Mustafa Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2026 Pazar

ÜÇ AYRI TARİH

 


Emperyalizmin Tanzimat'la birlikte ekonomimizi nasıl duman ettiğini söyleyip duruyoruz ya, bakın Mustafa Kemal Paşa 1922 Mart'ında bunu ne güzel anlatıvermiş:
"...Tanzimat'ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini müdafaa edemeyen iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zincirleri ile bağladı. Teşkilât ve ferdi kıymet nokta-yı nazarlarından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şerait tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat şubelerimize bu sayede mutlak hâkim olmuşlardı.
Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayr-ı meşru, hakikaten çok kahir idi. Rakiplerimiz bu surette inkişafa müsait sanayiimizi de mahvettiler. Ziraatımızı da rahnedar eylediler. İnkişaf ve tekâmül-ü iktisadi ve maliyemizin önüne geçtiler."
Uyarmam gerekiyor mu? Mustafa Kemal için, 30 yıldır kuyruğuna takıldığımız Avrupa ve Amerika 'rakiplerimiz'dir, 'inkişafa müsait sanayiimizi mahvedenler, ziraatımızı rahnedar edenler'dir. Bunun nedeni de, yine 30 yıldır, Tanzimat'ta olduğu gibi 'yabancı sermayesini' memleketimizde imtiyazlı kılmamızdır.

(ATTİLÂ İLHAN - 24 Şubat 1977 / Hangi Atatürk, İş Bankası Kültür Yayınları)

***

...Çünkü Avrupa Birliği (AB) Türkiye'de sömürü düzeni kurdu. Ustaca manevralarla ekonomik olarak Türkiye'yi kendine bağımlı hale getirdi. Gümrük Birliği ile Türkiye'nin elini kolunu bağladı. AB'nin kazanımlarından doğrudan ya da dolaylı pay alan bir zenginler grubu yarattı. Bu grup siyaset üzerinde de etkin bir konuma geldi. AB lehine kamuoyu oluşturmak için bütün kaynaklarını seferber etti. Bu grup TBMM'deki bütün siyasi partiler üzerinde az ya da çok denetim sağladı. Ayrıca siyasi olarak Avrupa-Atlantik sistem, Türkiye'yi AB yörüngesinde tutmayı temel hedef haline getirdi.
Bu nedenle AB, Türkiye'deki anlı şanlı siyasi partilerin, "kuru gürültü dışında" adım atamayacağını biliyor. Gürültünün 2-3 gün içinde fısıltıya dönüşeceğini görüyor. Bu temelsiz ve ufuksuz partilerin AB'ye ekonomik ve siyasi olarak meydan okuyamayacağını anlıyor. Her aşamada başka bir taviz koparıp, hiçbir şey vermeden yoluna devam ediyor. Türkiye ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor. Düşman kamp Varşova Paktı'nın bütün üyeleri AB'ye girmişken, NATO'nun en sadık müttefikinin kapıda bekletilmesinin ardındaki gerçekleri algılayamayanlar TBMM'yi doldurmuş durumda! Bütün ilgi alanı özlük hakları, kıyak emeklilik ve özel ayrıcalıklar olan ve en büyük kavgayı kırmızı pasaport için veren bu meclisin yapısı değişmediği sürece, AB'nin sömürüsü artarak devam edecektir.

(AMİRAL SONER POLAT - 20 Nisan 2018 / Aydınlık Gazetesi)






Merhaba!    

24 Mayıs 2026 Pazar

HANGİ ATATÜRK

 


