Hasan Ali Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan Ali Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2021 Pazar

"CAN" DAN


    Hilmi Yavuz, Özdemir Asaf'ın bir etkinlikte, seyirciye anlattığı şu anıyı aktarır:

   "Edebiyat hocamız İsmail Habib Sevük'tü. Sınıfta heğkese şiiğ okutuğ, sığa bana gelince, atlayıp yanımdakine geçeğdi. Biğ-iki, bu hep böyle süğegidiyoğ. Biğ gün değste pağmak kaldığdım ve 'Hocam' dedim sınıfta heğkese şiiğ okutuyoğsunuz. Bana okutmuyoğsunuz. Niçin okutmuyoğsunuz?

  İsmail Habib Hoca, bu soğuma şu cevabı veğdi: Oğlum Özdemiğ, sen şiiğ okumuyoğsun. Şiiğin canına okuyoğsun..."

   Özdemir Asaf bu anekdotu anlatır anlatmaz, salon kahkahadan kırılmaktaydı ki Özdemir, kaşla göz arasında şunu ekledi: "Şimdi ben buğada, kendi şiiğleğimin canına okuyacağım..." (MÜNEVVER OĞAN - Aydınlık Gazetesi)  



   Şiirlerinde babasının Asaf ismini kullanır, oysa asıl ismi Halit Özdemir Arun. 1950 yılında Cağaloğlu'nda açtığı matbaasının açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memur adını sorar. R'leri "ğ" olarak söyleyen babam "Halit Özdemiğ Ağun" der. Özdemir bilinen bir isim olduğu için memur belgelere Halit Özdemir Ağun yazar. Bankonun üzerinden eğilerek bakar. Yanlış yazıldığını görünce "Soyadımı yanlış yazdınız. Doğğusu Ağun" der. Memur yüzüne bakar. "Evet, Ağun" der. "Hayığ, hayığ Ağğun". "Beyefendi anladım. Ağun". Babam sinirlenir. Cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ARUN yazar, r'lere basa basa yüksek sesle okur. "AĞĞĞĞĞUN". Can Yücel'de 28 Ocak 1981 günü Bebek Camisi'nden Aşiyan'a kadar geldikten sonra bir şiir yazar: CENAZE DÖNÜŞÜ

Anlaşıldı bu

R'lerin intikamı

Onlar yuttu Özdemir Asaf'ı.


   (SEDA ARUN - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CAN YÜCEL & FAKİR BAYKURT


   Fakir Baykurt, Can Yücel'in TÖS'ün 1968 yılında düzenlediği Devrimci Eğitim Şurası'na da katılıp 'Devrimci Eğitim Andı'nı yazıp şuraya sunduğunu, andın kabul edilip hep birlikte okunduğunu ifade eder.

"Türküm, doğruyum, devrimciyim
Yasam iç ve dış gavuru dışarı atmak
Yurdumu tez elden kalkındırmaktır.
Ülküm, işçiye iş,
Köylüye toprak,
Bebeye süt,
Yavruya ekmek ve kitap,
Gence gelecek sağlamaktır.
Varlığım ulusal kurtuluşumuza
Bağımsızlığımıza armağan olsun."


   Fakir Baykurt, anılarında sonrasını şöyle anlatır:

   "... Can'a teşekkür etmem gerekiyordu, yanına gittim. "Ötekini de baban yazmıştı, biliyor musun?" dedim. Orasını karıştırma! der gibi güldü cin, "Ondan yürüttüm!" dedi. Sonra ekledi, "Canım yürüttümse babamın andını yürüttüm, başkasının andını yürütmedim!" dedi, güldü... 1938-1946 yılları arasında Türk eğitim tarihinin en değerli şuralarını toplamış olan Hasan Ali Yücel'i de anmış olduk böylece..." (Mülkiye Haber)






Merhaba!    
 
