O sonbaharlar daha mı karanlık olurdu, yoksa savaşın ağır havası kan ve barut Avrupa'sından üzerimize çökmüştü de, onun için mi güneş daha ölgün, deniz daha bir hastalıklı görünürdü, bilemem; yalnız, her aldığımız gazetenin başlığında Wehramcht'ın dumanı üstünde ele geçirdiği yeni bir Avrupa başkentinin ışıltılı adı pırıldar dururdu. (Brüksel düştü. Paris düştü. Belgrad düştü.) Panzer tümenleri, hele Vistül üzerinden Ukrayna steplerine dalınca, müthiş oyun ansızın daha iri ve daha korkunç ölçüler içinde oynanmaya başlamıştı.
40 yıllarının delikanlıları, bizler, okul çıkışlarında, hafta sonlarında, ya "Havadis filmleri"nin çok yalanlı resimlerinden, ya radyoların birdenbire şaşılacak derecede gevezeleşmiş yorumcularından, gerçeğe en yakın haberleri kestirmeye çalışır; (yeni kuşakların edinmesini hiç dilemediğimiz) çekirdekten yetme kurmay davranışlarıyla, savaş haritaları üzerinde "ahkâm keserdik". (Smolensk düştü. Verkhoyansk düştü. Stalingrad dolaylarında usandırıcı savaşlar oluyor. Ruslar kendilerinden beklenmedik bir hızla tası tarağı toplayıp çekiliyorlar. Ulu kuzey kışının eli kulağında.)
İnanır mısınız, katılmadığımız bu kıyasıya savaş o ara edebiyatımızı adamakıllı etkilemişti: Kimi okusanız, yüreğini bir güvercin gibi eline almış, size pır pır savaş boylarından erkek şarkıları söylüyordu. Bir kısmı çoktan unutuldu, bir kısmı anılarımızdan "sevkiyat trenleri" gibi geçer durur. Ama, hepsinin ortasında Hasan İzzettin'in o uçaksavar mermileri tespihi gibi birbiri ardınca ve coşkun patlamalarla kendini belli eden şiirleri.
Hasan İzzettin mi dediniz, kimmiş o?
Şiir antolojilerinin çoğunda adı bile yoktur. Yeniler hiç tanımaz, eskiler yarım yamalak tanır. Von Bock'un Don'la Volga arasını darmadağın ettiği günlerde, mürekkepleri kötü kötü ele bulaşan bir yoksul dergicikte "...çok uzak ufuklara şimdi kar yağıyor" mu demiştir, nedir pek de çıkaramazsınız! Ne var ki adı bütün bir Türk toplumcu aydınları kuşağı tarafından -etlerine dağlanmış gibi- unutulmayacak bir siyasi polis amirince (Rahmetli Hamdi Bey, nam-ı diğer Parmaksız Hamdi) hücrenizden çağırtılıp çağırtılıp onu tanıyıp tanımadığınızın soruluşu belleğinizde iyice yer etmiştir.
(...) "Deniz Feneri", ilk kitabı, yayınlandığında ben herhalde kısa pantolon giyiyormuşum. Yıllarca sonra, zar zor elime geçirebildim. Damarlarında "şimdi kan değil, melankoli akan" o şiirler serüvenci gözlerime renkli ve değişik görüntüler yansıttılar: Nâzım olan ve olmayan yanları vardı, mitologya pek duygusal bir yerlerinden ve -Türk şiirinde hiç olmadığı gibi- ana kanallarına giriyor, hele Hamle'den anımsadığım bazılarında o Ovidius mu desem, Virgilius mu desem bilemediğim eski kır ozanlarının sıhhatli Akdeniz aydınlığı püfür püfür esiyordu. Ben, belki sınır tanımayan heyecanlarımdan, belki mitologya'yı oldum bittim bizden öncekilerin bu ülkede unuttukları kullanılmış bir eşya saydığımdan, daha çok sonraları Ses'te ve Yeni Edebiyat'ta yayınlanan şiirlerine yatkındım. (Cumhuriyet şiirini Necip Fazıl'dan sonraya tamamlayacak Cahit Sıtkı ile Ahmet Muhip idiyse, Nâzım Hikmet'ten sonraya tamamlayacak olan Hasan İzzettin gibi görünüyordu bana, ama sonra biliyorsunuz Garip felaketi oldu. Yozlaştıkça yozlaştık.)
