22 Ağustos 2021 Pazar

YAŞAMA SANATI

 

"Dışarıda yağmur yağıyor. Çok yağıyor. Çay koydum. Oturdum, izliyorum.

Bunun dünyanın en güzel, en eşsiz, en değerli tablosu olduğuna yemin edebilirim."


ŞERMİN YAŞAR

(Deli Tarla)


***


"Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?"


 

***


Ufak şeylerden zevk alabilmek,

lüks yerine zarafet aramak,

saygı istemek yerine değerli olmak,

zengin olmak yerine kimseye muhtaç olmamak,

sıkı çalışmak, sessizce düşünmek ve dürüst konuşmak,

yıldızları, kuşları, kelebekleri ve bilgeleri açık kalple dinlemek.

İşte benim hayat senfonim.

WILLIAM ELLERY CHANNING


***


  İranlı vezir Abdul Kasım İsmail'in öyküsünün gerçek olduğuna inanmışımdır hep. Onun sayısı yüz bini bulan kitaplarına sevgisi hiç de anlaşılmaz gelmez bana. Bunlardan ayrı kalmama tutkusunu ise anladığımı söyleyebilirim! Nereye giderse onları da yanında götürmesi şaşırtıcı gelebilir belki! Ama hiç de ol(a)mayacak şey değil!

   Dört yüz devesine taşıtırmış kitaplarını. Develer yüklendikleri kitapları alfabetik sıraya göre taşırlarmış... Bu düzen ve kitap düşkünü vezirin öyküsünü öğreneli beri kendimi de hep sorgulayadururum. Kitaplarımın, defterlerimin, kalemlerimin ve masalarımın tutkunu olarak zaman zaman bir tutsak mıyım yoksa demeye başladım.

   Belki şu öyküyü de bilirsiniz: İranlı şair ve yazar Feridüddin-i Attar'ın ilk işi aktarlıktır. Bir gün dükkânına bir derviş gelir; onun dükkân raflarındaki düzeni, şişeleri, kutuları gözden geçirerek şunları söyler: "Ne mutlu bana, böyle bağlandığım, bu dünyadan göçüp giderken bırakmaya kıyamadığım şeylerim yok." Ve çeker gider derviş. Attar düşünedurur. Ertesi gün dükkânını kapatır, her şeyi satar, ailesine bırakır hacca gider; sonrasında da kendini gezgin kılar. İsfahan'a döndüğünde ise tüm zamanını okuma ve yazmaya verir.

   Doğrusu bu öyküyü öğrendiğimde ise "bunları nasıl bırakır giderim" düşüncesindense bağlandıklarımın anlamını düşündüm daha çok. Hayatımıza anlam katanlar nelerdir? Bir yelek, bir hırka, bir parça peksimet mi? Yoksa daha başka şeyler mi? Nedir yaşamdaki sıralamalarımız sahi? (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)  


***



   Yaşamak bir sanat ise eğer; "yaşama sanatı" herkes tarafından öğrenilebilir herhalde. 

   Bu nedenle kimse bulunduğu yeri abartmamalı mı acaba! Hem abartsak ne olacak! 

   Montaigne, öyle güzel demiş ki bu konuda:

  "İstediğimiz kadar yüksek sırıklar üzerine çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız."

   (ÜNAL ERSÖZLÜ / Yeryüzü Misafiri - Karakarga Yayınları)




Merhaba!


15 Ağustos 2021 Pazar

SELAM O YARINLARA

 



   "Yirmiyi aşkın etnik kökenden insan... Ta Hititlerden bu yana uzanan, binlerce yıllık bir kültürel etkileşim ve birikim... İşte Anadolu gerçeği bu! Irklar da karışmış, kültürlerde... Ve o karışıma, daha on ikinci yüzyıldan başlayarak Batılılar 'Türk' adını takmışlar. Atatürk de, bin yıllık ortak yaşamın 'ortak ürünleri' üzerinde, çağdaş bir ulus devlet kurmuş. Atatürk'ün ulusçuluğu ve ulusalcılığı da, işte bu yurtseverlik olgusu üzerinde yükseliyor. Ulusal kimliğimiz, bir etnik kesimin kimliği değil. Hititlerden bu yana uzanan bir sürecin ürünü. Bir sentezin kimliği!.. 'Ulus devlet' ölmedi! Ama ulus devleti -özellikle de Anadolu'daki ulus devleti- kendi çıkarları önündeki en büyük engel olarak gören bazı 'büyük' dostlarımızın bu emelleri de ölmedi!" (AHMET TANER KIŞLALI, Cumhuriyet Gazetesi-1998)


"Bu ülkeden aldıklarıyla değil, bu ülkeye verdikleriyle doyan" aydınlar.