 

19 Mayıs 2017 Cuma

BAĞIMSIZLIK UĞRUNA





Resim: NED PAMPHİLON




   Mustafa Kemal, Mondros Ateşkesi'nden 2 hafta sonra, 13 Kasım 1918 günü, 55 parçalık işgal donanması Sarayburnu açıklarından İstanbul Boğazı'na giriş yaparken Haydarpaşa Garı'nda trenden yeni iniyordu. Kendisini bekleyen Fransız bayraklı Enterprise isimli istimbota (sonradan Kartal istimbotu) binerken yanındaki yaveri Cevat Abbas'a döndü ve ağzından 3 kelimelik bir cümle çıktı: "Geldikleri gibi gidecekler." (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)









   3 Mart 1931'e kadar devam eden üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog gerçekleşir. Mustafa Kemal bir gün yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler. Sonra Hasan Âli söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerini bildirir.







   KURTULUŞ  OVALI - soL Haber:

 ...İlginç bir şekilde Deniz Gezmiş'i hiç tanımamış olan Nazım Hikmet'in 1960'ların başında yazdığı iki şiir sanki Deniz Gezmiş'e yazılmıştır. Birisinde Nazım Hikmet bir kahin gibi Deniz Gezmiş'e "Delikanlım" diye seslenmiş, diğerinde ise Deniz'e " Hoşça kal Kardeşim Deniz" diyerek veda etmiştir;

   Delikanlım! İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin...
   Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...
   Delikanlım! Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
   Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.
   Delikanlım! Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin.
   İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha.



   DENİZ GEZMİŞ (1970) ve NAZIM HİKMET (1941) Bursa Cezavi'nde aynı koğuşun aynı penceresinde


Bir şeyler anlattın bize / Hoşça kal kardeşim deniz
Denizliğin kaderinden / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha umutluyuz / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha adam olduk / Hoşça kal kardeşim deniz
İşte geldik gidiyoruz / Hoşça kal kardeşim deniz  







  ...Cumhuriyete, Mustafa Kemal'e, uygarlığa sahip çıkmak için paraya, güce veya üniformaya ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyaç boyun eğmemek ve ruhen teslim olmamaktır. O da umut etmeyi gerektirir. Umudun olduğu her anda ve yerde mutlaka bir çözüm vardır. Umutsuzluk ise savaşmadan kaybetmektir. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)








Merhaba!

16 Nisan 2017 Pazar

ADAM GİBİ ADAM YETİŞTİRMEK




"Bereketli ve dolgun başak mütevazıdır. Meyvesi olmayan ağacın burnu yükseklerdedir."







  ... İsmail Hakkı Tonguç'un mektupları ülke, doğa ve insan sevgisiyle dolu hümanist bir içeriğe sahiptir. Bu içerik onun mektuplarındaki söylemine de açıkça yansır: Köy Enstitüsü  Müdürleri ve öğretmenlerine "Sevgili Kardeşim", öğrencilere "Sevgili Oğlum" diye hitap eder.
   1940'lı yılların başında Ardahan'da bir ilkokulu bitirmiş köy çocuğu Dursun Akçam'a "Sevgili Oğlum Dursun" sözleriyle yazdığı mektupta, sıcak bir sesleniş bulunur. Çocuk Akçam, "Tutamadım kendimi, oturdum ağladım. Kimdi bu babacan adam? Bir köylü parçasının gözlerinden öperek mektup yazıyordu Ankara'dan, 'dileğin yerine getirilecektir!' diyordu." Akçam'ın yaşamını değiştiren o seslenişteki sevgi, yüreklendirme ve diyalogdur. Tonguç, binlerce yıl boyunca unutulan köylünün çocuklarına önce Köy Eğitmen Kursları, sonra da Köy Enstitüleri aracılığı ile bir başka dünyanın, insan olarak değer gördükleri bir dünyanın kapısını aralar. O sadece bir yönetici değildir, daha fazlasıdır; Öğretmendir, bütün Köy Enstitüsü öğrencileri için "Baba"dır. Tonguç'a mektup yazan ve Enstitü yerleşkelerinde görüşen bütün öğrenciler, Tonguç'un kendilerini "İnsan" olarak hissettirdiğini belirtirler. (Prof. Dr. FİRDEVS GÜMÜŞOĞLU-Aydınlık Gazetesi)


İSMAİL HAKKI TONGUÇ









   Parlamentoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak'ın "Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar" demesi üzerine Hasan Âli Yücel, "Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir" şeklinde cevap vermişti.


