1 Kasım 2026 Pazar

USTA - ÇIRAK

 


"Edebi kültürü küçümseme ve kendiliğinden olana, icat edilene inanma eğilimi var. Aslında edebiyat insanın öğrenmesi gereken bir bilimdir ve yazılan her hikâyenin gerisinde 10 bin yıl yatar. Edebiyatı öğrenmek için mütevazı ve alçakgönüllü olmalısınız. Edebiyatın tamamını incelemek, 10 bin yıl önce neler yapıldığını, insanlık tarihinin neresinde bulunduğumuzu bilmek için, yazma sürecinde olabildiğince mütevazılığa ihtiyaç vardır. Sonuçta edebiyatı üniversitede değil, başka yazarları sürekli okuyarak öğrenirsiniz." 

(GABRIEL GARCÍA MÁRQUEZ, 1979)

***



Büyük sanatçılardan birisinin ilginç bir sözü var. Diyor ki, "sanat yaşamla tay (paralel) gittikçe gerçek sanattır." Bu sözün üstünde durmak gerek, düşünmek gerek. Çağımız gittikçe yaşamın önemini daha çok kavrıyor. Bir romancının, yetişirken elbette Tolstoy'dan, Çehov'dan, Dickens'ten, Homeros'tan çok öğreneceği var. Büyük ustalara çıraklık etmeyen, onların teknesinde yoğrulmayan kişi ağzıyla kuş tutsa romancı olamaz. Roman işi, önce bir usta-çırak işidir. Çağımızın bilimiyle, geçmiş çağların deneyleriyle ilgi kuramayan kişi de avucunu yalasın, yaratıcılığı güdük kalır. Usta-çırak işi, çağın bilimi, çağların deneyleri bir insanı kendinde oluşturuyor. Kendi yaşamının, çevresinin yaşamının üstüne daha sağlıklı eğilmeyi sağlıyor. Bir sanatçı çok yönlü oluşur. Yukarda da dediğim gibi çıraklık ederek, bu arada çağların deneylerine başvurarak, bütün yoğunluğuyla, en ince ayrıntılarına kadar çağını yaşayarak.

(YAŞAR KEMAL - Baldaki Tuz, 1970)






Merhaba! 
 

25 Ekim 2026 Pazar

BİLİM İLE

 

"Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmalıyız"


"Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmalıyız" ne demek oluyor, hiç düşündünüz mü, pek sanmıyorum, tutturmuşuz en büyüğümüzden en küçüğümüze, ha bre tekrarlıyoruz, ama içeriği nedir, boyutları nedir, gerekleri nedir, araştıran yok. Oysa biraz kurcalasan al sana programların en halisi, en sağlamı.
Önce biraz bunu yapalım diyorum.
Bir tarihte, tartışıyorduk, birtakım dogmatik 'Atatürkçüler' bana çağdaş uygarlık düzeyi diye, Amerika'nın denetimindeki Batılı emperyalist sistemi yutturmaya çalışıyorlardı, kızmışım, dedim ki "Arkadaş, Kemal Paşa'nın iki büyük hüneri vardır ki, birisi bu 'çağdaş uygarlık' deyimi, ötekisi bunun içinden çıkan  bir düşünüş biçimidir." Önce bunları kavramayı öğrenelim. Ne gibi mi, şöyle: Çağdaş uygarlık düzeyini hedef diye aldın mı, bir kere sürekli devrimciliğe mecbursun, çünkü çağdaş uygarlık düzeyi dogmatik değil diyalektik bir kavram, kendi karşıtlarıyla çarpışa birleşe gelişiyor. Dünün uygarlık düzeyiyle bugünün uygarlık düzeyi bir mi, aynı şey mi, aynı şey olabilir mi, olamaz elbet. Her geçen gün insanlık yeni buluşlarla uygarlık düzeyini daha ileri götürüyor, götürdükçe de Mustafa Kemal'in Türkiye'ye tespit ettiği amaç yenileşiyor, gelişiyor, başkalaşıyor. Bunu anlamaz, bir kenara yazmazsan, istediğin kadar Atatürkçüyüm diye yırtın. Atatürkçülük adına olmadık zulümler yapıp ileri fikirli aydınları ezaya çek, Kemal Paşa'nın tutumundan çok uzaklardasın. 
Hadi somut konuşalım: Kemal Paşa sağ iken "çağdaş uygarlık düzeyi" ne idi? Onun kuşağı için, bu, o sıralarda dünyaya hükmeden sanayi devrimini yapmış, emperyalizm çağına ulaşmış "Batı'dır", Batılı toplumlardır, Batılı bilim ve teknolojidir. Mustafa Kemal, ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracağız dediği sırada, iç içe iki şeyi amaçlar; birincisi çağdaş ekonomik altyapıya sahip olmak, ikincisi bu altyapının içerdiği topluma ulaşmak! Birincisine varıldı mı, ikincisinin olamayacağını kestirmiş, bu bakımdan çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için, metodu da vermiştir; "hayatta en hakiki mürşit ilimdir" ne demek, bilimlere dayanarak, bu düzeye ulaşacağız demek. Peki bilimler sabit, dogmatik mi, ne münasebet, onlar da çağdaş uygarlık düzeyi gibi aralıksız değişiyor, yenileşiyor, ilerliyor. O halde, Türk aydınları kendilerini sahiden Mustafa Kemal'in savaşçıları sayıyorlarsa, bir kere bilimsel olmak zorundadırlar, ikincisi dogmatik değil diyalektik olmak zorundadırlar, üçüncüsü zaman içinde verilmiş hedefleri sık sık yeniden değerlendirmek, çağdaş uygarlık düzeyinin hâlâ aynı yerde mi, yoksa başka yerde mi olduğunu saptamak zorundadırlar.
Allah aşkına söyleyin, Demirel'den Ecevit'ine, yapan var mı[ydı] bunu?

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk/Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1978)

***

Cumhuriyetin kuruluş yıllarına baktığımızda net bir yol haritası görüyoruz: Yoksulluk içindeki bir ülke, kaynaklarını bilime ve eğitime ayırıyor. Bu başlı başına devrimci bir karardı.
1920'lerde ve 30'larda üniversite reformu, Darülfünun'un dönüştürülmesi, yurtdışına öğrenci gönderilmesi, dil ve tarih çalışmaları, Halkevleri gibi kurumlar...
Bunların hepsi aynı vizyonun parçalarıydı: Akıl ve bilimi devletin ve toplumun temel dayanağı yapmak.
Atatürk'ün en güçlü mirası bence şu cümlede saklı: "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." Bu, sadece bir söz değil; bir yön tayiniydi. Genç Cumhuriyet, bilimle kalkınmayı ve özgürleşmeyi eş anlamlı görüyordu.
Peki ya bugün?

(ÖZLEM YÜZAK - Cumhuriyet Kitap, 2026)






Merhaba!

18 Ekim 2026 Pazar

UMUT VAR MI ?

