Özdemir Asaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özdemir Asaf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2026 Pazar

GÖZYAŞLARI

 

Ağladığımı gör diye ağlamıyorum;

Ağladığım için ağladığımı görüyorsun.


ÖZDEMİR ASAF


***


Bir de uyandım ki, her yan çiy dolu. Pencereden bakıyorum, çamlarda, çınarlarda, adlarını bilmediğim bütün ağaçlarda bir üşüme hali. Kuşlar yok olmuş... Elle tutulmaz bir şeydir bu çiy. Sezilir bir güzelliktir; görülmez, duyulur. Güneşin ilk ışınlarını bekler bir özlemle. Eriyip yok olacağını bilmenin hazzıyla. Saat yedidir. Ocak ayında bir sabah. Gece büsbütün uzaklaşmamıştır daha. Uyku bulanıklığı içindeyizdir. Yaşamın yalnız bu anında vardır çiyler, yetişemezsiniz onlara, ele geçiremezsiniz. "Gözlerimde çiy" der [Ahmet Muhip] Dıranas, eski bir şiirinde. Çok gördünüz başkalarının gözlerindeki çiyi siz. Ama sizin gözlerinizdekini başkaları gördü mü, anladı mı? Anladılar mı sizi, sizin onları anlamak istediğiniz kadar? Yakınlaştıkça ittiler mi? Çiy değil yağmurlar yağsa gözlerinizden umurlarında oldu mu? Daha sokağa çıkmadınız. Tek başına doğayı seyreden bir sabah insanının dağınık izlenimleri içindesiniz. Yatak odasının perde aralığından bakılınca görülen dış dünya gerçeklerinin yansıması... Birazdan sokak, dolmuş, vapur; gene dolmuş, işyeri, masa, daktilo, kâğıt, gazeteler, kitaplar, insanlar, insanlar...
Bir köşe başıydı. Bir insan küme'sinin içine düştüm.
Dolmuş orda indirdi beni nedense. Sabah ayazında yırtık ceketli, gömlekli bir yığın emekçi. İş arama yeri burası. Her sabah burda toplanırlar onlar. Beklerler, bir iş, bir ekmek kapısı bir günlüğüne, hatta iki-üç saatliğine... Bunlar "vasıfsız işçi" tanımına girenler. Koca bıyıklı, üşümüş bıyıklı insanlarımız. Kendileri değil üşüyen, titreyen, bıyıkları. Sessiz, durgun bir yığın. Fısıldaşırlar, konuşmazlar. Beklerler beklerler. Güneş bütün çiyleri eritsin, o zaman bu kalabalık kendiliğinden yok olur bu köşeden, bu alandan. İş bulan gider o günkü uğraşına. Bulamayan küser yazgısına, döner kondusuna, hanına, bir yere... Ne çiy görür gözleri, ne çiçek, ne masmavi gökyüzü. Dolaşırlar, aranırlar bir iş, bir ekmek diye... Kopup gelirler geçim derdinin sellerine kapılıp doğulardan, kuzeylerden, güneylerden... 
Birden o Romen şiirini hatırladım; "Dokunmayın bana gözyaşı doluyum / Şimdi beni yalnız çiçekler anlar." Kendi iç evrenini bir çirkin giysi gibi bırakmak istiyor insan. Bu işsizler kalabalığını, bu sessiz bekleşen, gözle görülürcesine her gün büyüyen yığını gördükçe... Bir şey yapamamanın utancını duydukça... Yan yanayız onlarla, ama ne denli uzağız onlardan! Girip aralarına sorsak dertlerini, derman arasak, bulsak. Bir bilince kavuştursak onları. Sorunlarını çözsek bir hekimin yansız, soğukkanlı sevgisiyle, ilgisiyle, her şeyi teşhis etsek, ortaya koysak ya...
(...)
"Gözlerimde çiy..." demiş şair. Erir gider o çiy tatlı tatlı. Seven bir bakışla karşılaşır karşılaşmaz. Bir gülüş, bir tatlı dokunuşla...  Ağaçlardaki çiyler de öyle, azıcık bir güneşe kavuşunca... Güllerin, karanfillerin, tüm bitkilerin üzerindeki çiyler de öyle, birazcık dokununca elinizle... Ama bu insan pazarları, sabah çiyleriyle birlikte yok olmayan, olamayan, hatta günden güne büyüyen bu işsiz, sahipsiz insan yığınları; bu bitkin, yorgun, kırgın ama onurundan, gücünden hiçbir şey yitirmeyen bu okumasız yazmasız, bu yalnız bırakılmış, unutulmuş insan yığınları gün gün kalabalıklaşarak dikilirler karşımıza kent alanlarında...
"Dokunmayın bana gözyaşı doluyum." Ama dokunun, dokunun aksın bu bencil yaşlar, aksın hepsi. Kurusun göz pınarları. Açıkça görelim gerçekleri, bütün yalınlığıyla, bütün şiirsizliğiyle...


