3 Nisan 2016 Pazar

BOSNALI KIZ





   İnsanların tarihlerini yazmaya başladıkları çağda dünyanın bütün nüfusu,
 20. yüzyıl savaşlarında öldürülen insanların sayısından daha azdı. 
Uygarlığı tanımladık. 
Ama uygar olamadık.

(DOĞAN KUBAN - Cumhuriyet Gazetesi)









   Šejla Kamerić'in kendi portresi üzerine yerleştirdiği orijinal grafiti Hollandalı bir asker tarafından 1994/95'te Srebrenica'daki kışlanın duvarına yazılmış: "DİŞSİZ...? BIYIKLI...? LEŞ GİBİ KOKUYO...? BOSNALI KIZ!" (İmla hataları askere ait). BM Koruma Gücü'ne bağlı olarak Bosna-Hersek'te bulunan Hollanda Kraliyet Ordusu birlikleri oradaki sivil halkı korumakla yükümlüydü. Ama korumakla görevli oldukları insanlara acımasız bir biçimde yaklaştılar. Srebrenica çevresindeki ilk toplu mezarları ortaya çıkararak Pulitzer Ödülü kazanan Amerikalı gazeteci David Fohde, "Binlerce Müslüman Bosnalı çocuğun Sırplar tarafından boğazlanmış babalarının, dedelerinin, amcalarının ve kardeşlerinin hikayesi ile büyümesine hiç gerek yoktu" derken eleştirdiği tam da bu tavırdı. (FATMA BATUKAN BELGE - Aydınlık Gazetesi)








   6 Nisan 1992'de başlayan ve 1.425 gün süren Saraybosna kuşatmasında ölen 11.541 kişi için kuşatmanın 20. yıldönümünde Saraybosna'da "Kırmızı Hat" ismi verilen bir etkinlik düzenlendi. Kentin merkezindeki Mareşal Tito Caddesi'nde sıralanan 11.541 sandalyeyle kuşatma sırasında öldürülmüş olan Saraybosnalılar anıldı.
  Savaşta hayatını kaybetmiş 1.600 çocuk anısına, 1.600 tane de küçük kırmızı sandalye vardı. Diğer sandalyelerden daha küçük olan bu minik kırmızı sandalyeler, "kırmızı hat"tın en ağır sandalyeleriydi. Ölen çocuklar, savaşın en ağır cesetleriydi. (ÖZGÜR DİRİM ÖZKAN - soL Portal)












Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

NÂZIM HİKMET









Merhaba!  

27 Mart 2016 Pazar

SEVDAYA DAİR




  Fuzuli'ye sormuşlar, en güzel şey nedir diye. Sevmek demiş.
Ya sonra demişler; sevilmek demiş.
Neden önce sevmek demişler.
Fuzuli demiş ki;
İnsan sevdiğinden emindir ama sevildiğinden hiç bir zaman emin değildir...






   Anadolu'nun orta vilayetlerinden bir köyde, yavaş yavaş güneş batmaya, hava kararmaya başlar. Karanlık iyice çöker köyün üzerine. Evlerden birinde bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır.Erken yatıp yarın sabaha, güneş ışığına erken uyanılacaktır. Adam üzerini değiştirir, yatağa yönelir. Evin penceresinden; karanlık bahçeye vuran ışıkta ağaçların arasında bir gölge belirir. Kadın pencereden dışarı bakar ve gülümser. Kadının sevgilisi bahçededir... Tam sözleştikleri gibi, sözleştikleri saatte ve yerde adam onu beklemektedir.
   Kadın kocasının uyumasından emin olunca, sessizce yataktan kalkar, üstünü giyer ve pencereden aşağıya atlar. Başka bir adam için, kadın kocasını terk eder. Koşarlar iki sevgili... Kaçıyorlar. Tarlaları, ovaları aşarlar... Anadolu'da bir köy nasıl koşmasınlar ki. Arkalarından onları kovalayacak onca şey vardır. Namus belası, töre cinayetleri, yoksulluk, cefa, korku. Arkalarında bunlar varken nasıl durabilirler. Köyden uzaklaştıklarına iyice emin olunca soluklanmak için dururlar. Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki:
   'Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın içinde bir şey var beni rahatsız ediyor.'
   Çıkarıp bakar ki...ayakkabısının içinde bir tomar para!!! Kocası her şeyin farkında. Biliyor ki gidecek.
   'Beni terk edecek ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti.'
   Yaban elde muhtaç olmasın diye!!! O yoksul köylü; bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koydu. O güzel insanı, o onurlu davranışı sergileyen, o terk edilen adamı hepiniz tanıyorsunuz... Çünkü O; bir dizesinde bize yürekten seslendiği gibi uzun ince bir yoldaydı ve gidiyordu gündüz gece...
  Evet o kişi Aşık Veysel'di...