 


Bir avucun matematik
Bir avucun büyü,
Bunda da çelişki yok.
Sonra düşün, olsa da ne çıkar:
Çelişkidir şiir.

SABAHATTİN KUDRET AKSAL
(Şiir Üstüne Notlar - 13)

***

içimdeki bataklığa
ufacık bir ada olsun,
diyerek tutunduğum
şiir de çekti elini
yapıştı damağa dil
sözler ki küflü peynir
akıl masum bir tilki
sızıyor bak duygulara
ey çamur çağ, tatlı zehir!
ey imajlar sağanağı!
her bedene aynı çizgi
her yakada farklı bir kir
kiremitsiz çatılardan
nasıl da aktı makyaj
şimdi şairler karga
kargalar kurnaz şair
ben kapandım odama
ince kurlar peşinde
ayarlanan bir şiir
ada olur mu ki hiç
bataktaki adama...


'Dünyanın bilgisi', evet, tek tuşla gözlerimizin önüne serilse de 'şiirin bilgisi' hâlâ farklı bir mecrada akmaya devam ediyor. Akılla kavradığımız 'dünyanın bilgisi'ne, diğer bütün sanatlarda olduğu gibi, imgesel bir tepki göstermektir şiirin temel işlevi. Bizi diğer canlılardan ayıran en başat özelliğimizdir imge. İmgelediğimiz sürece şiir varlığını sürdürecektir. Tam da bu noktada, imgeyi, Octavio Paz'ın dediği gibi, 'doğanın dilini' yazan biricik güç olarak yorumlamak gerekiyor. 'Üçgenin iç açılarının toplamı yüz seksen derecedir' deriz ve bu bilgiyi matematikten mimariye dek çeşitli alanlarda tüketiriz. Peki, Melih Cevdet Anday'ın "Kuşlar yağmur yağdırır da / Yağmur güneşe vururdu ya / Ben sana gelirdim." dizelerini nasıl tüketeceğiz? Bu dizeler bize hava durumunu sunmuyor ki! Akılla kavradığımız bilgide, gerçeklikle birlikte, bir kurnazlık bulmak her zaman mümkündür. Oysa şiirin bilgisi kurnazlık değil, çocukça bir saflık içerir. Şairlerin kötü insanlar olmamasının nedeni birazda burada aranabilir.
'Şiir ve insanlığın nereye gittiği' sorusunu 'dünyanın bilgisi'yle cevaplarsam gidilen yer, iyi değil. İnsanlıktan ayıramadığımız şiir, onunla birlikte bir felakete mi sürükleniyor? Ama durun! Sorunuzu 'şiirin bilgisi'yle cevaplarsam, imgelemenin kaynağında geleceğe dair bir kurgu olduğunu düşünürsek, biraz umut var. 'Şiirin bilgisi'nden yola çıkarak işte bir kurgu: Yer üstü yer altı maden alanlarının nerede, ne miktarda, hangi ülkelere ait olduğu, ne kadar sürede tükeneceği, başka hangi kaynaklar yaratılabileceği, tarım arazileri, ormanlar, sulak ya da kurak alanlar ve dünya nüfusu da bilindiğine göre, bütün bu kaynaklar insanlar arasında adilce paylaşılıp yeryüzü bir cennete çevrilemez mi?

(İLYAS TUNÇ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

    Şair sabahları kahvaltı yaparken,
güneşin ışıkları içeriye süzüldüğünde,
karşı okulun bahçesindeki çocukların sesleri odayı doldurduğunda,
küçük umutlara kapılmalı,
şiirinde çöpçünün çöp tenekelerini yuvarlarken çıkardığı gürültünün yeri,
pencerenin önündeki ağaçta cıvıldayan kuşların sesleri,
caddenin sonundaki trafik lambasının önünde duran arabaların frenlerinin sesleri,
radyoda haber okuyan spikerin sesinin ya da
mutfaktan gelen "Tuz nerede, ah tuz şiirde..."
diyen sesin yeri olduğu kadar olmalı.

Yaşamın içindedir şiir.


JÜRGEN THEOBALDY





UMUT VAR !

11 Ekim 2026 Pazar

BÂKÎ

 


Geçmiş yüzyıllarda Beyazıt Meydanı dut ağaçlarıyla doludur. Kâğıtçılar ve bin çeşit eşya satan dükkânlar meydanın çevresini süsler.
Reşat Ekrem Koçu Binbirdirek Batakhanesi adlı romanında Beyazıt Meydanı'nın XVI. yüzyıldaki dut ağaçlarını şöyle anlatır:
"Beyazıt Meydanı'nın dutları kırk kadar ağaçtı. Her yıl dut mevsimi, çarşının çıraklarından on beşer, on altışar yaşında kırk oğlan dutçu seçilirdi. Küçük hâfızlar her sabah Sultan Beyazıt Veli'nin hamamına girerler, yıkanıp boy aptesti alırlar, sabah namazından sonra da kolları sıvalı, çıplak ayaklarında takunyalar, ilahi okuyup meydanı üç defa döner dolaşırlar sonra ağaçlara çıkıp yerlere serilmiş tertemiz çarşaflara dalları silkelerlerdi. Ve her çocuk kendi silkelediği dutları 'Sultan Beyazıt Veli'nin ruhu için!' diyerek gümüş kepçelerle İstanbul halkına dağıtırdı."
Burada, [Beyazıt] Camii'nin önündeki çınarın dibinde XVI. yüzyılda divan şairlerinden Zâtî'nin küçük bir dükkânı da vardır. Balıkesir'de doğan, orada bir süre çizmecilik yaptıktan sonra İstanbul'a gelen ve II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman çağlarında devlet büyüklerine yazdığı kasidelerle geçinen Zâtî (1471-1546) yaşlılığında burada remil atarak geçimini sağlar. Şair Zâtî'nin Remilhanesi diye ün salmış bu dükkânda Zâtî genç ozanlara dersler verir, onların yetişmesine çalışır. Buranın gediklilerinden biri de şair Bâkî'dir.

(SALÂH BİRSEL - Kahveler Kitabı, İş Bankası Kültür Yayınları)

***

Zâtî'nin Beyazıt'taki Dükkânını Anlatır

Kırağı düşmüş soğuk mermer zemini süpürmeyi bırakmış, içeriyi gözetliyordu meydancı. Beyazıt Camii'nin kocaman avlusunda yan yana dizilmiş dükkânların önünü her sabah hızlıca süpürür, Zâtî'nin dükkânının önüne gelince yavaşlardı. Ot süpürgesini elinden bırakmadan, burnunu cama iyice yaslardı. Fark ederse, dikkati hemen dağılırdı Zâtî'nin.
Camın ötesinde her şey hep aynı görünse de kanmazdı meydancı. Hem şair hem remilciydi ya. Zâtî'nin dükkânında eşyalar havada uçuşuyormuş deseler bile yadsımazdı. O kadar olsa neyse. Feracesini takıp geleni de oradaydı.
Geniş avlu daima hareketli, tertemizdi. Ama güz mevsiminde kuru yapraklar olurdu. Yerdeki ak mermerin üstü, Bizans'tan kaldığı söylenen yaşsız bir devle, Fatih'in tek asırlık genç çınarlarının umursamazca döktüğü kuru yaprak öbeklerinden geçilmezdi. Bir de yeşil çam ağacının yanına kümelenmiş dut ağaçlarının -esnafın dut toplama merasiminden sonra- olgun, şerbetlenmiş tek tük dökülen taneleri.