   Ahmet Taner Kışlalı'nın da aralarında bulunduğu ve ortak özelliklerini de ortaya koyduğunuz aydınlarımızın alçakça katledilmesiyle "sonsuz vadede" neler olmuştur?

  1990'lı yıllardaki aydın kıyımlarının, 2000'li yılların Türkiye'sini kendince planlayan karanlık ellerin işi olduğunu düşünüyorum. Uğur Mumcu'nun katledilmesinin ardından bir Batılı ülkenin büyükelçisi, "Kemalist aydınlarınız azalıyor. Bu, Türkiye için en büyük tehlike" demişti.

   Bugün bunun sonuçlarını yaşıyoruz.




   Ancak Mumcu'ları, Kışlalı'ları katlederek onların düşüncelerini yok edemediler. Bunun da altını çizmek gerek.
   Gerçek aydın ülkesinin geleceğine harç taşır, çıkarcı aydın bugünkü yapının rantını yer.
   (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***



Karikatür: MUSA KART


   Server Tanilli, her şeyden önce, bir aydınlanma bilgesiydi. Tüm yaşamını aydınlanmaya, demokrasiye, emeğin kutsallığına adamış olarak yaşadı. Uygarlığa giden yolun kitaptan geçtiğini, yaşamanın okumakla, direnmekle bir anlam kazanacağını bıkıp usanmadan anlattı.




   "Faşizm, hiçbir toplum için kader değildir. Yarınlar, ilerici devrimci güçlerin olacaktır. Yani bağımsızlığın, yani gerçek demokrasinin, yani sosyalizmin... Selam o yarınlara." dedi.
   Daha insanca yaşanacak bir dünyanın mücadelesini ölünceye dek sürdürdü. 
   (ORHAN TÜLEYLİOĞLU - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***


Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.


CEMAL SÜREYA






Merhaba!

8 Ağustos 2021 Pazar

"CAN" DAN


    Hilmi Yavuz, Özdemir Asaf'ın bir etkinlikte, seyirciye anlattığı şu anıyı aktarır:

   "Edebiyat hocamız İsmail Habib Sevük'tü. Sınıfta heğkese şiiğ okutuğ, sığa bana gelince, atlayıp yanımdakine geçeğdi. Biğ-iki, bu hep böyle süğegidiyoğ. Biğ gün değste pağmak kaldığdım ve 'Hocam' dedim sınıfta heğkese şiiğ okutuyoğsunuz. Bana okutmuyoğsunuz. Niçin okutmuyoğsunuz?

  İsmail Habib Hoca, bu soğuma şu cevabı veğdi: Oğlum Özdemiğ, sen şiiğ okumuyoğsun. Şiiğin canına okuyoğsun..."

   Özdemir Asaf bu anekdotu anlatır anlatmaz, salon kahkahadan kırılmaktaydı ki Özdemir, kaşla göz arasında şunu ekledi: "Şimdi ben buğada, kendi şiiğleğimin canına okuyacağım..." (MÜNEVVER OĞAN - Aydınlık Gazetesi)  



   Şiirlerinde babasının Asaf ismini kullanır, oysa asıl ismi Halit Özdemir Arun. 1950 yılında Cağaloğlu'nda açtığı matbaasının açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memur adını sorar. R'leri "ğ" olarak söyleyen babam "Halit Özdemiğ Ağun" der. Özdemir bilinen bir isim olduğu için memur belgelere Halit Özdemir Ağun yazar. Bankonun üzerinden eğilerek bakar. Yanlış yazıldığını görünce "Soyadımı yanlış yazdınız. Doğğusu Ağun" der. Memur yüzüne bakar. "Evet, Ağun" der. "Hayığ, hayığ Ağğun". "Beyefendi anladım. Ağun". Babam sinirlenir. Cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ARUN yazar, r'lere basa basa yüksek sesle okur. "AĞĞĞĞĞUN". Can Yücel'de 28 Ocak 1981 günü Bebek Camisi'nden Aşiyan'a kadar geldikten sonra bir şiir yazar: CENAZE DÖNÜŞÜ

Anlaşıldı bu

R'lerin intikamı

Onlar yuttu Özdemir Asaf'ı.


