Zülfü Livaneli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zülfü Livaneli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2026 Cumartesi

"O" OLMASAYDI !..

 


Nâzım Hikmet'in yazdığı "Saman Sarısı" şiirinde kendisine "Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?"  demesi üzerine ona bir şiirle karşılık veren usta ressam, röportajlarında da aynı sorunun kendisine sorulması üzerine, "Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet, tekrar tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin'le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum." ifadelerini kullanmıştı. (Cumhuriyet Gazetesi)


...Abidin Dino'nun yolu II. Dünya Savaşı yıllarında Adana'dan geçmiştir. Melih Cevdet Anday anılarında Abidin Dino'nun savaşın ortasında İstanbul'daki sıkıyönetim komutanlığı tarafından Adana'ya sürgün edildiğini belirtir. Abidin Dino nişanlısı Güzin ile 1943'ün Ağustos ayında Adana'ya ulaşmış, istasyon yakınlarında ev tutmuş ve 22 Eylül 1943 günü evlenmiştir. Böylece Kemal Sadık Göğceli ile de yolları kesişmiştir. O zaman adı "Yaşar Kemal" olmamıştır tabii. Yaşar Kemal, Abidin Dino'nun Adana sürgününe sevinen tek kişidir belki de ve şöyle demiştir: "...bildiğim her şeyi kendisinden öğrendim. O ve ağabeyi Arif Dino olmasaydı Yaşar Kemal de olmazdı. Sürgün de bazen işe yarıyor."

(TOLGA AYDOĞAN - Cumhuriyet Gazetesi) 


Zülfü Livaneli sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının önemli değeri Yaşar Kemal'le ilgili bir anısını anlatıyor. Olay Fransa'da geçiyor:
"Cannes Film Festivali'ndeyiz, bir kahvenin terasında oturuyoruz. Önümüz ana cadde, ötesi kumsal ve deniz. Caddeden iki yana yıkıla yıkıla, sarı sakallı, yırtık ceketli, gözleri baygın baygın bakan bir Fransız berduşu geliyor, bize yaklaşıyor ve para istiyor. Sabah sabah öyle bir alkol kokusu geliyor ki adamdan anlatamam. Masada kalabalığız, gazeteci arkadaşlarımız var. Yaşar abi adama cömert bir bahşiş veriyor, adam 'mersi' diyor. Bu sırada bir arkadaş sarhoşa Fransızca 'Bu mösyöyü tanıyor musun?' diye soruyor, sonra ekliyor 'Yaşar Kemal'. Ben içimden 'amma da soru ha' diyorum, sokakta yatıp kalkan adam nerden tanısın Yaşar Kemal'i? Sarhoş ileri geri sallanarak gözlerini kısıyor, Yaşar abiye bakıyor bakıyor, sonra ağzında şu kelimeler dökülüyor:
'Memed le Bandit'. Yani 'Eşkıya Memed'. Ağzımız açık kalıyor."

(bisorubicevap.com)





Merhaba!  

6 Ekim 2024 Pazar

YAŞAR KEMAL DİYE BİR ÜLKE

 



Sait Faik, Yaşar Kemal için imzaladığı kitabına:
"Türklerin en Kürdüne, Kürtlerin en Türküne" diye yazar.




Yaşar Kemal bir ülke olsaydı keşke,
düşünsenize;
Yaşar Kemal diye bir ülke.
Onun gibi bir ülke!
Onun vicdanı,
onun adalet anlayışı,
onun hak arayışı,
onun direnci olmayanlarda olsaydı keşke.
Onun eli, sözü hâlâ üzerimizde olsaydı keşke.

(SİBEL ORAL)


***


Herhangi bir sanat dalıyla uğraşanların büyüdükleri coğrafyadan ve beslendikleri tarihten etkilenmemeleri olanaksız.
Edebiyatta da böyle bu.
Hangi türde yazarsa yazsın yazarın bir ayağı kendi toprağından ve geçmişinden güç alıyor.

(MEHMET ATİLLA)


***


İyi yazarların en mühim yanı, edebiyata güven duymamızı sağlamalarıdır bence.
Yaşar Kemal'in Çukurova'yı anlatışındaki kuvvet, maharet, kabiliyet ve bilgeliğin onda birine sahip olsaydım
herhalde dünyanın en mutlu insanı olurdum.

(MURAT UYURKULAK)



Böylesine tepeden tırnağa çiçek açmış, türküye durmuş başka bir insan gelip geçti mi bu dünyadan bilmem.

(ZÜLFÜ LİVANELİ)







Merhaba!