Ben Mustafa Kemal'i önemserim. Önemsememde haklı olduğuma inanırım. Bence Kemal Paşa, iktidarın yapısal niteliğini değiştirdiği için önemli bir devrimcidir, 'mazlum milletler'e karşı azgın saldırganlığını sürdüren emperyalizmle boğuştuğu için de yaman bir Üçüncü Dünya lideridir. Mustafa Kemal Hareketi, Tanzimat'la Mütareke arasında oluşan, ama bir türlü gerçek doğrultusunu bulamayan uluslaşma sürecine gerçek dinamiğini verebilmiş, Osmanlı'nın ümmet toplumundan Türk ulusunu çekip çıkarmıştır, hem de ulusal kuvvetleri (Kuva-yı Milliye), ulusal iradenin (irade-i milliye) buyruğuna vererek! Bir önceki iktidarın hâlâ dinsel nitelikler taşıdığı, hâlâ teokratik bir düzenin üzerinde oturduğu hatırlanırsa, "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesinin ne büyük bir devrim sloganı olduğu şıp diye anlaşılır. Sosyalist bir devrim değildi elbette bu, olmayı da düşünmedi, Jöntürkler'in (ne yazık ki biraz da batılı emperyalizm adına) başlatıp da gerçekleştiremedikleri ulusal demokratik devrimin anti-emperyalist bir platformda gerçekleştirilmesinden ibaretti.
Mustafa Kemal'in talihsizliği, adına devrim yaptığı toplumsal sınıfın, yani ulusal burjuvazinin henüz Türkiye'de o tarihte oluşmamış bulunmasıdır. Bilindiği gibi yabancı sermayesi Osmanlı mülküne girdikten sonra Müslüman olmayan azınlıklardan bir komprador burjuvazisi oluşmuş, Kurtuluş Savaşı tam bağımsızlık ilkesini öne alınca, bunların çoğu selâmeti Türkiye dışına kaçmakta bulmuştu. Gariptir ama, bu düzeyde, Mustafa Kemal'in Ulusal Demokratik Devrimi ile Lenin'in Sosyalist Devrimi arasında bir kader benzerliği vardır: Her ikisi de yukarıdan aşağıya devrimlerdir, her ikisi de adına devrim yaptıkları toplumsal sınıflara tam anlamıyla sahip değildirler, her ikisi de az gelişmiş ülkelerde gerçekleştiklerinden ister istemez merkeziyetçi bürokrasi diktalarına doğru yozlaşırlar. Ne var ki bu, her iki devrimin devrim olmak niteliğine gölge düşürmez; çünkü nasıl Sovyetler'de proletarya oluşmuşsa, Türkiye'de de ulusal burjuvazi oluşmuştur.
Ama ulusallığını koruyabiliyor mu, o ayrı hikâye!
1960 sonrası, Atatürkçülük diye iki yanlışa inanmıştır: Birincisi, Mustafa Kemal hareketini, 27 Mayıs ya da 12 Mart türünden bir cuntacılık sanmaktır bunun; Anadolu İhtilâli'nde hiç kuşkusuz ordunun rolü büyüktür ama, başrol onda değildir, tam tersine başından başlayarak devrimi önce halk kongreleri, sonra Millet Meclisi yönetmiştir, ordu ulusal iradeye tâbi kılınmıştır. Kemal Paşa, hele Karabekir ve Ali Fuat Paşalar onunla birlik olduktan sonra, istediği anda Anadolu hareketini bir askeri cunta hareketine dönüştürebilirdi; asla dönüştürmemiş, tam tersi sırası geldiğinde askerin sivile dönüşmesini şart koşmuştur. Atatürk bir Jakobin'dir, bir Fransız Devrimi devrimcisidir, 27 Mayısçılar 12 Martçılar ise Bonapartiste'tirler, aradaki fark uçurumdur, bir uçurum!
1960 sonrası kuşaklarının ikinci yanılgısı, İnönü ile Atatürk'ü karıştırmak oluyor. Gerçi İnönü Kurtuluş Savaşı boyunca ve savaştan sonra da Mustafa Kemal'in yanında bulunmuştur hep, ama o dönemler Kemal Paşa dönemleridir, sonraki İnönü döneminden farklıdırlar. 
(...)
İnönü dönemi, Atatürk devrimciliğinin biçimleştirilmesi, bütün toplumsal ve ekonomik özünden soyutlanarak bir üstyapı devrimi haline getirilmesi demek oluyor. İnönü için çağdaşlaşmak hemen Batılılaşmak haline gelmiş, bunun için de ağırlık üstyapısal değişimlere verilmiştir. 
[İnönü'nün faşizan CHP diktası döneminde, Mustafa Kemal Paşa'nın 'çağdaşlaşmak' ilkesi ('muassır medeniyet seviyesine ulaşmak'), gayet ustalıkla 'Batılılaşmak' biçimine dönüştürülmüştür. Nasıl ki dış politikada, Mustafa Kemal'in ölümüne kadar Batılı emperyalist ülkelerle ittifaklara girmeyen Türkiye, İnönü döneminde İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları imzalamıştır. Daha 1937'de Mustafa Kemal Paşa'nın Hatay dolayısıyla savaşmaya kalkıştığı Fransa ile.]
Batı musikisi, köy enstitüleri, klâsiklerin çevirisi, halkevlerinin önem kazanması, ilköğretim seferberliği gibi öğeler bu İnönü Atatürkçülüğü'nün temelleridir. Bu temellerin anti-emperyalist, büyük sanayileşmeden yana, tam bağımsızlıkçı Anadolu devrimi ilkeleri ile yakınlığı tartışma götürür.
Bana kalırsa, gençler Mustafa Kemal gerçeğini tarihsel bağlamı içinde yeniden ele alırlarsa, en azından onun sunyatsen konumunda olduğunu görecek, üstelik çok daha radikal bir girişimci olduğunu saptayacaklardır. Yanılgılar, ödüncü, emperyalist yardakçısı, diktaya eğilimli bazı yönetici kadroların Atatürkçü geçinmelerinden, genç kuşakların da inceleyip araştırmadan buna inanmalarından doğuyor besbelli...