OKTAY AKBAL
(İstinye Suları, 1973)


***

Kör soru

Açıkla, diyor nere gitti onca gülüş
onca söz, ağız ki açmadan solan gonca
onlarla olurdu gece, onlarla apak gündüz
unuttuk şimdi ne var, nerde dildeki tohum
yaprağı kemiren böcek, kozaya dolanan ipek
nerde bakır, taş, tunç ve yontu
çiyden ve düşten şiirler biçen simya?


MUSTAFA KÖZ - İki Yüzlü Zar, Ve Yayınevi
(Fotoğraf: METE ÖZEL)







Merhaba!

18 Aralık 2022 Pazar

BÜYÜK İNSANLIK !



"Gecenin ardından nasıl gün doğuyorsa, adaletsizlik de bir gün son bulacaktır.
Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da..."


NECİB MAHFUZ


***


İnsansız adalet olmaz

Adaletsiz insan olur mu?

Olur, olmaz olur mu!

Ama olmaz olsun.



ÖZDEMİR ASAF


***


   Bir insan önünde bir haksızlık çığırı açtı mı, 
eş zamanda bir mahvolma çığırı da açmış olur, 
bir süre sonra ilk yol ikincisiyle birleşir.

FRANÇOIS-RENÉ DE CHATEAUBRIAND
(Mezar Ötesinden Hatıralar)


***




   (...) Nazilerin savaşı kaybetmesiyle gerçekte ırkçı egemen ideolojiler ortadan kalkmış mı oldu? Yanıt doğal olarak "Hayır" dır!
   Düşünebiliyor musunuz birkaç gün önce Ukraynalı mülteciler Avrupa'ya yönelince 'tıpkı bize benziyorlar, sarı saçlı, beyaz tenli, renkli gözlü; Suriyeli ve Afganlı mültecileri kastederek öbürleri gibi değiller' dediler.
   Evet, Naziler savaşı kaybetti fakat gerçekten Nazi ideolojisi/zihniyeti savaşı kaybetti mi? Bitmeyen işte budur!..

   (CAHİT ASLAN - Cumhuriyet Kitap)


***


"Barbar olmak, diğer kültürleri barbarlık olarak düşünmek ve tanımlamakla başlar."


CLAUDE LÉVI-STRAUSS


   
   


Merhaba!

13 Şubat 2022 Pazar

AŞKSIZ OLMAZ

 

Şiirse söz konusu olan aşk başta gelir.

Aşk şiir için itici hatta yaratıcı etkendir.

Şiir için aşk ve aşk için şiir gerçeğini unutmamalıyız.

(Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar)

AFŞAR TİMUÇİN


***


   Edebiyatın var oluş nedenlerinden ve temel izleklerindendir aşk. Aşksız bir yaşam düşünemeyen insanlık, geleceğe kalmanın, insan olmanın farklılığını kanıtlamanın bir aracı olarak sanatla özgürleşirken, yarattığı bu gerçekliğin temeline aşkı da koymuştur hep. Aşk ve edebiyat birbirini ve insanı tamamlayan bir vazgeçilmezliktir.

   Toplumların yaşama koşullarına göre kimi zaman en öne çıkan, kimi zaman geri plana itilen ama mutlaka var olan aşk gerçeği edebiyatın vazgeçilmez bir ögesidir. Aşkın düşünceyle ve inançla bütünleştirilmesi de edebiyat tarihinin çok önemli bir gerçeğidir. En diri kavga şiirlerinden, en eski halk öykülerinden başlayarak tüm edebiyat ürünlerindeki altyapıyı oluşturan bir öge olarak görmek gerekir aşkı. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Evrim tarihinde bir yerlerde bir hata olmuş ve cümle yaratıklar erkek ve dişi diye ayrılmışlar. İşte şimdi biz hepimiz bu evrim hatasının kurbanları olarak, aşk aşk diye inleyip mektuplar yazıyoruz, mesajlar atıyoruz, olmadık jestler yapmayı planlıyoruz, yapıyoruz.