2 Şubat 2020 Pazar

SINIRLAR: KARA ÇİZGİLER





STEFAN ZWEIG


   Stefan Zweig'ın yıllar önce okuduğum satırları aklıma geldi. Uçakların icadı Zweig'ın neslini çok heyecanlandırmış, dünyada savaşların sonunun geldiğine inandırmıştı. Uçaklar havadan uçtuğuna göre sınır falan tanımazdı ki. Dolayısıyla sınırlar yok olacak, barış gelecekti.
   Ama o nesil birkaç yıl sonra uçakların gökten bomba yağdırarak Avrupa'yı yıktığını görmenin şokunu yaşamıştı. Entelektüel iyimserliğe karşı, politik gerçek. 


ZÜLFÜ LİVANELİ
(Serenad)



***



   "Göç, umut kapısıdır. Şu an insanlar 4,5 milyon Suriyeli'ye kızıyor. Ama göç etmesin de ne yapsın? Durduk yere göç etmez bir insan. Kuşlara soruyor musunuz? Göç edip duruyorlar... Bu sınırlar, bizim uydurduğumuz kavramlar. Bırakın insanlar neresi ona iyi geliyorsa oraya gitsin. Anadolu, her zaman göç edenlerin kapısıdır."


ERCAN KESAL
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



KARA ÇİZGİLER

doğadaki ilk kirlenmedir
ülkelere 
bölünmesi
yeryüzünün.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
(Fotoğraf: CENGİZ CİVA)








Merhaba! 

11 Ağustos 2019 Pazar

GÜLMECE




"İnsan güldüğü kadar insandır."


MOLIERE



***






   "Bu iki özellik, gülmek ve düşünmek herhalde birbirinden bağımsız değildir. Einstein'ın dil çıkaran fotoğrafında görüldüğü gibi zekâ güler. Bunların yasaklanmış olmasının bedelini çok ağır ödüyoruz. Metotlu düşünce olmadığında, gülmek günah sayıldıkça, uygarlıktan ayrı düşüyorsun; insani gelişmelerden, güzel yaşamaktan, hayatı anlamaktan uzak düşüyorsun."


ZÜLFÜ LİVANELİ - Livaneli'nin Penceresinden
(Fotoğraf: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN)



***



   ...Aziz Nesin'i küçük düşürmek isteyenler, çeşitli sözcük oyunlarına başvururdu. Örneğin şöyle diyenler vardı: 
   "Siz de ağzınıza geleni söylüyorsunuz!"
    Aziz Nesin o sözün altında kalacak adam mı? Yanıtına bakınız:
   "Ağzıma geleni değil, aklıma geleni söylüyorum." (NUSRET ERTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)


AZİZ NESİN



***



   Hüseyin Siret, bir manzumesini Yahya Kemal'e okumuş ve:
   "Rehgüzarında bir garib horoz
   Eyliyordu benimle istihza"
   diye bitirmiş şiirini. "Nasıl buldunuz?" diye sorunca, Yahya Kemal: "Horozun hakkı var!" diye cevap vermiş.


YAHYA KEMAL
(Karikatür: KOZMA TOGO / Karikatür Dergisi-1946)



***



   Muammer Karaca günlük yaşamında da esprileriyle tanınan biriydi. Çok az bilinen bir esprisi vardır: Göbeğiyle ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı ile yakışıklı ve ince yapılı olan Muammer Karaca bir gün yolda karşılaşırlar. Yahya Kemal, Karaca'ya takılır:
   "Muammer Bey, sizi gören memlekette kıtlık var sanacak."
   Karaca hemen cevabı yapıştırır:
   "Yahya Efendi, sizi gören de kıtlığın sebebini anlayacak."


MUAMMER KARACA



***



   İlk kitap fuarı İstanbul'un orta yerinde Tepebaşı'nda açılmıştı. İki salondan ibaret fuarda her yeri gezip dolaşmak mümkün olabiliyordu. Yazarların önünde imza kuyrukları uzayıp giderdi. Aynı gün hem Aziz Nesin'i hem de Rıfat Ilgaz'ı görüp konuşmak ve kitap imzalatmak mümkün olabiliyordu. Hangisinin imza kuyruğunun daha uzun olduğu karşılıklı bilgi akışıyla kışkırtılırdı!
   Uzun kuyruklara ilişkin en şaşkın hikâye yine iki büyük bir küçük usta arasında yaşanmıştı. O yılların yeni ünlenen mizah ustası Metin Üstündağ fuara gelişi sırasında Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz kuyruklarını görüp, uyanıklık ederek en kısa olan üçüncü kuyruğa giriyor. Diğer iki kuyruk eriyerek ilerlerken Metin'in girdiği üçüncü kuyrukta hiç kımıldama olmuyor. Aradan bir saat geçiyor. Metin Üstündağ'ın kitabevi editörü geliyor: 
   "Ne yapıyorsun burada?"
   "Aziz Abi ile Rıfat Abi'ye kitap imzalatıp kendi standıma geçeceğim. Ama bu kuyruk hiç ilerlemiyor. Hatta giderek uzuyor..."
   "Ulan salak bu kuyruk, senin imza kuyruğun!"
   Metin Üstündağ kendi hayran kitlesinin boyutlarını böylece öğrenmiş oluyor. (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)


