Fazıl Hüsnü Dağlarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fazıl Hüsnü Dağlarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2025 Pazar

ÜSLUP

 



Kimseye vermiyor ki acılardan artarsa
Kuytular çıkarıyor sevişmeler onlardan
Bu nasıl bir bakış ki dünyaya intiharla
Ya da hep kar yağıyor da düşünmesi siyahtan
Öyle ya kim sevişirdi acıları olmasa
Kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam.

(EDİP CANSEVER - Phoenix) 


***


Gençliğimde Edip Cansever'in kitabını duvara çarptım "böyle şiir mi olur" diye. Babam komünist olduğu için Cansever'i, Nâzım Hikmet'i, Orhan Kemal'i okutuyordu. Benzememi değil, onlar gibi olmamı istiyordu, ikisi farklı şeyler. Bu yüzden İkinci Yeni şiirine de soğuktum. 17 yaşındayım, arkadaşlarımla Bodrum'a tatile gidiyoruz. O zamanlar otobüsler İzmir'in içinden geçiyor. Otobüs bir tren yolunun önünde beklerken gözümü açtım, bir köpek gördüm. Köpek uzaklara bakıyor. Onun baktığı yerlere bakmaya çalıştım, hiçbir şey yok, sadece dağlar. O zaman Cansever dizeleri aklıma geldi: "Kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam." Bodrum'a iner inmez bir Edip Cansever kitabı aldım. Ben onu anlayacak kapasitede değilmişim, kabahat bende, ben salağım çünkü. Şairleri anlamıyorsak bizimle ilgili bir sorundur o.


KÜÇÜK İSKENDER


***


Şimdi sıkı durun, gerçek düzyazı ustaları biçemi yani üslubu, simitçi tablası gibi başlarının üstünde taşıyanlardır. Çoğunun da kendi sözcükleri, kendi jargonları vardır. Virginia Woolf, Henry James'in kendi sözcük dağarcığını yaratmadan önce bir takım küçük öyküler yazdığını söyler. 
(...)
Doğrusu biçem denilen parabellum da sabahleyin kalkıldığında yazı masasının üstünde hop diye bulunacak bir nesne de değildir. Onu ele geçirmek için yazarların yüz uyku uyumaları, yüz yaşam devirmeleri gerekir. Bu işte onlara kendilerinden başka kimse de arka çıkmaz. İngiliz romancısı John Cowper Powys, kendi yaşamını anlattığı kitapta şöyle der: 
- Cambridge'de kimse biçem güzelliğini anlamama yardımcı olmadı. Oysa biçemin bir gizi vardır. Onu büyük bir oburlukla atıştırdığım kitaplardan elde ettim.  
(...)
Bir demeye göre Proust da genç yazarlara hep okumayı öğrenmelerini öğütler.
Ona göre insanların çoğu kitap değil, sözcük okur. Yani okumasını bilmez. Yani ham hum hem okur. Yani dandin bakar, dandin okur. Yazarın ne demek istediğini de zırnık çakmaz.
Bu biraz da sadece yazarların ne fink attıklarına bakmalarından gelir. Onların, o fingi atmak için ne terskâfir eliflamlara katlandıklarını, sözcüklerle nasıl pençeleştiklerini, sözcükleri nasıl sustaya getirdiklerini bir türlü umursamazlar.
Oysa, şairlerin ilk adımı sözcükse, son adımı da sözcüktür.
Bir başka deyişle, şair sözcüksel bir hayvandır.

(SÂLAH BİRSEL - Yapıştırma Bıyık,1985) 


***




[Fazıl Hüsnü] Dağlarca, ölümünden kısa süre önce Norgunk'un yöneticisi Alpagut Gültekin'e benimle görüşme isteğini iletmişti, birlikte gittik Kadıköy'deki evine, uzun bir sohbetimiz oldu.
Kitaplarının geleceğine ilişkin kaygılarını paylaştı benimle, neler yapması gerektiği konusunda görüşlerimi almaktı asıl tasası. Sonra daha özel konulara geçtik. Bir ara, durup dururken, "Sen de bir şiir hayvanısın" deyince şaşırdım, bilen bilir mültefit değildi Dağlarca, açıkçası aldığım en anlamlı ödüllerden biri sayarım o cümlesini.

(ENİS BATUR - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: EROL TOYGUN)






Merhaba! 

16 Mayıs 2025 Cuma

ÇOCUK EDEBİYATI

 


Saint Exupéry ölmeden az önce "Çağımdan tiksiniyorum" demiş. Camus bunu yazıyor ama benimsemiyor: "Bu somurtkan, bu bir deri bir kemik dünyadan kaçmak da insanı sarabilir zaman zaman. Ama bu çağ bizim çağımızdır, kendi kendimizden tiksinerek de yaşayamayız."
(...)
Camus'ye göre "çağımız" dostluk denen değeri yok etmiştir, öldürmüştür. Tiksinti buradan geliyor. Dünyayı yeni baştan kurarken "dostluk"u katacağız harcına... Güzellik, dostluk, aşk. Tiksintiyi yenen güçlerdir bunlar. Bunalımlar bu değerlerin yokluğundan ileri geliyor. Dostu olan, aşkları olan, güzelliği gören bir kişi bunalmaz elbet. Bunalma nedir, onu bile bilmez. Bilmeyince de tiksinmez çağından.
Çağdaş edebiyatın, sanatın "aşksız" kaldığı ortada. Şiirler okuyoruz, havada, boşlukta. Değmiyor, girmiyor, işlemiyor bize. Sözcükler sözcükler sözcükler! Boşuna değil Hamlet'in dedikleri... Sözcükler, harflerden kurulur. İçi boş kalıplardır onlar. Dostluk, aşk, güzellik, o kalıpları dolduran birer anlamdır. Ama yoksa, bulunmuyorsa, görülmüyorsa, tadılmıyorsa kalıplar boş durur hep. Sözcükler havaya sıkılan kurşunlar gibi hedefine varmadan uçuşurlar boşlukta. Bunalımlar, tiksintiler, anlamsızlıklar, saçmalıklar sanata, edebiyata, gündelik yaşama girer. Dünyayı ezen teknik uygarlığın öldürdüğü "insan" dirilecek sanatta bir gün. Romanda, şiirde, öyküde, oyunda "insan"ı göreceğiz. "Troya savaşı, savaş meydanından başka yerlerde oluyor" diyordu Camus. Dünyayı saran bunalım, tiksinti sanatçının, düşüncelerinin dostluk, güzellik, aşk uğruna vereceği savaşlarla yenilip, yok olacaktır ancak.

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat,1968)


***


Çocuk edebiyatı, gün gelecek dünyayı korumak isteyenlerin önemli savunmalarından biri olacak denseydi, sözünüz ya da tepkiniz ne olurdu? Yeni kuşakların, etrafımızı saran şiddetten, zihinlerini ve kalplerini korumanın yolu oralara ekilecek iyi tohumlar ise bunu da çocuk edebiyatından âlâ hangi araçla yapabiliriz? Çocuklarımıza kitap okurken kendi kalplerimize anımsatmak da cabası.

Ülkemizde ve dünyada teknoloji, tıp, tarım vb. alanlarda kayda değer gelişmeler olsa da etrafımızı saran "şiddet" çemberi bir kesim tarafından (özellikle) soluğumuzu kessin diye giderek daraltılıyor. Tepkimiz de sosyal medyamızda ve haber aldığımız kanallarda büyüyor.
Büyüyen toplumsal tepkilerle demokrasinin dördüncü ayağı "kamu"nun ülkemizde görünürlüğünün artması da geleceğe dair umut veriyor elbette, tüm bu canımızı yakan acıyla başa çıkmaya ve yenilerini engellemeye çalışırken. 
Dehşete kapılmamak için de gündemin arasına sıkışmış güzel gelişmelerin haberlerini arıyoruz.
(...)
Sadece ülkemizde değil dünyada da yükselen (yükseltilen) korku duygusu, insanlığı öfkeli, kaygılı, mutsuz kocaman bir kalabalığa eviriyor.
Teknolojik olarak ilerlerken insanlığımız geriliyor. 
Bir arada yaşayan kalabalıkları "toplum" kılan bağları kurmayı gözetirken birilerinin dayatmaya çalıştığı "Her gün daha kötü hayat" algısını söküp atmanın güçlü yollarından biri, çocuk edebiyatı yoluyla taze zihinlere, cesaretle göstereceğimiz nezaketi, sevgiyi ve bunun getireceği mutluluğu aktarmak.

(EMEK YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Çocukluğun uzun sürdüğü günümüz dünyasında ne büyük olanaktır çocuk edebiyatı yapıtları!
Var mıydı, yok muydu tartışmalarını zor da olsa sanırım geride bıraktık.
Oluyor bir on yıl kadar. "Çocuk Edebiyatımız" başlıklı bir oturumda anısı güzel Sennur Sezer'le yan yana gelmiştik. İlk sözü kendisi almış, ilk tümcesi de "Çocuk edebiyatı diye bir şey yoktur!" olmuştu.
Tıpkı Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (Cemal Süreya), Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (Yaşar Kemal) gibi.
Pencereden Bakan Çocuk Sennur Sezer'e, "Yalnızca bir harflik itirazım var sana. İlk tümcenin son harfini atıyorum!" demiştim de gülümseyerek, "Çocuk elbisesi dikmek için daha mı az terzilik bilgisi gerekir?" diye sormuştu.
Aksine, daha fazlasına gereksinim vardır...

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap) 


***


Bir söyleşide Montaigne'in bir gözlemine değinmiştim:
"Çocukların oynadıkları oyunlara oyun demek zordur. Çocuklar hiçbir zaman oyun oynarkenki kadar ciddi değildirler."
Kanımca çocuk edebiyatına da böyle yaklaşmak gerekir.

(CELÂL ÜSTER - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Harfler
Yan yana gelirken
Sözcükleri uyandırır
Sözcükler
Yan yana gelirken
Kimi uyandırır diye
Sordu
Yanıtladı kendini öğretmenimiz
Sözcükler yan yana gelirken
Uyandırır çocukları


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA






Merhaba!

3 Kasım 2024 Pazar

YALANCI TANIK OLMAMAK

 



"Müddeiumumi istiyor ki roman gördüğü çirkinlikleri, yaraların kokusunu değiştirsin. Riya, cehil ve taassuba âlet olarak hakikati diri diri gömmeye razı olsun. Fakat o zaman hikâyenin, sanatın mânâsı, lüzumu kalır mı? Hayır efendim hayır.. Hiçbir hükûmet, hiçbir memleket sanatı asâletinden soyup yalancı şahit derekesine indiremez. Akiste iyi şeyler görmek istiyorsak, aslı ıslah etmeliyiz."

Hüseyin Rahmi Gürpınar 1924'te mahkeme karşısında kendini böyle savunuyordu. Kırk iki yıl sonra bir şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca "Savcı'ya" şu mısralarla sesleniyor:

"Savcı nedir, düşündün mü
Yazıları suçlu kılan
Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı
Ama nedir çağlar üzre
Beni senden güçlü kılan."




Her çağda, savcısı, mahkemesi, polisi, jandarmasıyla "kurulu düzen"in savunucuları bir yanda, o düzenin içindeki çirkinlikleri, bozuklukları, haksızlıkları gösteren sanatçılar, yazarlar, şairler öte yanda...




Baudelaire'in "Les Fleurs du Mal"inin de "açık saçık" şiirler yüzünden Adalet'e verilmesi, mahkeme kararıyla altı şiirin kitaptan çıkartılması, şairin üç yüz frank para cezasına mahkûm edilmesi de edebiyat tarihinin eğlendirici anılarındandır. Kitap basıldığı için o altı şiir makasla kesilerek çıkartılmıştı! O altı şiir yıllar yılı kitabın yeni baskılarına alınmadı, ancak 1950'den sonra başka bir mahkemenin verdiği kararla bu haksızlık ortadan kaldırılacaktı. O şiirleri okuyoruz şimdi. Hiç de ahlak duygularımız "rencide" olmuyor! Ama o günlerde bir mahkeme başkanı, bir savcı o şiirleri mahkûm etmişti. Kimdi onlar? Kim biliyor adlarını? Dağlarca'nın dediği gibi "Ama nedir bilir misin - Beni senden güçlü kılan..."

Ya Dreyfus'un suçsuzluğuna inanan Emile Zola'nın yalnız Adalet önünde değil, çağının iktidarına, hatta halkın çoğunluğuna karşı tek başına giriştiği inanç savaşı.. "Suçlandırıyorum" yazısı ile Dreyfus Davası'ndaki yolsuzlukları Cumhurbaşkanı'na bildiren büyük yazar, duruşmada kendisine çatan bir generale şöyle karşılık vermişti:

"Fransa'ya hizmet etmenin çeşitli yolları vardır. Generale hatırlatmak isterim. Kılıçla olduğu gibi, kalemle de insan yurduna hizmet edebilir. General de Pellieux herhalde büyük zaferler kazanmış olmalıdır. Ben de kendi zaferlerimi kazandım. General Pellieux ile Emile Zola adlarından hangisinin yarına kalacağına gelecek kuşaklar karar verecek."




Bir yanda güçlü bir iktidar, polisi, jandarması, ordusu, aşırı milliyetçilik duygusuna kapılmış kalabalıkları... Öte yanda bir yazar. Gerçeğe inanan, gerçeği arayan bir insanın gücü, sadece yalana dayanan, yalanı kullanan yetkililerin silahlarından üstündür. Zola savunmasını şu sözlerle bitiriyordu:

"Beni yıkmak istiyorlar. Ama bir gün gelecek Fransa bugün şerefini kurtarmaya çalıştığım için bana teşekkür edecek."

Bugün elbette ki Emile Zola'nın adı var yaşayan. O generalleri, bakanları, polis müdürlerini, başkanları, savcıları anan, hatırlayan var mı?

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat,1968)







Merhaba!

8 Mayıs 2022 Pazar

SAİT FAİK VE ÇOCUKLAR

 


   
    Sait Faik'in romanı "Medar-ı Maişet Motoru", "Yeni Mecmua"da tefrika olarak yayımlanır. Sonrasında da yazar, annesinin verdiği parayla bastırır kitabını. Roman, henüz dağıtıma çıkmamışken Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılıverir. Sait Faik, dostu Sabahattin Eyüboğlu'na şöyle yakınır:

   "Hayatı tozpembe görüyordum ki mahkemeye verildim. Üç beş kuruş kazanalım derken üstüne bir de mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Romanda, kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu!"

    Aradan zaman geçer. Sait Faik, yeni bir öykü kaleme alır: "Kestaneci Dostum"

   Kestane pişiren çocuğun mangalına tekme atılır öykünün bir yerinde. Çok geçmeden Sait Faik, yine karakoldan çağrılır:

   "Kim attı tekmeyi?"

   "..." 

   "O zaman çocuğu bul! Okusun da adam olsun. Kestanecilik etmesin!"

   "İyi de öykü kişisi o... Nereden bulayım?" 

   (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)




   '1964'ten beri Darüşşafaka'da okuyan her çocuğun aldığı eğitimde Sait Faik'in katkısı var'

   Sait Faik'in çok bilinmeyen diğer bir yanı da eğitime olan tutkusu. Hayatı boyunca eğitime ve öğrencilerin gelişimine önemli katkılar sunan Sait Faik'in Darüşşafaka ile buluşma hikâyesi de son derece ilginç:

  Ömrünün son günlerinde çeşitli edebiyat matinelerine katılan Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın teşvikiyle, 1954 yılında Darüşşafaka Lisesi'nde düzenlenen bir edebiyat matinesine katılır ve ortamdan çok etkilenir. Matineden sonra, o dönemde İstanbul'un Fatih semtinde bulunan Darüşşafaka'yı gezen Sait Faik, orada okuyan çocuklarla ilgilenir ve onları çok takdir eder.

   Eve döndüğünde annesi Makbule Abasıyanık'a mal varlıklarını, babası hayatta olmayan çocuklara çok güzel olanaklar sağladığını düşündüğü Darüşşafaka'ya bağışlamayı teklif eder. Makbule Hanım, yazarın ölümünden sonra, 8 Kasım 1954'te hazırladığı vasiyetinde mal varlıklarının çoğunu, yazarın eserlerinin telif haklarını Darüşşafaka Cemiyeti'ne bırakır.

   Bu mirası bırakırken, Makbule Abasıyanık vasiyetnamesinde Darüşşafaka Cemiyeti'ne iki ödev verir: 1955'te kurduğu "Sait Faik Hikâye Armağanı"nın sürdürülmesi ve 1959 yılında açtığı "Sait Faik Abasıyanık Müzesi"nin yaşatılması. Darüşşafaka Cemiyeti de1964 yılında kendisine intikal eden bu vasiyetnamenin gereklerini o yıldan beri yerine getirmektedir. (BirGün Gazetesi)


***


SAİT'E AĞIT

Ölmüş Sait
Deniz mavisinden erken
Bunca sevgiden sonra
Ölmüş, annesini öperken.

Ölmüş, eli ayağı uzak
Camların üstü buğu
Ölmüş, çocuklar izin vermeden
Yüzünde sarışın çocukluğu.

(FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA)






Merhaba! 

13 Mart 2022 Pazar

BU CENNET BU CEHENNEM



  Ne diyor Sartre? "Cehennem, başkalarıdır". Hangi başkaları? Yurt içinde yurt dışında, tanıdığımız, acıları sevinçleriyle, yiyip içmeleri, insanca ya da hayvanca davranışlarıyla yakın uzak ilişkilere girdiğimiz, girebileceğimiz ya da giremeyeceğimiz ama -dünya küçüldüğüne göre- girme olanaklarımıza sınır olmayan insanlar değil mi?  

  Bu insanlar var ya, hani şu sevinçlerini, kederlerini benimsediğimiz, en kısa süreli bir karşılaşmada  -eğer yüreklerinde iyilik, insanlık tohumu varsa- Türk, Bulgar, Arnavut, Fransız, İngiliz ayrımı yapmadan, yapmaya gerek duymadan benimseyebileceğimiz insanlar, işte onların dertleri, sıkıntıları, mutlulukları, mutsuzlukları bizim dertlerimiz, mutluluklarımız, mutsuzluklarımız değil mi?

  Bizim cehennemimiz bu insanlar, ama aynı zamanda cennetimiz de. Evrenin uçsuz bucaksızlığı içinde, bir kürecikte yaşıyoruz, yetmiş bilmem kaç milletle birlikte. Kaderimiz nasıl da bağlı birbirimize, ölesiye yaşayasıya. Vietnam'da bir savaş mı çıkıyor? O bizim bütün insanlığın savaşı. Fazıl Hüsnü Dağlarca, o güzelim şiirlerine neden Vietnam Savaşı demez de, Vietnam Savaşımız der, bunu hiç düşündünüz mü?

  İnsanlığın kaderini, bir bütün olarak, aptalca hayvanca kinlerden, ön yargılardan uzak, serinkanla, akıl mantıkla, sevgiyle kim düşünebilir sanatçılardan, aydınlardan, okumuş aydınlanmış, bilime, bilgiye gönül vermiş kimselerden başka? (VEDAT GÜNYOL - Bu Cennet Bu Cehennem / Denemeler - Çan Yayınları)


***


Burda, Hindistan'da, Afrika'da,

Her şey birbirine benzemektedir.

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,

Buğdaya karşı sevgi aynı,

Ölüm önünde düşünce bir. 


Nece konuşursa konuşsun,

Anlaşılır gözlerinden dediği.

Nece konuşursa konuşsun,

Benim duyduğum rüzgârlardır,

Dinlediği.


Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,

Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,

Gökte kuşların kardeşliği,

Yerde kurtların.



FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA






Merhaba!


21 Mart 2021 Pazar

ŞİİRİN BEDELİ

 

"Dünya ellerini yıkar şiirle; buna bağlı olarak şair ise ruhunu."

ABDÜLKADİR BUDAK


***


yağmurlu bir yorgan altında

geceyi geçirmişse eğer şiir

yanına sokulur ozanın

gözyaşlarını silmek için

sanki yürekten kopmuştur, öyledir

sonsuzluktan gelen sevgilimizdir şiir


AKGÜN AKOVA


***


   Kuşkusuz şiir kurmacadır. Ancak kurmaca olması, onun sahiciliğini ortadan kaldırmaz. Şair her sözünün bedelini mutlaka ödemiştir. Şiirlerini ömründen toplar. O şiirlerin karşılığında ömrünü verir. Hayli acı dolu bir takastır bu. Şair bu takasa razı olandır. (HASAN ERKEK - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GENCER AYTÜRE)


***


Bir şiir yaz
Dudak büksün şiir operatörleri
Varsın 'özgün' olmasın

Bir şiir yaz
Ne şiirin senin önünde yürüsün
Ne sen şiirinin ardında kal

Bir şiir yaz
Şiir yazmak için şiir yazma
Yüreğinden kopan bir parçan olsun


A. KADİR PAKSOY


***


"İnsan kendinden kopara kopara şiir yazar."

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA






Merhaba!

16 Ağustos 2020 Pazar

ÖYKÜNÜN İŞİ




   Maya Angelou, yazınsal türler arasında gezinirken bir yazar arkadaşından şu bilgiyi edinir: "Roman yazmak imkânsızdır. Gel de bana sor. Şiir de öyle. Langston'a ya da Countee'ye sor. Baldwin ise makale yazmanın imkânsızlığından söz edecektir sana. Ama herkes, iyi bir öykü yazmanın asla ama asla başarılamayacağı konusunda hemfikirdir." 


MAYA ANGELOU - Bir Kadının Yüreği
(Fotoğraf: GARY FRIEDMAN)



***



   Öykünün işi; 
"Hem bir saat gibi içinde yaşadığı zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü"
göstermektir.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA



***



HİŞT! HİŞT!

   Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar, erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
   -Hişt hişt, dedi.
   Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş, "hişt hişt" ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki, "hişt hişt" diyen. 
   -Hişt, dedi yine.
   Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım, Çalıların arasında biri saklanıyormuş gibi geldi bana.
   Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi; ağzı, dişleri, kulakları, boynu ne güzel. Otluyor. Otları âdeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi "hişt hişt" diye duymuşumdur? Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
   -Hişt hişt hişt, dedi.
   Hani bazı, kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses, isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
   Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar "hişt" desin, sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma "hişt" diyen bir divane olayım ben, aldırmayacağım.
   Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur. 
   İyisi mi ben kendim "hişt hişt" derim. O zaman tamamı tamamına pek "hişt hişt" seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

  
SAİT FAİK ABASIYANIK
(Alemdağ'da Var Bir Yılan)



***



   İnsan sıcaklığını iletme, insanı insana açmadır öykünün işi de; ama daha yoğun, daha çarpıcı biçimde yapar bunu. İster olay anlatmayı, ister hava yaratmayı, isterse bir kişiyi, bir durumu vermeyi yeğlesin, en önemliyi, en gerekliyi seçmesini bilir. Bir "can alıcı" noktasından sokulur yaşama, konularına; sözü uzatmadan vardığı vurucu, şaşırtıcı yerden daha ötelere bakmayı, öncesini, sonrasını algılamayı sağlar.
   Sait Faik'in "Hişt! Hişt!"ini okuyan, kolay kolay unutamaz o sesi, yaşamın şiirsel tadı yankılanır gider içinde. Çehov'un "Acı"sı, derdini beygirine döken arabacının yakıcı yalnızlığını duyurmakla kalmaz; o yalnızlığı yaratan koşulları, bir şeylerin değişmesi gerektiğini de düşündürmeye başlar. Böyledir; düşünceleri, duyarlıkları biler, kişiyi kımıldatır gerçek öykü. 


MEHMET BAŞARAN
(Türk Dili Dergisi - Temmuz 1975)



***



   "Arpanın parasını bile çıkaramadım" diye düşünür. "Kederim hep bundan. İşini bilen, atını doyuran insan her zaman rahattır." Genç bir arabacı, bir köşeden kalkar. Uyku sersemliğiyle yıkıla yıkıla boğazını temizler. Su dolu kovaya uzanır, Iona:
   -Su mu içeceksin? der.
   -Evet, su.
   Eh, afiyet olsun. Benimse kardeş oğlum öldü. Haberin var mı? Bu hafta, hastanede... Olur şey değil. 
   Iona, bu sözlerin ne tesir bırakacağına bakar. Ama hiçbir tesir bırakmadığını görür. Genç arabacı kafasını yorganın altına sokup hemen uyur. İhtiyar, ah çeker, başını kaşır... Genç arabacı nasıl su içmek isterse, o da öyle konuşmak ister. Oğlu öleli neredeyse bir hafta olacak. O ise bu hikâyeyi daha kimseye gereği gibi anlatamadı. İyice, rahat rahat anlatması lazım. Oğlunun nasıl hastalandığını, nasıl acı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini, nasıl öldüğünü anlatmak lazım. Cenaze merasimini, rahmetlinin elbiselerini almak için hastaneye gidişini anlatmak lazım. Köyde, kızı Anisa kaldı. Onun sözünü etmek lazım. Daha anlatacak neler var, neler. Dinleyen ah çekmeli, oflamalı, puflamalı. Kadınlarla daha da iyi konuşulur. Budaladırlar ama iki sözle ağlamaya başlarlar, Iona: "Gidip beygire bakayım" diye düşünür. Uyumak için her zaman vakit bulunur. Giyinir, beygirin bağlı olduğu ahıra gider, arpayı, samanı, havayı düşünür. Yalnızken oğlunu düşünemez. Ancak başka biri olduğu zaman konuşabilir. Ama kendi kendine düşünüp onu gözlerinin önüne getirmek, kendine dayanılmaz bir acı verir. Iona, beygirinin parlak gözlerini görünce:
   -Yalanıyor musun? der. Yalan! Yalan! Arpanın parasını çıkaramazsak saman yiyeceğiz... Evet... Artık ihtiyarladım, arabayı sürecek takatim kalmadı. Arabacılık etmek benim değil, oğlumun harcıydı... O tam arabacıydı... Ne olurdu yaşasaydı... Kısa bir zaman susar, sonra devam eder: Öyle işte kardeşim kısrak... Kuzma Ioniç yok artık... Allah rahmet eylesin... Boşu boşuna gitti işte... Düşün bir kere. Senin bir tayın var, onun öz annesisin... Bir de bakıyorsun, birdenbire tay ölüveriyor... Acımaz mısın?
   Beygir, yalanır, dinler, sahibinin ellerine doğru solur...
   Iona dalar, ona her şeyi anlatır...
       

ANTON ÇEHOV
(Acı)



***



"Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir."


JULIO CORTAZAR








Merhaba! 

2 Şubat 2020 Pazar

SINIRLAR: KARA ÇİZGİLER





STEFAN ZWEIG


   Stefan Zweig'ın yıllar önce okuduğum satırları aklıma geldi. Uçakların icadı Zweig'ın neslini çok heyecanlandırmış, dünyada savaşların sonunun geldiğine inandırmıştı. Uçaklar havadan uçtuğuna göre sınır falan tanımazdı ki. Dolayısıyla sınırlar yok olacak, barış gelecekti.
   Ama o nesil birkaç yıl sonra uçakların gökten bomba yağdırarak Avrupa'yı yıktığını görmenin şokunu yaşamıştı. Entelektüel iyimserliğe karşı, politik gerçek. 


ZÜLFÜ LİVANELİ
(Serenad)



***



   "Göç, umut kapısıdır. Şu an insanlar 4,5 milyon Suriyeli'ye kızıyor. Ama göç etmesin de ne yapsın? Durduk yere göç etmez bir insan. Kuşlara soruyor musunuz? Göç edip duruyorlar... Bu sınırlar, bizim uydurduğumuz kavramlar. Bırakın insanlar neresi ona iyi geliyorsa oraya gitsin. Anadolu, her zaman göç edenlerin kapısıdır."


ERCAN KESAL
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



KARA ÇİZGİLER

doğadaki ilk kirlenmedir
ülkelere 
bölünmesi
yeryüzünün.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
(Fotoğraf: CENGİZ CİVA)








Merhaba! 

1 Temmuz 2018 Pazar

İNSAN VE ŞİİR




 ...Okullarda çocuklarımız kafalarına ve kalplerine insanlığı nakşedecek İlyada ve Odysseia'dan, şair Homeros'tan sorumlu tutulursa yozluğun değil insanlığın yaprağı yeşerecektir. Goethe ne demişti, her öğreti az çok puslu ama ağacın yaprağı nasıl da yeşil...
   Tarihin iki büyük evrensel şiiriyle aynı toprakta ayaklarımız! Memleket, bizi biz eden ortak hikâyeler demektir! Üstelik Homeros'u bilen çocuğun ufku açılır, ferahlar yüreği, gözündeki perde dalgalanır, farklı bakar toprağına, hayata. Alabildiğine insandır bu iki büyük şiir...


ONUR CAYMAZ











   Şiirin doğuşu, insanın doğuşudur ya da insanın doğuşu şiirin doğuşudur. Aynı bahçede doğmuşlardır, orada büyüyüp orada kardeşliklerini, yoldaşlıklarını sürdürmüşlerdir. Şiirin insansız, insanın şiirsiz olamayacağı fikri değil, gerçeği ta o zamandandır, ilkten, doğuştan, yaratılıştandır. Bu nedenle de şiir yazmak değil yalnızca, şiir düşüncesi, şiir eylemi, şiirin içinde olmak, şiirle konuşmak, ağlamak, gülmek, sevmek, küsmek, kalkışmak, yatışmak, barışmak doğal ötesidir diyelim, yani o kadar doğal ki, bunu söylemek bile fazla gelir, doğallığına halel getirir. Ama öte yandan, balık tutar gibi şiir avlanmayacağı da bir gerçek. Ne gibi? Tıpkı aşk gibi. Aramak, bulmak, peşinden koşmak ve onu sürekli taze tutmak için çalışmak gerek. Aşk yan gelip yatma yeri değildir! Şiir de öyle. Fidan diker gibi, ağaç yetiştirir, meyve umar, buğday başaklarının altın gibi sararmasını bekler, sonra onları 'büyük insanlığın' en yakını, yoldaşı olan ekmeğe dönüştürür gibi, 'şükür kavuşturana' der, ağzını yaşamın kaynağına dayar ve doya doya içer gibi, işte insanı yaratıcı, üretici, dönüştürücü, eşitlikçi ve paylaşımcı kılan ne varsa hepsi gibi...


HAYDAR ERGÜLEN










  'Dağlarca benim için; şiirin Pisagor'udur!' Pythagoras'ın okuluna kabul edilen öğrenci ilk 5 yıl sadece 'susmayı' öğrenirmiş, ben 15 yıl sustum. Dinledim. Ama ne kadar susarsam susayım, Doğan Hızlan'ın 'tek başına okul' dediği Dağlarca'nın okuluna öğrenci olarak kabul edilmeyeceğimi biliyordum. Bu yüzden o okula 'müstahdem' olarak girdim. Adanmış bir hayat da diyebiliriz bir bakıma. Abartmadan söylüyorum bunu kimse yanlış anlamasın. Merak duygusu belki de daha derinlerdeki duygum. Dağlarca gibi bir 'Şiir Devi'nin laboratuvarlarının gizlendiği şatonun, blok taşlarla ve yüksek duvarlarla örülü bahçesine atlamak ancak bir şairi ve şiirini merak etmekle mümkün olabilir. Sevgi, saygı ve korkudan örülü bir 'merak' sözünü ettiğim. (AHMET ERTAN MISIRLI)

     
AHMET ERTAN MISIRLI - FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA 










Barış bir bardak sıcak süt ve bir kitaptır uyanan çocuk önünde.
Başaklar birbirlerine eğilip "İşte, ışık, ışık, ışık!" dedikleri 
ve ufuk çemberi ışıkla dolup taştığı zamandır
 barış.



YANNİS RİTSOS
(Çevirenler: İoanna Kuçuradi - Özdemir İnce)





   1965 ya da 1966 yıllarından birindeydi, Kemal Özer'den bir mektup aldım. Paris'teydim. Attila Tokatlı ona bir Yunan ozanından söz etmiş, adı Yannis Ritsos'muş. Bu ozanın, Aragon'un yönettiği Lettres Françaises dergisinde birkaç yıl önce uzun bir şiiri yayımlanmış. Şiirin yayımlandığı sayıyı bulup kendisine göndermemi, şiiri çevirtip Şiir Sanatı dergisinde yayımlayacağını yazıyordu.
   Bir Fransız arkadaşımla birlikte derginin yönetim yerine gittik. Eski sayı ciltlerini taradık, sözü edilen şiiri bulduk. Ama görevliler o sayıdan ellerinde iki nüsha kaldığını, bu nedenle dergiyi veremeyeceklerini söylüyorlardı. O sıralarda fotokopi işleri bu denli yaygın mıydı? Anımsamıyorum. Dergiyi almak için direttik. Sonunda "Verilmesine ancak Monsieur Aragon karar verebilir," dediler. Şanslı bir günümmüş anlaşılan, Aragon'un yanında kimse yokmuş, beni kabul etti. Aragon'un odasına girerken heyecandan dizlerim titriyordu. Aragon, bana:
   "Bu sayıyı neden bu kadar ısrarla istiyorsunuz delikanlı?" diye sordu.
   "İçinde bir şiir var," dedim, "bizim dile çevirip bir dergide yayımlayacağız."
   "Hangi şiiri, hangi dilde?"
   "Yannis Ritsos'un şiirini, Türkiye'de."
   Aragon'un yüzündeki şaşkın mutluluğu anlatamam. Aragon, beni içeri getiren kişiye: "O dergiyi bu delikanlıya verin," dedi, en iyi böyle bir işe yarayabilir." (ÖZDEMİR İNCE)



YANNİS RİTSOS - ÖZDEMİR İNCE













Merhaba!