    (...)

   Aşk, yeryüzünde geçirdiğimiz zamanı kısaltmak için bizlerin uydurduğu tamamen hayali bir kavramdır. Söyleyin bakalım, aşk olmasaydı, biz nasıl vakit geçirecektik? Aşksız film, tatsız tuzsuz bir saman yığınına benzeyeceğinden kimse sinemaya gitmeyecekti. Aşksız kitap kimseyi açmayacağından kitaplar yazılmayacaktı. Hayatımızın vazgeçilmezleri olan magazin programları ve kahve dedikoduları olmayacaktı. Peki, ne yapacaktık, oflaya puflaya zamanın geçmesini bekleyecektik. Futbol bile bize yetmeyecekti, daha da beteri var, kadınlar, kızlar aşksız bir dünyada saçlarını yaptırıp bin bir kılığa girmek için zaman ve çaba harcamayacaklardı. Ekonomi bile çökecekti. Vallahi can sıkıntısından herkes kendini birer ikişer pencerelerden atmaya başlayacaktı. Yazık. İyi ki şu aşk denilen yanılsama var da vakti çoğu zaman nasıl geçtiğini anlamıyoruz. (IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi) 


***


Seni saklayacağım inan

Yazdıklarımda, çizdiklerimde,

Şarkılarımda, sözlerimde.


Sen kalacaksın kimse bilmeyecek

Ve kimseler görmeyecek seni,

Yaşayacaksın gözlerimde.


Sen göreceksin, duyacaksın

Parıldayan bir sevi sıcaklığı,

Uyuyacak, uyanacaksın.


Bakacaksın, benzemiyor

Gelen günler geçenlere,

Dalacaksın.


Bir seviyi anlamak

Bir yaşam harcamaktır,

Harcayacaksın.

ÖZDEMİR ASAF


***


   Aşkı döndüren çark şiirdir ya da şiiri yürüten aşk...

  Şiirin de aşkın da tanımı bugüne değin yapılamamıştır, çünkü ikisi de bireyseldir, her şaire, insana göre değişir. Yine ikisinin de ortak yanı, değiştiren ve dönüştüren olmasıdır. (ARİFE KALENDER)




Merhaba!

8 Ağustos 2021 Pazar

"CAN" DAN


    Hilmi Yavuz, Özdemir Asaf'ın bir etkinlikte, seyirciye anlattığı şu anıyı aktarır:

   "Edebiyat hocamız İsmail Habib Sevük'tü. Sınıfta heğkese şiiğ okutuğ, sığa bana gelince, atlayıp yanımdakine geçeğdi. Biğ-iki, bu hep böyle süğegidiyoğ. Biğ gün değste pağmak kaldığdım ve 'Hocam' dedim sınıfta heğkese şiiğ okutuyoğsunuz. Bana okutmuyoğsunuz. Niçin okutmuyoğsunuz?

  İsmail Habib Hoca, bu soğuma şu cevabı veğdi: Oğlum Özdemiğ, sen şiiğ okumuyoğsun. Şiiğin canına okuyoğsun..."

   Özdemir Asaf bu anekdotu anlatır anlatmaz, salon kahkahadan kırılmaktaydı ki Özdemir, kaşla göz arasında şunu ekledi: "Şimdi ben buğada, kendi şiiğleğimin canına okuyacağım..." (MÜNEVVER OĞAN - Aydınlık Gazetesi)  



   Şiirlerinde babasının Asaf ismini kullanır, oysa asıl ismi Halit Özdemir Arun. 1950 yılında Cağaloğlu'nda açtığı matbaasının açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memur adını sorar. R'leri "ğ" olarak söyleyen babam "Halit Özdemiğ Ağun" der. Özdemir bilinen bir isim olduğu için memur belgelere Halit Özdemir Ağun yazar. Bankonun üzerinden eğilerek bakar. Yanlış yazıldığını görünce "Soyadımı yanlış yazdınız. Doğğusu Ağun" der. Memur yüzüne bakar. "Evet, Ağun" der. "Hayığ, hayığ Ağğun". "Beyefendi anladım. Ağun". Babam sinirlenir. Cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ARUN yazar, r'lere basa basa yüksek sesle okur. "AĞĞĞĞĞUN". Can Yücel'de 28 Ocak 1981 günü Bebek Camisi'nden Aşiyan'a kadar geldikten sonra bir şiir yazar: CENAZE DÖNÜŞÜ

Anlaşıldı bu

R'lerin intikamı

Onlar yuttu Özdemir Asaf'ı.


