26 Eylül 2021 Pazar

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN

 

  Halk arasında, "Güzelin düşmanı çoktur" diye bir deyim dolaşır. Güzelin düşmanı çoktur da düşünürlerin, sanatçıların, yetkin kişilerin, insanca yaşamayı ilke sayanların düşmanı az mıdır? Toplumu aydınlatmaya çalışan şairlerin, yazarların, özgür düşünceden yana olanların, güzel sanat yaratıcılarının başına gelmeyen kalmamıştır. Onların arasında süslü sözcüklerle alkış toplayanlar var. Bir de nereden türedikleri belli olmayanlar çıkıyor ki onlar bir zamanlar aşağıladıklarını, koşullar değişince övgüleriyle göklere çıkarırken yüzleri kızarmayanlardır.

   O türleri gözümün önüne getirince, Cervantes'in ünlü romanı Don Quijote'nin girişinde geçen şu sözlerini bir süre dilimden düşüremiyorum:

   "Unutma, kendi çatısı camdansa eğer,

delidir taş toplayan,

komşuya atmak için!"


   (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)


***



RAUF MUTLUAY


   "Terörün tırmandırıldığı 1979 yazında bir bomba atıldı Rauf'un evine; o sırada evde olan küçük oğul (Emre), bu bombayı tutup sokağa fırlatınca anlaşıldı bombanın tahrip gücü! 
   (...) 1979'daki bomba, Rauf'un yaşamını allak bullak etti. İlişkilerini daralttı. İçine kapandı. Yazı yazmaz oldu. Kendini unutturmaya çalışıyordu. Unutturdu da. Edebiyat okurlarının bellekleri pek güçlü değildir. Ve unutmaya hazırdırlar. Kimi insanların 'tek' ölümü olmuyor; 1979, Rauf'un 'ilk' ölüm yılı oldu." (FETHİ NACİ - Dönüp Baktığımda/Adam Yayınları) 



***


   Abidin Dino'nun okumalara doyamadığım Fikret Mualla kitabında kaleme aldıklarını hep aklımın bir köşesinde saklarım: "İpekböceği, kozasını ipekli kumaş tezgâhı uğruna yapmaz ki... Kozanın karanlığında ipliğini örer durur. Başka türlü baş edemez çünkü..." Sanatçılar da başka türlüsü ellerinden gelmediği için kozalarının karanlığına sığınmışlardır. Ama duyguları sözcüklerle algılamak yaşamın damarlarından koparmaz onları. Dünyaya kendilerinin ve insanın doğasında var olan özellikleri tamamlamak üzere geldiklerinin bilincindedirler. İnsanı, doğasındaki özgürlük gereksiniminden kopararak köleleştirmek isteyenlerin, egemen olamadıkları bu sanat ve düşünce adamlarına yüzyıllar boyunca düşman kesilmelerinin sırrı tam da budur. (EREN AYSAN - BİRGün Gazetesi)


***


"Sanatın özünde dünyayı değiştirme; daha güzel bir dünya yaratma amacı yatar. 
Bu nedenle sanatçı devrimci kişidir."  

(DURSUN AKÇAM)





Merhaba!  

19 Eylül 2021 Pazar

AY BÜYÜRKEN UYUYAMAM

 


  Nasıl ki

  kalkar, doğup büyüdüğün şehre

  gidersin bir gece

  ve bakarsın temelinden yıkılıp yeniden

  kurulmuş o şehir

  ve yakalamaya çalışırsın geçen yılları

  onları yeniden bulmanın umudu içinde.

   

  YORGO SEFERİS

  (Çeviri: CEVAT ÇAPAN)




***

   

  Dolunayı gösteriyor gençlere.

   "Çok güzel, değil mi?"

   "Çok..."