     

10 Haziran 2018 Pazar

SURİYE: KAZANANLAR, KAYBEDENLER




   Suriye vurulurken İngiltere Başbakanı Theresa May'in kocası kazandı:

   Kimyasal saldırı yalanı üzerine inşa edilen Suriye operasyonunun milyon dolarlar kazandırdığı şirketler arasında Lockheed Martin de var. İngiltere Başbakanı'nın eşi Philip May'in üst düzey yöneticisi olduğu Capital Investment, Lockheed Martin'in hissedarları arasında.
   ABD, Fransa ve İngiltere'nin Suriye'ye füze yağdırması, yalan olduğu tescillenen kimyasal saldırı iddialarına ve Beyaz Miğferler gibi karanlık bir örgütün girişimlerine dayanıyordu. Öyle ki, ABD'nin kimi sadık müttefikleri bile operasyona katılmaktan geri durdu, operasyona sözlü destek vermekle yetinmeyi tercih etti.
   İddialar büyük ölçüde çürütüldü. Saldırının bu zayıf iddialara dayanarak nasıl gerçekleştirilebildiği, Rusya'nın saldırıya ne yanıt vereceği sorularına yoğunlaşıldı.
   Diğer yandan, Suriye'ye yağdırılan füzelerin üreticisi olan silah tekelleri ve bu üreticilerin siyasetçilerle ilişkileri, "saldırının kime yaradığı" sorusunun bir başka boyutunu ortaya koyuyor.
   Saldırı gecesi, ABD Donanması'na ait iki destroyer, Donald Cook ve Porter, Suriye açıklarına yanaştı. Her biri 60 adet Tomahawk füzesi taşıyordu. ABD Başkanı Donald Trump'ın saldırıdan önce öve öve bitiremediği JASSM tipi 'akıllı' füzelerse Amerikan jetlerinden ateşlendi. İngiliz uçakları da 8 füzeyle saldırıya destek verdi. 
    Operasyonu gerçekleştiren ülkeler füzelerin 'tam başarıyla' hedefe ulaştığını duyurdu. 
   Çizilen başarı tablosunun ekonomik 'değeri' sonradan anlaşıldı. Füzeler ateşlendikçe silah ve füze üretiminde pay sahibi Raytheon, Boeing, Lockheed Martin, Northrop Grumman ve General Dynamics şirketlerinin hisseleri yükselişe geçti. JASSM füzelerinin üreticisi Lockheed Martin'in hisseleri birkaç günde yüzde 5,5 değer kazandı. (soL Haber)



      








    Anadolu Ajansı'nın haberine göre İstanbul'daki bir sempozyumda Marmara Üniversitesi'nce 2014'ten bu yana yapılan dört çalışmanın sonuçları üzerine konuşan Dr. Veysi Çeri, "Dört çalışmanın toplamına baktığımızda, çocukların yüzde 60'ında, yani her 10 çocuktan altısında en az bir psikiyatrik hastalık var. En mütevazı çalışma iki mülteci çocuktan birinde bir psikiyatrik hastalık olduğunu ortaya koydu" dedi. (soL Haber)



  










Çıkamaz çocukluğundan dışarı 
Kimse.
Oynamamız bundandır
Kara toprakla binlerce yıl.

Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Bundandır sevmemiz
Kiraz ağaçlarını.

Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Kardeşliğimiz bundandır
Mavi sularla binlerce yıl.

Çıkamaz çocukluğundan dışarı
Kimse.
Bundandır inanmamamız
Kocaman bombalara.



FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA













Merhaba!

11 Ekim 2015 Pazar

ŞİİR VE ÖLÜM




Ne o, kımıldamaz oldun, taş kesildin, ne o.
Yeller duruverdi
Duruverdi ses.
Nereye gittin ha, kınalı kuzum, çabucak nereye gittin
Ölüme deme.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA







   "Şiir, çağının seslerinin yankısını taşır. Kahkahalar, çığlıklar, ıslıklar... Aşk şarkılarına marşlar karışır, ağıtlara çocuk sesleri. Çok sesli bir korodur şiir, bir orkestra...
   ...Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Sokaklardan kopup gelen seslerin uğultusudur. Zafer şiirlerinde ölen askerlerin analarının ağıdı duyulur. Aç çocuk ağlayışları ve dul kadınların çığlıkları. Bu yüzden ürperir bu şiirleri okuyanlar.
   Çağının seslerinin yankısı duyulur şiirde. Şiirinde güzel seslerin yer almasını isteyen şairin işi zordur. Çünkü açlığı, savaşları durdurmak için uğraşmak zorundadır. O şairlerin seslerini duyarız, çocuk seslerine kulak verdiğimizde."


SENNUR SEZER






   "Bu yüzyılda hayatın bize çizdiği özgürlük ve güzelliklerle dolu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı. Hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve savaşların içine sürükledi. Hızımızı artırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz."


CHARLİE CHAPLİN








Ankara'daki terör eyleminde 100'e yakın ölü ve 150'ye yakın yaralı var.
Ülkede üç günlük yas ilan edildi.
 Teröre lanet olsun!