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)





Merhaba!
   

28 Ekim 2024 Pazartesi

KEMALİST CUMHURİYET

 


ATTİLÂ İLHAN

1948'de Duvar'la başlattığı, Nâzım Hikmet'e "Duvar beni çok sevindirdi. Attilâ İlhan gayet soylu, özlü şair. Pek beğendim. Aşkolsun delikanlıya!" dedirten şairliğini ömrü boyunca sürdürdü Attilâ İlhan. Şiirle aşkı, siyaseti, özgürlüğü bütünleştirerek "Attilâ İlhan Şiiri"ni yarattı.

Bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak 
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı savaşmaktayım.

1950'lerde Paris'teyken bir Fransız devrimci dostunun "...Devrim iyi hoş ya, sizin orda 1920 yılına doğru basbayağı antiemperyalist bir savaş verilmiş, Mustafa Kemal diye bir adam çıkmış, nedir bu adamın özelliği, bu savaşın ve devrimin özü" sorusu karşısında utandı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'le ilgili bildiklerinin okullarda öğretilenlerden öteye gitmediğini fark etti.
Kuvayı Milliye ve önderini öğrenmeye başladı. Mustafa Kemal hareketinin antiemperyalist nitelikleri açıkça belli olan bir ulusal demokratik devrim olduğu, Osmanlı ümmet toplumundan Türk ulus toplumuna geçişi öngören bir süreci başlattığı bilincine ulaştı.
(...)
Bu uyanıştan sonraki romanlarının kahramanları, belirli bir tarihsel yaşantı içinden çıkmış insanlar oldu ve Kurtlar Sofrası'nda Kurtuluş Savaşı'nı gerçekleştiren kuşak, "Kuvayı Milliye ruhu"nu arayan boyutuyla karşımıza çıktı. Romanın kahramanı Mahmud Ersoy, "Biz yarım kalmış bir inkılâbın çocuklarıyız" dedi.
(...)
Sosyalizmin kendini bulabilmesi için Kemalizmle arasındaki bağları koparması gerektiğini söyleyen kimi sol düşünüşlerin karşısında "Kemalizmin sosyalizme aykırı olmadığı"nı söyledi:
"Kemalizm tarih sahnesine bir halk kurtuluş hareketi olarak çıkar; radikal jacoben Cumhuriyetçiliği sonradan, laikliği daha da arkadan gelecektir.
Kim ki Kemalistliğini bu tarihi sacayağına oturtmaz, acaba ne kadar Kemalisttir.
Hele o antiemperyalist olmadan Atatürkçü geçinen sürüngen politikacı, hangi tarih mahkemesi önünde beraat edecektir, çok merak ederim."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***


Cumhuriyetin önünde hazır bir model yoktu. Yolunu düşünerek, arayarak, deneyerek açtı. Şartlardan, ihtiyaçlardan, imkânlardan, tarihten yararlandı. Para yok, kredi yok, yetişmiş yeterli sayıda eleman, uzman yok, araç-gereç yok. Osmanlıdan borca batık bir miras kalmış. O altın kuşağın iki gücü vardı sadece: Akıl ve yurtseverlik. Bu iki güçle yola çıktılar.
Mucizeler yarattılar.
Her şeyi başarabildiler mi? 15 yıla sığabilecek her şeyi çok fazlasıyla başardılar. Eksikleri tamamlamak sonraki kuşaklara düşerdi. Sonraki kuşaklar görevlerini yaptılar mı? Bunu duygusallığa, partizanlığa kapılmadan dürüstçe sorgulamamız gerek.


