Deniz Gezmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz Gezmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2023 Cuma

DENİZLER - 2

 

 Yaşandığı dönemde Türkiye'yi sarsan 68 Kuşağı hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı. O dönemin ansiklopedilere, kitaplara geçmiş kahramanları bugün 70'li yaşlarını sürüyorlar... Gencecik yaşlarında tarih oldular. Bir bölümü idam edildi, silahlı çatışmalarda öldürüldü, sağ kalanlarıysa uzun yıllar hapislerde yattı... 

   Göze aldıkları az şey değildi, devrim yapmak için yola çıkmışlardı. Arkalarında onurlu bir tarih bıraktılar. Giriştikleri hareketin faturasını çok ağır ödediler.

  68 Kuşağı'nın "genç yüzü" vardı. Yaşları 18 ile 25 arasında değişen öğrenci önderleri yürekli oldukları kadar çalışkan, neşeli, esprili, şakacı gençlerdi. Hayattan tat almasını biliyorlardı.



  Mesela, İstanbul Üniversitesi öğrencileri derslerden ve eylemlerden arta kalan zamanlarda Beyazıt'taki Çınaraltı çay bahçesinde oturup sohbet ederlerdi. Eğer gündemde protesto gösterisi, işgal, boykot gibi bir "hareket" yoksa konuşmalar, "Türkiye'yi kurtarma" ekseninden uzaklaşıp yaşlarının gereği olan aşk kulvarına girerdi. 

  Yine böylesi bir ortamda İktisat'tan Mehdi Beşpınar ve Hukuk'tan Deniz Gezmiş birkaç arkadaşıyla çay içiyorlar. Üniversitenin en güzel kızlarından "Tıbbiyeli Modesty" de iki masa ileride oturuyor. 

  Modesty, o yıllarda Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan bir çizgi romanın siyahlar içindeki esas kızı... Bu Tıbbiyeli kız da, siyah deri pantolon siyah deri ceket giyiyor. Siyah saçları ve kömür karası gözleriyle çizgi romandan çıkıp üniversiteye düşmüş gibi duruyor. Bu benzerlik yüzünden kıza Modesty adı takılıyor.

  Bizimkilerin masada Modesty'nin ulaşılmazlığı üzerine derin tahliller yapılırken Deniz, zor işlerin adamı olarak ortaya atılıyor:

  "Ben şimdi gider bu kıza bir ilan-ı aşk ederim, yarım saat içinde götürür Beyazıt Kulesi'nde onu öperim!"

  Arkadaşları da onu yüreklendiriyor:

  "Oğlum hayal görme, sen kime ilan-ı aşk ettin ki?"

  Deniz cümlenin sonunu beklemeden kalkıp Modesty'nin masasına gidiyor. Kendisini ajitatif bir girizgâhla tanıtıyor:

  "Ben, Amerikan emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Romen dejenerasyonuna ve Yugoslav soytarılığına karşı mücadele eden Türk devrimci Deniz Gezmiş!"

  Kız şaşırıyor ama Deniz'i tanıdığını da zarif bir biçimde belli ediyor:

  "Aaaa biliyorum, deli misin nesin?"

  Deniz, ilan-ı aşk gerekçesini de ideolojik bir temele dayandırıyor:

  "Biz devrimciler her şeyin en iyisini, en güzelini isteriz. Burada en güzel sensin! Seninle arkadaş olmak istiyorum."

  "Çekil git başımdan!"

  "Hayır oturacağım."  

  Deniz, Modesty'nin masasına oturuyor. Olayın "tarihi tanığı" Mehdi Beşpınar bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

  "Yarım saat dolmadan masadan birlikte kalktılar. Biz de elli adım arkalarında yürüyerek takipteyiz. Beyazıt Kulesi'ne girip yukarı çıktılar. Yukarıda ne olduğunu bilmiyorum. Çünkü biz aşağıda kaldık."

  Deniz'le Modesty'nin arkadaşlığı 29 Ekim 1968'de başlayan Samsun-Ankara arasındaki Mustafa Kemal Yürüyüşü yüzünden sona eriyor. Kız "yürüyüşe ben de katılacağım" diyor. Deniz "olmaz" diye diretiyor. Kız da inatçı... Son sözü Deniz söylüyor:

  "Şu andan itibaren seninle aramızdaki her şey bitmiştir!"