Medreseli Gencin Akşamın Dar Vaktinde Zâtî'nin Dükkânına Gelişini Anlatır

Genç hevesliler, günün son durağı remilci dükkânının küçük tokmaklı kapısından teker teker girdiler. Ellerinde özenle ciltlenmiş çoğu meşin kaplı defterlerde okunmayı bekleyen gazel, kaside, mesnevileri vardı. Üstatlarının yanında selamla kafalarını eğerek buldukları tabureye oturdular. Üstleri başları, defne kokulu pak gençler, önce kendilerininki okunsun diye, yine birbirleriyle gizli bir yarışa girdiler. Sarayın kapısından bir kasideyle girip hami edinmek hepsinin hayaliydi. Zâtî ne derse itirazsız düzeltiyor hatta gerekirse aruzun kalıbını değiştirip yeniden yazıyorlardı. Böylesi büyük gazel ustasının yanında oturmak bile onlar için gerçekleşmiş bir hayaldi. 
Fakat Zâtî'ye göre içlerinden biri hep dinliyor, sonra gidiyordu. Acaba ilk önce ne yazacaktı diye, merak etmiyor da değildi. Kaside, gazel, mesnevi yoksa mensur mu?
(...)
Geç vakitte kapının aralandığını görünce meraklandı, Zâtî. Gelen, medreseli gençti. Fakat tabiatı gereği ölçülü tavrıyla bekledi kapıda, içeri girmeden: -Hocam geç olmadıysa gelsem olur mu, dedi, elindeki kâğıdı göstererek. Zâtî, medreselinin neyi kastettiğini tahmin edince, acele etmekten vazgeçti. -Tabii, dedi. O vakitte okutamasa, bir daha okutamaz gibiydi gencin ifadesi. Nedense tez canlıydı bu yeniler, hemen olsun isterlerdi. Yeniden yerine oturmaya gitti. Genç, soğuyan dükkânın kapısını hızlıca kapatıp taburelerden birini hocasının karşısına çekti. İkisi de bu dar vakitte eski düzenlerine dönmüştü bile. Zâtî, her söze tamam diyecek bir ademî değildi. Onun yüreğindeki içtenliği, hevesle yüksünmeden gelişi, oturtmuştu Zâtî'yi tekrar yerine. Yorgunluğunu unutup merak ve heyecan onu da sarmış olacaktı ki, ayin başlamış gibi katılaştı: -Sen oku, ben dinleyeyim, dedi arifane bir edayla. Fakat birbirlerini bile zor seçtiklerini fark edince, içine sinmedi Zâtî'nin; çökmüş karanlığı aydınlatmak için epeydir kullanmadığı kandili buldu. Önce yağına baktı. Yaktığında etraf gün doğmuş gibiydi. Artık hazırdı. Alçak ses tonuyla başladı genç de okumaya:  

Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dilber düşer
Gûyiya mir'ata aks-i pertev-i hâver düşer

(Ne zaman gönlüme sevgilinin yanağının hayali düşse,
sanki güneş ışığı aynaya düşmüş gibi olur.)

Zâtî katılığını bozmadı: -Fikr-i ârız-ı dilber -sevgilinin yanağının hayali- bak sen... Devamını genç çekinerek getirdi: -Gûyiya mir'ata aks-i pertev-i hâver düşer. Tekrar mırıldandı Zâtî: -Sanki güneş ışığı aynaya düşmüş gibi olur. Müthiş! Olamaz böyle sağlam, kusursuz söyleyiş. Bu mananın aruz ile uyumu, yok yok, genç birine ait olamaz, dalga mı geçiyor, diye düşündüğü yüzüne de yansıdı o anda. Bu medreseliyle konuşmalı, nasihatlerde bulunmalıydı. Burası remilci dükkânıydı. Sözün sırrıydı remil. Lazım gelirse de söylenirdi. İki mürekkebe kalem batıran hemen böyle oluyordu nedense. Akşam akşam, diye kızdığı yüzüne vurdu. Fakat genç ısrarla: -Medresedeki Karamanîzâde Mehmet Hocama yazdım. Eğer hatam yoksa yarın sabah hediye edeceğin, diye suçluymuş da suçsuzluğuna delil arar gibi söyledi. Zâtî'nin ikna olmadığını görünce isterse yemin edeceğini bile. 
Zâtî çoktan kendi içine dönmüştü. İşin zorluğunu bildiğindendi itirazı. İfade kudreti, ince hayaller, ikinci manayı yakalamak kolay değil, diye düşündü. -Bir şartla anlarım, bunu  senin yazdığını, deyiverdi. Aklına yeni başladığı sabahki gazel gelmişti. Remil baktıran hatunun yüzünü düşünürken, sonunu bir türlü getiremediğini söyleyemedi: -Aslında buldum fakat muhayyileme gelen, dilime gelmedi, dedi. Hayalini anlattı gence: -Yüzüne vuran ateşin aksi. Gözleri, hüznü, belli etmediği perişanlığı... Odun ateşinin aydınlığında geldi hayalime, dedi. Yarım bıraktığı gazele tekrar baktı, umutsuzca uzattı. 
Hocasının anlattığı tahayyülü, sabah kapıda karşılaştığı kadına benzetse de söylemedi. Sadece o anın içindeydi şimdi medreseli. "Odun ateşinin aydınlığı," diye tekrarladı. Hocasının uzattığı yarım kalan beyite baktı. Genç, daha okurken aruzun kalıbına oturttu şiiri, bir an düşündü fakat o kadar kısa sürdü ki o an, elindeki kalem, sanki kendiliğinden gitti, kâğıdın üzerinde. Yanlış anahtarla zorlanan kapıya, doğru anahtarın takılması gibi açıldı tıkanan sözcükler. Şiirin tamamını son haliyle yeniden okusa da, Zâtî sadece eksik olan beyiti duydu. Hızla uzandı, aldı elinden. İçinden tekrar okudu:

Noldun inlersin felek hercâyi cananun mı var
Seyr ider her menzili bir mâh-tâbanun mı var

(Felek, ne oldu inliyorsun? Uçarı bir sevgilin mi var?
Her yeri dolaşan bir parlak ayın mı var?)

-Bir mâh-ı tâbanun mı var. -Her yeri dolaşan bir parlak ayın mı var? Zâtî, besmele çekti içinden. Tam ifade etmek istediğiydi bu. Heyecanını belli etmekten hiç rahatsızlık duymadı. -Hocana hediyeni verirken çok selamımı söyle, dedi. 
Katladığı kâğıdı cübbesinin iç cebine özenle gülümsedi, genç Bâkî. 