TURGUT ÖZAKMAN
(Cumhuriyet-Türk Mucizesi, Bilgi Yayınevi)


***


Devrim, insanın insan tarafından sömürülmesine son veren bir kavganın adıdır.

Ulusal bağımsızlık, bir devletin bir başka devlet tarafından sömürülmesini reddeden bir onurlu ortak bilinçtir.

Sosyalizm, bu ulusallığı ve sınıfsallığı iç içe taşıyan bir kuram, bir yaşam biçimi ve devlet yönetimidir.

"Emeği ile yaşayanların devlet yönetiminde söz sahibi olacakları bir düzeni savunuyorum. Kurtuluş Savaşı'mızın antiemperyalist bilincinden kaynaklanan Kemalist Devrimi ve emekçi halkımızın nasırlı elleriyle kuracağı bağımsız Türk sosyalizmini savunuyorum, var mı bir diyeceğiniz?"


UĞUR MUMCU
(Kemalizm ve Sosyalizm-TAYLAN ÖZBAY, telgrafhane yayınları)







EN BÜYÜK BAYRAM KUTLU OLSUN !

19 Mayıs 2019 Pazar

ANADOLU' YU ANLAMAK




TERCAN

Mamahatun Türbesi iki katlı
Alt katta yılan parlar

Bir at kişner sümbüli
Kamyonları ala boyar

Rüzgar
Az ötedeki
Eski kervansarayı
Eleştirir durur

İhtiyar adamla çocuk
Ordadırlar

Hiç konuşmazlar

Çömelmiştir ihtiyar
Bir olanak gibi
Sıkmıştır avucunu

Çocuğunsa
- Göz göze gelebilirseniz -
İpi kopmuş bir uçurtma
Hızla uzaklaşır bakışlarından.


CEMAL SÜREYA
(Fotoğraf: ARA GÜLER)









   Gençlerimiz üzerinde, hiç değilse büyükçe bir bölümünün üzerinde kültür olarak yalnızca popüler kültürün etkisi var. Kendilerini yetiştirmiş olanlar bu bilinci kendi çabalarıyla kazanmış durumdalar. Yoksa biz çocuklarımızda ve gençlerimizde kendi kültürlerini hiçbir komplekse kapılmadan benimseme isteği uyandıramıyoruz. Ne türkü biliyorlar ne Dadaloğlu'nu ne Itri'yi tanıyorlar. Dolayısıyla geleneğin içinden yaşatılacak olanı seçme ve yaşatma isteği duymadıkları gibi, kendilerini her an başka bir kültüre kapılanacak köksüz bireyler olarak hissediyorlar ve olanak buldukları ilk anda da bunu yapıyorlar zaten. 


FEYZA HEPÇİLİNGİRLER
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap) 









    Özellikle 1. Dünya ve Çanakkale Savaşı sırasında ülkenin tıp eğitimi veren tek kurumu Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, hocalarını, öğrencilerini cepheye yolluyor, eğitime ara vermek zorunda kalıyor, binası ise tamamen hastaneye dönüşüyordu.
   Sadece cephede savaşmakla kalmıyor, savaş olmadığında ya da geride kalan kıdemsiz tıbbiyeliler, direnişte bizzat çalışıyorlardı.
  Ülkede herkes askerdir, eli silah tutan tüm erkekler savaştadır. Gerçek kurumsal düzeyde tek hastane vardır, ülkenin her yanındaki cephelerde tüm hekimler subaydır, askerdir.
   Yaralılar iyileştirilir, komutan hastalarını, askerlerini dolaşır. Hastanede, kışlada, revirde, cephede çadırda, savaşta. Tabip subay, iyileşenleri, tekrar silah tutabilecekleri savaşa, taburuna yollar, "taburcu" eder.
   Başka hiçbir milletin, ülkenin hastanesinde, hastalar iyileştiklerinde "taburuna yollanmaz, taburcu " edilmez...
  (Opr. Dr. METEHAN KILIÇ - eskisehirekspres.net)