  (...)

  Hepsi çok gençtiler. Göze aldıkları şey az buz değildi. Türkiye'de devrim yapacaklardı! Ödeyecekleri bedeli de biliyorlardı. Ölümle dans ediyorlardı. O kadar ki, ölüme giderken bile "şaka" yapmaktan geri durmuyorlardı. 6 Mayıs 1972 sabahı Deniz Gezmiş idama götürülürken, kendilerinden sonra dördüncü sırada bulunan idam mahkûmu olan Mete Ertekin'e şöyle seslenebiliyordu:

  "Meteee korkma sen gelene kadar orayı da örgütleyeceğim, merak etme!"

  (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)    










Merhaba!


6 Mayıs 2020 Çarşamba

DENİZLER







Görsel: ADNAN DURMAZ



   Bu ülkenin yoksul halkları, ezilenleri, emekçileri öyle sevmiştir ki denizyusufhüseyin'i onların isimlerinden nice efsane üretmiş, adlarına nice bilgelik yansıtmıştır.
   Hüseyin'le beş dakika konuşan İnan'ırdı söylediklerine, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın olabilirliğine; Yusuf bir Aslan'dı, yeleli, yakışıklı, korkusuz; Deniz yedi denizleri gezmiş, ondan sonra gelmişti Anadolu dağlarına.
  Onlarla ilgili en içime oturmuş anım, idam edildikleri gün önünden geçerken Özlen apartmanının, kapıcısının merdivene oturmuş karısına fısıldayışıydı: "Denizleri asmışlar."
    Onların bir adı da Denizler'di ya!..
    Umut burada işte. Deniz'in çoğalabilir, çoğullaşabilir bir şey olmasında. (AHMET TULGAR - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    (SERPİL GÜVENÇ - soL Haber) 
   1973 yılında Kuzguncuk'ta bir meyhanede birlikte olan Onat Kutlar, Süreyya Berfe ve Ersin Salman, Denizler için birer şiir yazmaya karar veriyorlar. Şiirleri önce birbirlerine okuyacaklar ve daha sonra da yayınlayacaklar. Salman ilk şiiri yazma onurunun Süreyya Berfe'ye ait olduğunu ve "Üç Kardeş" isimli şiiri yazıp yayınladığını, kendisinin ve Kutlar'ın ise sözlerini yerine getiremediklerini söylüyor. 


Eski bozkırda çınsabah
Kırıldı zeytin dalı.
Üç parça güneş
Dünya üç tane.
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum
Geri gelmeyecek olanı
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum


Duymaz halk avcıları
Sesini kanlı günlerin.
Üç boyutlu ufuk
Memleket üç hane.

Uzadı harın acım
Yankısı dağlarda.
Yırtıldı üç ak bulut
Büyüdüm üç kere.

Dolduysa da yüreğim
Gönlüm göçmedi.
Ağaçta üç fışkın
Dal üç tane.


SÜREYYA BERFE



   Ne var ki, 2010 yılında dostum Mete Akalın'ın Cumhuriyet gazetesinde anlattığı öykü Salman'ın bilgisi olmadığı bir gerçeği, Onat Kutlar'ın da Denizler için bir şiir yazdığını ortaya koyuyor.
  Mete, arkadaşı Onat'ın yazdığı şiiri çalıştığı şantiyeye getirdiğini ve kendisinden şiiri kopyalayıp saklamasını istediğini aktarıyor. Yıllar sonra hazırladığı bir şiir kitabına koymak için aradığı şiiri bulamayan Onat Kutlar, Mete'den ister kopyayı ama o da bulamaz. Şiir artık "kayıp" tır! Çok değerli bir aydınımız olan Onat Kutlar'ın bombalı bir saldırıda yaşamını yitirmesinin üzerinden on beş yıl geçtikten sonra, günlerden bir gün, Akalın evinde kuytu bir köşede, bir kitabın içine sığınmış olan şiiri bulur:


Ölüleri öylesine gömdüler
İyi ki mayıs ve sabah erken
Keten çiçekleri getirmiş rüzgâr
Başka da kimseler yoktu
Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum
İlmeği arkadan vuranın
Kolu bir tane değil ki
Hepsini gördüm hepsini
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum
Geri gelmeyecek olanı
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum

Üzülme baba neredeyse çıkar
Şimdi dağlardan
Gelir serin bir esinti terini siler
Okşar derisini kanı temizler
Biz o rüzgârı biliriz
Rüzgâra parmaklık konur mu?
Kahırlanma baba demir kapılar
Ardından iki türkü şimdi erişir
Biri köpekler üstüne biri aslanlar
Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun
Biz o türküleri tanırız
Doldurur gökyüzünü, toprağa yeter
Türküye kurşun sıkılır mı?
Unutma baba onun arkadaşları var
Çatlamış nar gibi mayıs ayında
Yazları ürperen zeytin dalları
Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar
Alnını çiçeklerle donatırlar
Çiçeksiz düğüne gidilir mi?
Unutma baba onun arkadaşları var
Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun
Ve uçsuz bozkırlardan koşarak
Ölüme açılan yiğit çocuklar
Yaşamanın savaşçısı çocuklar
Tez ulaştırırlar onu güneşe
Kentlerin kanalına dolar balçığı
Güneş balçıkla sıvanır mı?
Hatırlar mısın baba, ninem anlatırdı
Serin yaz sabahlarında Sıvas'ın
Söğüt dallarında bir ak güvercin
Açarmış eski kitabın sayfalarını
Okuuu okuuu... dermiş ağzında can dili
Deniz geçen Yusuf 'un sayfalarını
Hüseyin'in Battal Gazi'nin sayfalarını
Her birine Simav'dan bir zeytin dalı
Koysak bir gün okuyan olur mu?

Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söyledi
Darağacında can veren çınar bir gün anlar
Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar
Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar


ONAT KUTLAR



***



    (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)
   O dönemde iktidarın acımasızca ortadan kaldırdığı gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş'in darağacına gitmeden önce yazdığı bir şiir ortaya çıktı yıllar sonra:

Yenilmişsem
Elim kolum bağlı
Boynumda yağlı ip
Gelip dayanmışsam
Darağacına
Dudaklarımda yarın
Gözlerim yarınlarda
Unutmak mı gerek seni?
Kapılar kapalı
Tutulmuşsa gece
Kapkara yollar
Sıcacık bir sevgi
Sunmayacak mıyım insanlara?
Bakmayacak mıyım yarınlara?
Seslenmeyecek miyim insanlara?

   Bu dizelerdeki insana olan sevgi ve inanç yoğunluğunu görünce şaşırıyoruz bugün. O sıcacık sevgiyi hâlâ kimse sunamadı topluma. Tersine, sevgisiz, hoyrat, bölünmüş bir topluma dönüştük. 
   Gene de, 1968'leri düşündükçe yitirmek istemiyoruz, yineliyoruz inancımızı: Bir Gün Mutlaka.






Merhaba!
  








   

3 Eylül 2017 Pazar

ÜÇLER - VATAN ve NAMUS





   1957 seçimleri sırasında İsmet Paşa seçim gezisine çıkar, Sivas'ta bir - iki gece kalacaktır. Yanında damadı Metin Toker de vardır. Kalacağı yer konusunda tartışılır. Dönem Demokrat Parti dönemidir. Güvenle kalacağı bir otel bulunamaz. Şevket Çubukçu'nun evinde kalmasına karar verilir:

  "O sırada okuldan çıkıp eve gelmekte olan kardeşim Aydın da polis kordonunu yarmak için büyük bir çaba göstermekte ama başarılı olamamaktadır. Sonunda babamı tanıyan polislerden biri, elinden tutup apartmanımızın kapısına kadar Aydın'ı getirir. Aydın merdivenleri soluk soluğa çıkıp, kapının önüne geldiğinde, sınıfından bir arkadaşı onu beklemektedir. Çocuk, İsmet Paşa'yı yakından görmek ve elini öpmek istemektedir. O kadar polisi nasıl atlatmıştır, eve nasıl girmiştir bilinmez.
   İçeri girerler, çocuk Paşa'nın elini öper ve Paşa çocuğun saçlarını okşar.
  Yıllar sonra İsmet Paşa, o çocuk için büyük çaba harcayacak, bir zamanlar yine büyük çabasına karşın ipten kurtaramadığı bir üçlüye karşılık, kelleleri istenen bir başka üçlünün içinde bulunan o çocuğun yaşamını ne yazık ki kurtaramayacaktı.
   O çocuk Deniz Gezmiş'ti." 