   (SEDA ARUN - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CAN YÜCEL & FAKİR BAYKURT


   Fakir Baykurt, Can Yücel'in TÖS'ün 1968 yılında düzenlediği Devrimci Eğitim Şurası'na da katılıp 'Devrimci Eğitim Andı'nı yazıp şuraya sunduğunu, andın kabul edilip hep birlikte okunduğunu ifade eder.

"Türküm, doğruyum, devrimciyim
Yasam iç ve dış gavuru dışarı atmak
Yurdumu tez elden kalkındırmaktır.
Ülküm, işçiye iş,
Köylüye toprak,
Bebeye süt,
Yavruya ekmek ve kitap,
Gence gelecek sağlamaktır.
Varlığım ulusal kurtuluşumuza
Bağımsızlığımıza armağan olsun."


   Fakir Baykurt, anılarında sonrasını şöyle anlatır:

   "... Can'a teşekkür etmem gerekiyordu, yanına gittim. "Ötekini de baban yazmıştı, biliyor musun?" dedim. Orasını karıştırma! der gibi güldü cin, "Ondan yürüttüm!" dedi. Sonra ekledi, "Canım yürüttümse babamın andını yürüttüm, başkasının andını yürütmedim!" dedi, güldü... 1938-1946 yılları arasında Türk eğitim tarihinin en değerli şuralarını toplamış olan Hasan Ali Yücel'i de anmış olduk böylece..." (Mülkiye Haber)






Merhaba!    
 
 

1 Ağustos 2021 Pazar

KÜÇÜK ÇOCUK

 

   

Haruki Endüstri Ürünleri Teşhir Salonu / Hiroşima




   16 Temmuz 1945 Pazartesi günü alacakaranlıkta New Mexico eyaletini kuşatan çölde, sıfır noktasından on altı kilometre uzaktan bile izlenebilen bir patlama sonucu açığa çıkan ışık, çölü güneş doğmadan güneş gibi aydınlattı, birkaç saniye sonra gökyüzünün on kilometre üzerinde bir mantar bulutu yükseldi.
    J. Robert Oppenheimer gördükleri karşısında dünyanın bir daha eskisi gibi olmayacağını düşündü.
  (...) Oppenheimer, izlediği ölümcül manzara karşısında Hinlilerin kutsal kitabı Bhagavad Gita'dan kendince değiştirmece yaptığı sözleri mırıldandı:

   "bin güneşin ışığı
   doldursaydı bir anda bütün göğü,
   o görkemlinin ihtişamına benzerdi tıpkı...
   dünyaları yıkan
   ölümüm artık ben."

   İlk nükleer plütonyum bombası beşi yirmi dört dakika kırk beş saniye geçerken başarıyla patlatılmıştı. Test yetkilisi Kennet Bainebridge "Ne yaptık biz?" diye sorduğunda yanıtı beklemiyordu, zaten biliyordu.

   -Şimdi hepimiz o*ospu çocuğuyuz!