(MELİHA YILDIRIM - Remil, Alakarga Yayıncılık)






Merhaba!
     

4 Ekim 2026 Pazar

KÖMÜR MADENİ: HERKESİN BİLDİĞİ SIRLAR

 



"Bizdik kemiklerimizdi yanan.
Isıtan evlerinizi
Odanızı ısıtan
Yemeğinizi pişiren
Çarklarınızı çeviren.

Bizdik kara elmasın törenlerinde övülen.
Ama
Yanan hep bizdik
Sizler kömür sandınız."

(MUSTAFA EYRİBOYUN)

***


Öncelikle ülkemizin her kömür madeni bölgesinde herkesin bildiği sırlardan başlayalım: Sevgili okurlarım, kömür damarının en önemli özelliği, "narin" olması. Ne demek narin? Adı üstünde, çıkarırken onun suyuna gideceksin, kızdırmayacaksın, ona soluk alması ve yanmaması için zaman vereceksin. Sonuçta kömür yaşayan bir şey. 
Kömür ocağına girerken uykunu almış olacaksın. Karnın tok olacak. Öyle pazardan alınan çizmelerle madene inilmez. Çizmenin tabanında koruyucu olması gerekir. Çünkü her an ayağın kayabilir ve önlenemeyen metan kuyularından birine düşüp anında ölebilirsin.
Madende tuvalet yoktur, bu durumda aşırı ishal olduğunda madende çalışmayı reddedeceksin! Ama anında yevmiyen kesilir.
Maskelerin uyduruk olduğunu dünya âlem bilir. 
"Hadi" sözcüğü madencinin lügatında lanetlenmiş bir sözcüktür. Çünkü gün boyu, arada uyuklayan çavuşlar, uykularında bile "hadi, hadi" diye seslenirler. "Hadi ulan bugün kotayı dolduramadık!" Bu nedenle madencilerin yakınları onlara asla "hadi" diye seslenmezler. 
Madenci aileleri çocukları erkek olduğunda pek bir sevinirler. Çünkü 18 yıl sonra çocuk da madende çalışmaya başlayacağından eve giren para artacaktır.
Kızlar madencilere kaçarlar. Böylece kızın ailesi çeyiz yapma yükünden kurtulur. Eh oğlan da madende çalıştığına göre, yapsın. Düğünden hemen önce iki ailenin barışması şaşılacak bir durum değildir.
Yeni yasadan önce madenciler yirmi yılda emekli oluyorlardı. Bu pek güzel yasa değiştirildi, şimdilerde 56 yaş aranıyor. Gene de erken girenler 40'a gelmeden emekli oluyorlar. Bu da madenciliği cazip hale getirmiş.
Madencinin en sevdiği vardiya gündüz vardiyasıdır. Bu vardiya 7'de başlar, 3'te biter. Hem geceyi yaşarsın hem gündüzü. Vardiyası gündüz olanın yüzü güler. Ailesi bayram eder. 
Madenci bir süre sonra yerin altında, "Dikkat, ölüm tehlikesi" levhalarını görmemeye başlar. Bu da ölümcül kazalara neden olur. 
İşçi toplayan taşeronlar, vicdanlarını yitirmek için adeta kendilerini eğitmişlerdir. Ne çocuğun hastalığı ne işçinin kendisinin hastalanması mazeret kabul edilir! Yevmiye derhal kesilir.
Madenci eşleri gün boyu sürekli dua ederler. Yemek yaparken, çocukları okula gönderirken: "Şu vardiya bitse de kocam sağ salim eve gelse." Çünkü bellekleri madende ölen insanların hikâyeleriyle dopdoludur. Herkesin uzak ya da yakın bir akrabası madende ölmüştür.
Maden sahipleri, onun amirleri asla işçiyi düşünmezler. İşçiler bunu bilir ve ne yazık ki kabul ederler. "Bu iş böyle gelmiş böyle gider" derler.
Ve gene bilirler ki devlet ve iktidar sahipleri, Bülent Ecevit dışında, madencileri adamdan saymaz.

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)



Merhaba!

28 Eylül 2026 Pazartesi

ÜÇ ŞİİR

 

Nâzım hasta diye duyuyorduk. Nâzım'ın parası yok diye duyuyorduk. Nâzım bunalıyormuş diye duyuyorduk. O yazdıklarıyla bütün bunları yalanlamakta diretiyor, şaşılacak bir yürek sağlamlığı ve disiplin örneği veriyordu. "Nâzım ağabey hapislerde çürüdü" diye mısra düşürüp dövünen Cahit Sıtkı'yı özel bir şiiriyle terslemişti:

"Yatar ama zincirini kırmış yatar / en yüksek mertebeye ermiş yatar."

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Sol)

 



Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalbağrısı
Alır beni tâ Bursa'ya götürür

Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Yüreciğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür

Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür.

(CAHİT SITKI TARANCI)




hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız

biz, ey sürgünlerin nâzım'ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek 
lacivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

(HİLMİ YAVUZ)




Onca yılgıya yoldaştır,
dayatılan onca derin susmaya;
anlarız anlamasına da
hüzün değildir bize en çok yakışan.

Kirli eller sokulur ekmeğin barışına,
bozulur okulun mayası,
dilin köklerine zehir akıtılır,
kıramaz hüzün yaşamın çetin çekirdeğini.
İlle de yaşama sevinci, 
ille de yaşama istencidir
bizi direngen kılan
anlarız anlamasına,
yaşarız yaşamasına da
hüzün değildir bize en çok yakışan.

(AYTEKİN KARAÇOBAN)






Merhaba!

20 Eylül 2026 Pazar

AĞZIMDA ÇAKIL TAŞLARI

 


Her şeyi ağız dolusu gülermişçesine söylerdi.
Daha önce tarif etmiş olmalıyım.
Şöyle demiş miydim?
Ağzına bir avuç çakıltaşı doldurmuş, konuşmaya çalışır gibi.
Demiştim. 
Onu böyle tarif etmeyi seviyordum. 

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)


***




Şu ağaç, benden önce de ağaçtı, benden sonra da çiçeklenecek
ya ben, kuruyorum yazdıkça, ne soğurulacak bir yemiş
ne şafağın kılıcıyla dalgalanan bir damla gölge
sözcükler, çakıl taşları gibi gıcırdıyor ağzımda.
Sözcükler, sözcükler, sözcükler... Anlam çanları.
Nasıl inansınlar ki bana,
şiirime giren her sözcük öldüğünü biliyor
bazı sözcüklerse dokuz canlı, başka bir yüzle çalıyorlar kapımı
o öç duygusu yaşatıyor belki de onları bunca uzun ve öfkeli.

"Şiirim yaşayacak mı?" diye sormuştum
yaşlı, nemrut bir şaire bir gün, sözcüklerden çok.

(MUSTAFA KÖZ - İki Yüzlü Zar, Ve Yayınevi)


***



Demosthenes gibi yap
Ağzında çakıl taşı denize karşı konuşurdu o
Senin de dizeler olsun ağzında
Onlarla otur kalk
Onlarla uyu
Onlarla uyan.