   (SEDA ARUN - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CAN YÜCEL & FAKİR BAYKURT


   Fakir Baykurt, Can Yücel'in TÖS'ün 1968 yılında düzenlediği Devrimci Eğitim Şurası'na da katılıp 'Devrimci Eğitim Andı'nı yazıp şuraya sunduğunu, andın kabul edilip hep birlikte okunduğunu ifade eder.

"Türküm, doğruyum, devrimciyim
Yasam iç ve dış gavuru dışarı atmak
Yurdumu tez elden kalkındırmaktır.
Ülküm, işçiye iş,
Köylüye toprak,
Bebeye süt,
Yavruya ekmek ve kitap,
Gence gelecek sağlamaktır.
Varlığım ulusal kurtuluşumuza
Bağımsızlığımıza armağan olsun."


   Fakir Baykurt, anılarında sonrasını şöyle anlatır:

   "... Can'a teşekkür etmem gerekiyordu, yanına gittim. "Ötekini de baban yazmıştı, biliyor musun?" dedim. Orasını karıştırma! der gibi güldü cin, "Ondan yürüttüm!" dedi. Sonra ekledi, "Canım yürüttümse babamın andını yürüttüm, başkasının andını yürütmedim!" dedi, güldü... 1938-1946 yılları arasında Türk eğitim tarihinin en değerli şuralarını toplamış olan Hasan Ali Yücel'i de anmış olduk böylece..." (Mülkiye Haber)






Merhaba!    
 
 

25 Ekim 2020 Pazar

SEVMEKLE BAŞLAR HER ŞEY



Bütün renkler hızla kirleniyordu, 

Birinciliği beyaza verdiler.

ÖZDEMİR ASAF


***




  Belki bir gün, tek başına güzelliklerin tarifi yapılan yazılar kaplayacak gazete sayfalarını. Belki bir gün, sadece insanın kendisi yazı konusu olacak. Kendini bilmenin erdeminden söz edecek yazılar. Kendini tanımanın ayrıcalığını anlatacak yazarlar. Belki bir gün, insanların tümü için mutlu bir dünyadan söz edilirken, daha bir mutlu dünyaya nasıl adım atılacağını işleyecek yazılar. Belki bir gün, insanlar başkalarını ve yaşamı mülk edinmediklerinde; 'sevgiyi' ise mülk edinmek sanmadıklarında, yaşamın anlamı üzerine yazılar çoğalacak.

   Herkes yaşamın anlamını sevgide arayacak belki bir gün. Bir bakışın, elvedanın, aşkın, sevmenin, belki de ölümün anlamını. Belki bir gün, insanın ölümü sadece doğal yollardan gerçekleştiğinde; trafikten savaşlara kadar; insan 'insan eliyle' ölümden uzaklaştığında; ölüm üzerine farklı yazılar yazılacak. Belki değerli insanlar ölmeden önce, değerlerini anlatacak yazılar. Belki bir gün, yönetenler yalan söylemekten vazgeçtiklerinde; sadece tarihteki unutulmuş yalanlar üzerine, eğlendiren, hoş yazılar yazılacak.  

   Belki bir gün hepimiz, özellikle 'sizlere' ve 'bizlere' bölünmekten vazgeçtiğimizde; özgür insanın yaşam tarzı üzerine yazılar yazılacak. Belki de özgürlüğün değeri üzerine. Belki bir gün, bir yazı bir martının kanat çırpınışlarını anlatacak sadece. Bakacaksınız bir gün, sadece kelebekleri anlatacak yazılar. Denizin dalgalanışını belki. Okyanusların ıssızlığını. Mavinin kucaklanışını sanki.

   Bütün renklerin nasıl kurtulduğunu son anda kirlenmekten. Ve beyazın eşitler arasında nasıl birinci olduğunu belki. Bir gün bir yazı, belki balıkların da hissettiklerini mesela. Belki bir gün, 'açlık' unutulduğunda. Bu dünyada aç çocuklar kalmadığında; geçmiş anımsanıp hüzünle gelip geçecek bir kalemin dünya için kısacık bir serüveni daha. (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)


***


Victor Hugo, ölmeden iki gün önce şöyle bir not yazmış defterine:

"Sevmek, eyleme geçmek demektir."