***


Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

NÂZIM HİKMET


***



   Ve 6 Ağustos 1945,




   Sekiz'i çeyrek geçe Enola Gay karnında taşıdığı Küçük Çocuk'u, Aioi Köprüsü'ne bırakmak üzereydi, bomba bölmesinin kanatları iki yana açıldı, bomba tavana asılı bağlarından kurtuldu, irtifa yitirerek hızla hedefine alçaldı. Binbaşı Thomas Ferebee'nin heyecanlanarak erken bıraktığı Küçük Çocuk, hedefini ıskalayarak, Aioi Köprüsü'nün beş yüz elli metre uzağındaki Shima Kliniği'nin bin dokuz yüz atmış sekiz feet yüksekliğinde patladığında Hiroşima güzel bir yaz gününe uyanmak üzereydi.
   (...) Patlamayla birlikte ilk bir saniye içinde beş yüz bin fahrenhaytlık sıcaklığa erişen ateş topu yüz feet çapa ulaştı. Havaya dağılan nötronlar ve gama ışınları yere serpildi. Saniyenin milyonda biri kadar bir sürede bin milyar kilotonluk enerji ortaya çıktı. Saniyenin binde biri kadar sürede onlarca kilometrelik alanda bulunanların gözlerini kör edecek kadar bir ışık salındı. Işığı görenler gözlerini kapatacakları kadar bile zaman bulamadı. Elektrik direkleri, çelik materyaller, köprüler, camlar pudraya benzer bulut içerisinde onarılamayacak hasar gördü. 
   Patlamadan iki saniye sonra ortaya çıkan ateş topu ilk dört, beş kilometre içinde önüne çıkan ne varsa her şeyi yakmaya yetti.
   Altı saniye sonra şok dalgası sıfır noktasından bir buçuk kilometre uzaklıkta hava basıncını iki katına çıkarıyor bu basınçla insanın yaşama olasılığı yüzde bire düşüyordu. 
   (...) Şanslı olanlar uzun süre acı çekmeyeceklerdi. Derilerinde yanık yaralarının belirmesinden birkaç gün sonra başlayan ve birkaç hafta kadar sürebilecek olan kanama nedeniyle yaşamlarını yitireceklerdi. 
   Patlama merkezinden on üç ila yirmi iki kilometre uzakta olanlar bulundukları uzaklığa göre birinci, ikinci, üçüncü derece yanıkla karşılaştılar. 
   Kanamalar, sindirim bozuklukları, saç dökülmeleri, deri yanıkları, kansızlık, hamilelerin çocuk düşürmeleri, sakat çocuk doğumları, kalıcı kısırlık on günle üç ay içerisinde ortaya çıkacaktı.
   On yıllar sonra bile görme bozuklukları, kan ve deri kanseri gibi sayrılıklar görülebilecekti. 
   İyonize radyasyon dokunduğu bütün canlılara onarılmayacak radyolojik zararlar verecekti.
   Ölüm, uzun sürecek görevinin başındaydı.
   (...) Şok dalgası beş kilometrelik çap içinde Hiroşima'yı dolandı, dağların eteklerine çarpıp, hızından yitirse de aynı şiddetle kenti bir kez daha dolandı. Patlamanın şiddeti öylesine yoğundu ki Yasunari İshiguro gördüklerine inanamadı. Kent merkezine yaklaştıkça Hiroşima'daki ev ve işyerlerinin üçte ikisi hasar görmüş, birçoğu yıkılmış, geriye moloz ve hâlâ yanmakta olan çöp yığınından başka bir şey kalmamıştı. Şiddetli bir rüzgâr çıkmıştı, Yasunari İshiguro direksiyonu kontrol etmekte zorlanıyordu, hâkimiyetini yitirdiği araç yol boyunca sağa sola savruluyordu.
   Haruki Endüstri Ürünleri Teşhir Salonu'nun önünden geçerken binaya baktığında, kubbenin bakır kaplamalarının erimiş olduğunu gördü, bina kiriş iskeleti üzerinde çıplak duruyordu, yalnızca tuğla ve taş kısımları ayaktaydı. Arabayı çalışır biçimde durdurdu, aşağı indi. (HALİT PAYZA - Hiroşima'daki Küçük Çocuk Nagasaki'deki Şişman Adam/Japon Yayınları)    




Hiroşima Barış Anıtı (Atom Bombası Kubbesi)








     



Ve 9 Ağustos 1945 Nagasaki...

24 Temmuz 2021 Cumartesi

PLASTİK İNSAN - 2


"Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil."

MAHATMA GANDHI


***



   (Kurt Vonnegut), Şampiyonların Kahvaltısı'nda, kirlenme ve robotlaşmanın gölgesinde, "dünyanın yok olma süreci"ni irdeliyor. 
   Vonnegut kitaplarında yinelenen ilginç karakterler "Yazar Kilgore Trout" ile "Dünya Dışı Yaratık Küçük Kago" burada da karşımıza çıkıyor:
   "Trout'un romanında anlatılanlara göre, Küçük Kago'nun Dünya'ya gelişinin üzerinden yüz yıl geçmeden, bir zamanlar huzurlu ve nemli ve besleyici olan bu mavi-yeşil topun üzerindeki her bir yaşam formu ya ölüyordu ya da ölmüştü. 
     Her yerde insanların bir zamanlar yaptığı ve taptığı dev böceklerin kabukları vardı. Otomobillerdi bunlar. Her şeyi öldürmüşlerdi..."




   Bilimkurgu üzerine yazan ama hiç kimse tarafından okunmadığına inanan Trout, kurgusal kent Midland City'e bir sanat festivaline gidiyor. 
   Ancak festivalin yapıldığı bölgeye yaklaştıkça artan trafik sıkışıklığı nedeniyle arabadan iniyor ve bir beton dere yatağından geçmek istiyor: 
   "... Trout ayaklarını, içinden Sugar Creek'in aktığı beton dere yatağına soktu. O anda derenin yüzeyini kaplayan berrak plastik maddeyle kaplandı ikisi de.
   Şaşıran Trout, maddeyle kaplı ayaklarından birini sudan çıkarınca plastik madde havayla temas edip anında dondu ve ayağını sedeften, sımsıkı bir bot gibi sardı.
  Bu madde Barrytron fabrikasından geliyordu, atık sistemi pahalıydı, yoğun çalışıyordu ama karmaşık, bir dolu hurdadan ibaretti. 
   Barrytron'dan dümdüz Sugar Creek'e uzanan, çalıntı bir lağım borusunu gizliyordu..."
   Bilmem sizin aklınıza da hemen Marmara'yı kaplayan "deniz salyası" geldi mi? Ufukta görünen Kanal İstanbul için de hayıflandınız mı?



KURT VONNEGUT


   Peki, Kurt Vonnegut dünyanın hiçliğe doğru sürüklendiği bu karanlık süreci anlatırken acaba gelecekle ilgili hiç mi umut vermiyor?
   Yazarın düşüncelerini ve önerilerini 1988'de Time dergisi için kaleme aldığı, 2088 yılını hedefleyen mektubun özetinden okuyalım:
   "2088'in bayanları ve bayları...
   Umarım kör cahil optimistleri lider konumuna getirmekten vazgeçmişsinizdir. 
   Şu an ihtiyacımız olan liderler, inatla yaşama tutunarak doğaya karşı nihai bir zafer kazanacağımızı iddia edenler değil, doğanın hırçınlığını ve makul ateşkes koşullarını dünyaya gösterecek kadar cesur ve zeki olanlardır.
   Ateşkes koşulları şunlardır:
   1. Nüfusunuzu azaltıp sabitleyin.
   2. Havayı, suyu ve toprağı kirletmekten vazgeçin.
   3. Savaşa hazırlanmayı bırakıp gerçek sorunlarınızla ilgilenin.
  4. Hâlâ yapabiliyorken çocuklarınıza ve elbette kendinize etrafınızdakileri öldürmeden küçük bir gezegende nasıl yaşayabileceğinizi öğretin. 
   5. Bir trilyon dolar harcarsanız bilimin her şeyi çözeceğine inanmayı bırakın.
  6. Siz ne denli yıkıcı ve savurgan olursanız olun, torunlarınızın bir şekilde başka gezegenlere göç edip düzgünce yaşayacağını düşünmekten vazgeçin. Bu hem zalimce hem de aptalca.
  7. Ve bunun gibi falan işte."

   (NURSUN EREL - Cumhuriyet Kitap)


***


Ölmeye doğru hızlı adımlarla
Adlandırarak azaltarak dünyayı bitirdik
Bu trajedi özetini şimdi alın
alnınızın ortasına çakın.

ELİF SOFYA





Merhaba!

17 Temmuz 2021 Cumartesi

"BİLGİ"NİN ÜSLUBU

 

"Lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam!"

ÂŞIK VEYSEL


***


   "İyi bir söyleşinin hiç bitmemesini istersiniz. Konuştukları mesele hakkında düşünmüş ve şimdi de bu meseleyi karşı tarafın söyledikleri ışığında değerlendiren kişiler arasındaki bir sohbettir bu. Böyle olunca, her iki taraf da belki daha o anda keşfetmekte oldukları şeyler söyler. Aynı fikirde olmayabilirler, aralarında çok temel fikir ayrılıkları bile olabilir, ama bu farklılıklar -saldırganlıktan uzak bir şekilde ifade edildiğinde ve cevaplandığında- sohbeti muazzam bir yoğunluk ve dürüstlük seviyesine çıkarabilir."


URSULA K. LE GUIN


***


"Fikirlere saygı duyulmaz.
Saygı kişiye duyulur.
Fikirler tartışılmak içindir.
Fikirler eleştirmek içindir.
Bu tartışmada en önemli unsur bilgidir."


Prof. Dr. İOANNA KUÇURADİ


***


"Bilginin üslubu nazik, sesi sakindir."

TURGUT ÖZAKMAN


***


Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa


ÂŞIK VEYSEL
(Resim: BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU)





Merhaba!

11 Temmuz 2021 Pazar

ŞİİRE HAYATINI KOYMAK

 


CEMAL SÜREYA
(Karikatür: SEMİH POROY)



   1991 tarihli bir yazıda (Özdemir İnce - Tabula Rasa, İmge Kitabevi) şöyle soruluyor: "Cemal Süreya neyi biliyordu?" Divan ve Halk Şiiri'ni biliyordu örneğin. Kendi şiirini kurarken önceki biçimleri reddetmemiş, onlardan faydalanmayı bilmişti. Maliye müfettişi idi; matematik, iktisat, ekonomi bilirdi. Geçinmek için devlet dairesinde kullandığı bu bilgilerin, şiir yazarken Marksist olanlarını rehber edinirdi. Coğrafya bilirdi. Çok sevdiği ülkesini, hani derler ya, avcunun içi gibi, işte öyle. Sosyal bilimler ve felsefe bilgisi onun yazdığı her üründe kendini belirgin olarak gösterirdi. 
  Tarihe, mitolojiye, efsanelere özel bir ilgisi vardı. Bugünkülerin yaptığı gibi mistik havuzlarda yüzerek ruhunu dünyadan ve dünyevi olandan arındırmak için değil; geçmişin masallarını ders alınacak meseller biçimiyle aktarmak "kendine bir insan edinmek" için. 
   (Cemal Süreya) "en önemlisi, dünyaya bakmasını ve görmesini biliyordu." "Cemal Süreya böyleydi işte, gözleri görmekle doymazdı, kulakları işitmekle dolmazdı." Dünyaya bakmasını ve görmesini bilmek... Bu cümleler onun şiirde başardığı şeyin tam ifadesine yaklaşmıştı ama ne yazık ki ayan beyan bir gerçeğin üzerinden atlamak, yazıyı idealist bir çözümlemenin içine çekecekti: "Cebinizde yeni yazılmış bir şiirle karşı kaldırımdan geçin, Cemal Süreya bu şiiri duyumsar. Cemal Süreya'nın şiirsel anten ve radarları metafizik düzeyde duyarlıydı, bir şiir medyumuydu."
   Cemal Süreya'nın dünyaya sosyalizmin penceresinden baktığını söylemekten çekinildiği anda, onun şiiri üzerinde idealist / metafizik bir çözümlemeye yönelmekten başka bir yol kalmaz. Cemal Süreya'nın otuz birinci ölüm yıl dönümünde daha yüksek sesle söylemeliyiz ki; o bir Sosyalistti, o Marksist bir aydındı. Kurduğu sıra dışı şiir dilinde, şeyleri birbiriyle ilişkilendirirken diyalektik materyalizmin yöntemlerini kullanırdı. Evet, nesnelliğe gerçeklikten ziyade romantik bir tutumla yaklaşırdı. Fakat biraz eşelemeye başlayınca, onun Marksist yöntemi şiirinde yeni bir biçimde uygulayarak yarattığı her imgenin, işçi sınıfı safında "izdüşümler" bıraktığı görülecektir. Başka bir ifadeyle, Cemal Süreya'nın şiiri burjuva romantizmine değil işçi sınıfının temsil ettiği "iyiye ve güzele" içkindir. 
   Otuz bir yıl sonra Cemal Süreya'yı bir kez daha selamlarken, Özdemir İnce'den öz-biçim-dil arasındaki ilişkiye dair şairin Marksist özünü son derece isabetli tarif eden şu tanımı paylaşalım: "Evrenin ve nesnelerin dilini insanların diline çevirmek ve insanların dilini daha çok insanlaştırmak. Cemal Süreya, insanların arasında kendi lehçesiyle konuşuyordu ve insanlar onu anlıyordu."
   Ne vakit genç bir şairden bahsetseler: "Şiire hayatını koymuş mu?" diye sorarmış. Bu sorunun "devrimci şaire" yöneldiğini hiç unutmayacağız. (AYŞE ŞULE SÜZÜK - soL Haber)


***

Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel

Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel







Merhaba!