(SABAHATTİN KUDRET AKSAL - Şiir Üstüne Notlar)






Merhaba!

13 Eylül 2026 Pazar

ORTADOĞU VE SÖMÜRÜ

 


Karikatür: BURAK ERGİN

***

MÖ beşinci yüzyılda yaşamış sofist filozof  Kallikles, yasaların alt sınıfları, ezilenleri korumak için güçlülere karşı oluşturulduğunu savunur. Ona göre üst sınıflar, aristokratlar zayıflara göre daha zeki, üretken ve iradelidir. Zayıflar bu eksiği kapatmak, güçlüleri sınırlandırmak için yasaları yapmışlardır. Ona göre doğaya uygun olan, güçlünün zayıfa efendi olmasıdır. Çünkü hâkimiyet kurma, daha çok kazanma ve içgüdülerini serbestçe gerçekleştirme doğaya uygun olandır. Bu hakla yasalar, güçlülerin önünde bir engel, yeteneksiz zayıflara avantaj sağlayan doğaya aykırı yapıdır.
Kallikles'in bu düşüncesinin arkasında, kendi çağında yaşanan siyasal dönüşüm de vardı. 
(...)
Buna karşılık antik Yunan'da özellikle Sparta ve Atina'da farklı yönetim modelleri gelişti. Örneğin, Likurgus, Sparta'da kral sayısını ikiye çıkarmış, senato kurmuş ve krallar ile senatoyu denetleyen Ephor sistemini kurarak mülkiyete sınırlama getirmiş, tarihin ilk sosyalist sayılacak devletini kurmuş ve kuvvetler ayrılığını insanlığın gündemine sunmuştur. Atina'da ise yönetici Arkhon halk meclisi ve Areopagos gibi kurumlarla yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrıldığı bir yönetim anlayışı ortaya çık[mıştır].
Oysa Kallikles bunun yerine bir zengin monarkın idaresini daha doğru buluyordu. Batı, Ortaçağ dinsel yönetiminden kurtulduğunda Rönesans, Fransız Devrimi ve Aydınlanma yoluyla antik Yunan'ın demokrasisini geliştirerek günümüzdeki çoğulcu demokrasi ve hukuk devletine ulaşmıştır. Batı'da çoğu kez, Kallikles'in düşündüğünün tersi olmuştur.
Ortadoğu'da ise tarihsel gelişim, demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletine ulaşamamış, -Kallikles'in önerdiği gibi- tek adam yönetimini, otoriter toplumsal yapıyı aşamamıştır. 
Ortadoğu'nun eski tarihine baktığımızda, Sümer Ur sitesinde Urugakina dışında zayıflardan yana bir siyasi oluşuma rastlamıyoruz. Urugakina güçlü rahiplerin tüm mahsule el koymasına karşı ihtilal yapmış, fakirleri koruyan yasalar ilan etmiştir. Ancak sonrasında Sümer, Asur, Akad, Babil ve İsrailoğulları devletlerinde, Firavunlar Mısır'ında yasalar hep güçlülerden yana olmuştur.
Zayıflar için Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinler başlangıçta olumlu uygulamalar getir[miş], zamanla güçlüler dini yapıları ele geçirmiş ve herhangi bir demokratikleşmeye, alt sınıfları koruyan yasalar yapmaya izin vermemiştir. 
Aslında Gılgamış Destanı bize Ortadoğu gerçeğini en iyi şekilde anlatmaktadır. Destana göre, Sümer'in Uruk şehrinde kral olan Gılgamış, önceleri şehrinin güçlü başka şehirlerden bağımsızlığını sağlamış, aşılmaz surlar yaptırmış, şehri mamur hale getirmiş ve refah sağlamıştır. Ancak kendini sınırlayan kurum ve yasalar olmadığı için halka baskı yapmıştır. Halk çaresiz kalınca tanrılara yalvarmış ve tanrılar onu dengelemek için eşdeğeri güçte vahşi Enkidu'yu yaratmıştır. Amaç Gılgamış'a karşı denge sağlamaktır. Ancak Gılgamış ile Enkidu ilk karşılaşmada kavga etse de kısa sürede arkadaş olup güçlerini birleştirmişlerdir. Böylece kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği, monarşi uygulanmış ve Ortadoğu halklarına tarihin başından beri kuvvetler birliği miras kalmıştır. 

"Merhametli monarşi: Fakire din, zengine kredi." 

Ancak büyük değişimi Atatürk, Cumhuriyet ile yapmış; demokratik toplumun temellerini atmış, bu açıdan tüm Ortadoğu'yu etkilemiştir. Tek derdi sömürmek olan emperyalizm, Atatürk gibi devrimci devlet adamları yerine Ortadoğu'da her zaman dinsel-mezhepsel ve gelenekçi monarşileri desteklemiştir. Günümüzde ABD'de iktidar olan Trump ve yönetimi, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi devletlerde açıkça "merhametli monarşi" istemektedir. Bu, muhalefetsiz, örgütsüz ve keyfi uygulanan bir devlet-iktidar sistemidir. Biliyoruz ki tek adamın merhameti, muhalefeti görene kadardır. 

(SUAT DÜLGER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

6 Eylül 2026 Pazar

İMBATLA GELEN KARANFİL KOKUSU

 


Dünya edebiyatında silinmez izler bırakan Victor Hugo, hiç gelmemesine karşın kentin ününden, efsaneli büyüsünden etkilenip İzmir'e bir şiir yazmıştır. 1829 yılında yayınlanan "Les Orientales" (Doğulular) isimli kitabındaki "La Captive" şiirinde İzmir'i bir prensese benzetir:

İzmir bir prensestir, 
çok güzel küçük şapkasıyla.
Mutlu ilkbaharlar durmaksızın,
onun çağrısına yanıt verir.
Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse,
O da denizler arasından ışıldar.
Hatta Arşipel'in yaratılışından çok daha tutkulu...