Haydi o zaman, merhaba!


23 Nisan 2017 Pazar

ÇOCUKLAR - 3



Yalan bile söylerken
Prensibim doğruluk
İsterim ki ben
Sen de öyle ol çocuk


ÖZDEMİR ASAF




   Seda Arun anlatıyor:

   Birinci sınıfa başladığım gün, öğretmen "şiir bilenler parmak kaldırsın" dediğinde ben de parmak kaldırdım. Benden önce kalkanlar ya Atatürk, ya bayram ya da anne şiirleri okudular alkışlar eşliğinde. Sıra bana geldiğinde siyah rugan ayakkabılarımın gıcırtıları eşliğinde heyecanla tahtaya kalkıp o küçücük yaşımda evdeki toplantılarda sık sık okunan ve bu yüzden ezberlediğim babamın bir şiirini okudum; ama şiir bittiğinde alkış değil derin bir sessizlik doldurdu sınıfı. Ve sonra öğretmenin, "Sen bu şiiri nereden biliyorsun, kim ezberletti bu şiiri, kimin şiiri bu?" diye art arda soruları sıralandı...
  -Babamın.
  -Baban ne iş yapıyor?
  -Matbaacı.
  -Babana söyle yarın okula gelsin.
   Akşam eve gider gitmez olanları anlattım babama ve beklediğim gibi bir yanıt aldım babamdan...Evet, sessizce dinledi ve güldü, yalnızca güldü..."Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r'leri söyleyemeyişi" onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.











   İlkokul, ortaokul çocuklarının seçimlerde sandık nöbeti tuttuğu tek ülke herhalde Küba'dır. Seçim sandıklarının her iki yanında birer çocuk, iki saatte bir nöbet sırasını bekleyen arkadaşlarıyla değişerek sandıklar açılıp, kesin sonuçlar imza altına alınıp, belgeler seçim komisyonu görevlilerine teslim edilene kadar seçmen oylarının güvenliğini sağlarlar. Nöbetlerini tutarken ne sandık görevlileri, ne öğretmenleri, ne de anne babaları ve ne de Devlet Başkanı onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyebilir. Çünkü onlar ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilmektedirler, bunu büyük bir ciddiyetle yerine getirirler. Herhangi bir sorun çıktığında nöbetçi çocuklar, en ilk ve tek doğru tanıktırlar. Seçim komisyonu, başka hiçbir kimsenin tanıklığını dikkate almaz. Seçmenin kullanmakta olduğu "oy" un değerini bundan daha gerçek ilan edecek, kanıtlayacak bir başka yöntem olabilir mi? Sandık başında okul önlükleriyle nöbette olan çocuklar, oy veren her bir seçmeni dikkatle izler ve ayrı ayrı selamlayarak seçme işinin önemini ayrıca ilan ederler. (soL Haber)











  


"Düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."



TURGUT UYAR















DÜNYANIN TÜM ÇOCUKLARI

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!










27 Mart 2016 Pazar

SEVDAYA DAİR




  Fuzuli'ye sormuşlar, en güzel şey nedir diye. Sevmek demiş.
Ya sonra demişler; sevilmek demiş.
Neden önce sevmek demişler.
Fuzuli demiş ki;
İnsan sevdiğinden emindir ama sevildiğinden hiç bir zaman emin değildir...






   Anadolu'nun orta vilayetlerinden bir köyde, yavaş yavaş güneş batmaya, hava kararmaya başlar. Karanlık iyice çöker köyün üzerine. Evlerden birinde bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır.Erken yatıp yarın sabaha, güneş ışığına erken uyanılacaktır. Adam üzerini değiştirir, yatağa yönelir. Evin penceresinden; karanlık bahçeye vuran ışıkta ağaçların arasında bir gölge belirir. Kadın pencereden dışarı bakar ve gülümser. Kadının sevgilisi bahçededir... Tam sözleştikleri gibi, sözleştikleri saatte ve yerde adam onu beklemektedir.
   Kadın kocasının uyumasından emin olunca, sessizce yataktan kalkar, üstünü giyer ve pencereden aşağıya atlar. Başka bir adam için, kadın kocasını terk eder. Koşarlar iki sevgili... Kaçıyorlar. Tarlaları, ovaları aşarlar... Anadolu'da bir köy nasıl koşmasınlar ki. Arkalarından onları kovalayacak onca şey vardır. Namus belası, töre cinayetleri, yoksulluk, cefa, korku. Arkalarında bunlar varken nasıl durabilirler. Köyden uzaklaştıklarına iyice emin olunca soluklanmak için dururlar. Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki:
   'Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın içinde bir şey var beni rahatsız ediyor.'
   Çıkarıp bakar ki...ayakkabısının içinde bir tomar para!!! Kocası her şeyin farkında. Biliyor ki gidecek.
   'Beni terk edecek ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti.'
   Yaban elde muhtaç olmasın diye!!! O yoksul köylü; bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koydu. O güzel insanı, o onurlu davranışı sergileyen, o terk edilen adamı hepiniz tanıyorsunuz... Çünkü O; bir dizesinde bize yürekten seslendiği gibi uzun ince bir yoldaydı ve gidiyordu gündüz gece...
  Evet o kişi Aşık Veysel'di...


