:
   "Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var! O yüzden sana yardım edemem."







   Nazi Almanyası II. Dünya Savaşı'nda, Barbarossa Harekatı adını verdiği plan dahilinde SSCB'ye bağlı Ukrayna'ya saldırır. Bu saldırı, 1927'de Ukrayna'da kurulan ve Sovyet Ligi'nde başarılı bir grafik çizen Dynamo Kiev'i de etkiler. Takımın futbolcuları Sovyet Cepheleri'nde Nazi saldırılarına karşı saf tutar ve bunun sonucunda Dynamo Kiev sportif faaliyetlerine ara vermek zorunda kalır. Cephede saf tutan futbolculardan da kimisi esir alınır, kimisi angarya işlerde çalıştırılır, kimisi de öldürülür. Eylül 1941'de ise Nazi Almanyası Ukrayna'yı tamamen işgal eder.
   1942'ye gelindiğinde Dynamo Kievli futbolculardan bazıları esaretten kurtulur ve Kiev'e döner. Bunlardan biri de takımın kalecisi Nikolai Trusevich'dir. Ancak Kiev eski Kiev değildir ve Trusevich'in yaşamını sürdürebilmesi için çalışması gerekmektedir. Kısa bir zaman sonra Krusevich bir fırında iş bulur. Çalıştığı fırının sahibi Losif Kordik'tir. Bir futbol aşığı olan Kordik, Krusevich'i de tanımaktadır. Kordik'in teşvikleriyle cesaretlenen Trusevich eski takımı Dynamo Kiev'i toplamaya karar verir.Ancak bu kolay olmayacaktır. Çünkü hem kimlerin hayatta olduğu bilinmemektedir hem de Naziler Ukrayna'da kontrolü tamamen ele geçirmiştir ve sıkı bir baskı/denetim uygulamaktadır. Ancak Trusevich kararlıdır ve çabası sonuç verir. İlk bulduğu kişi Makar Goncharenko olur. Sonra Kuzmenko, Svyridovskiy, Klimenko derken takım eksik de olsa 8 kişiyle (Nikolai Trusevich, Aleksey Klimenko, Makar Goncharenko, Mikhail Svyridovskiy, Mikhail Putistin, Nikolai Korotkykh, Fedir Tyutchev, Ivan Kuzmenko) toplanır. Ama takımın maça çıkabilmesi için üç kişiye daha ihtiyaç vardır. Çözüm bulunur, demiryolu işçilerinin kurduğu Lokomotiv'den üç futbolcu (Vladimir Balakin, Mikhail Melnyk, Vasil Sukharev) takıma dahil edilir. Kısa bir zaman sonra da 1942'nin ilkbaharında 'fırıncılar' olarak anılan FC Start kurulur. Goncharenko o günleri daha sonra şöyle anlatacaktır: "Kreschatick Sokağı'nda kayınvalidemin evinde kaçak olarak yaşıyordum. Bir gün ansızın geldi ve bana bir futbol takımı kurduğunu söyledi. Diğer çocukları da bulmalıydık. Kuzmenko'yu birkaç defa sokakta görmüştüm. Ona ulaşmak zor olmadı. Daha sonra Svyridovskiy'e ulaştık. O da diğerlerine..."



   Antrenman yapacak saha bulamayan, forma ve ayakkabı bulmakta zorlanan, doğru dürüst beslenemeyen FC Startlı futbolcular bu zorluklara rağmen futbol oynama konusunda kararlıdır. Sonunda FC Start yerel lige girer ve maçlara çıkmaya başlar. Bir müddet sonra önce Macaristan sonra Romanya garnizon takımlarıyla maç yapar ve her ikisini de farklı şekilde mağlup eder. İşgalci Nazi komutanları, önüne geleni yenen FC Start'tan rahatsızlık duymaya başlar. Vali ve general olan Alman Eberhardt, hem 'büyük Alman ırkının' gücünü gösterip FC Start'ın galibiyetlerine son vermek hem de işgalci Nazi askerlerinin moralini yüksek tutmak için FC Start'a Nazi ordularıyla maç yapmalarını, bunu kabul ederlerse Zenit Stadyumu'nu kullanabileceklerini söyler. FC Startlı futbolcular da hem maç yapacakları hem de Zenit Stadyumu'nda antrenman yapabilecekleri için bu teklifi geri çevirmez. Nazi komutanları, ordularını bir bir yenen ve kendilerini sinirlendiren FC Start'a karşı son kozunu oynar: Flakelf.
   Bu takım Alman Hava Kuvvetleri'nin yenilmez takımıdır. Tarih, 6 Ağustos 1942'yi gösterdiğinde FC Start ile Flakelf, Zenit Stadyumu'nda karşılaşır.Sonuç Flakelf için hüsrandır. Flakelf, FC Start'a 5-1 yenilir. Nazi komutanları ve yetkilileri bu sonucun duyulmaması için çaba sarf eder. Bununla da yetinmez ve üç gün sonraya 'intikam almak' için rövanş maçı koyar... Naziler duyurular, hazırlıklar yaparak 9 Ağustos'taki maça ilgiyi arttırmayı amaçlar. Çünkü maçı kesin kazanacaklarından emindirler.