AKIN ÇUBUKÇU
(Babamın Eczanesi)







   "12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz'lere kıymışlardı. Karşıyaka'dan İzmir'e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı... Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra... Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm;"

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan'la ben ağlaşırız
Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karadı
Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara


ATTİLÂ İLHAN










   "İzmir'de gazetecilik yapıyorum o sırada. 1960'ların sonlarına doğru. Karşıyaka'da oturuyoruz. Araba ile gittiğim zaman Alsancak'tan dolaşıyorum. Alsancak'tan dolaşırken gözüme bir taş ilişti benim, dikili bir taş, etrafında bahçe. Gazetecilik o ya. Arabadan indim, gittim baktım bu ne diye. Üzerinde eski harflerle bir şeyler yazıyor. Ben eski yazı okuyamam. Onları tatbik ederek kağıda yazdım. Bu işten anlayan bir arkadaşa götürüp okuttum. "Vatan ve Namus" yazıyor dedi. Oraya bir taş dikmişler. Niye dikilmiş bilmiyorum. Kurcalamaya başladım. 1922'de Fahrettin Paşa'nın süvarileri Manisa üzerinden İzmir'e giriyorlar. En önde Şerafettin Bey'in bölüğü var. Bu bölük Alsancak üzerinden Konak'a doğru gidecek ki, hükümet binasına bayrağı diksin. O yola girerken harap bir binanın içinde pusu kurmuş Yunanlılar ateş ediyorlar. Bu ateşle İzmir'e girmek üzereyken üç askerimiz şehit oluyor. İzmirliler bunu unutamıyorlar. Unutamadıkları için de bu abideyi dikiyorlar ve yazılabilecek yazıların en güzelini yazıyorlar. Çünkü İstiklal Savaşı'nın özeti o: Vatan ve Namus."


ATTİLÂ İLHAN









Merhaba!

19 Mayıs 2017 Cuma

BAĞIMSIZLIK UĞRUNA





Resim: NED PAMPHİLON




   Mustafa Kemal, Mondros Ateşkesi'nden 2 hafta sonra, 13 Kasım 1918 günü, 55 parçalık işgal donanması Sarayburnu açıklarından İstanbul Boğazı'na giriş yaparken Haydarpaşa Garı'nda trenden yeni iniyordu. Kendisini bekleyen Fransız bayraklı Enterprise isimli istimbota (sonradan Kartal istimbotu) binerken yanındaki yaveri Cevat Abbas'a döndü ve ağzından 3 kelimelik bir cümle çıktı: "Geldikleri gibi gidecekler." (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)









   3 Mart 1931'e kadar devam eden üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog gerçekleşir. Mustafa Kemal bir gün yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler. Sonra Hasan Âli söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerini bildirir.







   KURTULUŞ  OVALI - soL Haber:

 ...İlginç bir şekilde Deniz Gezmiş'i hiç tanımamış olan Nazım Hikmet'in 1960'ların başında yazdığı iki şiir sanki Deniz Gezmiş'e yazılmıştır. Birisinde Nazım Hikmet bir kahin gibi Deniz Gezmiş'e "Delikanlım" diye seslenmiş, diğerinde ise Deniz'e " Hoşça kal Kardeşim Deniz" diyerek veda etmiştir;

   Delikanlım! İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin...
   Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...
   Delikanlım! Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
   Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.
   Delikanlım! Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin.
   İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha.



   DENİZ GEZMİŞ (1970) ve NAZIM HİKMET (1941) Bursa Cezavi'nde aynı koğuşun aynı penceresinde


Bir şeyler anlattın bize / Hoşça kal kardeşim deniz
Denizliğin kaderinden / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha umutluyuz / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha adam olduk / Hoşça kal kardeşim deniz
İşte geldik gidiyoruz / Hoşça kal kardeşim deniz  







  ...Cumhuriyete, Mustafa Kemal'e, uygarlığa sahip çıkmak için paraya, güce veya üniformaya ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyaç boyun eğmemek ve ruhen teslim olmamaktır. O da umut etmeyi gerektirir. Umudun olduğu her anda ve yerde mutlaka bir çözüm vardır. Umutsuzluk ise savaşmadan kaybetmektir. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)








Merhaba!