   "Kim bilir kaç kez ışıldadı bu göğün üzerinde. Kim bilir kimlere neler anlattı. Ne çok gelene, ne çok gidene ışık oldu. Ben çok severim memleketimi. Urla bir başkadır be çocuklar! Bereketli bir topraktır. Ay da, güneş de bir başka sever bu toprağı. Hayat senden bir şey alır ama yerine bir başka güzellik koyar derler ya... Buradan da çok şey almış, çok şey bırakmış yerine. Mesela... Yıl 1900. Urla'da bir şair doğar. Doğumundan 63 yıl sonra Nobel Ödülü alacak bir Şair: Yorgo Seferis. Ama işte, hayat 1914'te onu buradan alır, ailesiyle Yunanistan'a gönderir. Onlar gittikten epey bir zaman sonra Yunanistan'da, Florina'da bir başka şair doğar. Necati koyarlar ismini. İki üç yaşındayken ailesinin kucağında gelir Urla'ya. İki göçmen aile çocuğu. Kendilerinden önce ve sonrakilerin acılarına tanıklık etmiş iki delikanlı. İkisi de büyük şair, büyük yazar olur. Biri Yunancanın, öbürü Türkçenin büyüklerinden şimdi. İnsan ölür, kelimeler kalır geriye... Urla'da bu büyük aya her baktığımda Necati Cumalı'nın bir cümlesi gelir ilişir sanki gökyüzüne: 'Ay büyürken uyuyamam'. Necati Cumalı'dan bir zaman önce bu sokaklarda koşup oynayan Yorgo Seferis'in sesini duyarım sanki..." (İCLAL AYDIN / Söylenmemiş Sözler - Artemis Yayınları)  



 






***


   Ah o taşra geceleri! O küçük kıyı kentinde akşam oldu mu işleyen saatler dururdu sanki. Akşam karanlığından gözü uyku tutuncaya kadar geçmek bilmez bir süre uzanırdı önünde. Evliler, yerli arkadaşları çeker giderlerdi evlerine. Mermer masalı bir lokantada, çoklukla yalnız, iştahsız iştahsız yerdi yemeğini. Bazı geceler üç beş arkadaş toplanır, içerler, poker oynarlardı. Gösterilen film iyi mi kötü mü diye düşünmeden kentin tek sinemasına giderler, filmden çok sinemaya gelen kadınlar kızlarla ilgilenirlerdi. Ama çoğu geceler şaşırıp kalırdı ne yapacağını. Dükkânları erkenden kapanan, ıssızlaşan, susan kentin küçük alanında, lokantadan çıkınca tek başına bulurdu kendini.

  (...) Ayın erkenden doğduğu bir gece, her akşamkinden daha yalnız kaldı. Yemekte iki kadeh rakı içti.

 (...) Gece yarılanırken, gidecek başka bir yer bulamayarak, biraz yorgun, oda kiraladığı eve döndü. Kapıyı gürültüsüz açtı. Alt katta, bir oturma, bir yemek odası, bir sofa vardı. Pencerelerden sızan ay ışığı sessizliğini bozuyordu sanki sofanın. Evin üst katında, denize bakan yönündeydi odası. Evin karaya bakan yönünde iki oda daha vardı. Birini yaşlı bir öğretmen kiralamıştı. Öbüründe evini kiraladığı kadın kendi oturuyordu. 

   Üst kata çıkan merdivenlere bir türlü gitmiyordu ayakları. Konuşmak, dertleşmek, eski aşklarını anlatmak, yaşamak istiyordu kısacası. Bir kımıldama oldu sofada. Hiç dikkat etmemişti, baktı, denize bakan pencerenin kenarında birinin oturduğunu gördü. Karaltı ayağa kalkınca tanıdı: Evin kadınıydı.

   Kadın yavaşça:

   - Benim, dedi. Sinemaya mı gittin?

   Kadına doğru yaklaştı:

   - Dolaştım. Sinemaya gitmedim.

   - İyi etmişsin..

   - Bu aylı geceler deli ediyor beni, dedi..

   Kadın iç çekti:

   - Kimi etmiyor ki?

   - Ay büyürken uyuyamıyorum! Silip alıyor gözümden uykuyu..

   (NECATİ CUMALI - Ay Büyürken Uyuyamam)


                                                                                                                                                 


  Merhaba!