   Tarih, 9 Ağustos 1942'dir. Maçı hakemi SS subayıdır ve maçın oynanacağı Zenit Stadyumu'nun tribünlerini Nazi askerleri doldurmuştur. Maç başlamadan önce de maçın hakemi olan SS subayı FC Start'ın soyunma odasına giderek takıma seremonide Nazi selamı vermelerini söyler. FC Startlı futbolcular bütün bunların ne anlama geldiğini bilerek sahaya çıkar ve seremonide yerini alır. Flakelf takımı Nazi selamı verip "Heil Hitler" diye bağırırken FC Startlı futbolcular Nazi selamı vermez. Bunun yerine Sovyet spor selamı verip "çok yaşa spor" dedikleri söylenir. Naziler'de bu şok etkisi yaratır. Hakem Nazilerin bu 'şok etkisinden' çıkması için maçı hemen başlatır. Flakelfli futbolcular topa değil, FC Startlı futbolculara vurmakta, onların formalarını parçalamaktadır. Bütün bunlar görmezden gelinir. Sahada FC Start lehine hiçbir şey yoktur. Ama buna rağmen FC Start ilk yarıyı Flakelf karşısında 3-1 önde kapatır. SS subayı hakem devre arasında FC Start'ı yenilmeleri yönünde uyarır. Ancak FC Start cephesi mutludur. Flakelf cephesi ise köpürmüştür. Bu sinirle ikinci yarıya çıkan Flakelf çirkef futbolunun dozajını arttırır. Ama nafile! FC Start 5-3 öndedir. FC Startlı futbolcu Klimenko rakip takımı ipe dizer, kaleciye de bir çalım atar ve gol atmak yerine topu orta sahaya gönderir. Bunu yaparken kahkaha attığı da söylenir. Bu Naziler için utanç ve aşağılanma demektir. Hakem dayanamaz ve maçı erken bitirir. Kazanan 5-3' lük skorla FC Start olur.




   FC Startlı futbolcular maçtan 1-2 hafta sonra tutuklanır ve toplama kamplarına götürülür. Burada kimi yapılan işkencelerde ölür, kimi idam edilir, kimi kaçarken öldürülür, kiminin de kaçmayı başardığı ileri sürülür. Eduardo Galeano ise 'Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri' kitabında bu olaya yer vererek, "Bir uçurumun kıyısında üzerlerinde formalarıyla onları kurşuna dizmişler" der...
  Öte yandan işgalci Nazi güçlerine karşı ölümü göze alıp maça çıkan ve kazanan FC Startlı futbolcular unutulmamıştır. Futbolcular anısına 1971 yılında bir anıt yapılmış ve anıta şu yazılmıştır: "Kazandığınız zafer unutulmayacak korkusuz kahramanlar." (UTKU GEL-soL Haber)        










"Her insan hayatı boyunca kendi heykelini yontar."

İLHAN SELÇUK








SERVER TANİLLİ

  Üniversitelerde ders  olarak okutulan  "Uygarlık Tarihi" kitabının  yazarı Server Tanilli sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmaktadır. "Ben, bilim adamı olarak tarihe ve ulusuma karşı sorumluyum; mahkemelere hesap vermem!" der. Uygun bir karar için fikirlerini biraz yumuşatması ima edilir. Tanilli, bir Attilâ İlhan şiiri ile cevap verir:


o sözler ki kalbimizin üstünde
dolu bir tabanca gibi
ölüp ölesiye taşırız
o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan
uğrunda asılırız.



ATTİLÂ İLHAN








Merhaba!

24 Temmuz 2016 Pazar

EDEBİYATA DAİR-2




   1951 yılında Kozan Ağır Ceza Mahkemesinde, aldığı bir cezadan beraat haberi gelir. Mahkemeden çıkarken mübaşir, başkan seni istiyor der. Yaşar Kemal odaya girdiğinde başkan onu ayakta bekliyordur. Oturun, der önce ve devam eder: "Ben biraz okur-yazar bir adamım. Sizi mahkûm edeyim diye çok baskı yapıldı bana. Siz Çukurova'da kalmayın, hemen İstanbul'a gidin. Orada Yeni Cami'nin arkasında arzuhalcilik yapar, hayatınızı kazanabilirsiniz. Sizi burada öldürecekler. Yazık olacak öldürülürseniz. Sizin 'Bebek' hikayenizi karım da okudu. Edebiyattan iyi anlar. Merakından sizi görmeye mahkemeye kadar geldi. Ben de dilinize, ustalığınıza hayran kaldım, buralarda durmayacağınıza bana söz verin."