HASAN ÂLİ YÜCEL








  "Köy enstitülerinden diri, çalışkan, tuttuğunu koparan, yaşam koşullarını değiştirebilen, toprağa bağlı, yaşamdan zevk alan, insanı seven, boş inançları dışlayan, aklı kılavuz edinen insanlar yetişmiştir. (...) Yöntemlerin başında 'İş Eğitimi' yöntemi gelir. 'İş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim' dir. Araştırmanın, gözlem ve deneyin, iş ve üretimin giderek yaratıcılığın olmadığı yerde eğitimin ne bireysel ne de toplumsal bir yararı olmadığı bir gerçektir... Böyle bir ortamda kolay, rahat ve başkasının sırtından kazanılmış bir yaşam özlemi yerine, iş başarmanın, ürün vermenin, bir eser ortaya koymanın, doğayı değiştirmenin ve topluma yararlı olmanın mutluluğu kökleşiyordu..."


ERDAL ATICI
(Anadolu'da Aydınlanma Ateşi Yakanlar)








   
   "Köy Enstitüleri'ne alınan yoksul köy çocukları, geldikleri köyün ağasından, şeyhinden, yüzlerce yıllık köklü hurafelerden, paslı zincirlerinden kurtulmuşlar, konuşmaya, yazmaya başlamışlardır."


OSMAN ŞAHİN








Kimliğim mi? Türkiye dedim
Doğumum mu? 17 Nisan
Sorun beni Bedreddin'den, Yunus'tan
Karacaoğlan emmimdir
Dedem Pir Sultan
Yolum Tonguç'un yolu    




   "Elbette düzenin kaymağını yiyenler, eğitim kurumlarını, o düzeni sürdürmekte araç olarak kullanırlar; kendi ideolojilerini yükleme aracı olarak. Tarlalar, fabrikalar, madenler kendilerine çalışmalı, emekçiler duruma yazgı deyip boyun eğmelidir."


MEHMET BAŞARAN








   ...Köy Enstitüleri en çok Emin Sazak, Kinyas Kartal, Adnan Menderes gibi Türk ve Kürt büyük toprak ağalarını korkutmuştur. Köy çocuklarının okuyup köylerini "muasır medeniyet" seviyesine getirecek olmalarının yarattığı ürküntü, bu büyük toprak ağalarının daha yasa çıkarken ret oyu vermelerine neden olmuştur. Ağalar, enstitüler kapatılırken de ilk kabul oyunu verenlerin başında yer almışlardır.
   Köy enstitüleri ile toprak reformu arasındaki ilk bakışta görülmeyen bağ, toprak ağalarınca bakar bakmaz görülmüş, Köy Enstitüleri'ne başından beri karşı çıkanlar, toprak reformuna da başından beri karşı çıkan kimseler olmuşlardır. Atatürk'ün her yasama döneminde gerçekleştirilmesini istediği, İnönü'nün de sözünü verdiği toprak reformunu engelleyenler de yine bu CHP ve hükümet içindeki toprak ağaları ve temsilcileri olmuştur...(MECİT ÜNAL-Aydınlık Gazetesi)







  "Okula gitmek üzere trene bindiğimde biri bana 'Kalk ulan köylü' dedi.
 Artık Demokrat Parti dönemi başlamıştı.
 Köy çocuklarına trende koltuğa oturmak haramdı..."  



OSMAN ŞAHİN







"ABD'deki Türkiye Büyükelçisi'nin cenazesini getiren Missouri Zırhlısı'nın giderken arkasına takıp götürdüğü salt Köy Enstitüleri değil, bütün Türkiye idi aslında."



MECİT ÜNAL 











Merhaba!

8 Kasım 2015 Pazar

PAPATYALARI SEVEN ADAM




Güler toplamış kırdan
Bir tabağın içine koymuş
Suyunu da unutmamış

Bir saat sonraydı
Can, bak dedi
Papatyalar ayaklanmış!

Nasıl beyaz, nasıl sarı
Nasıl yeşil!

Dur hele, dedim Güler'e
Bu 142'ye girmesin sakın!

CAN YÜCEL




   ...Bahçede oturuyorduk, Güler Abla seslendi:
  - Nâzım gelsin ona bir şey söyleyeceğim!
   Tekrar yanına girdim. Güler Yücel, "Bak şuna" diyerek küçük bir bakır tası gösterdi:
   -Fotoğrafını çek!