SUNAY AKIN
(Bir Çift Ayakkabı)




Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa.

AŞIK VEYSEL










Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç.

ÖZDEMİR ASAF










Merhaba!

20 Mart 2016 Pazar

ŞAİR NEZAKETİ


 


   "O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri bakışından, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. Onun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. Nezaket, Özdemir'in takısı değil özüydü..." (HALDUN TANER)

   


Sana bu güzellikler bizden kalsın,
Bugünlerden bir şeyler bizden kalsın..
Senden almak isterler, bizi söyle;
Geleni bize gönder, bizden alsın.

ÖZDEMİR ASAF









   1950'li yılların sonu. "Yaprak" dergisinin çıkmaya başladığı günler. Ankara'da "Yeni Hayat Lokantası", müdavimlerinin deyişi ile "Kürdün Meyhanesi" nde Fahir Aksoy ve Orhan Veli demlenmektedirler. Masada leblebi, bayırturpu ve sirkeye kesmiş şaraptan başka bir şey yoktur. Tabii hesabı ödeyecek para da...
   Bir ara masaya tanımadıkları biri yanaşır. Önce polis olduğunu sanırlar. Adam kendisini tanıtır: "Ben doğulu bir şairim. Sizi şiirlerinizden tanırım. Demin oturduğum masada adınız geçti. İzninizle birkaç dakika konuşabilir miyiz?"
   Orhan Veli'den "olur"u alan doğulu şair, hemen masayı arnavutciğeri, şiş kebabı, piyaz, koç yumurtasıyla donatır.
   Şarap kadehleri ardı ardına yuvarlanır.
   Şairin çenesinin ayarı kaçmıştır:
   "Orhan Bey, kusuruma bakmayın, sen ve arkadaşların o güzelim Türk şiirini mahvettiniz. Bu kof ününüz fazla sürmeyecektir. Ben ölçülü, aruzlu şiiri çok iyi bilirim. Siz ise bilmediğiniz için böyle tuhaflıklar yapmaktasınız."
   Fahir Aksoy, şairi tutup meyhaneden atmak için sabırsızlanmaktadır.
   Orhan Veli oldukça sakindir.
   Şair sürdürür.
   "Şimdi aruzla yazdığım bir şiirimi okusam ölçüsünü bulamazsınız. Okuyorum, bulun bakalım, hodri meydan!"
   Şair, şiirini okur. Çevre masalar da kulak kesilmiştir.
   Orhan Veli, istifini bozmadan "Şiirinizin 4, 9, 17, 23 ve 30'uncu dizelerinde ölçü kusuru var beyefendi" deyiverir.
   Şair çılgına dönmüştür:
   "Orhan Bey, sen daha şiirin ölçüsünü söylemedin. Söyle bakalım ölçüsünü?"
   Orhan Veli, "Biliyorum beyefendi" diyecek olur.
   Şair ısrar etmektedir.
   Orhan Veli açıklar:
   "Peki efendim, söyleyeyim. Kullandığınız ölçü 'failatün/failatün/failün'dür. Yalnız dediğim gibi şiirinizde beş kusur var."
   Sonrasında doğulu şair, "Ben bir şey bilmiyormuşum" deyip duracak ve masanın bütün hesabını ödeyecektir. (REFİK DURBAŞ- BirGün Gazetesi)




Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

ORHAN VELİ











Merhaba!