    Yaşar Kemal'in 14 Ekim 1982 tarihinde Uluslararası Cino Del Duca Ödülü töreninde yaptığı konuşmadan:

   "İnsanın gücüne inanıyorum, sözün gücüne de bundan dolayı inanıyorum. Edebiyatımı bu gücün üstüne kurmaya çalıştım. Söz insanın kendisidir. İsterdim ki benim de yaptığım edebiyat bir sevinç, insanlığa bir aydınlık türküsü olsun. En acıda, işkencede bile insanın yaşama sonsuz bağlılığını, minnettarlığını gördüm. Söz adamı olmamdan mutluluk duydum." (NURTEN AKSOY-BirGün Gazetesi)







   Bir yazarın "nötr" ya da apolitik olamayacağını düşünüyorum. Öyleyse de korkağın tekidir; ya da yalancıdır.

ANDRE VLTCHEK






   "Tabii tarafım. İnsan önünde sonunda bir yerdedir, bir taraftır. Toplum meselelerinde siyasete bağlı, solda duran bir bir yazar ve Marksist olmaya çalışan birisi olarak saydım kendimi hep. Edebiyata girdiğim günden bu yana da aynı doğrultuda gittiğimi düşünüyorum. Edebiyatın son kertede sadece insanları eğlendirmek amacı gütmediğine, edebiyatın da bir sorumluluğu olduğuna inanan bir insanım."



AHMET OKTAY







"Edebiyat dünyayı değiştirebilir, ama çok uzun sürer. Çünkü insanı kusurlarıyla tanımlar. Doğru tanımlayamadığımız hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Dünya için dövüşmeye devam edeceğiz, kültürle, çok okuyarak."

AHMET ÜMİT









Merhaba!

17 Temmuz 2016 Pazar

MİZAHIN GÜCÜ-2


   Türkiye'de ne zaman "güleriz ağlanacak halimize" türünden bir olay meydana gelse herkesin ağzından ilk olarak şu cümle dökülür:
  -Tam Aziz Nesin'lik bir olay!..
   Bu belki de onun ikinci kitabı olan "Azizname" ile birlikte gelişti. Kitaplarında ülke "normallerini" anlatıyordu. Okuyanlar gülüyorlardı. O kadar güldürdü ki, devlet bu kadar kahkahayı cezasız bırakmayı göze alamadı. Aziz Nesin her iktidar döneminde adli tatbikata uğradı, hakkında davalar açıldı, hapse atıldı, değişik dönemlerde cezaevlerinde yattı.
   En son 12 Eylül döneminde herkesin tam siper olduğu yıllarda kudretli general Genelkurmay Başkanı, Milli Güvenlik Konseyi ve de Devlet Başkanı Kenan Evren'i hedef alarak "Demokrasi istiyoruz" diye Aydınlar Dilekçesi örgütlenmesini kotardı.
   Ama 12 Eylül'ün "iyi yanlarını" da belirtmeyi ihmal etmedi. O yıllarda Dostlar Tiyatrosu salonunda "12 Eylül'de taksilere, taksimetre takılmıştır, bunu da teslim etmeliyiz" dedikten sonra eklemişti:
  -Ama taksilere taksimetre taktırmak için de darbe yapılmaz ki! (NAZIM ALPMAN-BirGün Gazetesi)



AZİZ NESİN







   Olay şiddet kullanımına dönüşmeye başladığı zaman sistemin oyununa geliyorsunuz demektir. Yerleşik düzen sizi kavgaya sokmak için kandırmaya çalışacak, sakalınızı çekecek, yüzünüze fiske atacaktır. Çünkü siz bir kere şiddete başvurduktan sonra sizle nasıl baş edeceklerini bilirler. Bilmedikleri tek şey şiddet dışı olaylar ve mizahtır.


JOHN LENNON





Mizah ciddi bir iştir ve bunu en iyi mizahın kendisini ciddiye almayanlar bilir.
 Çünkü mizah , ciddiye alınmadığı her devirde, ciddiye almayanları bir şekilde alaşağı etmiştir.




   Şair Ahmet Haşim, eserlerini basan yayınevinin sahibinden bir miktar avans ister. Ancak eli sıkı yayıncının para vermeye niyeti yoktur. Ahmet Haşim ısrar edince, aklınca kurnazlık yapar yayıncı:
   "Benim gözlerimden biri camdır. İsviçre'de yaptırdım. Hangi gözümün cam olduğunu bilirseniz istediğiniz parayı veririm..."
   Haşim, adamın gözlerine bakar ve hiç tereddüt etmeden, "Cam olan sağ gözünüz" der...
   Şaşırır adam; "Hayret nasıl anladınız? Bugüne kadar kimse anlayamadı..."
   Gülümser Ahmet Haşim ve yumuşak bir ses tonuyla adama bakarak mırıldanır:
   "Sağ gözünüzün, sizden olmadığını hemen anladım. Çünkü...Üzerinde insaf parıltıları vardı!"






"Mizah, öyle kabak çekirdeği gibi eğlencelik bir şey değil, aklın sanatıdır."


AYDIN BOYSAN








Merhaba!