13 Eylül 2026 Pazar

ORTADOĞU VE SÖMÜRÜ

 


Karikatür: BURAK ERGİN

***

MÖ beşinci yüzyılda yaşamış sofist filozof  Kallikles, yasaların alt sınıfları, ezilenleri korumak için güçlülere karşı oluşturulduğunu savunur. Ona göre üst sınıflar, aristokratlar zayıflara göre daha zeki, üretken ve iradelidir. Zayıflar bu eksiği kapatmak, güçlüleri sınırlandırmak için yasaları yapmışlardır. Ona göre doğaya uygun olan, güçlünün zayıfa efendi olmasıdır. Çünkü hâkimiyet kurma, daha çok kazanma ve içgüdülerini serbestçe gerçekleştirme doğaya uygun olandır. Bu hakla yasalar, güçlülerin önünde bir engel, yeteneksiz zayıflara avantaj sağlayan doğaya aykırı yapıdır.
Kallikles'in bu düşüncesinin arkasında, kendi çağında yaşanan siyasal dönüşüm de vardı. 
(...)
Buna karşılık antik Yunan'da özellikle Sparta ve Atina'da farklı yönetim modelleri gelişti. Örneğin, Likurgus, Sparta'da kral sayısını ikiye çıkarmış, senato kurmuş ve krallar ile senatoyu denetleyen Ephor sistemini kurarak mülkiyete sınırlama getirmiş, tarihin ilk sosyalist sayılacak devletini kurmuş ve kuvvetler ayrılığını insanlığın gündemine sunmuştur. Atina'da ise yönetici Arkhon halk meclisi ve Areopagos gibi kurumlarla yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrıldığı bir yönetim anlayışı ortaya çık[mıştır].
Oysa Kallikles bunun yerine bir zengin monarkın idaresini daha doğru buluyordu. Batı, Ortaçağ dinsel yönetiminden kurtulduğunda Rönesans, Fransız Devrimi ve Aydınlanma yoluyla antik Yunan'ın demokrasisini geliştirerek günümüzdeki çoğulcu demokrasi ve hukuk devletine ulaşmıştır. Batı'da çoğu kez, Kallikles'in düşündüğünün tersi olmuştur.
Ortadoğu'da ise tarihsel gelişim, demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletine ulaşamamış, -Kallikles'in önerdiği gibi- tek adam yönetimini, otoriter toplumsal yapıyı aşamamıştır. 
Ortadoğu'nun eski tarihine baktığımızda, Sümer Ur sitesinde Urugakina dışında zayıflardan yana bir siyasi oluşuma rastlamıyoruz. Urugakina güçlü rahiplerin tüm mahsule el koymasına karşı ihtilal yapmış, fakirleri koruyan yasalar ilan etmiştir. Ancak sonrasında Sümer, Asur, Akad, Babil ve İsrailoğulları devletlerinde, Firavunlar Mısır'ında yasalar hep güçlülerden yana olmuştur.
Zayıflar için Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinler başlangıçta olumlu uygulamalar getir[miş], zamanla güçlüler dini yapıları ele geçirmiş ve herhangi bir demokratikleşmeye, alt sınıfları koruyan yasalar yapmaya izin vermemiştir. 
Aslında Gılgamış Destanı bize Ortadoğu gerçeğini en iyi şekilde anlatmaktadır. Destana göre, Sümer'in Uruk şehrinde kral olan Gılgamış, önceleri şehrinin güçlü başka şehirlerden bağımsızlığını sağlamış, aşılmaz surlar yaptırmış, şehri mamur hale getirmiş ve refah sağlamıştır. Ancak kendini sınırlayan kurum ve yasalar olmadığı için halka baskı yapmıştır. Halk çaresiz kalınca tanrılara yalvarmış ve tanrılar onu dengelemek için eşdeğeri güçte vahşi Enkidu'yu yaratmıştır. Amaç Gılgamış'a karşı denge sağlamaktır. Ancak Gılgamış ile Enkidu ilk karşılaşmada kavga etse de kısa sürede arkadaş olup güçlerini birleştirmişlerdir. Böylece kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği, monarşi uygulanmış ve Ortadoğu halklarına tarihin başından beri kuvvetler birliği miras kalmıştır. 

"Merhametli monarşi: Fakire din, zengine kredi." 

Ancak büyük değişimi Atatürk, Cumhuriyet ile yapmış; demokratik toplumun temellerini atmış, bu açıdan tüm Ortadoğu'yu etkilemiştir. Tek derdi sömürmek olan emperyalizm, Atatürk gibi devrimci devlet adamları yerine Ortadoğu'da her zaman dinsel-mezhepsel ve gelenekçi monarşileri desteklemiştir. Günümüzde ABD'de iktidar olan Trump ve yönetimi, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi devletlerde açıkça "merhametli monarşi" istemektedir. Bu, muhalefetsiz, örgütsüz ve keyfi uygulanan bir devlet-iktidar sistemidir. Biliyoruz ki tek adamın merhameti, muhalefeti görene kadardır. 

(SUAT DÜLGER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

6 Eylül 2026 Pazar

İMBATLA GELEN KARANFİL KOKUSU

 


Dünya edebiyatında silinmez izler bırakan Victor Hugo, hiç gelmemesine karşın kentin ününden, efsaneli büyüsünden etkilenip İzmir'e bir şiir yazmıştır. 1829 yılında yayınlanan "Les Orientales" (Doğulular) isimli kitabındaki "La Captive" şiirinde İzmir'i bir prensese benzetir:

İzmir bir prensestir, 
çok güzel küçük şapkasıyla.
Mutlu ilkbaharlar durmaksızın,
onun çağrısına yanıt verir.
Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse,
O da denizler arasından ışıldar.
Hatta Arşipel'in yaratılışından çok daha tutkulu...


***



Hakan Cem'den iki kitap bir arada: Papa Scala ve Tendeki Huy (Pikaresk Yayınları).
Papa Scala, "Nemli Fırçada Girizgâh'la başlıyor Smyrna'nın tarihinde iz sürmeye şiirlere ilişkin ipuçları vererek. (Papa Scala, İzmir Karşıyaka'nın devamı olan Bostanlı bölgesinin eski adı. Papa Scala / Papas köyü).
Hakan Cem'in şiir diliyle çizdiği minyatürlerin hayali ustası, kahramanı "Pagur" (aslında bir Ermeni çocuğun adı) çalışmaya şöyle hazırlanıyor: "aharlı kâğıdı mermere yatırdı suya dokunur gibi yavru kedinin ensesinden incecik birkaç tüy aldı, ibrişimle bağlayıp fırçası için güvercin kanadından çıkardığı kaleme özenle yerleştirdi."
Sanatçı, sonra "kök ve toprak boyalarını tek tek gözden" geçirir, "ve yumurta sarısı yerine tutkal kullanmaya karar" verir. "Çizdiklerine parlaklık versin diye yanından ayırmadığı saf pekmezle üzüm suyunu da göz ucuyla kontrol" eder.
"Deniz kulağı adlı yumuşakçanın sert parlak kabuğuyla, aharlı kâğıdı mühürledikten sonra nemli fırçasını kiremit rengi boyaya daldırıp, deniz yönünden kuş uçuşu önceden çizdiği ters U'yu kâğıda" çizer.
Sonrası da şöyle: "Bir an, kâsedeki altın tozunu eliyle" ovuşturur "ve kâğıda hayran hayran" bakar. "Ona" da Smyrna adını" verir.
(...)
Smyrna olarak doğan kent, ileride İzmir adını alır. Ege kıyılarında yayılır, gelişir, genişler kültürel, mimari olarak. Ortaya çok kültürlü bir kent çıkar. Kozmopolit bir kent olur tarihe damgasını kalıcı bir biçimde vuran:

"Tahta bavullar zamanına uyanıyorum; taş sokakta evler bahçeli,
kediler köpekler evin hanesine kayıtlı; ince telli üç yanı tel dolap
balkondan el ediyor, imbatla gelen karanfil kokusu ah, bizim Smyrna!" 

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)







9 Eylül İzmir'in Kurtuluş Bayramı 
Kutlu Olsun!

30 Ağustos 2026 Pazar

HAYIR DE !

 

"Bunların hepsi olacak eğer 'HAYIR' demezseniz!"


WOLFGANG BORCHERT

Sen, Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana,
Sen, San Francisco'daki ana ve Londra'daki ana. Sen, 
Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana.Sen, 
Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana;
yeryüzünün dört bir köşesindeki analar,
dünyanın bütün anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!
Analar, HAYIR deyin!

Wolfgang Borchert, "Kapıların Dışında" dedi ama Nazilerin kapılarının dışında kalamadı. Naziler evlere, odalara girdiler ve "ari ırk" saydıkları Alman gençlerini askere alıp savaştırdılar, milyonlarca Yahudi'yi öldürdüler.
Sonunda kendileri de öldü. Öldürüldüler, intihar ettiler. Hâlâ onların izinden giden partiler, dernekler var; dünyayı yeniden kana bulamak için sabırsızlanıyorlar, durmadan örgütleniyorlar.
Günümüzde savaşlar; ölümler, öldürmeler, bombalar, füzeler, tehditlerle hızlanarak sürüyor. Ortadoğu kan gölüne döndürülüyor. Gel de Borchert'in yazdıklarını anma, eline yeniden alma: Hayır De'yi.
Hamburg doğumlu Borchert, annesinin etkisinde büyümüş. Dünyaya gelişini de "ana cennetinden kovulma" olarak dillendirmiş. Soyutlamalar, semboller ve imgelerle yüklü anlatımlarında gözlemlerinin ağırlığı hep dikkat çekmiş. Ruhsal saptamalar da yapıtlarında hep yer almış. 
Öykülerinde ayrıntılar, trajik ve komik unsurlar da eksik olmaz. "İsa Bu İşte Yok", "Ne Kötü Kahve Bu Böyle?", "Ekmek"te hem ayrıntılı ruhsal, çevresel betimlemeler hem de güldüren, düşündüren, içinde bulunulan duruma, durumlara göndermeler yapan anlatımı dikkat çekmeyecek gibi değil. 
Tiyatro oyuncusu olmayı çok istese de ailesinin uygun görmemesi nedeniyle bir yandan kitapçıda çalışır bir yandan da gizlice oyunculuk dersleri alır. 
1940'ta yazdığı bir mektupta sürekli Gestapo tarafından izlendiğinden yakınır. Kitapçıda bir kız arkadaşına okuduğu şiir yüzünden tutuklanır. Annesi, Nasyonal-Sosyalist hareketlere karşı "tuhaf bir tutum" takındığı gerekçesiyle sogulanır.
(...)
Yirmi yaşında askere alınır. Çok ağır yaralanır. Naziliğe karşı gelmekten hapsedilir, ölüm cezasına çarptırılır. Sağlık sorunları nedeniyle affedilir, tekrar askere alınır. Hastalanır. Çürüğe çıkarılır. Yeniden tutuklanır. Özgürlüğüne 1945'te kavuşur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra birliğine gönderilir. Frankfurt yakınlarında esir düşer ve yük vagonuyla götürülürken kaçar, kurtulur. Ateşli hastalığına rağmen 600 kilometreyi yürüyerek varır Hamburg'a, evine. Ölüme karşı direnir. 

Hayır De!, onun şiirsel manifestosudur. Savaşa "Hayır" denmezse olacakları göstermeye çalışır çeşitli meslek gruplarına, kadınlara, erkeklere. 
Almanya'da doğan "Trümmerliteratur"un, yani "yıkım edebiyatı"nın en önemli ve en güçlü temsilcisi Borchert, şairlere de şöyle seslenir: 

"Sen odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını
bir yana bırakıp, nefret şarkıları söylemeni
emrederlerse, yapacağın tek şey var:

HAYIR de!"

Atölyedeki adam, tezgâhtar kız, fabrika sahibi, laboratuvardaki araştırmacı, doktor, rahip, kaptan, pilot, terzi, yargıç, tren istasyonundaki, köydekiler, kenttekiler, dünyanın her yerindeki anneler eğer savaşa "HAYIR" demezlerse olacakları da şöyle dile getiriyor çarpıcı bir biçimde Borchert:


"Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş
ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve
yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına
dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız
mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve
ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip
gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin
molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı
sığınaklarına çarpıp parçalanacak...

Son hayvan-insan son hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde
boğulacak...

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece
eğer... eğer... eğer...

HAYIR demezseniz!" 

1947 tarihli Kapıların Dışında, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından radyodan yayınlandığında çok ilgi görür.
Oyunun kahramanı, gidecek bir yeri olmayan "savaş artığı bir askerdir." Rusya cephesinden ülkesine döndüğünde "karısını ve evini" yitirir. Askerin, yani Beckmann'ın yüzüne tüm kapılar kapanır. 
Borchert, Kapıların Dışında'yı "Hiçbir tiyatronun, hiçbir seyircinin izlemek istemediği bir oyun" diye betimler. Fakat savaşın acılarını, yıkımları, parçalanmaları anlatan bu çok etkili oyunun gösterilmediği, oynanmadığı ülke kalmaz kısa sürede. Oyun, Borchert'in ölümünden bir gün sonra sahnelenir.

"Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Borchert, 26 yıllık kısa ömründe yaşamıyla, yazdıklarıyla gecelere fener olmayı sürdürüyor. Savaşlar, ölüm tehditleri, kıyımlar hiç durmadığı gibi daha da alevleniyor.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba! 

24 Ağustos 2026 Pazartesi

HAKLI KAVGA !

 


KARTALLI KÂZIM


Parlıyor arpacık
namlunun ucunda
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
bir damlacık.
O gün merkezden emir aldık:
Gebze'deki İngiliz yüzbaşısının tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur:
satıyor bizimkileri...

İyi hesaplamışım herifin geçeceği yeri.
Söküldü karşıdan.
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
onun da başı sallanıyor
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Aramızda kaldı kalmadı dört yüz adım.
namluyu kaldırdım biraz
Mansur'un sallanan başını nişanladım.
Soldaki yamaçtan düştü bir taş parçası.
Bir kuş uçtu sağımdaki ağaçtan,
ağaç çınar,
kuş ürkmüş olacak.

Sustu birdenbire Kartallı Kâzım
sonra devam etti hemen:

Herif namussuzun biriydi,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç tane din kardeşinin başını yedi,
biliyorum.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim
öyle günlerde bile böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Bizimkisi taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malum? dersen:
Dövüştük pir aşkına,
yaralandık birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik aldım, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandık
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan.
Yalnız işte ara sıra
yerli yersiz böyle anlatırız...

NÂZIM HİKMET
(Memleketimden İnsan Manzaraları)

***

Zaptiyeler gittikten sonra çıktı Nare ortaya; kaynamış süt getirdi, ekmek getirdi; sırtındaki çantaya, yola çıkmak için sabırsızlandığına baktı baktı da, "Çoluğum çocuğum yok dedin ya, bi bekleyenin var senin Çavuş... Git, kavuş hadi..." dedi; Bayram'la birlikte, avlunun çıkışına kadar, arkası sıra yürüdü geldi.

Yolunun üstünde, "Nare iyi, Bayram iyi, insanlar iyi..." diye düşünürdü Yusuf.

Nehir kıyısı boyunca üç saat doğuya yürüdü; ağaçlı, sulak, küçük bir köyün harman yerinden geçti, güneye döndü... Nare iyi, Bayram iyi; insanı insanla yaratanın, insanı insanla sınaması neden?.. İyilik varken kötülük neden? Sıcak da soğuk da bizdense, sıcağı soğuktan nasıl ayırmalı? Bilmeyen bilmediğini kime sormalı, içinin ağusunu nereye dökmeli? Bölükler, taburlar, alaylar... karda kışta, baharda, yazda... topla, tüfekle, bombayla, süngüyle yüzbinlerin birbirinin gırtlağına sarılması, vardığı yere yıkım getirmesi neden? Yerinden, işinden, sevdiğinden ayrılanların kavgadaki acılarını; öçle, öfkeyle bilenişlerini kendi kanında, soluğunda yaşar; yüzü, yüreği kasılır kalır insanın... Kavga olmayacaksa, birileri kavgadan kaçınmalı... Kim, hangisi, nasıl? O kendisi Yusuf, Ferhat oğlu Yusuf, kavgadan kaçınmadı... O kendisi Yusuf, durmak, durulmak, şunun bunun buyruğunda olmak insanın ayıbıdır diye bilir: Suya haktır akıp gitmek... Kuşa uçmak... Kula kul olmamak... Böyle bellemiştir. İşte, haksız olan kavgadan kaçınmalı... Düpedüz bu haklı, bu haksız, nerde görülmüş? İnsan ömrü, halka halka dünyanın girdabında; şimdi haklı, şimdi haksız. İşin incesi ne olursa olsun; o kendisi Yusuf, gücü gücü yetene bir dünyanın hasmıdır... Nerede, ne kadar işe yararsa o kadar hasmıdır... Eli erdiği, gücü yettiği, aklı yattığınca! Sıcağa soğuğa bizdendir demesi Ömer Ustanın, sözün ötesini, iyiliğin kötülüğün de bizden olduğunu bildiğindendir... Bilir, bildiğine yüreklenir, insana öyle bakardı usta. Ömer Usta derviştir... Ömer Usta ereceği yere ermiştir...

(ŞEMSETTİN ÜNLÜ - Yüz Uzun Yıl)






Merhaba! 

16 Ağustos 2026 Pazar

KİTABIN ONURUNU KORUMAK !

 



D. H. Lawrence "Kitaplar" adlı denemesinde, "Bir kitap iki kapaklı bir yeraltı kovuğudur. Yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer..." diyor. Özellikle kurmaca yapıtlar için geçerli olabilecek bu söylem bizi aynı zamanda bir sanat yapıtının oluşturulan öyküsüyle ilgili bir gerçekliğin içine çeker. Çünkü o yeraltı kovuğuna iner inmez bambaşka bir maceranın ortasında buluruz kendimizi. Her şeyden önce insan, mutsuzluğunu yenmek, makus talihini tersine çevirmek için kitaplara sığınır. Ahap Kaptan'la birlikte balinanın sırtında denize açılır, Samsa'yla böceğe dönüşür, Anna Karenina'yla şehvet denizinde yıkanır, Madam Bovary'le arsenik içer. Böylece içine girdiği yalan denizinde kendi benliğini bulur. 
Yirminci yüzyılın İspanyol ressamlarından Juan Gris'in "Açık Kitaplı Ölüdoğa" adlı yağlıboya bir eseri vardır. Bu ünlü resimde küçücük bir masa üzerinde kocaman bir kitabı görürüz önce. Masanın üzerinde bambaşka nesneler de vardır: Pipo, şarap kadehi, peçete, meyveler ve adı görünmeyen başkaca kitaplar... Bu resim ilk önce "Hangi kitap acaba bu?" sorusunu sordurur. Ancak kitabın adının önemi yoktur. Çünkü ressam; her kitabın başka bir dünyaya giriş olmasını, yeni bir kapıyı açmasını söylemektedir bakan gözlere...
Yaşadığımız gerçek dünyada ise kitap, Gris'in resminden adeta fırlayarak kendisi nesneleşmiş durumda. Özellikle sosyal medyada kütüphaneli odalar; o odaların dekorasyonuyla ilgili fotoğraflar çıkıyor. Böylece kitap kendinden bağımsız bir malzemeye dönüşüyor. Bu içinde yaşadığımız acımasız dünyanın her şeyin içini boşaltması gibi kitabı da içeriğinden bağımsız bir şekilde değerlendirme arzusundan kaynaklanıyor.
Oysa Mario Vargas Llosa, edebiyatın, yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları yaşamdan hoşnut kalan insanlara hiçbir şey söylemeyeceğini dillendirirken, şunları da ekler: "Edebiyat ruhu besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla şeyi ya da çok az şeyi olan insanların sığınağıdır." Ayrıca kitaplar onca kurmacasına rağmen "eleştirel düşünme"yi dayatır. Üstelik "eleştirel düşünce" , soluk aldığımız dünyaya ait apansızca sorular ortaya atmaktan, zaman zaman "kışkırtıcı" gelebilecek bir ayartıcılığa bürünmekten hiç ama hiç çekinmez. Zaten yaşadığımız dünyaya dair düşünce üretmek, gittikçe zahmetli bir hal alsa da demokratik ve özgür bir toplum oluşturabilmek adına çalışmak, her şeyden önce sorumlu yurttaşlığın da gereği değil midir?
Artık yalanın kitaplarda kalmayıp dünyanın her yerine sirayet ettiği, siyasetin sadece yalanla ilişkili olduğu, öznel dünyalarında en yalan söylemeyecek kişilerin bile yalanı yaşamının bir parçası olarak gördüğü bu dünyada kitaba yapılan çok mu?

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

9 Ağustos 2026 Pazar

MİLLİYETÇİLİK

 

'MİLLİYETÇİLİK' BİR 'IRK' SORUNU DEĞİL, BİR 'YURT' SORUNUDUR !


(...) Evet, sık sık yazarım, Fransa'da, o toprağın halkından olup, dili başka, kültürü farklı, göreneği kendine göre, hayli 'etnik grup' vardır: Brötonlar, Basklar, Korsikalılar, Alzaslılar vb. Üç aşağı beş yukarı hepsiyle temasım olmuştur. Hotel le Tango'nun yöneticisi Bröton'du, Fransızcasını zor anlardım, üstüne varırsanız Fransızım derdi, Bröton asıllıyım. Mari, France Normand'dır (sahi onları unuttuk), onun da sorunuza vereceği cevap öbürlerinden farklı mı olacak sanırsınız? Paris Polis Müdüriyeti'nde ikamet izni alabilmem için bana 'torpil yapan' Baba Sanguinetti Korsikalıydı ama, ana dili bal gibi İtalyanca olduğu halde, Fransa için dövüşmüş, yaralanmış, tutsak düşmüştü.
Benzeri sözleri size İngiltere'de yaşamış bir Türk de tekrarlayabilir. Orada da İskoçlar, Galler, İrlandalılar vardır, kimisinin dili farklı, kimisinin dini başkadır. Sorduğunuz zaman hepsi Britanyalıyım der, ama İskoç asıllıyım, ya da İrlanda asıllıyım. Gerçekte bu saptama, çağdaş uluslarda bizdeki birtakım salakların tartıştıkları 'halklar' sorununun hangi düzeyde çözüldüğünü pek güzel göstermektedir. İnsan gruplarını ırksal kökenlerine göre ayırmaz da, tarihsel yazgı beraberliklerine, ekonomik ortaklıklarına, kültür birikimlerine göre birlikte düşünürsen, çağdaş ulus anlayışı ortaya çıkar, bunda da esas, yurttaşın kendini içinde yaşadığı ulusun hissetmesidir, böyle hisseti mi, bitti, o ulusun çocuğudur, ama şu ya da bu asıldandır, fark etmez. 
Acaba bilir misiniz, Anadolu'dan şu ya da bu nedenle Avrupa'ya, Amerika'ya dağılmış Musevi ya da Ermenilerin kendi soydaşları arasındaki adları Türk'tür. Besbelli yüzyıllarca Türk kaderini paylaştıkları için. Hiç unutmam, Paris'te İstanbul'dan gitme Madam Victoire'i bana tanıtan, Fransız Musevisi dostum, 'Türk'tür' diye tanıtmıştı, Madam Victoire da, (toprağı bol olsun) daha ilk sözünde bana kahveyi orta mı şekerli mi içeceğimi sorduğuna göre, elbette Türk'tü. Salonunda Boğaz resimleri, sofrasında tahin helvası, gramofonunda Deniz Kızı Eftalya'nın plakları olan bir Türk. Emperyalizm, Osmanlı'yı dağıtmak için Ermeni'yi, Rum'u, Yahudi'yi doğduğu toprağa düşman edip, kökeninden kopararak, bin beter kötü bir talihe mahkûm etmiştir.
Türk yönetimleri, milliyetçiliği soğuk savaş milliyetçiliği diye alınca ya da soruna ırksal bir açıdan yaklaşınca en büyük yanlışı yapmışlardır. Milliyetçilik bir ırk sorunu değildir, bir yurt sorunudur. İstiklâl Savaşı'nda Intelligence Service'den Mim Mim Grubu'na gizlice haber aktaranlardan birisi Ermeni Pandikyan Efendi değil miydi? (Toprağı bol olsun.) Mustafa Kemal Paşa, Kuva-yı Milliye'yi örgütlerken, ilk başvurduğu kişiler, hepimizin de bildiği gibi Doğu Anadolu'daki Kürt beyleri olmuştur. Şimdi Kürtçülük taslayanlar acaba o zaman dedelerinin ya da babalarının neden Kemal Paşa'ya hayır demediklerini hiç düşünmüşler midir? Türkiye, üstünde uygarlıkların ve devletlerin doğup öldüğü eski bir topraktır, elbette her uygarlıktan, her devletten bir sürü zenginlik taşıyor, hepsi hepimizindir, mutfağımızdan müziğimize, göreneklerimizden oyunlarımıza değgin ne çok şeyimizde ne kadar çok halkın katkısı var; canı isteyen bu toprakta Süryani de bulur, Mecusi de bulur, Yezidi de bulur, kurcalayan Urartu'dan kalma insanlara da rastlar, Asurlulardan kalma olanlarına da, Ermeni Krallığı döneminin insanlarına da. Sultan Orhan'ın annesi Ermeni değil miydi? Bütün Osmanlı padişahları bölgedeki çeşitli halklardan çeşitli kadınlara anne demediler mi? Bunda şaşılacak ya da üzülecek ne var? 
Türk olmak, ırksal bir ayrıcalık değildir. Türk olmayı böyle almak, böyle koymaksa, düpedüz faşistliktir. Ama bunun tersi de doğru: Kürt olmak, Ermeni olmak, Rum olmak da ırksal bir ayrıcalık değildir. Bunu böyle almak ve koymak, düpedüz faşistliktir. Anlaştık mı?
(...)
Mustafa Kemal Paşa'nın Kemalizmi'nin oturduğu fikrî zemin, aslında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp'in bir sentezidir. Bunların ortaya atmış olduğu bütün düşünceleri, Mustafa Kemal Paşa kendi düşüncesi içinde yoğurmuş, âlimlerle paylaşarak bunlardan ortaya bir Türk Milliyetçiliği çıkarmıştır. Bu milliyetçilik kesinlikle şoven değildir, ırkçı değildir. Çünkü açıkça söyler, dünya milletleri kardeş olmuşlardır. Bunlar tartışılamaz. Ve Türkiye'deki Cumhuriyet hareketlerini ve İstiklâl Savaşı'nı yapanların da Türkler, Lazlar, Çerkezler, Kürtler, hepsinin bir araya gelerek yaptıklarını söyler. Ve bu böyle karma bir harekettir.
Mustafa Kemal Meclis'teki milletvekillerine seslenirken, onun için 'Buradaki öğeler yalnız Türk değildir, Kürt değildir, Çerkez değildir, Laz değildir' diyor, onun için yıllar sonra Türk milliyetçiliğini tanımlarken 'Ne mutlu Türk'üm diyene' diyecektir. 

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)






Merhaba!

2 Ağustos 2026 Pazar

ZAMAN ZAMAN


"Elma gibi rengi, tadı, kokusu olan varlıktır zaman.

Nasıl ki elmanın çekirdeğinde başka bir elma gizliyse,

zamanın içinde de başka bir zaman uyur.

Bu saklı zaman, şairin ruhudur."

(MUSTAFA KÖZ)

***

"Dizginlenmek isteyen vahşi bir at gibidir zaman" 


Ioannes Orfanotrofos, ani bir ilhamla doğrulup, yatağın içinde oturuyor. Kronografyasını yazacak. Hiçliği alt edecek! Zamana egemen olarak. "Şu heretik Bogomillerin de dediği gibi her şey karşıtıyla mevcutsa, hiçliği alt etmenin yolu da zamana egemen olmaktan geçiyor olsa gerek. Yokluğun karşıtı varlıksa, hiçliğin karşıtı ne? Zaman elbette."
Şimdi görüyor ki zamanı durdurabilmek değilmiş asıl marifet. Zaptedebilmekmiş. Tıpkı zihni dizginler gibi dizginleyip ehlileştirebilmekmiş. Anbean yaşayıp her anını kayıt altına alabilmekmiş.

(FEYZA ZAİM / Körler Ordusu - Kırmızı Kedi Yayınevi)

***

"Zamanı anlamakla geçiriyorum zamanımı."


ALAIN BOSQUET






Merhaba!

26 Temmuz 2026 Pazar

DEMOKRATİK SÜRÜ

 


"Demokrasi,
ulus yerine iktidara törenle oturarak,
birkaç akıllı çoban yararına sürünün yünlerini kırkma sanatıdır."

(ROMAIN ROLLAND)

***

Çobanın görevi koyunun yününü kırkmaktır, derisini yüzmek değil. 
İktidarlar, sürüleştirdikleri halkların derilerini yüzüyor yüzyıllardır. Olan sürüye oluyor. Derisini tabakçı, yününü dokumacı, etini kurtla kasap alıyor. Çobanı da kurdu da kasabı da besleyen sürü. Kurda kuşa, düzenbaza tacire yem olan sürü, ruhunu da "zamanın yırtıcı kuşu yabancılaşma"ya teslim ediyor. (ÇINGIRAKLI SOKAK ŞİİR GAZETESİ)

***

"Zavallı koyun sürüsü!
Çobanı da o besler, çoban köpeğini de, kurdu da..."


MUHSİN ERTUĞRUL

***

"Demokrasi öyle bir sistemdir ki,
hak ettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eder."


BERNARD SHAW







Merhaba!

19 Temmuz 2026 Pazar

HAYATIMIZ GÜZELDİR !

 

"İsyanım adaletsizliğe, yalana, sömürüye, yurt ve insan sevgisizliğine, 

genel olarak da yaşam düşmanlığınadır."


Yıl: 1983. Tren iki saat kadar rötar yaptığı Kapıkule'den ayrılmak üzere. Polis, pasaport kontrolü yapıyor. Yolcular arasındaki bir adama dikkatlice bakıyor. Ona "Türkçe biliyor musunuz?" diye soruyor, Fransızca "Anlamadım" diye yanıt alıyor. Bu defa İngilizce soruyor. Belli ki bir şeylerden kuşkulanıyor; nedense üstelemiyor. Bir lahmacuncu dolaşıyor kompartımanlar arasında. Bu defa yolcu çok az parası olmasına rağmen belki de uzun yıllar yiyemeyeceğini düşündüğü lahmacundan istiyor, bir yandan da içinden gülüyor: "Türk olduğum anlaşılır mı acaba?" Cebinde sahte İspanyol işçi kimliği. Yakalanırsa öldürüleceğini, hatta mezarının bile bulunamayacağını biliyor. Tıpkı Sabahattin Ali gibi. Bir süredir kaçak. Önce soğuk kış günlerinde Ege kasabalarında ısınmasız evlerde kalmış. Sonra İstanbul'da bir arkadaşının evine sığınmış. Son geceyi ise yakın dostu Oktay Arayıcı'nın evinde geçirmiş, bu sayede kızı Barış'a sarılabilmiş: 

"Uzun bir ayrılık var önümüzde
aylarca belki yıllarca sürecek olan"

dizeleri dökülmüş dudaklarından.   

Bıyıklı ve gözlüklü adamın adı: Ataol Behramoğlu. Barış Derneği davasından sekiz yıl hapis cezası almış. Hakkında açılan TKP davası ise sürüyor. 80 darbesi sonrası 141 ve 142. maddelerden iki kere ceza alanlar idamla yargılanıyor.
***
Bu anı okuru yanıltmasın! Okan Toygar'ın Ataol Behramoğlu'yla gerçekleştirdiği nehir söyleşi kitabı "Hayatımız Güzeldir" yalnızca şairin hayatta kalma eşiğini, tesadüfi de olsa geçme başarısını anlatmıyor bize. Kitap şairin özyaşamöyküsünü anlatan oylumlu söyleşi değil. Türkiye tarihini sorgulayan, ülkemizin 60'lı yıllardan günümüze düşünsel ve siyasal atmosferini mercek altına alan özgün bir çalışma. Bu nedenle de bir yaşamöyküsünün sınırları aşılıyor, bu sayede toplumsal kırılma, çatışma hatta ayrışma anlarıyla yüzleşen sıradışı bir metin çıkıyor karşımıza. 
***
Yine yıl: 1983. Behramoğlu, Türkiye'den çıkmış ve Atina'ya varmıştır. Amacı bir an önce Paris'e gitmektir. Atina'da kendisini oğlu gibi gören şair Yannis Ritsos, onunla buluşmaya gelir ve yaşamı boyunca unutamayacağı şu sözü söyler: "Hayatımız güzeldir!" Ritsos, "hayat" değil, "hayatımız" diyerek çoğul bir yerden bakmış, bir bakıma tüm devrimcilerin hayatı güzeldir demek istemiştir. Gerçekten de bütün devrimcilerin hayatı güzel ve onurludur! İşte kitabın başlangıç noktası tam da buydu! O "ömür ki hayata sunulmuş bir armağan" dı. Ve "hayat sunulmuş bir armağan" dı insana.

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Devrimcilik gibi şairlik de
İnen darbeyi duyabilmektir
Kaslarının liflerinde
İster copların darbesi olsun
İster bilincin."


CAN YÜCEL







Merhaba!

12 Temmuz 2026 Pazar

YAŞAMA SANATI

 

(Karikatürler: BEHİÇ AK - Cumhuriyet Gazetesi)

***

Sara, çapanın çatalına dolanan solucana parmağının ucuyla dokundu, o soğuk bildik his. Batu'nun yaşamaktan anladığı, insanın doğa ile birlikte yaşama sanatı. Yeryüzündeki her canlının hakları vardı. Solucanların, ayıların, karacaların, ağaçların, salyangozların...
Tırnaklarının içi toprak dolmuştu. Toprak etrafı kirletiyor diye kaldırımdaki ağaçların dibine beton dökenleri düşündü. Ali yeni anlattı, otoparktaki ağaçları kesmişler, neymiş kuşlar otomobillere pisliyormuş. Bu herifler beton sevici diye kükrerdi Batu. Doğrulup belini rahatlatmak için gerindi. Doğayla birlikte yaşamak sanat sahiden.

(ZEYNEP GÖĞÜŞ - Gizemi Kalmalı Hayatın, Everest Yayınları)

***










Merhaba!

5 Temmuz 2026 Pazar

BAŞKA BİR DÜNYA

 

Münih Güvenlik Konferansı'nın 2026 raporunun ismi "Yıkım Altında" (Under Destruction) oldu. Kapakta bir fil görseli görülüyor. "Filler tepişir, çimenler ezilir" atasözünü akıllara getiren bu fil görseli, aynı zamanda ABD Cumhuriyetçi Parti'nin de simgesi. (Odatv)


Konferansta yaşananları konuşmadan önce, ABD'yi düşünerek hazırlanmış yıllık rapora ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Batı'nın şu andaki güvenlik ortamını "yıkım güllesi politikası", "yıkıcı adamlar" metaforlarıyla betimleyen rapor, bir "Zerstörungslust" (yıkma şehveti) egemen diyor. 
"Zerstörungslust" salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme, (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, "Hayatım artık daha iyiye gitmiyor" duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. "Kendimi çaresiz hissediyorum" diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60'ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık "bizden yana" olmayan yapılar olarak algılanıyorlar. 
"Zerstörungslust" tam da burada devreye giriyor: İnsanlar yalnızca statüko karşıtı değiller; aynı zamanda, önce "Tamamen yıkalım, sonra bakarız" duygusuna bir tür hazla bağlanıyorlar. "Sağ popülist" liderlerin zincirli testerelerle verdiği imajlar bu arzunun estetiği. Rapor, bu yıkımın şu anda en çok yoksulları, göçmenleri, kadınları, çocukları ezdiğini de gösteriyor: Eşitsizlikler derinleşiyor, temel gıda ve sağlık programlarının kesilmesiyle milyonlarca "önlenebilir ölüm" gerçekleşebiliyor.
Liberal uluslararası düzenin ideolojik hegemonyası çökmüş. Kimse "biraz daha serbest ticaret, biraz daha teknokrasi" paketinin sorunları çözeceğine inanmıyor. Bu, solun yıllardır işaret ettiği yapısal krizlerin ana akım tarafından da kabulü anlamına geliyor. Kapitalizmin, "herkesi zengin edecek küreselleşme" vaadi tükendi, yerini kaba kuvvetin çıplak diline bıraktı; sömürü ilişkileri artık daha iyi görülüyor.

'KOŞULLAR MÜKEMMEL'

G7'den BRICS ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada çoğunluk, "Gelecek daha iyi olacak" anlatısını artık satın almıyor. Üstelik pek çok ülkede seçkinler, küresel sorunların çözümünü artık ABD liderliğine bağlı görmüyorlar; yeni ittifaklara ve kurumlara açıklar.
Sağın (özellikle faşist sağın) yıkıcı projeleri çelişkilerle dolu. Trumpçı "otoriter" ırkçı milliyetçilik, bir yandan küresel elitlere ve kurumlara saldırırken diğer yandan toplumun en zenginlerini kayıran vergi rejimlerini, hidrokarbon kapitalizmini, militarizmi derinleştiriyor. "Ulusun çıkarı" adına yürütülen ticaret savaşlarının maliyetini, fiyat artışları ve işsizlik olarak emekçiler ödüyor. İklim kriziyle daha da sertleşen bu çelişkiler, egemen "siyaset rejiminde", solun, kapitalizmden çıkarak "başka bir dünya" yaratmak için kullanabileceği derin çatlaklar açıyor. Yeter ki "bu mükemmel koşullarda" sol, yeteri kadar radikal ve somut bir "kurucu vizyon sunabilsin.
Militarist emperyalist bir konferans için hazırlanan raporun sonunda dile getirilen "daha cesur inşacılar" çağrısı ise aslında ironik. Bu çağrıya en gerçekçi cevabı ancak sol verebilir, her yıl Münih konferansında toplanan kapitalizmin seçkinleri değil.  
Münih raporu, farkında olmadan, bize Mao'nun ünlü sözünü hatırlatıyor: Evet, bir "kaos" var ve bir büyük dönüşüm için "koşullar mükemmel"... Ancaaak... Yalnızca sol için değil, kopuş dönemi canavarları (faşizm) için de... Diyalektik işte! 

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 16 Şubat 2026)


Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu'nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih karşımıza, bir çöküşün semptomları olarak Caligula'yı anımsatan Trump'ı, Platon'un "pleonexia" dediği "doyumsuz açgözlülüğü" trilyoner Elon Musk'ı çıkarıyor. 
(...)
Platon'a göre, ideal bir cumhuriyette en zengin vatandaşın serveti en yoksul vatandaşınkinin dört katını geçmemeliydi. Musk'ın serveti, tipik bir Amerikan ailesinin net servetinin 5 milyon katı. Bu yurttaşlık kavramını da anlamsızlaştıran müstehcen bir eşitsizlik.
Bu arada, keyfi bir savaşın patlattığı enerji fiyatları, ortalama Amerikalı işçinin bir buçuk yıllık ücret artışını silip süpürüyor. Ulusal gelir içinde ücretlerin payı dibe vurmuş durumda, düşmeye devam ediyor. Amerikalıların yüzde 60'ı maaştan maaşa yaşıyor. Trump'ın Caligula gibi siyaseti tiyatroya çevirdiği, başta Musk olmak üzere teknoloji baronlarının, her gün yani bir servet artışı rekoru kırdığı bu ülkede emekçiler, prekarya bir yana, orta sınıf bile kendini terk edilmiş hissediyor.
Bu tablo, Sokrates'in uyarısını haklı çıkarıyor: Aşırı zenginlikle aşırı yoksulluğun yan yana bulunduğu bir toplum, artık tek bir toplum değildir. Bir tarafta Musk'ın 250 milyon dolarlık seçim harcamalarıyla, teknoloji, kripto milyarderlerinin milyonlarca dolar bağışlarıyla siyaseti satın alması, diğer tarafta emeklilik, sağlık sigortası endişesiyle uykuları kaçan milyonlar. 
Roma, öncelikle, içeriden çürüdüğü için çöktü, dış düşmanlar yüzünden değil. Vatandaşlar sistemin kendileri için çalışmadığını anladığında, cumhuriyeti savunma isteği öldü. Bugün Amerikalıların yüzde 60'ı "Ekonomi benim için çalışmıyor" diyor. Bir "imparatorluğun" yurttaşları geleceğe ilişkin umutlarını yitirdiklerinde, hegemonyası da söner. Financial Times'ta Martin Wolf, "yönetim yozlaşmış, beceriksiz ve en önemlisi kurucu norm ve değerlere düşmandır... Trump tiranlığa özeniyor" diyordu.
Roma yanarken Neron lir çalıyormuş, bugün Trump, balo salonu yapmak için Beyaz Saray'ın bir kanadını yıktı, anıt havuzu da yeşil bir bataklığa çevirdi. Roma'da çürüme ve çözülme iki yüz yıl sürmüştü, bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 25 Haziran 2026)







"Bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor"
Yurdumuzda ve tüm dünyada!  
 

2 Temmuz 2026 Perşembe

FOTOĞRAFTA ÜÇ ADAM

 KÜL HARMANI

indirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece

ne yapsam
pirinç şamdan taşısam

geçirdi hevengini yağlı urgan
boynumuzda bir kiraz dalı

ne yapsam
çatal dirgen kullansam

bindirdi dengini bir katara
balrengi kömür gibi acıdan

açlık gözyaşı kan
bindallı fistanı gül
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman

yaralı ve yayan yürümektedir yaşam

ne yapsam ne yapsam
bir çatal dirgen bir pirinç şamdan


BEHÇET AYSAN

***

Acı temmuz geldi yine. Madımak'ın lobisini saran alaz, genzimizi paralıyor ve dahi harlıyor öfkemizin ateşini. Öfkemiz, ateşle yatışmaz; hafızamız ateşle susmaz. Metin Altıok, elinde süpürge sapıyla bekliyor ateşi. Hasret'in hasretiyle bekliyor. Behçet Aysan'ın çok önceden söylediği şiir ile, Kül Harmanı ile gelecek ateş. Yanık bedenlerin kokusu üzerimize sinecek.

(FARİS KUSEYRİ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

FOTOĞRAFTA ÜÇ ADAM

Unutma, zaman ayrılmaz ölümlerden!

Fotoğrafta işlevsiz bir merdiven,
merdivende üç adam, üçü de şair adam.
Çenesinde birinin eli,
birinin eli batmış yanağına,
ötekinin elinde bir sopa, bir sigara.
Kalem tutan, okşayan, tokalaşan o ellere
dokunsam dörtnala geçiyor zaman
dokunmasam gökyüzü düşecek üstümüze
Sivas'ta gece sabahı ararken!

HÜSEYİN ATABAŞ

***








unutMADIMAKlımda!

27 Haziran 2026 Cumartesi

YÜREĞİN SESİ ZEYTİN ÜLKESİ





Köyde doğup toprağı sevmeyen var mıdır? Mehmet Başaran iliklerine kadar toprak kokuyor!

Mehmet Başaran'ın, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün arkasından Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra ülkesine duyduğu sorumlulukla çağcıl insan olmanın sancılarını yaşayarak yarattığı bir yolculuk bu. 
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra rahat verilmeyen bir aydının her şeye karşın ülkesi için yaratmaya, çalışmaya ara vermemesinin, onun kişiliğini oluşturan Köy Enstitülerinin ne denli çağcıl okullar olduğunun da kanıtı.

Şiirle yürümeye başladığı yazın yaşamında benim belleğimde kalan ilk kitabı Gönen İlköğretmen Okulu'nda Kitap Haftasındaki sergide gördüğüm Nisan Haritası'ydı. 
O günlerde okumaya zaman bulamamıştım. Nisan Haritası'nı Başaran'ın ilk kitabı sanıyordum. Şiirlerine bakarken Ahlat Ağacı'nın ilk şiir kitabı olduğunu gördüm.
Sabahattin Eyüboğlu'nun önsözüyle çıkan kitabın ilk şiiri, Başaran'ın dünyaya bakışını gösteren dizelerle başlıyor:

"Görebildiğin kadar mavi
Sürebildiğin kadar toprak
Sarabildiğin kadar kadın
Bu dünya
                                   Güvenebildiğin kadar dost
                                  Düşünebildiğin kadar güzel
                                  Yaşayabildiğin kadar dünya."

İnsan, doğduğu, büyüdüğü toprağın kokusuyla, havasıyla, suyuyla var oluyor. Doğanın en büyük güç olarak biçimlendirdiği bir yaşam, kendi sözcükleriyle anlatıyor kişiye kendini. 

"Tabanlarımda hâlâ sızın
Sırtım terli
Bak nasıl yanıyor avuçlarım
Kara toprak seni seviyorum."

Emin Özdemir, "Adanmışlığın, bir ülküye, bir ilkeye bağlanmışlığın ürünüdür bu şiirler. Üreten, yaratan, yaşamı daha güzel, daha yaşanılır kılmaya yönelik her çabayı ululayan bir yaşamın ürünüdür" diye tanımlar onun şiirini. (Başaran'ın şiir evreni, Koca Bir Troya Dünya).
Her kitabında hem kendi gerçekliğini hem de ulusumuzun yaşadığı siyasal dönemlerin acılarını, sıkıntılarını öyküleştirir Başaran. Çarığımı Yitirdiğim Tarla, Aç Harmanı öykü kitaplarında kendi köyünden, ailesinden, Trakya'dan toprak insanlarının öykülerini anlatır. Hep sıkıntı, hep yoksulluk, hep çile, hep umut... 

Bütün Köy Enstitülülerin derdi köyler, köylülerdir.

Yerel sözcüklerle, yerel söyleyişlerle bezeli öyküleri kendi yöresinin dilini taşır bize. Gerçeği, ülkemiz insanının yüzlerce yıldır değişmeyen yazgısını gösterir. 
Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, "Ocak Tüttüreceğiz" öyküsüyle başlar. Köy Enstitülü öğretmenlerin, bu okulları savunan aydınların başına gelenlerin tanıklığıdır bu öykü. 
Göreve giderken demokrasi inancını, karşısında biri varmış gibi kendi içinde sorgular: "Aman kardeşim dikkatli ol, yerin de duvarların da kulakları vardır bu ülkede... Köşebaşlarındaki gizli gözler, yüzünü incelerler; alnındaki çizgilerden, gözlerinden, aklından geçenleri izlemeye çalışırlar..."
"Ama demokrasi... Çok partili yaşam!"
"Çocuksun be, hâlâ akıllanamadın... Karnını doyuramayana gezi özgürlüğü... Okuma yazma bilmeyene, düşünce söz özgürlüğü... Hadi canım sen de!
Bu, gerçekte bir aydının kendi özünü ezmesidir.

Eylünün Kızgın Soluğu, evde Berlin'e gitmeye hazırlanan yazarın, beklentilerinin birer birer nasıl söndüğünü, ülkedeki aydın kıyımının boyutlarını yaşadıklarından yola çıkarak anlatan bir roman.
Yasaklı romanı, akıl almaz bir engellerle, gizli ellerin acımasızca Yüksek Köy Enstitüsü'nden çıkan bir aydının yine bir pasaport verilmeyişinin dayanılmaz sıkıntılarını anlatır. Yasaklı için kendisi de alt başlık olarak Acının ve Sevginin Yurttaşı demiş.
Öyle ki pasaport veriliyor ama otuz yıl kadar önce köyünde kurulan bir derneğe haberi olmadan adının yazılmasının gerçeği, ilgililerce bir türlü anlaşılamaz. 
Gizemli bir suçlu havasında elinde pasaportuyla bindiği uçaktan indirilecek denli eziyet edilir Başaran'a.
Tüm bunlara kaşın o, bu ülkeyi de insanlarını da toprağımızı da sevmekten vazgeçmez. Öylesine sevgiyle yazar yazdıklarını. 
Önüne çıkarılan engellerin hiçbiri bu ülkeyi, insanlarını sevmekten alıkoyamaz onu. O engelleri çıkaranların onun yurt sevgisiyle yarışamayacaklarını bilerek direnir.
Bir yazar yapıtlarını oluştururken konusunu kurgular. Mehmet Başaran'ın konusunu kurgulamasına gerek kalmıyor. Çektiği sıkıntılar, eziyetler sırasıyla anlatıldığında zaten bir roman, öykü, anı olarak kendi kurgusuyla çıkıyor karşımıza.
Temiz Türkçesiyle içtenlikle anlatıyor yaşadıklarını, gözlediklerini. O bir yandan da Türkçemizin yılmaz bir "Mehmetçiği"dir. Onunla konuşurken kullanacağınız bir yabancı sözcüğe hemen dikkat kesilir, Türkçesini söyleyip konuşanı uyarırdı. Buna çok kez, çok kişi tanık olmuştur.

1979 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan Memetçik Memet, "Köy Enstitülerini millileştireceğiz" diyen Reşat Şemsettin Sirer'in, onun gibi Köy Enstitüsü düşmanlarının yetkilendiği 1947 sonrası eğitimde de ülkenin baş aşağı gitmeye başladığı yılların romanıdır. 
Hasan Âli Yücel bakanlıktan ayrılmış, İsmail Hakkı Tonguç görevden alınıp resim öğretmeni olarak bir okula verilmiştir. Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, Köy Enstitülerinin izlenceleri budanmaya başlamış, bu güzelim okulları bitiren öğretmenler, ağaların, politikacıların, kendilerini milliyetçi sanan ilgililerin zulmüyle sınanır olmuştur. 1947'den sonra 19 Yüksek Köy Enstitülü öğretmen; yedek subaylık hakları ellerinden alınıp kıtaya er olarak yollanır.
Ülkedeki siyasal havanın etkisinde kalan, Köy Enstitüleri konusunda da Cumhuriyetin Aydınlanma devrimi konusunda da dahası Atatürk'ün yüreğinde taşıdığı yurt ülküsü konusunda da en küçük bilgisi olmayan kimi "milliyetçi" subaylar, bu aydın insanlara eziyet etmeyi yurtseverlik sanırlar. 
Bu bakımdan Başaran'ın Memetçik Memet'i bir dönemin tarihçilerine de ışık tutacak bir romandır.
Başaran, öykülerinde de romanlarındaki yolu izler. Onun kurguya gereksinmesi yoktur.

(HİDAYET KARAKUŞ - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!