***



Hakan Cem'den iki kitap bir arada: Papa Scala ve Tendeki Huy (Pikaresk Yayınları).
Papa Scala, "Nemli Fırçada Girizgâh'la başlıyor Smyrna'nın tarihinde iz sürmeye şiirlere ilişkin ipuçları vererek. (Papa Scala, İzmir Karşıyaka'nın devamı olan Bostanlı bölgesinin eski adı. Papa Scala / Papas köyü).
Hakan Cem'in şiir diliyle çizdiği minyatürlerin hayali ustası, kahramanı "Pagur" (aslında bir Ermeni çocuğun adı) çalışmaya şöyle hazırlanıyor: "aharlı kâğıdı mermere yatırdı suya dokunur gibi yavru kedinin ensesinden incecik birkaç tüy aldı, ibrişimle bağlayıp fırçası için güvercin kanadından çıkardığı kaleme özenle yerleştirdi."
Sanatçı, sonra "kök ve toprak boyalarını tek tek gözden" geçirir, "ve yumurta sarısı yerine tutkal kullanmaya karar" verir. "Çizdiklerine parlaklık versin diye yanından ayırmadığı saf pekmezle üzüm suyunu da göz ucuyla kontrol" eder.
"Deniz kulağı adlı yumuşakçanın sert parlak kabuğuyla, aharlı kâğıdı mühürledikten sonra nemli fırçasını kiremit rengi boyaya daldırıp, deniz yönünden kuş uçuşu önceden çizdiği ters U'yu kâğıda" çizer.
Sonrası da şöyle: "Bir an, kâsedeki altın tozunu eliyle" ovuşturur "ve kâğıda hayran hayran" bakar. "Ona" da Smyrna adını" verir.
(...)
Smyrna olarak doğan kent, ileride İzmir adını alır. Ege kıyılarında yayılır, gelişir, genişler kültürel, mimari olarak. Ortaya çok kültürlü bir kent çıkar. Kozmopolit bir kent olur tarihe damgasını kalıcı bir biçimde vuran:

"Tahta bavullar zamanına uyanıyorum; taş sokakta evler bahçeli,
kediler köpekler evin hanesine kayıtlı; ince telli üç yanı tel dolap
balkondan el ediyor, imbatla gelen karanfil kokusu ah, bizim Smyrna!" 

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)







9 Eylül İzmir'in Kurtuluş Bayramı 
Kutlu Olsun!

30 Ağustos 2026 Pazar

HAYIR DE !

 

"Bunların hepsi olacak eğer 'HAYIR' demezseniz!"


WOLFGANG BORCHERT

Sen, Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana,
Sen, San Francisco'daki ana ve Londra'daki ana. Sen, 
Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana.Sen, 
Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana;
yeryüzünün dört bir köşesindeki analar,
dünyanın bütün anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!
Analar, HAYIR deyin!

Wolfgang Borchert, "Kapıların Dışında" dedi ama Nazilerin kapılarının dışında kalamadı. Naziler evlere, odalara girdiler ve "ari ırk" saydıkları Alman gençlerini askere alıp savaştırdılar, milyonlarca Yahudi'yi öldürdüler.
Sonunda kendileri de öldü. Öldürüldüler, intihar ettiler. Hâlâ onların izinden giden partiler, dernekler var; dünyayı yeniden kana bulamak için sabırsızlanıyorlar, durmadan örgütleniyorlar.
Günümüzde savaşlar; ölümler, öldürmeler, bombalar, füzeler, tehditlerle hızlanarak sürüyor. Ortadoğu kan gölüne döndürülüyor. Gel de Borchert'in yazdıklarını anma, eline yeniden alma: Hayır De'yi.
Hamburg doğumlu Borchert, annesinin etkisinde büyümüş. Dünyaya gelişini de "ana cennetinden kovulma" olarak dillendirmiş. Soyutlamalar, semboller ve imgelerle yüklü anlatımlarında gözlemlerinin ağırlığı hep dikkat çekmiş. Ruhsal saptamalar da yapıtlarında hep yer almış. 
Öykülerinde ayrıntılar, trajik ve komik unsurlar da eksik olmaz. "İsa Bu İşte Yok", "Ne Kötü Kahve Bu Böyle?", "Ekmek"te hem ayrıntılı ruhsal, çevresel betimlemeler hem de güldüren, düşündüren, içinde bulunulan duruma, durumlara göndermeler yapan anlatımı dikkat çekmeyecek gibi değil. 
Tiyatro oyuncusu olmayı çok istese de ailesinin uygun görmemesi nedeniyle bir yandan kitapçıda çalışır bir yandan da gizlice oyunculuk dersleri alır. 
1940'ta yazdığı bir mektupta sürekli Gestapo tarafından izlendiğinden yakınır. Kitapçıda bir kız arkadaşına okuduğu şiir yüzünden tutuklanır. Annesi, Nasyonal-Sosyalist hareketlere karşı "tuhaf bir tutum" takındığı gerekçesiyle sogulanır.
(...)
Yirmi yaşında askere alınır. Çok ağır yaralanır. Naziliğe karşı gelmekten hapsedilir, ölüm cezasına çarptırılır. Sağlık sorunları nedeniyle affedilir, tekrar askere alınır. Hastalanır. Çürüğe çıkarılır. Yeniden tutuklanır. Özgürlüğüne 1945'te kavuşur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra birliğine gönderilir. Frankfurt yakınlarında esir düşer ve yük vagonuyla götürülürken kaçar, kurtulur. Ateşli hastalığına rağmen 600 kilometreyi yürüyerek varır Hamburg'a, evine. Ölüme karşı direnir. 

Hayır De!, onun şiirsel manifestosudur. Savaşa "Hayır" denmezse olacakları göstermeye çalışır çeşitli meslek gruplarına, kadınlara, erkeklere. 
Almanya'da doğan "Trümmerliteratur"un, yani "yıkım edebiyatı"nın en önemli ve en güçlü temsilcisi Borchert, şairlere de şöyle seslenir: 

"Sen odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını
bir yana bırakıp, nefret şarkıları söylemeni
emrederlerse, yapacağın tek şey var:

HAYIR de!"

Atölyedeki adam, tezgâhtar kız, fabrika sahibi, laboratuvardaki araştırmacı, doktor, rahip, kaptan, pilot, terzi, yargıç, tren istasyonundaki, köydekiler, kenttekiler, dünyanın her yerindeki anneler eğer savaşa "HAYIR" demezlerse olacakları da şöyle dile getiriyor çarpıcı bir biçimde Borchert:


"Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş
ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve
yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına
dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız
mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve
ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip
gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin
molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı
sığınaklarına çarpıp parçalanacak...

Son hayvan-insan son hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde
boğulacak...

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece
eğer... eğer... eğer...

HAYIR demezseniz!" 

1947 tarihli Kapıların Dışında, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından radyodan yayınlandığında çok ilgi görür.
Oyunun kahramanı, gidecek bir yeri olmayan "savaş artığı bir askerdir." Rusya cephesinden ülkesine döndüğünde "karısını ve evini" yitirir. Askerin, yani Beckmann'ın yüzüne tüm kapılar kapanır. 
Borchert, Kapıların Dışında'yı "Hiçbir tiyatronun, hiçbir seyircinin izlemek istemediği bir oyun" diye betimler. Fakat savaşın acılarını, yıkımları, parçalanmaları anlatan bu çok etkili oyunun gösterilmediği, oynanmadığı ülke kalmaz kısa sürede. Oyun, Borchert'in ölümünden bir gün sonra sahnelenir.

"Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Borchert, 26 yıllık kısa ömründe yaşamıyla, yazdıklarıyla gecelere fener olmayı sürdürüyor. Savaşlar, ölüm tehditleri, kıyımlar hiç durmadığı gibi daha da alevleniyor.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba! 

24 Ağustos 2026 Pazartesi

HAKLI KAVGA !

 


KARTALLI KÂZIM


Parlıyor arpacık
namlunun ucunda
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
bir damlacık.
O gün merkezden emir aldık:
Gebze'deki İngiliz yüzbaşısının tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur:
satıyor bizimkileri...

İyi hesaplamışım herifin geçeceği yeri.
Söküldü karşıdan.
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
onun da başı sallanıyor
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Aramızda kaldı kalmadı dört yüz adım.
namluyu kaldırdım biraz
Mansur'un sallanan başını nişanladım.
Soldaki yamaçtan düştü bir taş parçası.
Bir kuş uçtu sağımdaki ağaçtan,
ağaç çınar,
kuş ürkmüş olacak.

Sustu birdenbire Kartallı Kâzım
sonra devam etti hemen:

Herif namussuzun biriydi,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç tane din kardeşinin başını yedi,
biliyorum.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim
öyle günlerde bile böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Bizimkisi taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malum? dersen:
Dövüştük pir aşkına,
yaralandık birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik aldım, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandık
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan.
Yalnız işte ara sıra
yerli yersiz böyle anlatırız...

NÂZIM HİKMET
(Memleketimden İnsan Manzaraları)

***

Zaptiyeler gittikten sonra çıktı Nare ortaya; kaynamış süt getirdi, ekmek getirdi; sırtındaki çantaya, yola çıkmak için sabırsızlandığına baktı baktı da, "Çoluğum çocuğum yok dedin ya, bi bekleyenin var senin Çavuş... Git, kavuş hadi..." dedi; Bayram'la birlikte, avlunun çıkışına kadar, arkası sıra yürüdü geldi.

Yolunun üstünde, "Nare iyi, Bayram iyi, insanlar iyi..." diye düşünürdü Yusuf.

Nehir kıyısı boyunca üç saat doğuya yürüdü; ağaçlı, sulak, küçük bir köyün harman yerinden geçti, güneye döndü... Nare iyi, Bayram iyi; insanı insanla yaratanın, insanı insanla sınaması neden?.. İyilik varken kötülük neden? Sıcak da soğuk da bizdense, sıcağı soğuktan nasıl ayırmalı? Bilmeyen bilmediğini kime sormalı, içinin ağusunu nereye dökmeli? Bölükler, taburlar, alaylar... karda kışta, baharda, yazda... topla, tüfekle, bombayla, süngüyle yüzbinlerin birbirinin gırtlağına sarılması, vardığı yere yıkım getirmesi neden? Yerinden, işinden, sevdiğinden ayrılanların kavgadaki acılarını; öçle, öfkeyle bilenişlerini kendi kanında, soluğunda yaşar; yüzü, yüreği kasılır kalır insanın... Kavga olmayacaksa, birileri kavgadan kaçınmalı... Kim, hangisi, nasıl? O kendisi Yusuf, Ferhat oğlu Yusuf, kavgadan kaçınmadı... O kendisi Yusuf, durmak, durulmak, şunun bunun buyruğunda olmak insanın ayıbıdır diye bilir: Suya haktır akıp gitmek... Kuşa uçmak... Kula kul olmamak... Böyle bellemiştir. İşte, haksız olan kavgadan kaçınmalı... Düpedüz bu haklı, bu haksız, nerde görülmüş? İnsan ömrü, halka halka dünyanın girdabında; şimdi haklı, şimdi haksız. İşin incesi ne olursa olsun; o kendisi Yusuf, gücü gücü yetene bir dünyanın hasmıdır... Nerede, ne kadar işe yararsa o kadar hasmıdır... Eli erdiği, gücü yettiği, aklı yattığınca! Sıcağa soğuğa bizdendir demesi Ömer Ustanın, sözün ötesini, iyiliğin kötülüğün de bizden olduğunu bildiğindendir... Bilir, bildiğine yüreklenir, insana öyle bakardı usta. Ömer Usta derviştir... Ömer Usta ereceği yere ermiştir...

(ŞEMSETTİN ÜNLÜ - Yüz Uzun Yıl)






Merhaba! 

16 Ağustos 2026 Pazar

KİTABIN ONURUNU KORUMAK !

 



D. H. Lawrence "Kitaplar" adlı denemesinde, "Bir kitap iki kapaklı bir yeraltı kovuğudur. Yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer..." diyor. Özellikle kurmaca yapıtlar için geçerli olabilecek bu söylem bizi aynı zamanda bir sanat yapıtının oluşturulan öyküsüyle ilgili bir gerçekliğin içine çeker. Çünkü o yeraltı kovuğuna iner inmez bambaşka bir maceranın ortasında buluruz kendimizi. Her şeyden önce insan, mutsuzluğunu yenmek, makus talihini tersine çevirmek için kitaplara sığınır. Ahap Kaptan'la birlikte balinanın sırtında denize açılır, Samsa'yla böceğe dönüşür, Anna Karenina'yla şehvet denizinde yıkanır, Madam Bovary'le arsenik içer. Böylece içine girdiği yalan denizinde kendi benliğini bulur. 
Yirminci yüzyılın İspanyol ressamlarından Juan Gris'in "Açık Kitaplı Ölüdoğa" adlı yağlıboya bir eseri vardır. Bu ünlü resimde küçücük bir masa üzerinde kocaman bir kitabı görürüz önce. Masanın üzerinde bambaşka nesneler de vardır: Pipo, şarap kadehi, peçete, meyveler ve adı görünmeyen başkaca kitaplar... Bu resim ilk önce "Hangi kitap acaba bu?" sorusunu sordurur. Ancak kitabın adının önemi yoktur. Çünkü ressam; her kitabın başka bir dünyaya giriş olmasını, yeni bir kapıyı açmasını söylemektedir bakan gözlere...
Yaşadığımız gerçek dünyada ise kitap, Gris'in resminden adeta fırlayarak kendisi nesneleşmiş durumda. Özellikle sosyal medyada kütüphaneli odalar; o odaların dekorasyonuyla ilgili fotoğraflar çıkıyor. Böylece kitap kendinden bağımsız bir malzemeye dönüşüyor. Bu içinde yaşadığımız acımasız dünyanın her şeyin içini boşaltması gibi kitabı da içeriğinden bağımsız bir şekilde değerlendirme arzusundan kaynaklanıyor.
Oysa Mario Vargas Llosa, edebiyatın, yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları yaşamdan hoşnut kalan insanlara hiçbir şey söylemeyeceğini dillendirirken, şunları da ekler: "Edebiyat ruhu besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla şeyi ya da çok az şeyi olan insanların sığınağıdır." Ayrıca kitaplar onca kurmacasına rağmen "eleştirel düşünme"yi dayatır. Üstelik "eleştirel düşünce" , soluk aldığımız dünyaya ait apansızca sorular ortaya atmaktan, zaman zaman "kışkırtıcı" gelebilecek bir ayartıcılığa bürünmekten hiç ama hiç çekinmez. Zaten yaşadığımız dünyaya dair düşünce üretmek, gittikçe zahmetli bir hal alsa da demokratik ve özgür bir toplum oluşturabilmek adına çalışmak, her şeyden önce sorumlu yurttaşlığın da gereği değil midir?
Artık yalanın kitaplarda kalmayıp dünyanın her yerine sirayet ettiği, siyasetin sadece yalanla ilişkili olduğu, öznel dünyalarında en yalan söylemeyecek kişilerin bile yalanı yaşamının bir parçası olarak gördüğü bu dünyada kitaba yapılan çok mu?

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

9 Ağustos 2026 Pazar

MİLLİYETÇİLİK

 

'MİLLİYETÇİLİK' BİR 'IRK' SORUNU DEĞİL, BİR 'YURT' SORUNUDUR !


(...) Evet, sık sık yazarım, Fransa'da, o toprağın halkından olup, dili başka, kültürü farklı, göreneği kendine göre, hayli 'etnik grup' vardır: Brötonlar, Basklar, Korsikalılar, Alzaslılar vb. Üç aşağı beş yukarı hepsiyle temasım olmuştur. Hotel le Tango'nun yöneticisi Bröton'du, Fransızcasını zor anlardım, üstüne varırsanız Fransızım derdi, Bröton asıllıyım. Mari, France Normand'dır (sahi onları unuttuk), onun da sorunuza vereceği cevap öbürlerinden farklı mı olacak sanırsınız? Paris Polis Müdüriyeti'nde ikamet izni alabilmem için bana 'torpil yapan' Baba Sanguinetti Korsikalıydı ama, ana dili bal gibi İtalyanca olduğu halde, Fransa için dövüşmüş, yaralanmış, tutsak düşmüştü.
Benzeri sözleri size İngiltere'de yaşamış bir Türk de tekrarlayabilir. Orada da İskoçlar, Galler, İrlandalılar vardır, kimisinin dili farklı, kimisinin dini başkadır. Sorduğunuz zaman hepsi Britanyalıyım der, ama İskoç asıllıyım, ya da İrlanda asıllıyım. Gerçekte bu saptama, çağdaş uluslarda bizdeki birtakım salakların tartıştıkları 'halklar' sorununun hangi düzeyde çözüldüğünü pek güzel göstermektedir. İnsan gruplarını ırksal kökenlerine göre ayırmaz da, tarihsel yazgı beraberliklerine, ekonomik ortaklıklarına, kültür birikimlerine göre birlikte düşünürsen, çağdaş ulus anlayışı ortaya çıkar, bunda da esas, yurttaşın kendini içinde yaşadığı ulusun hissetmesidir, böyle hisseti mi, bitti, o ulusun çocuğudur, ama şu ya da bu asıldandır, fark etmez. 
Acaba bilir misiniz, Anadolu'dan şu ya da bu nedenle Avrupa'ya, Amerika'ya dağılmış Musevi ya da Ermenilerin kendi soydaşları arasındaki adları Türk'tür. Besbelli yüzyıllarca Türk kaderini paylaştıkları için. Hiç unutmam, Paris'te İstanbul'dan gitme Madam Victoire'i bana tanıtan, Fransız Musevisi dostum, 'Türk'tür' diye tanıtmıştı, Madam Victoire da, (toprağı bol olsun) daha ilk sözünde bana kahveyi orta mı şekerli mi içeceğimi sorduğuna göre, elbette Türk'tü. Salonunda Boğaz resimleri, sofrasında tahin helvası, gramofonunda Deniz Kızı Eftalya'nın plakları olan bir Türk. Emperyalizm, Osmanlı'yı dağıtmak için Ermeni'yi, Rum'u, Yahudi'yi doğduğu toprağa düşman edip, kökeninden kopararak, bin beter kötü bir talihe mahkûm etmiştir.
Türk yönetimleri, milliyetçiliği soğuk savaş milliyetçiliği diye alınca ya da soruna ırksal bir açıdan yaklaşınca en büyük yanlışı yapmışlardır. Milliyetçilik bir ırk sorunu değildir, bir yurt sorunudur. İstiklâl Savaşı'nda Intelligence Service'den Mim Mim Grubu'na gizlice haber aktaranlardan birisi Ermeni Pandikyan Efendi değil miydi? (Toprağı bol olsun.) Mustafa Kemal Paşa, Kuva-yı Milliye'yi örgütlerken, ilk başvurduğu kişiler, hepimizin de bildiği gibi Doğu Anadolu'daki Kürt beyleri olmuştur. Şimdi Kürtçülük taslayanlar acaba o zaman dedelerinin ya da babalarının neden Kemal Paşa'ya hayır demediklerini hiç düşünmüşler midir? Türkiye, üstünde uygarlıkların ve devletlerin doğup öldüğü eski bir topraktır, elbette her uygarlıktan, her devletten bir sürü zenginlik taşıyor, hepsi hepimizindir, mutfağımızdan müziğimize, göreneklerimizden oyunlarımıza değgin ne çok şeyimizde ne kadar çok halkın katkısı var; canı isteyen bu toprakta Süryani de bulur, Mecusi de bulur, Yezidi de bulur, kurcalayan Urartu'dan kalma insanlara da rastlar, Asurlulardan kalma olanlarına da, Ermeni Krallığı döneminin insanlarına da. Sultan Orhan'ın annesi Ermeni değil miydi? Bütün Osmanlı padişahları bölgedeki çeşitli halklardan çeşitli kadınlara anne demediler mi? Bunda şaşılacak ya da üzülecek ne var? 
Türk olmak, ırksal bir ayrıcalık değildir. Türk olmayı böyle almak, böyle koymaksa, düpedüz faşistliktir. Ama bunun tersi de doğru: Kürt olmak, Ermeni olmak, Rum olmak da ırksal bir ayrıcalık değildir. Bunu böyle almak ve koymak, düpedüz faşistliktir. Anlaştık mı?
(...)
Mustafa Kemal Paşa'nın Kemalizmi'nin oturduğu fikrî zemin, aslında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp'in bir sentezidir. Bunların ortaya atmış olduğu bütün düşünceleri, Mustafa Kemal Paşa kendi düşüncesi içinde yoğurmuş, âlimlerle paylaşarak bunlardan ortaya bir Türk Milliyetçiliği çıkarmıştır. Bu milliyetçilik kesinlikle şoven değildir, ırkçı değildir. Çünkü açıkça söyler, dünya milletleri kardeş olmuşlardır. Bunlar tartışılamaz. Ve Türkiye'deki Cumhuriyet hareketlerini ve İstiklâl Savaşı'nı yapanların da Türkler, Lazlar, Çerkezler, Kürtler, hepsinin bir araya gelerek yaptıklarını söyler. Ve bu böyle karma bir harekettir.
Mustafa Kemal Meclis'teki milletvekillerine seslenirken, onun için 'Buradaki öğeler yalnız Türk değildir, Kürt değildir, Çerkez değildir, Laz değildir' diyor, onun için yıllar sonra Türk milliyetçiliğini tanımlarken 'Ne mutlu Türk'üm diyene' diyecektir. 

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)






Merhaba!