12 Eylül 2021 Pazar

"B" GEZEGENİ

 



 ...Teknolojik gelişmeler hayatı "kolaylaştırıyor" belki ama ya hiçbir emek vermeden elimizde/soframızda bulduklarımız! Ya üretim süreçlerinden her gün biraz daha ve hızla uzaklaştığımız yiyip içtiklerimiz, giyip eskitmeden vazgeçtiklerimiz...
   (...)
   Sahi, yaşadığımız şu hayata dışarıdan bakmaya ne dersiniz? İşte Şiva'nın* dedikleri: "Kısa bir süredir Dünyadayız ama oyun oynayan çocuklar dışında mutlu birilerini görmedim. Yani sahip çıkmanız gerekenler o kocaman binalarınız, arabalarınız ya da etrafa savurup durduğunuz plastik eşyalarınız değil. Soluduğunuz hava, kokladığınız çiçek, içtiğiniz suya sahip çıkmanız gerekiyor..."
   Haydi subaşına/yeşilin sakinliğine varma vaktidir. Deniz kıyısında çakıl taşlarının üzerine uzanıp ya da bir dereciğin şırıltısına kulak verip ya da efil efil ses veren rüzgârın peşine düşüp Orhan Veli'yle elele gökyüzünü boyamanın vaktidir.
   (...) 
  Bir civcivin yumurtadan çıkışına, bir karpuz çekirdeğinin fideye dönüşüp o incecik dalında kocaman karpuzlar büyütüşüne, haziranda kiraz dalının yere doğru eğilinceye dek neler yaşadığına tanık olmaya varsanız, dünyamızı her gün daha çok tehdit eden plastik adaları/dağları için de kaygılısınız demektir. (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)

   *Zaman Yolcusu Kreta - "Tüketme, Tükenme / GÜLŞAH ÖZDEMİR KORYÜREK 


***


   (...) Büyük şehirlerin gecekonduları beton bloklara döndükçe insanların yalnızlığı, bireysel yaşamları mutsuzluk nedenleri oluyor. Hayvanlar ve doğa daha çok değer kazanıyor. Birçok insan kedisi, köpeği ya da balkonunda yetiştirmeye çalıştığı çiçekleriyle sosyal medyada var olmaya, sosyalleşmeye çalışıyor ama bu gerçek bir yaşamın karşılığı değil.
   Son dönem yayınlanan kitaplardaki hüzün belirgin bir hal alıyor. Bu da yaşadığımız hayatların sonucu diye düşünüyorum. Hızla mutsuzluğa evrilen bir toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şey belki de okuma aralarında atacağı kahkahalar ama öyle olmuyor, bazen bir parça ironi bile bizi mutlu etmeye yetiyor. Ama hüzün yaşamlarımızı ele geçirmiş. Gene de her şeye rağmen bizi bize anlatan öykülerin satır aralarında nefes alıyoruz. İçinde bulunduğumuz durumdan uzaklaşıyoruz ve okumalarımız geleceğe daha umutlu bakmamızı sağlıyor. (KADİR IŞIK - BİRGün Kitap) 


***


Ve her zaman olduğu gibi, her zor durumda, kitaplar bana yardımcı oldu.
Beni kurtarmadı ama "evet" yardımcı oldu.
Çünkü seni kendinden başka kimse kurtaramaz.  


ALBERTO MANGUEL


***


   (...) İnsanın doğaya yabancı, bencil bir canavar olduğuna inanmamızı istiyorlar. Anıları/hafızası olmayan ve imparatorluğun tebaası haline gelmiş olanlar her şeye inanır. Darwin, liberal ideolojinin aparatı haline gelmiş sözde bilim insanları kadar doğadaki rekabete körü körüne önem veren biri değildi. "Hayvanların birçoğu, birbirinin acılarını ve sıkıntılarını paylaşmaktadır. Bay Blyth, Hint kargalarının kör arkadaşlarını beslediğini görmüştür. Bir köpeğin, yakın arkadaşı olan ve sepetinde hasta yatan bir kediyi birkaç defa yalamadan sepetin yanından geçmediğini gözlerimle gördüm. Bu, bir köpekteki acıma duygusunun en güvenilir belirtisidir." Charles Darwin'e göre Hint kargaları, sosyal güvenlik sistemini çoktan icat etmiş gibi görünüyor. İçerisine düştüğümüz bu karanlık ideolojik odadan yine kendimize has icatlarla, en başta da edebiyatla ve şiirle çıkmak zorundayız. Kapitalizmin ve sömürücülerin hizmetine koşulan tüm o atların koşumlarını kesmek zorundayız. İnsanlık, dolu dizgin dört nala geleceğe koşacaksa eğer başka bir formül yok. (ÇAĞDAŞ GÖKBEL - soL Haber)


***


Su vurdukça kıyıların tarihi değişiyor
Bak dünya ne güzel oluyor
Toprakta tahakküm
Hayvanda eyer kalkınca

ELİF SOFYA


***










Merhaba!