Gâvurdağları, Merih gecelerinin sütlü aydınlığında çatır çatır yarılırken, yine de Deniz Feneri'ndeki Traktörcü şiirinden şöyle bir çeşit devlemesine imgeler gelip içime oturmuştur:
"traktör
yaralı bir dinozor
kazıyor toprağı
pençeleriyle"
Tanışmadık. Önceleri, Anadolu içlerinde bir yerlerde, uzun, yürek törpüleyici bir askerlik yaşadığını işitirdim. Şurada burada bir iki şiiri de yayınlanırdı; sonraları, sesi soluğu kesildi, adı bütün bütün duyulmaz oldu, okyanus dibi ıssızlıklarına, mağara karanlıklarına gömüldü. Bir keresinde, bir sabaha karşı Emirgân'da raydan çıkmış gece arkadaşlarımı silkeleyip İstinye'ye doğru bir şiirini yüksek sesle okuyarak tek başıma yürümüş ve "acaba sağ mıdır?" diye kendi kendime sormuşumdur: Sanat dışı baskılar, ekmek parasından edilmeler, aşağılanmalar, daha başlangıçta binlerce kilovat elektrik üretme gücünde olduğunu kanıtlamış bir ozan yüreğini, adamı çıldırtabilecek kısa devrelerle yakıp kül edebilirlerdi. Bilinmezdi yarınların güvenilmezliği sanatçıların yaşamasına hükmederse ne kadar kahredicidir, bunu bilirse, sanat hayatlarını ilk gençliklerinden başlayarak korkunç gerilim filmleri gibi yaşayanlar bilir.
Ortalıkta cücelerin ve çığırtkanların kötü terlemiş yapışkan elleriyle bütün dürüstlüklere ve doğruluklara sahip çıktıkları bir devirde, insan, reklamsız ve gösterişsiz büyük ve sabırlı çalışmaların ağır işçilerini daha başka ve daha heybetli bir özlemle arıyor. Onun içindir ki, Hasan İzzettin'in böyle sekiz ciltlik bir "Kutsal İsyan"la çıkıp gelivermesi beni çocuk gibi sevindirdi. Demek o ilk maden işçilerinin akla durgunluk veren sabrıyla bir yerlerde tezgâhını dokuyor; yalnız dualarda, bir de çok büyük sevilerde varılabilen bir sessizlik içerisinde hepimizi o kadar içlendiren Kurtuluş Savaşı'mızın tarihe benzer romanını, ya da romana benzer bir tarihini yazıyormuş.
Kitabı hemen aldım. Henüz okumadım. Belki beğenmediğim yerleri olur, belki olayları alışı ya da işleyişi ters gelir bana şurasına burasına takılabilirim, zarar yok! Şu gerçek değişmez: Yazdıkları yüz sahifeciğin ya da yüz mısracığın yüz bin kere şamatasını yaparak kafamıza vuranlara böyle imgelem halısı gibi sessiz sedasız dokunmuş birkaç bin sahifelik bir yapıt pek şahane bir yanıttır.
Onlar ki yirmi beş yıldır bu ülkede sanat ve edebiyatı inanılmaz sığlıklara kaydırıp, inanılmaz soytarılıklara alet etmişlerdir; onlar ki şaka yapmakla şiiri, ortalığı kirletmekle resim yapmayı birbirine karıştırmışlardır; işin en dokunaklısı ve önemlisi, onlar ki sanatçı olmanın her şeyden önce ciddi ve "mangal yürekli" demek olduğunu unutmuş ve unutturmuşlardır, şimdi Hasan İzzettin Dinamo'nun destanını okusun, düşünsünler; ve eğer güçleri yeterse, bu Eyüb peygamber çile ve çabasını da el çabukluğuyla (Aziz Nesin'e yıllardır yapmaya uğraşıp durdukları gibi) aydınların ve ulusun dikkatinden kaçırmaya yeltensinler!
Bakalım oluyor mu?




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder