Can Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2025 Pazar

"UYAR"LAR

 


Tarabya'da karada değil, denizde yaşanır. Denize hiç bakılmasa, sandal sefasına çıkılmasa da denizde, denizin içinde otağ kurulur.
Tomris Uyar o günlerini şöyle anlatacaktır:
- Günün her saatinde denizdeydik. Rum, Ermeni demez, bütün Tarabyalı delikanlılarla arkadaşlık ederdik. Garip bir ulussuzluğu çekip çekiştirirdik denizde. Kadınlık, erkeklik gündemde değildi. Hesapsız, kitapsız bir içtenlik içinde geçerdi yaşamımız. Canımız mı sıkıldı, cop denize. Üstümüzdeki uyuşukluğu mu atmak istiyoruz, cop denize. Gece erkenden yatmak işimize gelmiyor mu, cop denize. Mayolar üstümüzden hiç mi hiç çıkmazdı. Kıyıda bile hep mayolarla ve yalınayak dolaşırdık.
(...)
Tomris, buradaki evde çocukluğunu gerilerde bıraktıktan sonra tam 13 yıl (1955-1968) oturmuştur. 1968 yazını da yine burada, kocası Turgut Uyar'la geçirmiştir. Daha sonra da sanatçı karı-koca kendilerini Büyükdere'ye transfer etmişlerdir. Orada da beş yıl yaşarlar ki Turgut bütün yaşamı boyunca denizle pek haşır-neşir olmadığını o vakit çakmıştır. Turgut, orada ilk günlerde Boğaz'ın ne menem şey olduğunu da pek çıkaramamıştır. Kendisine soracak olursanız, sonradan da çıkaramamıştır ya... Bu yüzden bir gün karısına:
- Yahu, Boğaz'a gidip bir yemek yiyelim!
diyerek onu şapalaklıktan şapalaklığa sürüklemiştir.


Ey gözüm ışığı Boğaz insanları, zamanla Turgut da Büyükdere'nin yerlisi sayılmaya başlar. Satıcılar Tomris'in Büyükdere'ciliğinden ötürü -yazarımız ne kadar Tarabya'dan ise o kadar da Büyükdere'dendir- onu enişteleri bellemişlerdir. Dahası, soğan-salata üzerine iş tutmuş bir bezirgân, Turgut ne zaman bir kıvırcık alsa, yanına bedavadan bir maydanoz iki demet soğan sokuşturmayı alışkanlık haline getirmiştir. Hazır olun, Turgut'un bir sözü daha geliyor:
- Büyükdere'de balıktan çok soğan-salata ve de radika satılır.


Turgut'un Büyükdere'ye alışmışlığı biraz da meyhaneler yüzü suyunadır. Ama kendi kafasına uygun harabat'ı nasıl bulsun? İlkin Piyasa Caddesi'ni tarar. Vay utanmazlar, orada böyle bir şey yoktur. Yalılar, dalyan, kilise vardır ama meyhane nanay mı nanay.
Bir vakit gelir, Çayırbaşı'na doğru yürümeyi akıl eder. Belediye tersanesinin karşısında küçük, karanlık bir dükkân. Tahtadan bir evin alt katı. Üstünde de şu yazı:

TERSANE

İÇKİLİ LOKANTA

ENVER KORHAN

Tam karşıda da burnunu caddeye bindirmiş bir gemi iskeleti. Kızağa yeni konmuş. Daha doğrusu, omurgası konmuş da kaburgaları çatılıyor. 
Turgut meyhaneye dalsın mı, dalmasın mı?
İlkin çekinir. Bir geçer önünden. Sonra bir daha geçer. Niyeti, mezeye yüz vermeden iki tek parlatmaktır. Ama meyhaneci bu mezesiz içki amatörünü ne yapsın? Alış-veriş dolabı bozulur mu, bozulmaz mı? Adaaam, iki adımda Turgut, Tersane'nin içindedir:
- Bir duble votka.
Eh, bundan sonraki sözü Turgut'a bırakalım ki meyhaneci onu nasıl karşıladı ve Turgut oradaki akşamcılara nasıl laf ve güzaf vurdu, araya kimse girmeden öğrenelim:
- Önce yadırgadılar elbet. Üç-beş gün sonra alıştık birbirlerimize. Zaten gedikli müşteriler altıyı, yediyi geçmiyordu. Sonraki günlerde anlattıklarına göre ilkin polis sanmışlar beni, nerem benziyorsa. Daha daha Bahriye'den yeni ayrılmış bir subay ya da astsubay demişler. Evet, Şoför Mehmet Bey'i -en saygı toplayan müşteri oydu-, yine şoför Tevfik'i, Belediye Müfettişi Cevat Bey'i, yetmiş beşlik balıkçı, midyeci, bostancı, her şakaya şakadan kızıp içkicileri hoşnut eden Andon'u orada tanıdım. Bunlar, daha da var ya, doğma büyüme Boğazlı'ydılar. Hırçın ama hoşgörülü idiler. Hemen hemen topu da geçmiş özlemi içinde idi. İçlerinde, Aero Espresso'nun Büyükdere'ye deniz uçağı seferlerini anımsayıp hayıf getirenler bile vardı. Haa, Andon'un gizli Müslüman olduğu da söylenirdi. Ramazanlarda gelip kafayı çekmezdi. Ötekiler de içmezdi. Ben, ilk zamanlar, Andon'un Ramazanlardaki perhizini arkadaşlarına olan saygıya verirdim. Andon'un yetmişlik bir karısı da vardı. Yirmi yıldır yatalaktı. Ona gıkını çıkarmadan bakardı. 1973'te miydi neydi, karısı ölünce, o da kendini öldürdü. Ölüsünü denizden çıkardıklarında güç tanıdılar. Sünnetli olduğunu kimse bilmiyordu. 

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi,1982)




TURGUT  II.

Turgut'un yepyeni bir oğlu var, hiç görmediğim ağ'babasına benziyor
Saçları sararmadan kıvırcık, denmiş ki tıpkı teyzesi, oysa teyzesi yok
Besbelli eşeğe de binecek bu ve okuldan kaçacak
Yahu, Tomris, adı ne?
Hani Fuzûlî'nin adı Memet'miş de..
Ama bu oğlancık niye alabildiğine kendi

Hey gidi, dün el ele ilk yürüdük, insanoğlu tökezliyor
Bir yan yan baktı ki bana, sanki amcası falan değilim
Kuka oynamak isteyen bir yeğen bu, güvercintaklağı'na da var 
Semirik kedileri tırmalıyor uzaktan kucağına alıp
Ve -elbet şimdilik güzel- şiir miir bilmiyor

Ha, ortalıkta fingatan buğu maviye de boşveriyor cingibi
Tuttum kaygan kulak memesini, kaçın kur'ası o
Cayar mı hiç çocukluktan; kaydıraklardan sekseklerden geçmiş
Sanki kırk yıl mapuslarda ölüp ölüp dirilmişcesine
Tâ tepelerde bir rengârenk uçurtmaya dikti gözlerini.

METİN ELOĞLU


***

TURGUT UYMAZ

"Büyük iş yapanların hemen hepsi, bu işleri temelli bir güçlükten, bir çıkmazdan kurtulmak için yapmışlardır."

Turgut da böylesine çıkmazların adamlarındandı. 
Oncağızımı 1956'da, sanırım askerlikten ayrıldığı günlerde, çoluğu çocuğuyla sivilleşme mutluluğu, daha doğrusu ummacası içinde yaşadığı dertlerde tanıdım. Sonraki yıllarda, sivile soyunmakla işin bitmeyeceğini, memleketin kendisinin koca bir kışla olduğunu acı acı anlamıştı, bunun üzerinedir ki, Türkçede hiç denenmemiş bir şiir tarzına attı kapağı. Kaçıncı yeni olduğunu kimsenin çıkaramayacağı bir şiirdi bu. Asker kaputları gibi nefti ve uzun dizelerle soyuyordu kendini, sivilleşiyordu özümüze, benliğimize doğru. Taç yapraklarını dizi dizi koparıp atarak çiçeğin göbeğini bulmaya yönelen bir uryanlaşma süreciydi bu. Neylersin ki, şiirin bitiminde anadan doğma bıraktığı gerçeklik yeniden kuşanıveriyordu üniformalarını, bir başka şiire başlayıncaya dek. Bu, Sisifos'kari bir cehennem çilesiydi, bir Hades çıkmazıydı... Turgut, bütün yumuşak başlı görünüşüne karşın, tanıdığım en serkeş, en dik başlı, en anut, en uymaz insanlardan biriydi. Sonuna dek Ferhat sabrı ve direnciyle o çıkmazdan çıkma kararına bağlı kaldı. Gazası mübarek olsun!..

(CAN YÜCEL, 1989)    



  

 
Merhaba!
  

29 Haziran 2025 Pazar

KIRK AYAKLI KARINCA

 

Ben de sevdim

Ben de şiirler yazdım sevgilime

Aşktan çılgına döndüğüm günler oldu

Her şey geçti

Uçtu yıllar kınalı kuşlar gibi

Geride kaldı gençlik

Fakat şu kör olası sigarayı

Bırakamadım gitti.

(ASIM BEZİRCİ - Çok Kapılı Oda)

(Bu şiiri yazdığında on yedinin baharındadır ve sigara içmemektedir.)



"Sevgili Asım, benim güzel, çalışkan, duygusal, yorulmaz sosyalist eleştirmenim. Eşin Refika'yı benimle tanıştırırken, "öp kaynananın elini" demiştin. Refika'yı balayınızı kütüphanede geçirebileceğiniz konusunda uyaramadım, caymazdı senden. Seninle son kez Cumhuriyet gazetesinde karşılaştık. Haziran sonuydu. Bir çay içmek için bile oturmadın. Sivas'a gidecektin, acelen vardı. Ve gittin. Kitapların kaldı. Bilmiyorum, şiirin perilerine ulaştın mı?"

(SENNUR SEZER - Radikal Kitap, 2009)



Önde Asım Bezirci ile Behçet Aysan, arkada Metin Altıok ile Uğur Kaynar,
Madımak Oteli'nin merdivenleri.
(Fotoğraf: MEHTAP YÜCEL)


Gülmek bir erdemse Asım 
Gülerdi gülmek için değil
 Papatyalar açarcasına
O Erzincanlı yüzünde
Çalışmanın şavkıyla ışırdı gözleri
Bugün tek başına da olsa
Yarın el ele
Garip bir kuştu Asım
Zümrüdüanka
Küllerini seveyim
Öpe savura

(CAN YÜCEL)






unutMADIMAKlımda!


29 Eylül 2024 Pazar

BİR İHTİMAL DAHA VAR

 

William Shakespeare ağdalı İngilizcesiyle yazarken hüzünlü "to be or not to be, that is the question" satırını acaba düşünmüş müdür Türklerin Hamlet'i okuyacağını? "To be or not to be"nin çevirmenin becerisiyle bir Türk Sanat Müziği şarkısının tınısını taşıyacağını? Can Yücel şairliğinin yanı sıra çevirmenlik yapmış vakti zamanında. Shakespeare sonelerini çevirmiş, daha doğrusu kendi deyimiyle Türkçe yeniden söylemiş, yeniden yazmış. "Olmak veya olmamak işte bütün mesele bu" olarak birebir çevirisi yapılabilecek dizeyi Yücel Türkçeye uyarlamış, dizeye yeniden hayat vermiş bu toprakların diliyle: "Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin."

(MEHMET YAKIN - T24, 2014)


***


Daha önce bin kez okuduğum şiir kitaplarının önüne geldim ve gözlerimi kapayarak bir kitap seçtim. Brecht! "Fena seçim değil," dedim kendime. Demek bugün Ahmet Cemal okuyacağız.
Romanları çevirisinden okuyabilirsiniz. Okuduğunuz eser tabii ki orijinal dilindeki gibi olamaz, ama roman çevirisi bir nebze olsun aslına yakındır. Şiir ise...
Çeviriden okumak imkânsızdır. Okuduğunu zannetmek ise -kusura bakma- dangalaklıktır. Şairin dilini öğrenmediğiniz sürece onun şiirini okuyamazsınız. Her bir çeviri yazılmış başka bir şiirdir. Bu sebeple benim de okuyacağım şiirler, Brecht diye adlandırılsa da aslında Ahmet Cemal'in eserleridir. "Madem çeviri şiir okunmaz, bu kitabı neden aldın?" diye soracaksan, Ahmet Cemal iyi bir şairdir.
Brecht'i orijinal dilinden okuyabilirdim. Almancam da Fransızcam kadar yeterlidir. Bu kitabın orijinali de kütüphanemde Almanca eserlerin bulunduğu raftaydı. Mamafih Brecht, piyeslerinde ulaştığı mana ve dil ustalığından, şiirinde yoksundu. Filvaki Ahmet Cemal, Brecht'ten katbekat daha iyi bir şairdi.
Neyse...

(FATİH GEZER / Ölüler Kıraathanesi - Everest Yayınları)  


***


"Devrim şiir gibi oğlum, başka dile çevrilmesi güç iş."


VEDAT TÜRKALİ
(Yalancı Tanıklar Kahvesi)







Merhaba!

1 Mayıs 2024 Çarşamba

YAPICILARIN YÜREĞİ BAYRAM YERİ

 


(Berlin, 8 Mayıs 1945 - Nazilerin Sonu)



YAPIYLA YAPICILAR

Yapıcılar türküler söylüyor,
yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz daha zor.

Yapıcıların yüreği
bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,
ama yapı yeri bayram yeri değil.
Yapı yeri toz toprak,
çamur, kar.
Yapı yerinde ayağın burkulur, 
ellerin kanar.
Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli,
her zaman sıcak,
ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,
ne herkes kahraman,
ne dostlar vefalı her zaman.

Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.
Bu iş biraz daha zor.
Zor mor ama
yapı yükseliyor, yükseliyor.
Saksılar konuldu pencerelere
alt katlarında.
İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar
kanatlarında.
Bir yürek çarpıntısı var
her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.
Yükseliyor
yükseliyor
yükseliyor yapı kanter içinde.

(NÂZIM HİKMET -Moskova,1955) 


***

9.
Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.

10.
 Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.

Gel yurdumun insanı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!

(OKTAY RİFAT - Elleri Var Özgürlüğün, 1966)


***


"Oysa dünya işçilerin omuzları üstünde durur. Kıpırdasın da gör."

(CAN YÜCEL)








İŞÇİNİN, EMEKÇİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN!

3 Nisan 2022 Pazar

AYLARIN EN ZALİMİ



Yeryüzünün kışı geldi

Ve ben hepsinin parçası olurum

Ve içimde kımıldayan her şeyin ruhu oturur.

Soğukla süzgün ve saatlerle bozlaşan

Ve anlık bir güneşle neşelenen

Yeryüzünün kışına katlanmak zorundayım.

Bak işte, baharımın gelişini beklemekten soldum! 



EZRA POUND
(Çeviri: İSMAİL AKSOY)




  Kendisi Amerikalı, ama daha ziyade tarihe, şiir tarihine sahip çıkan soylu bir Avrupalı. Bu Pound'un Çin geleneği içinden umulmadık parodiler yaratmasına da engel değildir elbet. 'İmgeci' diye adlandırılan bir okulun elebaşılığını etmiştir, yine de Eliot düzeyinde bir büyük şairin arkadaşı, yürekten destekleyicisidir. Pound'un II. Dünya Harbi'nde Roma Radyosu'ndan faşizm adına yaptığı sözcülük, bu büyük şairin gözümüzden silinmesine yol açmış olsa bile, unutmayalım ki, Pound'u bu naneye sürükleyen şey burjuvaziye ve kapitalizme, tefeci Yahudiliğe duyduğu öfkedir. Bunun da kefaretini uzun süre bir Amerikan akıl hastanesinde yatarak çekmiştir. Bir kafes içinde... (CAN YÜCEL - gazete duvaR



EZRA POUND & THOMAS STEARNS ELIOT



Ezra Pound'a

Aylardan en zalimidir Nisan, leylaklar
Açtırır ölü topraktan, yoğurup
Bellekle isteği, diriltir
Ölgün kökleri bahar yağmurlarıyla.

T. S. ELIOT
(Çeviri: CEVAT ÇAPAN)








Merhaba!

2 Ocak 2022 Pazar

YAZAR HALLERİ

 



   Çocukluğumun bir bölümünde dediler ki, "Amcaları, teyzeleri bakın, Fatin artık harfleri tanıyor." İşte böyle başladı harfler ile yoldaşlığım. Arkadaşlarımın bazıları kumda çakıl taşlarından evler yapmaya başladılar, derken büyüyüp müteahhit oldular. Ben harflerden düş kayıkları inşa etmeyi seçtim. Elimdeki harflerden sözcüklerin sığınacağı mendirekler ve limanlar inşa etmeye başladım. Sonra o sözcüklerden yarattığım hikâyeler için bir kitap inşa etmek istedim. Bir kez daha görüldü ki benden müteahhit olmaz! Kitaba en olmayacak yerden, balkon yapmaktan başlamıştım çünkü. Balkon yaparken de "L" harfini düşürmüştüm. Bu kitabım bir "düş kazası" yani!
   Balkondan Düşen L'yi yazarken masamın üstü bir hafriyat... pardon... harfiyat alanı gibiydi. Ama bu inşaat imece usulü yapılacaktı. Rıfat Ilgaz çakıl ve kum işini hallederken, Sabahattin Ali kamyonuyla taşıdı onları. Van Gogh vagon vagon çimento getirdi. Marangozluğu Ahmet Zeki Kocamemi üstlendi. Boya badana işlerini Bedri Rahmi yaptı! Edip Cansever meyvesiz, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal yemeksiz bırakmadılar. (FATİN HAZİNEDAR - Söyleşi: AKGÜN AKOVA - Cumhuriyet Kitap) 


***


   Elizabeth dönemi Londra'sında pek araba yoktu. Bir yerden bir yere gitmek için genellikle ata binilirdi. Tiyatroya gidenler de atlarını kapıda bir bakıcıya emanet ederler, oyun sonunda yine ondan alırlardı.
    En girgin, en güvenilir bakıcı, henüz çocuk yaşta sayılacak Will Shakespeare'di.
   Will, daha sonraları oyun yazarı ve oyuncu olarak gireceği tiyatronun kapısında kendisine bırakılan atları tutar, temsil sonunda sahiplerine teslim edip bahşişini alırdı.
   Zamanla ünü yayıldı; yayıldıkça da atların sayısı arttı. Will, başka çocukları gündelik vererek kendisine bağladı. Shakespeare'in Çocukları örgütünü kurdu.
   Tiyatro topluluğuna katılınca bu işi bıraktı. Ama kapıda atları bekleyen bakıcılar yıllarca Shakespeare'in Çocukları olarak nitelendirildi. (ÜLKÜ TAMER - Aydınlık Kitap) 




   ... okur, çevirmenin karda yürüyüp izini belli etmemesini ister. Karda yürüyüp de iz bırakmamak olası mı, bunun olanaksız olduğunu okur da bal gibi bilir elbette ama yine de çevirmenin izlerini gizlemesini, izlerin görünmemesini ister.
  Can Yücel'in çevirilerinden belki de bazı okurlar bu yüzden rahatsız olmuştur. Ben herkese, Shakespeare'in (genelde "Olmak ya da olmamak" diye çevrilen) "To be or not to be" dizesinin "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?" biçimindeki Can Yücel çevirisinden daha kusursuz bir çevirisi olabilir mi diye sorardım, sorduğum kişiler, boyun büker susardı. "İyi ama" ... derlerdi. (ÜLKER İNCE - Cumhuriyet Kitap) 


***




   1914 yılında Litvanya'da doğan Roman Kacew, İtalya ve Polonya'da yaşadıktan sonra Fransa'ya yerleşir ve Romain Gary adını alır. İkinci Dünya Savaşı'nda savaş pilotluğu, sonrasında büyükelçilik yapar. Bu tarihten sonra yazmaya başlar. Polonya'da Bir Kuş Var adlı ilk romanının yayımlanmasının ardından 1956 yılında yayımlanan Cennetin Kökleri adlı romanıyla Goncourt ödülünü kazanır ve edebi üretimine devam eder. Ancak bir süre sonra Gary, takma bir isimle yeniden karşımıza çıkar. O artık Emile Ajar'dır ve yazmayı sürdürür. Gary, Emile Ajar kimliğini gizlemede öyle başarılı olur ki, 1980 yılında intihar ettiğinde geride bıraktığı mektuba kadar kimse bu gerçeği öğrenemez. Bilinen Emile Ajar'ın Romain Gary'nin yeğeni olduğudur. Bu yüzden de her yazara bir defa verilen Goncourt ödülünü ikinci defa kazanan tek yazardır Gary. (İLKE KAMAR - BirGün Kitap)


***




   Brüksel'den çok ilginç bir davet alır Halikarnas Balıkçısı, "Dünya Şairler Kongresi"ne çağrılmaktadır. "Her iki Türk'ten üçü şairdir ama ben değilim" demesine karşın ısrarla beklediklerini söylerler. Dünyanın dört bir yanından şairlerin katıldığı kongreye Balıkçı da gider. 75 yaşındadır. "Kesin beni yanlışlıkla çağırdıkları ortaya çıkıp geri gönderecekler" diye beklerken salonda bir takdim duyulur: "İlk olarak Türkiye'nin önemli şairlerinden Halikarnas Balıkçısı'nı çağırıyorum. Bildiğiniz gibi her şair için konuşma süresi 10 dakikadır." İçinden "Hapı yuttuk, rezil olacağız" diye geçirir Balıkçı; alkışlar eşliğinde mikrofonun başına gelip, aklına gelen ilk cümleyi söyleyiverir: "Tarih üç büyük şair yazmıştır: Homeros bir, Dante iki!" Susar. Salondan "Peki üçüncü?" diye sorular gelir, "Ben nereden bileyim, herkesin üçüncü şairi başka, belki de kendisidir!" yanıtını verince salonda inanılmaz bir etkileşim olur, alkış başlar. Balıkçı'nın cesareti yerine gelir, Sappho'dan girip Ahmet Yesevi'den çıkar, bir Anakreon'dan bir Yunus'tan bir Nâzım'dan şiirler okur. O sırada kongre başkanı söze girmek zorunda kalır: "Değerli şairler, şu ana dek elime ulaşan beş yazıda, bunları gönderen şairler kendi haklarından vazgeçtiklerini, bu sürenin de Balıkçı'ya verilmesini istiyor. Kabul edenler, etmeyenler?" Oylama yapılır, Balıkçı kürsüden bir saat sonra iner. (DEVRİM DEVECİOĞLU - Oksijen Gazetesi)





Merhaba!
  

8 Ağustos 2021 Pazar

"CAN" DAN


    Hilmi Yavuz, Özdemir Asaf'ın bir etkinlikte, seyirciye anlattığı şu anıyı aktarır:

   "Edebiyat hocamız İsmail Habib Sevük'tü. Sınıfta heğkese şiiğ okutuğ, sığa bana gelince, atlayıp yanımdakine geçeğdi. Biğ-iki, bu hep böyle süğegidiyoğ. Biğ gün değste pağmak kaldığdım ve 'Hocam' dedim sınıfta heğkese şiiğ okutuyoğsunuz. Bana okutmuyoğsunuz. Niçin okutmuyoğsunuz?

  İsmail Habib Hoca, bu soğuma şu cevabı veğdi: Oğlum Özdemiğ, sen şiiğ okumuyoğsun. Şiiğin canına okuyoğsun..."

   Özdemir Asaf bu anekdotu anlatır anlatmaz, salon kahkahadan kırılmaktaydı ki Özdemir, kaşla göz arasında şunu ekledi: "Şimdi ben buğada, kendi şiiğleğimin canına okuyacağım..." (MÜNEVVER OĞAN - Aydınlık Gazetesi)  



   Şiirlerinde babasının Asaf ismini kullanır, oysa asıl ismi Halit Özdemir Arun. 1950 yılında Cağaloğlu'nda açtığı matbaasının açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memur adını sorar. R'leri "ğ" olarak söyleyen babam "Halit Özdemiğ Ağun" der. Özdemir bilinen bir isim olduğu için memur belgelere Halit Özdemir Ağun yazar. Bankonun üzerinden eğilerek bakar. Yanlış yazıldığını görünce "Soyadımı yanlış yazdınız. Doğğusu Ağun" der. Memur yüzüne bakar. "Evet, Ağun" der. "Hayığ, hayığ Ağğun". "Beyefendi anladım. Ağun". Babam sinirlenir. Cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ARUN yazar, r'lere basa basa yüksek sesle okur. "AĞĞĞĞĞUN". Can Yücel'de 28 Ocak 1981 günü Bebek Camisi'nden Aşiyan'a kadar geldikten sonra bir şiir yazar: CENAZE DÖNÜŞÜ

Anlaşıldı bu

R'lerin intikamı

Onlar yuttu Özdemir Asaf'ı.


   (SEDA ARUN - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CAN YÜCEL & FAKİR BAYKURT


   Fakir Baykurt, Can Yücel'in TÖS'ün 1968 yılında düzenlediği Devrimci Eğitim Şurası'na da katılıp 'Devrimci Eğitim Andı'nı yazıp şuraya sunduğunu, andın kabul edilip hep birlikte okunduğunu ifade eder.