SUNAY AKIN
(Bir Çift Ayakkabı)




Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa.

AŞIK VEYSEL










Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç.

ÖZDEMİR ASAF










Merhaba!

20 Mart 2016 Pazar

ŞAİR NEZAKETİ


 


   "O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri bakışından, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. Onun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. Nezaket, Özdemir'in takısı değil özüydü..." (HALDUN TANER)

   


Sana bu güzellikler bizden kalsın,
Bugünlerden bir şeyler bizden kalsın..
Senden almak isterler, bizi söyle;
Geleni bize gönder, bizden alsın.

ÖZDEMİR ASAF









   1950'li yılların sonu. "Yaprak" dergisinin çıkmaya başladığı günler. Ankara'da "Yeni Hayat Lokantası", müdavimlerinin deyişi ile "Kürdün Meyhanesi" nde Fahir Aksoy ve Orhan Veli demlenmektedirler. Masada leblebi, bayırturpu ve sirkeye kesmiş şaraptan başka bir şey yoktur. Tabii hesabı ödeyecek para da...
   Bir ara masaya tanımadıkları biri yanaşır. Önce polis olduğunu sanırlar. Adam kendisini tanıtır: "Ben doğulu bir şairim. Sizi şiirlerinizden tanırım. Demin oturduğum masada adınız geçti. İzninizle birkaç dakika konuşabilir miyiz?"
   Orhan Veli'den "olur"u alan doğulu şair, hemen masayı arnavutciğeri, şiş kebabı, piyaz, koç yumurtasıyla donatır.
   Şarap kadehleri ardı ardına yuvarlanır.
   Şairin çenesinin ayarı kaçmıştır:
   "Orhan Bey, kusuruma bakmayın, sen ve arkadaşların o güzelim Türk şiirini mahvettiniz. Bu kof ününüz fazla sürmeyecektir. Ben ölçülü, aruzlu şiiri çok iyi bilirim. Siz ise bilmediğiniz için böyle tuhaflıklar yapmaktasınız."
   Fahir Aksoy, şairi tutup meyhaneden atmak için sabırsızlanmaktadır.
   Orhan Veli oldukça sakindir.
   Şair sürdürür.
   "Şimdi aruzla yazdığım bir şiirimi okusam ölçüsünü bulamazsınız. Okuyorum, bulun bakalım, hodri meydan!"
   Şair, şiirini okur. Çevre masalar da kulak kesilmiştir.
   Orhan Veli, istifini bozmadan "Şiirinizin 4, 9, 17, 23 ve 30'uncu dizelerinde ölçü kusuru var beyefendi" deyiverir.
   Şair çılgına dönmüştür:
   "Orhan Bey, sen daha şiirin ölçüsünü söylemedin. Söyle bakalım ölçüsünü?"
   Orhan Veli, "Biliyorum beyefendi" diyecek olur.
   Şair ısrar etmektedir.
   Orhan Veli açıklar:
   "Peki efendim, söyleyeyim. Kullandığınız ölçü 'failatün/failatün/failün'dür. Yalnız dediğim gibi şiirinizde beş kusur var."
   Sonrasında doğulu şair, "Ben bir şey bilmiyormuşum" deyip duracak ve masanın bütün hesabını ödeyecektir. (REFİK DURBAŞ- BirGün Gazetesi)




Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

ORHAN VELİ











Merhaba!

13 Mart 2016 Pazar

İNSANA YAKIŞAN





Söyle bakalım, kimin eliyle
Bu topraklar ilkbaharda giyinip kuşanır,
Güzün kimin eliyle soyulur.

Acımayı bilen, acısın,
Ama köylüyü
Ağa ölçüsüyle ölçme!
İşten kaçan çıtkırımlar değiliz,
Büyük insanlarız bizler
Çalışmada da, avarelikte de!...

NİKOLAY ALEKSEYEVİÇ NEKRASOV







   "İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. 
Daha büyük ve daha insanca bir sebep lazımdı."


SABAHATTİN ALİ
(İçimizdeki Şeytan)









  "Yaşamımız örseleniyor. 
İnsana yakışır bir dönemin başlaması için bütünsel insana varmamız gerekir. 
Bunu da ancak sosyalizm vaat ediyor insanlığa..."


   (Enver Paşa'nın torunu olan Metin İlkin, varlıklı bir ailenin üyesi olmasına karşın Türkiye'de sosyalizmin gelişmesi uğruna servetini harcamaktan çekinmedi.)







Komünist Manifesto şu sözlerle biter:

"Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur.
Kazanacakları bir dünya vardır.
Tüm ülkelerin proleterleri, birleşin!"








"Aslanlar kendi hikayelerini yazmadıkça, avcıların hikayelerini dinlemek zorundayız."

(AFRİKA ATASÖZÜ)








Merhaba!

8 Mart 2016 Salı

ANADOLU ANALARI




   Avustralya gazetesi olan The Age'in 1915 senesinin Eylül ayındaki bir sayısında şu şekilde bir yazı yer almaktadır:

   "Erkek kılığındaki Türk kadınları cephede çatışmalara katıldı. Cephede olduğu kadar cephe gerisinde de askerlere mermi ve erzak taşıyarak zafere katkıda bulundular. Anafartalar 56. fırkada silahlı mücadeleye katılmış kadınlardan biri Mücahide Hatice Hanım'dır. Ahmet diye çağrılıyordu ve gerek şarapnelle gerekse kurşunla dokuz  farklı yerinden yara almıştı."
   Kadınlar bu dönemde cephede savaştığı gibi cephe gerisinde de çok önemli işler gördüler. Bir kısmı cephane imalathanelerinde çalıştı bir kısmı bu cephaneleri siperlere taşıdı.
   Mustafa Kemal o dönem Anadolu kadınlarının bu çalışkanlığını şöyle tanımlıyor:
   "Dünyada hiçbir milletin kadını 'Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluş ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim' diyemez."








KARA FATMA

   ...İnönü Savaşı, Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz'da bulundu. Birliğinde 700 erkek, 43 kadın vardı. 28 kadın arkadaşını da şehit verdi. Kendisi de birçok kez yaralandı. Çavuşlukla başladı, milis üsteğmenlik rütbesiyle silah bıraktı... 
   ...Büyük Taarruz sırasında Yunanlara esir düştü. Kara Fatma'nın yakalandığını söylediklerinde Trikopis memnun bir edayla, "Demek Türk Jandark'ı yakalandı ha!" dedi. Trikopis ekledi: "Bekliyordum bu Türk savaşçısını!" O ise kendinden emin ve başı dik bir şekilde Trikopis'e çıkarıldı. Kara Fatma, asker üniforması ve başında yazmasıyla Trikopis'in karşısındaydı. Belindeki tabanca ise alınmıştı. Elleri de bağlıydı. Yunan Başkomutanı Trikopis kendini beğenmiş bir edayla Kara Fatma'ya baktı, şaşkınlığını gizleyemedi. Çünkü o iri yarı bir savaşçı beklemekteydi. Küçük boylu, kara yağız, orta yaşlarda bir kadını görünce hayretten, ağzı bir karış açık kaldı:
  "Sen misin Kara Fatma dedikleri" diye sordu.
  "Anadolu'daki Kara Fatmaların en kuvvetlisi benim" diye cevapladı Kara Fatma.
   Üç kez ismini tekrarladıktan sonra,
  -Ee çekirge bir sıçrar iki sıçrar, sonra böyle elimize geçer!
  -Daha savaş bitmedi Komutan! Bakın top sesleri geliyor.
  -Evet geliyor. Ancak o toplar bizim!
 -Ben buraya cepheden geldim Komutan! Askerleriniz önümden kaçıyordu. Hepsi çil yavrusu gibi dağılmıştı. Siz cephede değildiniz galiba?
  -Ne diyor bu kadın? Görüşmemiz bitmiştir. Gidebilirsiniz!

ERCAN DOLAPÇI
(Milli Mücadele'de Kadın Kahramanlar)



   Onun esareti kısa sürdü. Bir yolunu bulup kaçtı ve Büyük Zafer'in coşkusunu yaşadı...
   İstiklâl Madalyası'nı göğsüne gururla taktı. Bağlanan emekli maaşını ise, "Vatanımın büyük kurtarıcısı Ebedî Şef'in, layık olmadığım büyük iltifâtı beni son derece sevindirmiştir. Esasen bütün emel ve arzum, yapmış olduğum hizmetten hiçbir menfaat beklemiyorum. Bu itibarla taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay'a terk etmekle son vazifemi yaptım" diyerek bağışladı.









   Olgun yaşta eski erat...Galiçya, Çanakkale, Kanal, Basra Çölleri, Şark ve daha nice cephelerde çarpışıp o cehennemlerden sağ çıkmışlardı. Savaşı dantel gibi işleyen savaş tanrılarıydı onlar.
   Yeni gelenler genç de olsalar silaha ve savaşa yabancı değillerdi. Çatışmanın içinde doğmuşlardı zaten; elinde silah, sırtında cephane sandığı olan anadan süt emmişlerdi. Ağabeylerinin, babalarının yüzlerini kara çıkartmayacak kadar becerikli ve cesurdular.

NALAN TUNTAŞ
(Zor Yıllar)





Ülkem misin oğlum musun seçemiyorum
Sevdanın özü birdir

GÜLTEN AKIN









Merhaba!



28 Şubat 2016 Pazar

ULAN İSTANBUL




İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.


İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

ORHAN VELİ







DEVRİM ERBİL






   "Uzun zaman Beyoğlu'nda yaşamak her Türk aydını için hayal olmuştur. Hele İstanbul dışındaki aydınlar, görmeden Beyoğlu hayranı olmuşlardır. Ben de İzmir'de büyüyen bir genç olarak, İstanbul'u hep hayal etmişimdir. 1941'de geldim İstanbul'a. İstanbul'u beğenmedim. İstanbul hem karanlık bir şehir, hem çok pis. İzmir daha aydınlık, ferah. Beyoğlu'na gelip de yürüdüğüm zaman ilk edindiğim izlenim, burası Türkiye değil hissiydi. Duvarlarda mütareke döneminde yaptırılmış, Fransız aparetiflerinin büyük reklâmları vardı. Birden fark ettim ki, Beyoğlu'ndaki pastanelerin ismi Türkçe değil. Markiz, Lebon, Parizien...Bu, insana çağdaşlık hissi vermez. Bilinçli bir aydına sömürgede yaşıyorum hissi verir."



ATTİLA İLHAN





Eğer sen yine İstanbul'san  
yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap gibi götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara, Marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim 
sen
eğer yine İstanbul'san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim

ulan yine sen kazandın İstanbul
sen kazandın, ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiçbir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine İstanbul'san
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir

ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylül'ün de birader mırç ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık



ATTİLA İLHAN










Merhaba!

21 Şubat 2016 Pazar

DEĞERLİ HAYATLAR




"Ancak başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır!"


ALBERT EINSTEIN










   Pablo Neruda tarafından, "Cervantes'den bu yana İspanyol edebiyatının başına gelen en güzel insan" olarak adlandırılan, gerçeküstü romancılığın dahi temsilcisi Gabriel Garcia Marquez'in ölümünden sonra Aptülika (Abdülkadir Elçioğlu),  GABO  başlıklı yazısında şöyle diyordu:
  O ne Kolombiyalı idi benim için ne de Nobel'li. Marquez benim için Arjantinli, Bolivyalı, Şilili, Meksikalı, Fatihli, Kuruçeşmeli, Arnavutköylü bizim mahalleli idi.
   Onun nobel aldığı günlerde kitabını Fransızcaya çevirmek istemişler. Marquez bir şart koymuş. Şartı şöyleymiş: "Yayıneviniz en az 10 Latin Amerikalı yazarın eserini yayınlarsa benim kitabımı çevirebilirsiniz."
   Ne bileyim ben Marquez amcayı çok severdim. Benim için nobel ödülü almayacak kadar iyi bir yazardı.
   Güle güle Aracatacalı güzel insan. Gittiğin yerde Steinbeck'e bizden selamlar götür.



GABRİEL GARCİA MARQUEZ








"Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde."

ZİYA PAŞA









ABİDİN DİNO-YAŞAR KEMAL


...Adana'dan İstanbul'a yola çıkan Yaşar Kemal'in cebinde ancak beş lirası vardır.
Anasının balmumundan muşamba yapıp diktiği torbanın içine koyduğu malını mülkünü sırtladığı gibi önce Ankara'ya gider.
İki-üç gün yolculuktan sonra Abidin Dino'nun evine ulaşır.
Oktay Rifat ile Güzin Dino'da evdedirler.
Söz arasında Abidin Dino, Yaşar Kemal'e ne yapmak istediğini sorar.
Arif Dino'nun kendisini Cumhuriyet gazetesine aldıracağını söyler. Cumhuriyet işi olmazsa Orhan Kemal ile İstanbul'da buluşacaklar, bir el arabası alarak sebze - meyve satacaklardır.
Bu da olmazsa Yeni Cami arkasında arzuhalcilik yapacaktır.
Abidin Dino, "İstanbul'a gidiyorsun ya ne kadar para var cebinde?" diye bir daha sorar.
Sonra elindeki Osmanlı kesesine benzeyen bir keseyi Yaşar Kemal'e verir:
"Bunun içinde elli lira var, bu da az ya..."
Kesenin içi bozuk para doludur.
Ve Yaşar Kemal'i otobüsle İstanbul'a uğurlamaya karar verirler.
Sonrasını Yaşar Kemal şöyle anlatacaktır:
"Abidin Dino, Oktay Rifat, ben evden çıktık., Oktay Rifat yolda ayrıldı. O zamanlar otobüs terminali tren istasyonunun yanındaydı. Abidin Dino benden iki buçuk lira aldı gitti, benim İstanbul biletimi getirdi. Otobüs yarım saat sonra kalkacaktı. Hazırlanıyordu.
Dolaşarak konuştuk. Otobüs kalkış saati geldi, çağırdılar. Abidin Dino'yla öpüştük. Öpüştük ya  Abidin Bey orada öylece durdu kaldı.Otobüs beni çağırıyor. Abidin Dino'nun bana söyleyecek bir şeyi var ki söyleyemiyor. Yanına gittim, "Abidin Bey, bir şey mi söyleyecektiniz bana?" diye sordum. O, utana sıkıla, "Sen oradan bana 75 kuruş versene," dedi. Her şeyi anladım. Evde ne kadar para varsa torbalamış toplamış bana vermişlerdi. Seve seve ona 75 kuruşu verdim. (Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor: Adam Yayınları, 1996)
Abidin Dino giderken arkasından da, "Abidin Bey o yetmiş beş kuruş size ananızın sütü gibi helal olsun," diye sağanaklı bir nara patlatacaktır. (REFİK DURBAŞ - BirGün Gazetesi) 







   Van'ın ilk matbaasını kurup Van'ın Sesi gazetesini çıkaran İlyas Kitapçı, bir gün Tatvan-Van arası sefer yapan gemide İstanbul'dan gelen genç bir gazeteciyle karşılaşıyor. Ona Van'da bir kilisenin yıkılmak üzere olduğunu söylüyor. Genç gazeteci de Akdamar Adası'ndaki bu kiliseyi haberleştiriyor. Cumhuriyet gazetesinin haberi üzerine kiliseyi yıkma kararı alan askeri yetkili Ankara'dan gelen talimatla engelleniyor.
   
   O yılların genç gazetecisi ileride edebiyatımızın dev ismi Yaşar Kemal olacaktır. Ahtamar Kilisesi de bu sayede günümüze ulaşabiliyor.(NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)












Merhaba!