19 Mayıs 2016 Perşembe

TAM BAĞIMSIZLIK




"Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir."

DENİZ GEZMİŞ
(İdam edilmeden önceki son mektubundan)








   Mazhar Müfit Kansu'nun günlüğünden:

   Hele, Hikmet ismindeki askeri tıbbiye talebesi ve Sivas Kongresinde askeri tıp talebesi delegesi olan bir genç, İstanbul efendi ve paşalarına vatanseverlikte, memleketçilikte, milliyetçilikte rehber ve örnek olacak ölçüde doğru düşüncenin, milli inan, heyecan ve imanın sahibi bulunuyordu. Bu genç de Paşa'nın odasındaydı. Sanki birden bire ateş ve heyecan kesilmiş olarak, yüksek sesle;
   "Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle red ve takbih ederiz. Farzı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal'i 'vatan kurtarıcısı' değil, 'vatan batırıcısı' olarak adlandırır ve tel'in ederiz" diye bağırdı.
   Bu gencin yürekten kopup gelen bu sözleri karşısında hazırunun bir çoğunun gözler yaşarmıştı. Mustafa Kemal Paşa da müteheyyiç olmuştu. Heyecanlı bir sesle; "Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin" dedi. Sonra Hikmet Bey'e dönerek; "Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, ekalliyette (azınlıkta) kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm!"


(Tıbbiyeli Hikmet, 1934 Soyadı Kanunu'ndan sonra 'Boran' soyadını aldı. 26 Mayıs 2012 günü 
kaybettiğimiz ünlü TRT sunucusu Orhan Boran'ın babasıdır.) 




"Bu biricik adamın benzerinin bir daha dünyaya geleceğini zannetmiyoruz.
Onun hakiki büyüklüğünü zaman gösterecektir."

(Deutsche Allgemeine Zeitung)








Merhaba!

7 Mayıs 2016 Cumartesi

HALKTAN BİRİ



TURGUT ZAİM
(Halı Dokuyanlar)







Senin emekçin olaydım
şen olası türküsü
dost kokusu, dost selamı Türkiye


   "Ben sınıf edebiyatı yapıyorum. Türk halkının hayatın her döneminde aktif olan, güzel olan, büyük olan bu halkın sanatını yapmaya çalışıyorum. Bence sanat her şeyden önce bu sınıfın yaşam kavgasındaki gücünü kudretini ortaya koymasındadır."


ENVER GÖKÇE






    "Bak Deniz, senin için ağıt yazılmış."
   Avukat Niyazi Ağırnaslı, 1971 yılında Mamak Cezaevi'nde Deniz Gezmiş'e ağıdı verirken böyle söylüyordu. Deniz okudu: 
"Şarkışla'ya düşürmesin
Allah sevdiği kulunu
Gemerek'te çevirmişler
Deniz Gezmiş'in yolunu..."

    "Kim yazmış?" diye sordu, Deniz. Ağırnaslı, "Bilmiyorum, halktan biri işte" diye yanıt verdi.

   Zülfü Livaneli, 5 Temmuz 1998 günlü Milliyet gazetesinde, "Deniz mahkemeye düşmüş..." başlıklı yazısında şöyle diyordu:
   "Denizlerle ilgili birçok ağıt yaktı Anadolu. Bunlardan birisini idamlardan hemen sonra Ankara'da duydum. Şarkışlalı anaların yaktığı ağıt olduğunu söylemişlerdi. 1973'te İsveç'te yaptığım plakta bu ağıdı da seslendirdim. Plak kapağında bu ağıt "anonim" olarak belirtiliyordu çünkü kimin yaktığını bilmiyorduk...O sırada müzisyen arkadaşlarımızdan Selim Atakan, o ağıdı halasının yaktığını söylemez mi? Mevlude Günbulut adlı yaşlı hanımefendi yıllardır aradığım ve bulamadığım kişiydi." (HİKMET ÇİÇEK- Aydınlık Gazetesi)






   "Vatan, farkında olduğumuz şeylerin toplamı. Bir toprak parçası değil yalnızca. Sahiplendiğimiz, üstündeki canlı cansız her şeyle, karnında sakladıklarıyla bizi var eden cennet!..."





AYLA KUTLU
(Yedinci Bayrak)







Merhaba!