"Türküm, doğruyum, devrimciyim
Yasam iç ve dış gavuru dışarı atmak
Yurdumu tez elden kalkındırmaktır.
Ülküm, işçiye iş,
Köylüye toprak,
Bebeye süt,
Yavruya ekmek ve kitap,
Gence gelecek sağlamaktır.
Varlığım ulusal kurtuluşumuza
Bağımsızlığımıza armağan olsun."


   Fakir Baykurt, anılarında sonrasını şöyle anlatır:

   "... Can'a teşekkür etmem gerekiyordu, yanına gittim. "Ötekini de baban yazmıştı, biliyor musun?" dedim. Orasını karıştırma! der gibi güldü cin, "Ondan yürüttüm!" dedi. Sonra ekledi, "Canım yürüttümse babamın andını yürüttüm, başkasının andını yürütmedim!" dedi, güldü... 1938-1946 yılları arasında Türk eğitim tarihinin en değerli şuralarını toplamış olan Hasan Ali Yücel'i de anmış olduk böylece..." (Mülkiye Haber)






Merhaba!    
 
 

9 Ağustos 2020 Pazar

BULUŞMAK ÜZERE






   3 Haziran 2009'da, Moskova'daki Novodeviçi Mezarlığı'nda Nâzım Hikmet'i anmak için toplanmıştık. Şairi sevenlerin karşısında konuşma yapacak konuklardan biriydim. Nâzım gibi büyük bir söz ustası hakkında, hem de onun ve Vera'nın baş ucunda konuşmak da kolay iş değildi. Beni orada bu güzel yükten Can Yücel'in torunu Alibey'in ninesine sorduğu soru kurtarmıştı. Yanlış anımsamıyorsam sözlerime şöyle başlamıştım: "Can Yücel toprağa verildiğinde torunu Alibey, 'Dedemi nereye ektiniz?' diye sormuş. Ne kadar doğru bir soru bu! Böylesine dev şairler gömülmezler, ekilirler. Hem de öyle bir ekilirler ki, kökleri dünyanın dört bir yanına yayılır, başka başka yerlerde yeniden ve yeniden yeryüzüne çıkarlar."
    Ben Can Yücel'in şiirlerini okudukça Datça'nın keçi yollarına, ıssız büklerine vurdum kendimi. Bakmak için, kim bilir nerede karşıma çıkacak bu delifişek şair! Bu ölmez adam Datça'ya yirmi yıl önce ekildiğine göre, katırtırnaklarıyla, kaparilerle, gelinciklerle boy vermiştir diye geçirdim içimden.
   Öyle dolaştım mutluluğun yarımadasını. Göremedim kendisini ama her yerde sesini, fısıltılarını duydum! Sonra Knidos yolu üzerinde denizi anadan üryan gören bir kayanın üzerine oturup dizeler düşürdüm onun için:

Can Yücel uyandığında
martılar şişeleri çıkarırlar sudan, içleri dalgalarla dolu
martı dediğin ne ki, sokak çocukları denizin
deniz dediğin ne ki, şiirin sofrasında bi' avuç tuz
Can Yücel dediğin ne ki, kopan ipten düşmeyen cambaz
gıllıgışlı bi' kız sevdirir ağzı bozuk bir adama
yuvalarını bi' kırlangıca yaptırır bi' nar kabuğunun içine
Güler çoktan toplamış olur papatyaları kırdan
papatyalar aşka gelip ayaklanmış olur öğleye kadar...

(AKGÜN AKOVA - Cumhuriyet Kitap)




  

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım

(CAN YÜCEL)








Merhaba!


8 Mart 2020 Pazar

SUSMAYACAKSIN!




Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!

Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!

Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!

Anayasası bu insanın
Emekleyen çocuktan
Uzayda koşana dek
Yürürlükte her zaman


CAN YÜCEL



***



Antigone, "Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım!" der.
Şiirin de asıl işlevi budur, bize sevmeyi, sevilmeyi öğretir.


ARİ ÇOKONA
(Cumhuriyet Kitap)



***



   Gılgameş'le özgürlük ve ölümsüzlük arayan, Prometheus'un eliyle gökyüzünden aldığı aydınlığı bilimle ve sanatla yücelterek uygarlığa ulaşan insan, bunca bin yıl sonra karanlık istemiyor. İnsan ve şiir utanıyor. İnsan ve şiir aydınlığın sahibi çünkü. Şiir karanlık istemez. Şiir aydınlık ister. İnsanlığın binlerce yıllık kazanımını yok eden bombalarla kurulacak olan "yeni düzen"e lanet okur, bilimin, sanatın aydınlığıyla yaşamak ister şiir...
   Bombalara, kurşunlara, barbarlıklara, bağnazlıklara umutla direnir şiir. Ona düşen budur. Bilimin ve sanatın has çığlığı şiir, savaşa karşı çıkar. Yüzlerce şiir kitabı, dergilerde yayımlanan şiirler bunun için. Susmaz şiir. Şiire susmak yakışmaz.


ÖNER YAĞCI
(Cumhuriyet Gazetesi)



***




   Bir akşam hastanenin önünden yüzlerce çocuğun geçip gittiğini gördüm. Bu kadar çocuk nerden çıkmıştı, çok şaşırmıştım. 
   Yakınımızda eski bir apartmanın Suriyeli göçmenlerin kurduğu bir dernek tarafından çocuklar için okul haline getirildiğini söylediler. O bina epey önce yine bir iç göçle Doğu illerimizden gelen Kürt vatandaşlarımız tarafından çalıştırılan bir tekstil atölyesiydi. İşleri kötü gidince bırakıp gitmişlerdi. Eski tekstil atölyesi Suriyeli çocukların yeni okulu olmuş. Merak edip gittim okula. Bir Türk rehber yardımcı oldu konuşmamıza. Okulun idarecisi olan öğretmenlere "bir ihtiyaçları olup olmadığını" sordum, "hastane olarak, hekim olarak yardıma hazır olduğumuzu" da söyledim. Önce kuşkuyla karşıladılar beni. "Neye ihtiyacınız var?" diye ısrar ettim. Para, sağlık hizmet vs. 
  Bir süre sustuktan sonra içlerindeki en yaşlısı konuştu: "Bizim güvene ihtiyacımız var" dedi. Güven... Anlayamamıştım. Alınır, satılır somut bir şey değildi çünkü istedikleri. 
    'Neden' der gibi baktım yüzüne. 
   "Buraya geldikten sonra, bugüne kadar beş küçük kızımızı çaldılar" dedi. Bir eşya gibi bir paket gibi bir nesneden söz eder gibi ama derin bir acıyla konuşuyordu.
    Çocukların çalındığı, alınıp satıldığı bir dünya bize artık cehennem değilse nedir? Bu cehennem hepimizin. Böylesi bir cehennemde sayıların ya da paranın ne önemi olabilir?
   Devletlerin ve politikacıların büyük ve süslü cümlelerin arkasına saklayarak yarattıkları insan trajedilerinin suç ortağı olmamalıyız. Onlar için basit sayılar gibi telaffuz edilen insanların, kadın, erkek ve çocukların bir parçası da biziz çünkü.
   Yeryüzü bizden önce de vardı, bizden sonra da var olmaya devam edecek. Bir büyük sofranın tesadüfen bu çağda yerini almış misafirlerinden başkası değiliz. Sadece yaptıklarımızdan değil yapmadıklarımızdan, olan bitene sessiz kaldıklarımızdan da sorumluyuz. Birbirimizi bizi sayılar olarak gören yöneticilerin gözleriyle görmekten vazgeçmeliyiz.

   
ERCAN KESAL
(BirGün Gazetesi)



***



"Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün bir topluma, bütün insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur çağımızda."

   ... Susmayı, bir yaşam biçimi olarak benimseyen insanlar vardır. Özgürlükleri ve silahları konuşmamaktır. Her adaletsizlik onların eylemsizliklerinden güç alır biraz da.. Ellerini kana bulayanlar, içlerindeki korların mezar taşlarıyla yaşayanlar, aynı adaletsizliğin ve aynı suçun ortaklarıdır hep birlikte. Gözlerin açıksa göreceksin! Kulağın sağır değilse duyacaksın! Ellerin kesik değilse uzanacaksın!..


UĞUR MUMCU
(Yeni Ortam, 20 Ocak 1975)








Merhaba!



3 Şubat 2019 Pazar

UMUDUNU YİTİRME




Biliyorsunuz,
verdim ömrümü
en güzel 
en olacak
en olması lâzım şey için.

Fakat çoktur,
-sayılamayacak kadar-
aynı işi benden evvel
-belki de benimkinden büyük bir inatla-
yapanlar.



NÂZIM HİKMET









   ... John Berger: "Tarihte... durmadan yeni felaketler ortaya çıkar. Buna karşılık, yeni mutluluklar yoktur; mutluluk her zaman eskidir. Sadece, bu mutluluğu elde etmek için verilmesi gereken kavganın türleri değişir" der.
   Berger'in de dediği gibi, insanlık tarihinde olumsuzluklar, felaketler, düş kırıklıkları hep olacaktır. Öte yandan, elde edilmiş mutlulukların resmini yapmak için ne boya yeter ne de tuvallere sığar. Çünkü, Moritz Geiger'in de dediği gibi "mutlu olunca en önemsiz şeyler bile renklenir." Öyleyse, bu 'şeylerin' renklerinin derinlikli karanlığın içine dolması için verilmesi gereken çabalar ve kavgalar hep olacaktır. (Prof. Dr. CANER KARAVİT - Aydınlık Gazetesi)









Gün gelir bu işe bu millet de şaşar
Tam kurşun işlemez deminde karanlığın
Bir ateş böceğidir başlar.



CAN YÜCEL










Milletlerin hayatında fırtına esse önüne bir Fırtına Kuşu düşer.



EMİNE AZBOZ
(Kar Kırmızı)










       ÖZDEMİR İNCE: "Sadık Usta ve dünyayı değiştiren düşünürler" 

   ... [İnsanın en büyük handikaplarından biri, gelişmeleri sadece büyük dehaların (felsefe ve siyaset, bilim, kültür ve sanat insanları) zihinsel beceri ve buluşlarına indirgeyen dar görüşlülüğe ve anakronik (zamanı şaşırmış) bir anlayışa sahip olmasıdır. Çoğunlukla zannedilir ki insanlık, büyük dehalar yeterince ileriyi göremedikleri için çok daha ileriye gidememiştir. Bu sorunlu anlayış, kendisini en çok siyaset alanında göstermektedir. Halbuki büyük dehalar da günlük hayatta kullandığımız araçlar gibi belli bazı toplumsal koşulların ürünleridir. Nasıl ki bir aracın ortaya çıkması için önce ona olan ihtiyacın ortaya çıkması gerekiyorsa, büyük dehaların, teorisyenlerin, filozofların ve bilim insanlarının ortaya çıkması da belli bazı koşullara bağlıdır. (...)]

***

   "Henüz çatal ve kaşığa ihtiyaç duyulmayan ilkel yaşam koşullarında bunların icat edilmesini istemek beyhudece bir beklenti olurdu. Nasıl ki 1900'lerin başında bilgisayar, internet, online satış şirketleri olamıyorsa, büyük dehalar da tarihin ihtiyaç duyduğu ilkeleri, teorileri ve kılavuzları ancak toplumlar onlara ihtiyaç duyduklarında ortaya atabiliyorlardı. Bu yüzden her gelişmeyi, teoriyi, felsefi ilkeyi zamanın koşulları içindeki yeri ve anlamı çerçevesinde değerlendirmek gerekir."

***

   Ben ne diyordum? İnsanların ihtiyaçları hep vardır ama bilinçlendikleri zaman solu ve sosyalizmi arayıp bulacaktır. Tıpkı kalemi, diş fırçasını, tekeri, uzay mekiğini buldukları gibi. (Cumhuriyet Gazetesi, 25 Aralık 2018)



ÖZDEMİR İNCE












Merhaba!
   

  

11 Kasım 2018 Pazar

İYİ ŞİİR NEDİR?




   İyi şiir şöyle bir şey. Picasso Paris'in Monmartre'ında oturuyor. Çocukları da çok seviyor. Komşu atölyelerden 8 yaşındaki bir kızcağız ona âşık olmuş. Ama Pablo Picasso demezmiş, Tablo Picasso dermiş. Gördüğüm en güzel şiir budur. Tablo Picasso her dilde söylenebilen, değerini yitirmeyen bir dizedir.


CAN YÜCEL










YALNIZ ŞİİR YETMEZ

Efendiler, izin vermeyin hiç kimsenin, 
hiçbir şeyin sizi aldatmasına:
biz bugün iflas etmedik,
çoktan iflas etmiştik biz.
Bugün kolay
insanın suyun üzerinde yürümesi:
boş şişeler de birdenbire su yüzüne çıkıyorlar
içlerinde mektup yok.
Deniz kızları ne şarkı söylüyorlar, ne susuyorlar,
öyle kımıldamadan duruyorlar yalnız
dalgaların özelleştirilmesinden dilleri tutulmuş.
Hayır, şiir yetmez, deniz çöplerle,
kullanılmış kaputlarla doldurulduğuna göre.
Varsın şu Lorentzos Mavilis istediği kadar
Faliro'ya soneler yazsın.


STAMATIS POLENAKIS
(Çeviren: CEVAT ÇAPAN)









ESKİ YAPI

Derin vuruyoruz kazmayı
Kof sesler geliyor dipten
Çürümüş yıllardır
Değiştireceğiz bu yapıyı kökten
Yıkacağız başka çare yok
Yıkıp yeniden yapacağız
Temelden çatıya uygarca
Girip içine adam gibi yaşayacağız.


TALİP APAYDIN







GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!

Akın var 
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!


NÂZIM HİKMET
(Bursa Cezaevi - 1943)









   O zamanlar, Nâzım Hikmet elden ele dolaşır! Düşünün, bir Nazi sempatizanına kadar! Bambaşka bir ses, bambaşka bir insan! Görünmez bir şeytan tüyü kasketinin kenarına sokulu adetâ, çağrılar yollar âleme!.. Meydan yerine top gibi ilk fırlayışında, susa durdurur herkesi, sağcısından solcusuna, kalemefendisinden kalemşorüne dek... Öyle bir hayranlık ki, o şeytan tüyü almış, kızılmış, aldırmaz kimse. Şiiri bir yana, şairi de insan canlısı yakışıklı bir delikanlıdır. Delidolu, çocuksu, güleç... Güneşi İçenlerin Türküsü'nü döktürmeye başladı mıydı, içi ısınıverir dinleyenlerin. Çağdaş şairlerden tek Lorca için anlatılır böyle şeyler, başka yoktur. (Can Baba - SIDDIK AKBAYIR & CEZMİ ERSÖZ)



   "Vakta ki, düzenin uygunerleri aydı, bu osuruğu cinlinin kendisiyle, şiiriyle birlikte davasını da ortalığa sevdirdiğini fark ettiler, o zaman işte hava döndü, Babıâli karıştı. Keskin avcılar, kalemleri yağlayıp sürek avına çıktılar... Edebiyatta üstün başarı kazananlara her zaman lejyondonör vermezler, Nâzım gibilerine de yirmi beş sene verirler...


CAN YÜCEL









Maksat muhabbet değil de "iyi şiir"se ödül teferruattır.


AHMET ERTAN MISIRLI















Merhaba!