   Sonra yardımcısına seslendi:
   -Nâzım'a kahve fincanlarını göster dedi.
   Mutfak bölümüne geçtim. Üç adet fincanın fotoğraflarını çektim.


   
   Güler Yücel'in yanına döndüm. Soran gözlerle bakıyordum.
   O bana bir gazete yazısının çatısını kuruyordu:
   -Can'ın üç vasiyeti vardı. Biri beni Datça'ya gömün demişti. İkincisi benim adımı kârhaneye vermeyin... Bir ara galeriye onun ismini vermeye kalkanlar olmuştu. Üçüncüsü de Tohum Bankası kurun diye vasiyet etti. Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer onu yaptı.
   Ben heyecanla onu dinliyordum. Gözüm de başucunda duran bakır tasa kayıyordu. Anladı ve açıklamaya başladı:
   -Bu tas ve içeride fotoğraflarını çektiğin üç fincan nedir biliyor musun?
   -Bilmiyorum ama çok merak ediyorum.
   -İşte onlar Hasan Âli Yücel'den oğlu Can'a kalan mirasın tamamıdır!


   Hasan Âli Yücel 1938 ile 1946 yılları arasında milli eğitim bakanı olarak görev yaptı. Köy Enstitülerinin babası kabul edilir.
   Kısa iktidar dönemlerini fırsat olarak görüp çoluk-çocuğunu zengin edenlerin çokça çıktığı bu topraklarda oğluna bir bakır tas ile üç fincan ve onurlu bir geçmiş armağan eden kaç bakan vardır? (NÂZIM ALPMAN-BirGün Gazetesi)





papatyaları çok seven insanları sevin
narindir onların yüreği
incinir ama asla incitmez kimseyi

T.TUĞBA BAŞ
   






Merhaba!

17 Nisan 2015 Cuma

EĞİTİMİN ÖNEMİ



Resim: FİKRET OTYAM


   Fikret Otyam'dan:

   Çoban Mustafa buralarda yaşar, karısı Ezo, oğulları Ali, Şeyhmuz ve de kızları Melek..
   Aldı Çoban Mustafa, bakalım ne dedi:
  "...Ben de okuyamadım babam gibi. Nasıl okuyacaksın? Okul yoktur. Hadi bizi geçin, geldik gidiyoruz, ama bebelerim var üç tane, güller gibi. Daha dillerini bilmezler doğru dürüst. Çünkü okul yoktur, öğrenemezler hiçbir şeyler, ondan.
   Ben olsam şu koca Harran topraklarına okullar açarım. Milletin çocukları okusunlar, adam olsunlar. Bir adam okumadı mı ne farkı var şu güttüğüm koyundan? Hiçbir farkı yoktur. Çocuklarımız okumak ister ama istemekle olur, biter? Hayır. Önce okul olması gereklidir. Nasıl olacak? Şöyle olacak, devlet baba buralara da okul açacak. Örtmenler tutacak gönderecek, onlar okutacak çocuklarımızı, adamlar edecek. Basacağız örtmenleri bağrımıza. Bakınız, bir insan okumadı mı, toprak sahibi olmadı mı, ko gitsin şu Harran Ovası'na, yesin onu kurtlar kuşlar, sürünsün..."
   "Haklısın Mustafa," dedim. Ne diyebilirdim başka. Haklıydı Mustafa, şu koca Harran Ovası kadar.
   İki ay mı ne geçti aradan, mektup geldi oradan.
   Keşke hiç gelmeseydi:
   Çoban Mustafa, yani Şeyhmuz'un babası, koyunlarını almış her zamanki gibi, yaylıma götürmüş kavalını çalarak. Bilirsin, Mustafa çok iyi kaval çalardı. Uyanık da yanında, koyunların can bekçisi.
   O gece köye dönmemişler, eh olur, sabah döner demişler, demişler ama sabahleyin de dönmeyince telaşlanmışlar. Koyunlar sağılacak, sütleri alınacak, koyunların sahibi deli olmuş. 'Bu demiş koyunları alıp sınırı geçti, kaçtı Suriye'ye, sattı oralarda'. ' Fakat bizim bildiğimiz, tanıdığımız Çoban Mustafa böyle bir iş, hele hırsızlık yapacak tipte bir insan değil, aksine yoksul ama namuslu, güvenilir bir kişi, buna olasılık yok' dedik.
   Şeyhmuz yollara düşmüş, yaylım yerlerini tek tek dolaşmış. Bir yerde sürüyü görmüş, tam sınırın yakınında hayvanlar birbirine sokulmuşlar, başlarında Uyanık sıkıntılıymış, Şeyhmuz bağırmış: ' Babaaaaaa!..Babaaaaa!..' Neden sonra bir inilti gelmiş, yaşamasız.' Suuuuuu!..Suuuu!..Yandım suuuuu'..diyormuş.
   Şeyhmuz, yeniden bakınmış sesin geldiği yana. Bir de ne görsün? Babası Mustafa, mayınlı topraklarda, orada yatıyor, neredeyse paramparça. Anladık ki koyunlar mayınlı topraklara kaçmış. Ne yazık ki ayağı bir mayına basmış ve kaldırınca...
   Derken Şeyhmuz soluk soluğa köye geldi, bağırıyordu bir yandan:
   'Ey köy halkı, buldum, babamı buldum!..Babam mayına düşmüş, paramparça yatıyor ve yandım suuu, diyor. Koşun yetişin!..' Tüm köy halkı traktörlerle, atlarla, kimi yayan koşup geldi olay yerine. Bir insan, neredeyse paramparça, mayınlı topraklarda yaşamla boğuşuyor, köpeği yanında onu kurtlara kuşlara karşı koruyor, siz ama siz, köy halkı, hiç ama hiçbir şey yapamıyorsunuz, sadece acı acı çaresiz bakıyorsunuz duruma.
   Ezo Kadın, yani karısı bağırıyor bir yandan: 'Mustafaaaaaamm!.. Mustafaaaam!.. Yiğidim benim, ne edelim, ne yapalım, çaresiziz, dayan Mustafam! Dayan!..' Yanında kızı Melek bağırıyor: 'Babaaaa! Babaaa!' diye...
   Mustafa'nın sesi geliyor giderek yavaşlayan. Sadece 'Suuu!' dediğini anlıyoruz. Su, evet su, ama nasıl vereceksin? Mayının nerede olduğu belli değil ki. Zaten jandarma da fazla yaklaştırmıyor, ne yapsınlar? Biz haberi alır almaz, ilçeye, il merkezine gerekli haberleri duyurmuştuk. Ne yazık ki yetişemediler, biliyorsun mesafe uzak. Hani görmüştük bir gün, pırpır dediğimiz askeri uçaklar var, onlar geldi, yakından uçtu, dolandı, dolandı sonra uzaklaştı...
   Zamanla tüm sınırı, çölü ağır bir koku sardı. Dayanamadık, hane hane gerilere çekildik, koku yine geliyordu hafif bir yel esişte. Pırpır uçağı yine geldi, alçaktan uçarak kağıt torbalarla kireç atmaya başladı. Kireç paketleri düştükçe pat diye, bir beyaz duman yükseliyordu Mustafa'nın üzerinden. Derken Mustafa kireçten bir mezara gömüldü.
   Başsağlığına Ezo Kadın'a gitmiştik. Ezo Kadın anlattı:
   O sabaha karşı, evin kapısı tıkırdamış, kadın belki rüzgardır diye aldırış etmemiş. Daha sonra kapı tırmıklanmış. Gaz lambasını almış, gitmiş kapının yanına, dinlemiş dışarısını, kapı yine tırmalanıyor, iniltiler de geliyormuş. Kapıyı açmış, bir de ne görsün? Kapıda Uyanık, Mustafa'nın o sadık, o kocaman köpeği. Mustafa'nın köpeğinin ağzında Mustafa'nın kopmuş tek bacağı. Uyanık, bu sadık köpek, sahibinin o kopuk tek bacağını ağzına alıp, sürüye sürüye evine getirebilmiş.
   Hepimiz kahrolduk.
   Mustafa'yı sanki tümmüş sayarak o tek bacağı gömdük, törenle.


   Fikret Otyam 1978 yılında yazmış Çoban Mustafa'yı.

 Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy Enstitüleri'nde 1.308'i  kadın olmak üzere toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir. Kapatılmasalardı Sabahattin Eyüboğlu'nun "Bir kişinin atacağı dev adımlardan çok, bin kişinin atacağı insan adımlarını istiyordu" dediği Hasan Ali Yüceller, İsmail Hakkı Tonguçlar  kim bilir kaç köy çocuğunu daha yetiştireceklerdi Köy Enstitülerinde.







Haber: GAZİANTEP GÜNEŞ GAZETESİ-2011


   Emin Özdemir," Kendi üreten, kendi tüketen kurumlardı. Yediğimiz ekmeğin tarlada tohumunu eker, ekinini biçer, buğdayı öğütür, unumuzu kendimiz yapardık. Devlete yük olmazdı bu kurumlar," diye tanımlıyor Köy Enstitülerini






   " Her devrimci kurum gibi Köy Enstitülerini de dışarıdan ve içeriden yıkanlar oldu. Dışarıdan yıkanlar, bilerek bilmeyerek, Para'nın uşaklarıydı; içeriden yıkanlar, bilerek bilmeyerek Para'nın uşaklarının uşakları oldular."

   (SABAHATTİN EYUBOĞLU)









Merhaba!

11 Ekim 2014 Cumartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-AVNİ ARBAŞ




KUVAYİ MİLLİYE ATLILARI


   Modern resmin ustaları arasında Avni Arbaş'a en yakın sanatçının Picasso olduğunu belirten Ferit Edgü, "Resim benden daha güçlü, ne isterse yaptırıyor bana" diyen Picasso'nun tam tersine, Arbaş'ın "Resme söz geçirmeye çalıştığını" söylüyor. 





AVNİ ARBAŞ
(d.1919  İstanbul-ö. 2003  Foça-İzmir)

(Devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in çabalarıyla düzenlenen yurt gezilerine seçildi. Dolayısıyla Siirt'e giden ressam, o yılların yoksul Anadolu'suyla ilk kez tanıştı. 1954'te Paris'teki ilk sergisinde yer alan ve Mahmut Makal'ın Bizim Köy adlı eserinden esinlendiği resimlerinde, bu gezinin izleri okunmaktadır.)






Bu atlar Avni'nin atları
Kuvayi Milliye atları
Kara yamçı altında ak sağrı dolgun
Titrer burun kanatları
Bu atlar Avni'nin atları


Kuvayi Milliye gelecek yine
Şahin atlar aşarak yeli
Çiğneyerek gavuru da, Anzavur'u da
Kuvayi Milliye gelecek yine
Hem bu sefer ayyıldızlı bayrağıda ışık içinde.


Bu atlar Avni'nin atları
Kuvayi Milliye atları
Titrer burun kanatları.


Bana Avni'nin atlarına 
Binmek nasip olmasa gerek
Ama Memet binecek
Gelecek düşmanla topuz topuza!
Gülüm, Kuvayi Milliye atları
Gözüm, Kuvayi Milliye atları,
Memleketi satanları bağlasınlar,
Kuyruğunuza...



Avni Arbaş'ın çizgileriyle NAZIM HİKMET



 Avni Arbaş, Fransa'da yaşadığı yıllarda, Picasso'ların, Tristan Tzara'ların, Aragon'ların da bulunduğu bir dostlar çevresi edinmiş ve Ecole de Paris ressamları arasında yerini almıştı.
 Ne var ki devlet, Arbaş'ın başarılarını görmezden gelerek askerlik yapmadığı gerekçesiyle onu vatandaşlıktan çıkarır.1977 yılında ülkesine dönen ressam vatansız damgası yer ancak uzun uğraşlar sonunda vatandaşlık hakkını geri alabilmiştir.




Merhaba!