5 Eylül 2021 Pazar

İZMİR'E DOĞRU, İZMİR'E DOĞRU!

 

   Enver, düşünde birini gördü. Karayağız bir ata binmişti. Hemen tanıdı Karabiber'i. Üzerindeki de kendisi. Ayakları toprağa değmiyordu atın. Uçuyordu Karabiber. Arkasında bir gök gürültüsü vardı. Birileri vardı peşinde.
   "Aman Allah'ım!"
 Yüzlerce, binlerce mızraklı süvari nal şakırdıyordu peşinde. Mızraklarının ucunda kırmızı beyaz kurdeleler uçuşuyordu.
   Bizimkiler, diye geçiyordu içinden. Bizimkiler bunlar.
   Ve ansızın Afyonkarahisarı'nda gördüğü o yalçın kaya giriyordu düşüne. O duruyordu kayanın doruğunda.
   Enver, 'Sarı Paşam," diye haykırdığını duyuyordu. "Bak, biz geliyoruz..."
  Mustafa Kemal'in başı bulutlara değiyordu sanki. Cigarası elindeydi. Düşünceliydi. Gözlerinde yine şimşekler çakıyordu. O kayanın üzerinde kartal gibi durmuş aşağıda, ovadan akan sele bakıyordu.
   Sabırsızlık dalga dalga büyüyordu. Nereye koşuyorlardı böylece çılgınca?
   Birden ovayı nallarıyla döven atların gümbürtüsündeki sihirli tempoyu yakaladı:
   "İzmir'e doğru!"
   "İzmir'e doğru!"
   "İzmir'e doğru!"
   İleride, ovaların, tepelerin gökle buluştuğu yerde bir mavilik vardı.
   (...)
   Buram buram istiklal kokuyordu geceler. Her yürek, "İzmir'e doğru, İzmir'e doğru!" diye çarpıyordu. "İzmir, İzmir!"

   (DEMET ALTINYELEKLİOĞLU - Kara Zeybek/Artemis Yayınları)




***




   Teğmen Ali Rıza Akıncı, Mustafa Kemal Paşa'nın İstiklal Ordusu'nda çarpıştı. Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu, 2. Tümen, 4. Alay, 2. Bölük Süvari Takım Kumandanı olarak, İzmir'e girdi ve Hükümet Konağı'na Türk bayrağını çekti. 
   Yaşar Aksoy'un yeni kitabı İstiklâl Süvarisi: İzmir'in Kurtuluşu'nda anlatılan, İstiklal Ordusu'nun en altındaki aç, susuz, uykusuz, atı ve tüfeğinden başka hazinesi olmayan ama vatan aşkı ile kavrulan insanların emperyalizme karşı destansı isyanının hikâyesi... Ve İzmir'in Kurtuluşu...
   Dünyada örneği olmayan, tüm yoksulluklara, yoksunluklara karşın yedi düvele meydan okumanın adıydı Kurtuluş Savaşı'mız. Büyük Kurtarıcı Atatürk'ün çabasıyla bir destan yazılmıştı. Şair Ceyhun Atuf Kansu'nun deyişiyle Anadolu'da boy atan "Yedi veren Bağımsızlık gülü" ydü.
   (...)
   9 Eylül bağımsızlığımızın taçlandığı büyük gündür. Konak Meydanı'na giren ilk Türk Süvarisi Konyalı Teğmen Ali Rıza Akıncı, Hükümet Konağı'ndaki Yunan Bayrağını indirip, sonsuza dek dalgalanacak, bağımsızlığımızın sembolü, bağımsızlık gülümüz bayrağımızı oraya dikmişti. (SAVAŞ ÜNLÜ - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!  

29 Ağustos 2021 Pazar

KURTULUŞ ABİDESİ

 


Resim: NED PAMPHİLON

(Ned, bu resim çalışmasını 9 Kasım 2014 Pazar sabahı saat 09.05'te başlayıp hiç
 kesintisiz 24 saat sürdürerek 10 Kasım 2014 Pazartesi sabahı saat 09.04'te tamamladı.)





Dağlarda tek
                      tek
                                                    ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar: "Üç," dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

NÂZIM HİKMET





   
  Bazı fotoğraflar vardır, belleklerden silinmez. Bazı fotoğraflar vardır, milyonlarca sayfa yazıyla anlatılamayanı anlatır. Bazı fotoğraflar vardır, tarihe tanıklık eder.
   Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü, öncülük ettiği ve tarihin akışını değiştiren Büyük Taarruz sırasında, Kocatepe'de, başparmağı dudaklarının arasında gördüğümüz fotoğraf, işte böyle bir fotoğraftır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın simgelerinden biridir. Emperyalizme karşı savaşan bir milletin tarihi zaferine tanıklık etmiştir. Fakat bu fotoğrafı kimin çektiğini çoğumuz bilmeyiz.
   (...) Kocatepe'de Atatürk'ü fotoğraflayan ETEM TEM, fotoğrafla birlikte anılarına şu notu düşmüş:
   "Sade bir asker esvabı, teklifsiz bir tavır, çevik bir vücut çizgisi, sonra bütün vukuatı içinde doğurup, içinde yoğuran o baş, o harikulade insan kafası... Resme bir defa daha bakınız. Hiçbir milletin bu alelade fotoğrafından daha güzel kurtuluş abidesi yoktur."
(BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!
   

22 Ağustos 2021 Pazar

YAŞAMA SANATI

 

"Dışarıda yağmur yağıyor. Çok yağıyor. Çay koydum. Oturdum, izliyorum.

Bunun dünyanın en güzel, en eşsiz, en değerli tablosu olduğuna yemin edebilirim."


ŞERMİN YAŞAR

(Deli Tarla)


***


"Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?"


 

***


Ufak şeylerden zevk alabilmek,

lüks yerine zarafet aramak,

saygı istemek yerine değerli olmak,

zengin olmak yerine kimseye muhtaç olmamak,

sıkı çalışmak, sessizce düşünmek ve dürüst konuşmak,

yıldızları, kuşları, kelebekleri ve bilgeleri açık kalple dinlemek.

İşte benim hayat senfonim.

WILLIAM ELLERY CHANNING


***


  İranlı vezir Abdul Kasım İsmail'in öyküsünün gerçek olduğuna inanmışımdır hep. Onun sayısı yüz bini bulan kitaplarına sevgisi hiç de anlaşılmaz gelmez bana. Bunlardan ayrı kalmama tutkusunu ise anladığımı söyleyebilirim! Nereye giderse onları da yanında götürmesi şaşırtıcı gelebilir belki! Ama hiç de ol(a)mayacak şey değil!

   Dört yüz devesine taşıtırmış kitaplarını. Develer yüklendikleri kitapları alfabetik sıraya göre taşırlarmış... Bu düzen ve kitap düşkünü vezirin öyküsünü öğreneli beri kendimi de hep sorgulayadururum. Kitaplarımın, defterlerimin, kalemlerimin ve masalarımın tutkunu olarak zaman zaman bir tutsak mıyım yoksa demeye başladım.

   Belki şu öyküyü de bilirsiniz: İranlı şair ve yazar Feridüddin-i Attar'ın ilk işi aktarlıktır. Bir gün dükkânına bir derviş gelir; onun dükkân raflarındaki düzeni, şişeleri, kutuları gözden geçirerek şunları söyler: "Ne mutlu bana, böyle bağlandığım, bu dünyadan göçüp giderken bırakmaya kıyamadığım şeylerim yok." Ve çeker gider derviş. Attar düşünedurur. Ertesi gün dükkânını kapatır, her şeyi satar, ailesine bırakır hacca gider; sonrasında da kendini gezgin kılar. İsfahan'a döndüğünde ise tüm zamanını okuma ve yazmaya verir.