14 Şubat 2016 Pazar

SEVDADIR ŞİİR




Ben ölsem be anacığım
Nem var ki sana kalacak
Ceketimi kasap alacak,
Pardösömü bakkal
Borcuma mahsuben...
Ya aşklarım
Ya şiirlerim ne olacak
Ya sen ele güne karşı
Nasıl bakacaksın insan yüzüne
Hülasa anacığım
Ne ambarda darım
Ne evde karım var.
Çıplak doğurdun beni
Çıplak gideceğim








   Ahmed Arif, elinde tahta bavulu, sırtında çarşafsız yorganı, sağında solunda iki polis memuru ile Ankara garından trene binmiştir...
   Bileklerinde annesinin nakışlı mendili misali kelepçe...
   Paramparça bir canla Eskişehir üzerinden İstanbul'a uzanmakta yolu...
   Tren Eskişehir'de duruyor, iki köylü biniyor, biri erkek, öteki kadın...
   Kadın bakıyor, dışarıda delikanlı bir bahar, yanında iki polis arasında bir yiğit...
   Soruyor bir ara:
  "Suçun nedir evladım?"
   Ne desin, şiirinden başka bir "suç"un gölgesi düşmemiş ki künyesine...
  "Sevdadır" diyor kısaca, ağulardan süzülmüş sesiyle...
   Birden kadının yüzü aydınlanıyor. Çıkınını açıp para vermek istiyor.
   Ahmed Arif almıyor, oysa cebinde beş liradan başka parası yok. (REFİK DURBAŞ - BirGün Gazetesi)






Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...



AHMED ARİF - LEYLA ERBİL









   Eğme başını öyle, kabahatin varmış gibi yiğidim. 
Sevdalanmaktan, adam gibi sevdaya tutulup sevinin ardından yürümekten büyük erdem mi var dünyada?

MUHAMMET GÜZEL
(Son Göç)








Öylesine güzel
Seviyorum ki seni
Öylesine saf,
Öylesine temiz,
Öylesine derin.
Ve öylesine değil.



ÖZDEMİR ASAF







Merhaba!

4 Eylül 2015 Cuma

ÇOCUKLAR VE ZAMANA DAİR







  Geçen gün satın aldığım bir kibritin arkasında şunlar yazılmıştı:
" Zaman, iki maaş gününün arasındaki zırva."
Egemenliği altında yaşayan insanların çoğuna kapitalizmin sunduğu işte bu bilinç kirliliğidir.

JOHN BERGER
(Zamanın Bir Ressamı-1958)






Bugünden tezi yok diyorum,
Korkmadan, utanmadan
Soyunup pazar enayiliklerini,
Giyinip sevi giysilerini
Bir bayram denemesi yapmalıyız...
Sayılı günler başlamadan.

ÖZDEMİR ASAF









Söylemek istediklerini zamanında söyle. Sonra söz de yemek gibi bayatlar, bozuluverir.

KENAN KARABAĞ
(Kura Çözüldü)







Beni ne kadar çok çocuk okursa, o kadar çok yaşarım.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA









Nasıl ki gecesiz gün yok, gülüşsüz çocuk olur mu? Peki onların ömrünü uzatmak, gelecek düşleriyle onları büyütmek varken; bunca kötülüğü dünyanın derdi olarak çoğaltmanın ne anlamı var?

FERİDUN ANDAÇ










   Yoğun bir günün ardından eve geldiğinde kendisine adeta yapışıp duran ve birlikte oyun oynamasını isteyen çocuğuna oyalanması için bir şeyler arayan babanın gözüne dünya haritası takıldı. Haritayı alıp parçalara ayırdı. Karıştırıp ülkeleri, dünyayı bilmeyen çocuğuna uzattı. "Bunu düzelt!" diyen babasının elinden parçaları alan çocuk kısa bir süre sonra döndü. Babası şaşırdı. Çocuğunun uzun süre oyalanacağını sandığı için şaşkındı. Evden birinin yardım etmediği de ortadaydı. Baba sordu: "Bu kadar kısa bir zamanda nasıl yaptın?" Çocuk "Parçalara ayırdığın haritanın arkasında insan resmi olduğunu gördüm. İnsanı düzeltince, dünya da kendiliğinden düzeldi" yanıtını veriyor.

MAURİCE MERLEAU - PONTY









AYLAN KURDİ
(Fotoğraf: Nilüfer Demir - 2 Eylül 2015)

(Ailesiyle birlikte Türkiye üzerinden Yunanistan'a gitmeye çalışırken teknenin batması sonucu Bodrum'da cansız bedeni sahile vuran Suriyeli bebek.)








Ne ah edin dostlar,
ne ağlayın!
Dünü bugüne 
bugünü yarına bağlayın!

NAZIM HİKMET
(Şeyh Bedrettin Destanı)










Merhaba!

14 Ocak 2015 Çarşamba

ÖDÜLLER




   "Benim için önemli olan kendi ülkemin insanları tarafından onurlandırılmak, takdir görmek. Yoksa Fransa'da, Almanya'da, Japonya'da birilerinin bana ödül vermesinin pek değeri yok."


ARA GÜLER
(d.16 Ağustos 1928 İstanbul)

1961'de İngiltere'de yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı.





   "Resmi payeleri hep reddettim. Legion d'Honneur'ü de kabul etmemiştim. Fransız Akademisi'ne de girmedim. Yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesini reddetmelidir. Bu onur verici bir paye dahi olsa, bunlar kişisel nedenlerim. Bir de bu ödülü verenlerin konumundan dolayı kabul edemem.
   ...benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin intikam alma girişiminden başka bir şey değildir."


JEAN PAUL SARTRE
(d.21 Haziran 1905 Paris- ö.15 Nisan 1980 Paris)

Sartre, 1964 yılında kendisine verilen Nobel Ödülü'nü, İsveç halkından özür dileyerek, kabul edemeyeceğini söylemiştir.




İnsan mı paraya bağlı,
para mı insana bağlı?
Bu; insana bağlı!


ÖZDEMİR ASAF
(d.11 Haziran 1923 Ankara- 28 Ocak 1981 İstanbul)






Merhaba!

8 Ocak 2015 Perşembe

CEMAL SÜREYA





TURGUT ÖZAL'A İNTİHAR ÖNERİSİ

   Ülkemizi sizden,
Sizi de kendi özel sıkıntılarınızdan
Kurtarmak için
Arkadaşım Muzaffer Buyrukçu'yla
Bir önerimiz var:

İntihar etmelisiniz!

Ben ve Buyrukçu bu konuda
Dostça omuz veriyoruz size.

Gelin, halkın önünde,
Üçümüz birlikte intihar edelim.

Yer: Kadıköy eski iskelesinin önü,
Gününü ve saatini siz saptayın.

Ülkemiz sizden kurtulsun,
Biz de bir işe yaramış olalım.

22 Ekim 1989

CEMAL SÜREYA






Ülkü Tamer onun için şu dizeleri yazmıştır:

Tanrı
Bin birinci gece şairi yarattı,
Bin ikinci gece Cemal'i,
Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı,
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı





Sunay Akın'dan:

   Cemal Süreya Darphane'de müdür, paranın yerinde şair müdür. Bütün yolsuzlukları tespit edip, rapor eder, Ankara'ya gönderir, mükafat bekler, ama ses yok. Bir daha yazıp bir daha gönderir.
   Çok geçmeden zamanın bakanı Darphane'yi teftişe gelir. Gelir ama Cemal Süreya'nın elini bile sıkmaz. "Bu kapının arkasında ne var?" diyerek bütün odaları dolaşır. Cemal Süreya'ya hiç muhatap olmaz, yardımcılarına sorar: "Bu kapının arkasında ne var? Burada ne var?" İki saat dolaşır ve gider.
   Giderken Cemal Süreya der ki:
   "Bir kapı var ki, onu size hiç açmayacağız."
   "Hangi kapı? Ne kapısı?" der bakan.
   "Gönlümüzün kapısı."
   Bakan gider bir rapor hazırlar:
   Darphane'yi gezdim, çok pis buldum. Müdür Cemalettin Seber'i (Cemal Süreya) görevden alıyorum.
   Cemal Süreya bu yazıyı alınca bir basın toplantısı düzenler ve der ki:
   "Bakan haklı, gerçekten de o gün şanlı Darphane, tarihinde ilk defa kirliydi. O da Sayın Bakan'ın burada teftişte olduğu saatlerdi."





CEMAL SÜREYA
(d.1931 Pülümür- Tunceli, ö.9 Ocak 1990 İstanbul)


Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın...

CEMAL SÜREYA




Özdemir Asaf'ın dediği gibi:

gözlerimizin önünde
ilginç bir yaşam sürdürdü
anlattı, dinledi, güldürdü
ölümü düşünmüyorduk
düşündürdü.




ÖZDEMİR ASAF
(d.11 Haziran 1923 Ankara-ö.28 Ocak 1981 İstanbul)




Merhaba!