18 Ağustos 2014 Pazartesi

İBRAHİM ÇALLI



   Çallı ile Edip Hakkı birlikte Paris'te okumuşlar. İstanbul'daki arkadaşlıkları da  berdevam. Resim dalında iki büyük usta. Çallı ufak tefek, üflesen uçacak cinsinden birisi. İkincisi bir insan azmanı.Yürüyüşü bile toprağı sarsmacasına. İkisi de içkide sonuna kadar.
   Bir ağustos gecesi Boğaz'da demlenmişler. Sabaha karşı bardan çıkmışlar, bir taksiye binmişler. Çallı yaşça büyük olduğu için adaba göre küçük olan Edip Hakkı'yı evine bırakacak. Ama Edip Hakkı olmazlanmış ve narayı patlatarak kısa kesmiş:
  "Çek oğlum Cihangir'e."
   Çallı'nın evi Cihangir'de bir apartmanın giriş katı. Edip Hakkı, şoföre beklemesini söyleyip iyice sarhoşlamış Çallı'yı sırtlamış, güç bela kapıyı açmış, pelte halindeki Çallı'yı soyup, cadde tarafında bulunan yatak odasına götürmüş. O zamanlar sivrisineklerden korunmak için karyolanın üstünde tül cibinlikler var. Edip Hakkı cibinliği aralayıp Çallı'yı sallasırt yatağa fırlatmış. Sonra sokağa çıkmış ve biraz önce yatağa yatırdığı Çallı, kaldırımın üstünde büzüşmüş bir hallerde. "Ulan sıçarım ben böyle şakanın içine" deyip yeniden sırtlamış Çallı'yı. Getirmiş yeni baştan tülü aralayıp bırakıvermiş güya yatağın üstüne. Yine çıkmış sokağa ve Çallı yine sokakta kaldırımın üstünde yatmakta. Ve inlemekte ki acaip bir şekilde:
  "Allah belanı versin Edip Hakkı. Ulan cibinlik diye pencerenin tülünü aralayıp beni sokağa atıyorsun ikidir. Allah belanı versin."



Hatay'ın Anavatan'a Hasreti 
(İBRAHİM ÇALLI)






İBRAHİM ÇALLI
(d. 13 Temmuz 1882 Çal, Denizli-ö. 22 Mayıs 1960 İstanbul)
 ( Şeker Ahmet Paşa'nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.)


  

Zeybekler
(İBRAHİM ÇALLI)


  Mide kanaması sonucu yaşamını yitiren Çallı'yı Hasan Ali Yücel, ölümünden sekiz gün sonra  30 Mayıs 1960'ta kaleme aldığı "Dostum Çallı" yazısında, şöyle anlatıyor:
   "O'nu son defa Taksim civarında görmüştüm.O şakacı Çallı, benimle uzun bir seyahate çıkacakmış gibi içli içli konuştu. Sesi, kederli bir inilti kadar  ihtiyar ve bitkin, titriyordu. Ayrılırken öpüştük, aksi yönlere yürüdük. Garip bir iç dürtüsüyle arkama döndüm, ne göreyim, o da  bana bakıyordu. Birbirimizi bir kere daha selamladık."




Merhaba!

11 Ağustos 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-CAN YÜCEL



Biliyorum suçluyum, razıyım cezama
Çalmadım, öldürmedim ama
Daha kötüsünü yaptım.
Na'aptım biliyor musunuz Reis Bey?
Tuttum insanları sevdim.



(d. 21 Ağustos 1926,İstanbul-ö. 12 Ağustos 1999, İzmir)


  Can Yücel, tek parti döneminin yedi yıl bakanlığını yapmış "adam"ın oğluydu. Sınava girip burs kazandığı halde babası "bakan kendi oğluna torpil yaptı derler!" diyerek yurt dışına göndermedi. BBC'de Türkçe yayınlar servisinde spiker olarak çalışarak kendi parasıyla Cambridge'de okudu.


Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla-ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim




HASAN ALİ YÜCEL
(d. 17 Aralık 1897, İstanbul- ö. 26 Şubat 1961, İstanbul)
(Öğretmen, Milli Eğitim eski bakanı, Köy Enstitülerinin kurucusu)




"Koskoca Can Yücel grip olacak değil ya, kanser olmuşuz tabi."


  12 Ağustos 1999 gecesi ölen Can Yücel'in cenazesi dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın çabaları ile Datça'ya getirildi ve büyük Gölcük depreminin meydana geldiği 17 Ağustos 1999 tarihinde, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak defnedildi.






"Gittin mi büyük gideceksin! Ayrılık bile gurur duyacak seninle."

( CAN YÜCEL )




Merhaba!