   Doğrusu bu öyküyü öğrendiğimde ise "bunları nasıl bırakır giderim" düşüncesindense bağlandıklarımın anlamını düşündüm daha çok. Hayatımıza anlam katanlar nelerdir? Bir yelek, bir hırka, bir parça peksimet mi? Yoksa daha başka şeyler mi? Nedir yaşamdaki sıralamalarımız sahi? (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)  


***



   Yaşamak bir sanat ise eğer; "yaşama sanatı" herkes tarafından öğrenilebilir herhalde. 

   Bu nedenle kimse bulunduğu yeri abartmamalı mı acaba! Hem abartsak ne olacak! 

   Montaigne, öyle güzel demiş ki bu konuda:

  "İstediğimiz kadar yüksek sırıklar üzerine çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız."

   (ÜNAL ERSÖZLÜ / Yeryüzü Misafiri - Karakarga Yayınları)




Merhaba!


15 Ağustos 2021 Pazar

SELAM O YARINLARA

 



   "Yirmiyi aşkın etnik kökenden insan... Ta Hititlerden bu yana uzanan, binlerce yıllık bir kültürel etkileşim ve birikim... İşte Anadolu gerçeği bu! Irklar da karışmış, kültürlerde... Ve o karışıma, daha on ikinci yüzyıldan başlayarak Batılılar 'Türk' adını takmışlar. Atatürk de, bin yıllık ortak yaşamın 'ortak ürünleri' üzerinde, çağdaş bir ulus devlet kurmuş. Atatürk'ün ulusçuluğu ve ulusalcılığı da, işte bu yurtseverlik olgusu üzerinde yükseliyor. Ulusal kimliğimiz, bir etnik kesimin kimliği değil. Hititlerden bu yana uzanan bir sürecin ürünü. Bir sentezin kimliği!.. 'Ulus devlet' ölmedi! Ama ulus devleti -özellikle de Anadolu'daki ulus devleti- kendi çıkarları önündeki en büyük engel olarak gören bazı 'büyük' dostlarımızın bu emelleri de ölmedi!" (AHMET TANER KIŞLALI, Cumhuriyet Gazetesi-1998)


"Bu ülkeden aldıklarıyla değil, bu ülkeye verdikleriyle doyan" aydınlar.

   Ahmet Taner Kışlalı'nın da aralarında bulunduğu ve ortak özelliklerini de ortaya koyduğunuz aydınlarımızın alçakça katledilmesiyle "sonsuz vadede" neler olmuştur?

  1990'lı yıllardaki aydın kıyımlarının, 2000'li yılların Türkiye'sini kendince planlayan karanlık ellerin işi olduğunu düşünüyorum. Uğur Mumcu'nun katledilmesinin ardından bir Batılı ülkenin büyükelçisi, "Kemalist aydınlarınız azalıyor. Bu, Türkiye için en büyük tehlike" demişti.

   Bugün bunun sonuçlarını yaşıyoruz.




   Ancak Mumcu'ları, Kışlalı'ları katlederek onların düşüncelerini yok edemediler. Bunun da altını çizmek gerek.
   Gerçek aydın ülkesinin geleceğine harç taşır, çıkarcı aydın bugünkü yapının rantını yer.
   (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***



Karikatür: MUSA KART


   Server Tanilli, her şeyden önce, bir aydınlanma bilgesiydi. Tüm yaşamını aydınlanmaya, demokrasiye, emeğin kutsallığına adamış olarak yaşadı. Uygarlığa giden yolun kitaptan geçtiğini, yaşamanın okumakla, direnmekle bir anlam kazanacağını bıkıp usanmadan anlattı.




   "Faşizm, hiçbir toplum için kader değildir. Yarınlar, ilerici devrimci güçlerin olacaktır. Yani bağımsızlığın, yani gerçek demokrasinin, yani sosyalizmin... Selam o yarınlara." dedi.
   Daha insanca yaşanacak bir dünyanın mücadelesini ölünceye dek sürdürdü. 
   (ORHAN TÜLEYLİOĞLU - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***


Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.


CEMAL SÜREYA






Merhaba!