METİN ÜSTÜNDAĞ



***



   Mark Twain, "Mizah müthiş bir şeydir, kurtarıcıdır. Ortaya çıktığı anda ne üzüntü kalır, ne öfke" demişti. Ama mizahın en hoş yanlarından biri de, insanın kendi kendini alaya almasıdır. İnsan, kendi kendisiyle dalga geçemiyorsa, beş para etmez... 


CELAL ÜSTER
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!
  
   
   

19 Şubat 2017 Pazar

İNSAN YÜREĞİ




beni bir şarkı doğursun isterdim
ama bir ağıdın çocuğuyum ben


MEHTAP MERAL









Yurdum! insanın yurdu, yüreğin ve canın
Kahramanca ölmenin, yaşamanın
Düğünün ve hüznün, orucun ve bayramın
Yurdum! şarabın yurdu ve haramın
Irmakların, çorak toprağın, kanın ve baharın
Ağıdın ve şarkının, türkünün yurdu
Bir üzüm salkımı senin türkülerin
Hep uzayan bir asmanın en yüksek dalında
Susatan ve susuzluğu yine kendi gideren
Bir üzüm salkımıdır, şırası
Yüreği durultur, sevdayı koyultur
Yurdum! işte bunlardadır, bunlardır sana
Yarının mayası o haklı gurur
Ve koynunda bir hançer saklı yurdum
Koynunda senin
Bir hançer
Ay karanlığında
Usulla sokulur
O güzelim salkımı asmasından ayırmaya.


SEYYİT NEZİR









   "Harese nedir bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Develer çölde üç hafta aç susuz yemeden içmeden yol alabilirler. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan tadı ile dikenin tadı devenin çok hoşuna gider. Yedikçe kanar, kanadıkça yer. Eğer engel olunmazsa deve kan kaybından ölür. Bunun adı haresedir. Bütün Ortadoğu'nun adeti budur oğlum. Tarih boyunca birbirlerini öldürür ama kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kan tadından sarhoş olur."


ZÜLFÜ LİVANELİ
(Huzursuzluk)










"İnsan yüreği iyiyle kötünün savaş alanıdır!"


AHMET ÜMİT










"Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şarkı söyleyen bir kuş gelir konar"

(Çin atasözü)










Merhaba!





7 Mayıs 2016 Cumartesi

HALKTAN BİRİ



TURGUT ZAİM
(Halı Dokuyanlar)







Senin emekçin olaydım
şen olası türküsü
dost kokusu, dost selamı Türkiye


   "Ben sınıf edebiyatı yapıyorum. Türk halkının hayatın her döneminde aktif olan, güzel olan, büyük olan bu halkın sanatını yapmaya çalışıyorum. Bence sanat her şeyden önce bu sınıfın yaşam kavgasındaki gücünü kudretini ortaya koymasındadır."


ENVER GÖKÇE






    "Bak Deniz, senin için ağıt yazılmış."
   Avukat Niyazi Ağırnaslı, 1971 yılında Mamak Cezaevi'nde Deniz Gezmiş'e ağıdı verirken böyle söylüyordu. Deniz okudu: 
"Şarkışla'ya düşürmesin
Allah sevdiği kulunu
Gemerek'te çevirmişler
Deniz Gezmiş'in yolunu..."

    "Kim yazmış?" diye sordu, Deniz. Ağırnaslı, "Bilmiyorum, halktan biri işte" diye yanıt verdi.

   Zülfü Livaneli, 5 Temmuz 1998 günlü Milliyet gazetesinde, "Deniz mahkemeye düşmüş..." başlıklı yazısında şöyle diyordu:
   "Denizlerle ilgili birçok ağıt yaktı Anadolu. Bunlardan birisini idamlardan hemen sonra Ankara'da duydum. Şarkışlalı anaların yaktığı ağıt olduğunu söylemişlerdi. 1973'te İsveç'te yaptığım plakta bu ağıdı da seslendirdim. Plak kapağında bu ağıt "anonim" olarak belirtiliyordu çünkü kimin yaktığını bilmiyorduk...O sırada müzisyen arkadaşlarımızdan Selim Atakan, o ağıdı halasının yaktığını söylemez mi? Mevlude Günbulut adlı yaşlı hanımefendi yıllardır aradığım ve bulamadığım kişiydi." (HİKMET ÇİÇEK- Aydınlık Gazetesi)






   "Vatan, farkında olduğumuz şeylerin toplamı. Bir toprak parçası değil yalnızca. Sahiplendiğimiz, üstündeki canlı cansız her şeyle, karnında sakladıklarıyla bizi var eden cennet!..."





AYLA KUTLU
(Yedinci Bayrak)







Merhaba!

15 Kasım 2015 Pazar

PATATES KITLIĞI






   1960 yılında Dışişleri Bakanlığı'nda göreve başlayan Taner Baytok, Abu Dhabi, Kopenhag ve Bern'in yanısıra İrlanda'nın başkenti Dublin'de de görev yapar. "Dış Politikada Bir Nefes" adlı anı kitabında 19. yüzyılda İrlanda'da neler yaşandığına dair ipuçları da verir:
   "...Dublin'de daha eski evimizdeyken, asansörün başında yaşlı bir hanım beni kolumdan tutarak durdurdu. Oğlunun benimle tanışmak ve golf oynamak istediğini söyleyerek, kulübüne davet etti. 'Biz Droghedalıyız. Biliyorsunuz, 1847 patates kıtlığı döneminde milyonlarca insan açlıktan ölürken, yardımımıza koşan Türkler oldu. Bize üç gemi dolusu yiyecek yolladınız ve Osmanlı Sultanı'nın bu jestine karşılık, biz de Osmanlı ay yıldızını şehrin sembolü haline getirdik' dedi."
   1845 yılında, Avrupa'da ortaya çıkan yiyecek sıkıntısı çok geçmeden, o yıllarda İngiltere'nin sömürgesi olan İrlanda'yı da etkiler. Umutlarını, patatese bağlayan İrlandalılar, bir süre sonra daha esaslı bir kâbusa uyanırlar. Tarlaları etkisi altına alan bir virüs, ürünün çürümesine ve bütün halkın böylece perişan olmasına yol açar. Açlık ve beraberinde gelen salgın hastalıklar, bir milyona yakın İrlandalı'nın ölmesine, aşağı yukarı aynı oranda insanın da yerlerinden yurtlarından ayrılmalarına neden olur. 
   Bugün başta Amerika olmak üzere, çeşitli ülkelerdeki İrlandalı ailelerin önemli bir kısmını, o yıllarda ülkelerinden göç edenlerin oluşturduğu bilinir.
   Büyük felaketin karanlık gölgesinde yardım çığlıkları atan ülke halkının sesini ise, çok uzaklardan duyanlar olur.
   Dönemin Osmanlı Sultanı I. Abdülmecit, felaketi öğrendiğinde, İrlanda'ya 10 bin sterlin göndermek üzere girişimlerde bulunur. Ne var ki İngiltere Kraliçesi Viktorya, ülkesi topraklarında yaşanan dram için ancak iki bin sterlin ayırabilmiştir.Elbette mevzu bahis, "devletin onurunu" korumak olduğunda, insanların sefalet çekip açlıktan ölmeleri ikinci planda kalmaktadır!
   Büyük Britanya için "Üzerinde güneş batmayan ülke" tanımını ilk kez Viktorya'nın kullandığı bilinir. Onun "aydınlık ülkesinde" yaşananlar ise, tüm çıplaklığıyla görülür. Osmanlı İmparatorluğu'nun altında ezilmek istemeyen kraliçe , bu nedenle İstanbul'daki İngiliz elçisi aracılığıyla Abdülmecit'ten yapacağı yardım miktarını azaltması için ricacı olur. Sultan, şaşırsa da çaresiz bir biçimde İrlanda'ya gönderilecek parayı bin sterline düşürür. Bununla birlikte Sultan yardımını, Britanya'ya doğru yola çıkardığı ambarları tıka basa tahılla dolu üç gemiyle pekiştirmeyi düşünecektir. Fakat Abdülmecit'in bu girişimi de İngiltere Hükümeti tarafından engellenmek istenir. Gemilerin ülkenin Dublin ve Belfast gibi büyük limanlarına girmelerine izin verilmez.
   İrlanda'ya yardım gemileriyle birlikte yola çıkan heyet, bu inanılmaz tutum karşısında inisiyatif alır. Tahılla dolu çuvallar, her ne pahasına olursa olsun sahiplerine teslim edilecektir! Gemiler böylece rotalarını değiştirip kuzeye doğru yönelerek, tüm tehdit ve engelleme çabalarına rağmen Drogheda Limanı'na yanaşmayı başarırlar.
   İrlandalıların, kendilerine ihanet eden yöneticilerine karşın, hiç tanımadıkları bir milletten yardım görmelerine akıl sır erdiremedikleri muhakkaktır. Öte yandan bu şaşkınlık kısa zamanda minnet duygularına dönüşür. Gemilerin kaptan ve tayfaları, bugün otel olarak hizmet veren dönemin belediye binasının üst katında ağırlanırlar.
   Ambarları boşalan gemiler, birbirlerine sarılan İrlandalılar tarafından mutluluk gözyaşları ve şükran duygularıyla uğurlanır. 
   Türklerin gidişinden birkaç gün sonra, şehrin girişindeki mütevazı Drogheda kalesinin burçlarından, onların gemilerinde dalgalanan bayrağa benzer bir flama sarkıtılır. İşte Drogheda United takımının amblemindeki ay yıldızın sırrı da buradadır. 
   Son söz mü?
   İrlanda, Türkiye'den üç bin kilometre uzakta bulunur.
   İnsan ruhu bazen, yardıma koşmak için mesafe tanımaz.
   Bir de, kimi zaman...
   Kardeşin duymaz eloğlu duyar!
   (ERK ACARER-Bir Gün Gazetesi)





Yıkılma bunları gördüğün zaman
Umudu kesip de incinme sakın 
Aç yüreğini bir merhabaya
Kardeşin duymaz eloğlu duyar


ZÜLFÜ LİVANELİ








Merhaba!

4 Kasım 2014 Salı

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN




LEYLİM LEY

Döndüm daldan kopan kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni, kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni

Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil, yüreğine sor beni


   (Sabahattin Ali'nin Ses öyküsünün kahramanı yol amelesi Sivaslı Ali, saz çalıp bu türküyü söyler. Zülfü Livaneli, öyküyü okurken bu türkünün sözlerinden çok etkilendiğini ve bestelediğini söylemiştir. )




SABAHATTİN ALİ
(d.25 Şubat 1907 Eğridere, Bulgaristan-ö.2 Nisan 1948 Kırklareli)



   Sabahattin Ali, 1928-1930 yılları arasında eğitim için bulunduğu Almanya'da bir tren yolculuğu sırasında  Upton Sinclair'in romanı Petrol'ü okuyup bitirdikten sonra "bu romanda olanların onda biri doğruysa namuslu bir insan mutlaka solcu olmalıdır" der.





UPTON SINCLAIR

(1927 yılında Boston'da Petrol adlı kitabını satarken)


    Pulitzer ödüllü ABD'li yazar. 1904 yılında yazmak için üzerinde çalıştığı kitabı için asıl kimliğini saklayarak Şikago'daki mezbaha ve et üretim kombina tesislerinde çalışır. 1906 yılında yazdığı ve dilimize "Şikago Mezbahaları" adıyla çevrilen "The Jungle" adlı eseri büyük yankı yapmış ve kamuoyunun dikkatini mezbahalardaki sağlıksız çalışma koşullarına çekmiştir. Eserin yayınlanmasından hemen sonra ABD'deki et sektöründe iyileştirme çalışmaları başlamış ve konuyla ilgili yasal düzenleme yapılmıştır. Bu eserden kazandığı parayla hayalindeki ütopya olan bir sosyalist koloni kurmaya girişir. Sonrasında Kongre seçimlerinde milletvekili adayı olsa da seçilemez.Siyasete bir süre ara verir. 1934 yılında Kaliforniya Valiliği için seçime katılır. Seçimlerde Sinclair, "Kaliforniya'da Yoksulluğa Son" adı verilen kampanyayla büyük destek kazanır. Bu döneme dair yaptığı değerlendirmede ilginç görüşler ileri sürmüştür: 

   "Amerika halkı sosyalizmi seçecektir ama bu isimle değil. Bunu yoksulluğa son kampanyasında kanıtladım. Sosyalist aday olduğumda 60 bin oy alırken, 'Kaliforniya'da Yoksulluğa Son' diyerek 879 bin oy aldım. Sanırım düşmanlarımızın hakkımızda öne sürdükleri büyük yalanlar başarılı oldu. Bu yalana cepheden saldırmaktansa etrafından dolaşmak tercih edilmelidir." 




"Param, sevgilim, son model arabam, deniz kenarında bir malikanem asla olmadı.
Ölmeye az kala adımdan başka bırakacak mirasım yok."

UPTON SINCLAİR
(d.20 Eylül 1878-ö.25 Kasım 1968)





Merhaba!