   "İki Mustafa Kemal vardır. Biri karşınızda oturan ben; et ve kemik, fani Mustafa Kemal... İkinci bir Mustafa Kemal var; onu 'ben' kelimesiyle ifade edemem. O, ben değil, bizdir. O, burada oturan sizler, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve yeni mefkure için uğraşan aydın ve mücahit bir zümredir. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüs ettiklerim, onların hasret duyduklarını tatmin içindir. O Mustafa Kemal bütün bir aydın ve mücahit zümrenin temsilcisidir. Fani olmayan, yaşaması ve muvaffak olması mukadder olan Mustafa Kemal odur." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.17, s.255)









"Geçmişini bilmeden kurulan bir gelecekte, neyin eksik kaldığını kim bilebilir?"


FİLİZ ÖZDEM
(Peki Şimdi Nereye?)







Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.


NÂZIM HİKMET













Merhaba!





   


   


4 Mart 2018 Pazar

MUSTAFA KEMAL' İN KADINLARI





   "1918 yılının o uğursuz Kasım günlerinde Avrupa'nın geniş savaş alanlarında top sesleri kısılıp da 'Ateşkes' borusu çalındığında 'evi barkı yalnızca askerlik hizmeti' olan eski yiğitlerden kim kendi kendine şu soruyu sormamıştır: 
   'Şimdi ne olacak?'
   'Ne yapmalı, ne etmeli?'
 - Çoğumuzu, gül kokulu döşekler beklemiyordu ve herkesin bir genel müdür dayısı yoktu."
  Alman ordusunda Yüzbaşı olan Hans Tröbst, önsöz yerine yazdığı bu girişte, savaş sonrası ruh halini böyle anlatıyor. Sonunda, Almanya'nın edilgen durumuna isyan ediyor, isyan eden birini, bir ülkeyi arıyor. Duyuyor ki Mustafa Kemal, Avrupa'ya kafa tutuyor: 
  "Sürdüm atımı 'Kemalciler' yönüne
   Duydum ki seferber olmuşlar İzmir'e" diyor...


 ...İstanbul'dan Gelibolu'ya, oradan Ankara'ya gelişi tam bir serüven bu yüzbaşının. Oradan da Milli Savunma Bakanlığı onu, Eskişehir'e gönderiyor. Eskişehir'de istihkâmda görevlendiriliyor.
  "Beni burada en çok vagon fabrikası ilgilendirdi, burası büyük bir beceriyle askeri bir tamirhaneye çevrilmişti. Yetenekli montajcılar burada İngilizlerden ele geçirilen iki bozuk uçaktan bir sağlam uçak yapıyorlardı; demir tornacıları, İtilaf Devletlerinin işgal sırasında ülkede bıraktıkları topları kullanılmaz hale getirmek için çıkardıkları top kamalarını vagon akslarından yeniden imal ediyorlardı. Bu atölyelerde akıl almaz şeyler görmek mümkündü; bunların birçoğu ne kadar yetersiz araçlarla yapıldıklarını düşününce mucize sınırındaydı." 


    Cepheye mermi taşıyan kadınlarımızı mitolojik kahramanlarla eş tutar Hans.
  "İstasyon meydanında şahane halılarla eski gümüş işlerine hayran kalmak mümkündü. Zira halılar burada bavulların ve çuvalların yerine geçiyordu, muazzam denklerin üstünde ve yanında mutsuz sahipleri oturuyordu: Çoğunlukla kadınlar ve çocuklar.
  Ve en büyük felaket en katı örf ve âdetleri, en kutsal fikirleri yıkıp geçiyordu. Geniş, dalgalanan, kara ipek giysileriyle hemen bütün kadınlar peçelerini arkaya atmışlar, yüzlerini avuçlarına dayayarak kocaman, koyu, badem gözlerini umutsuz, önlerine dikmişlerdi.
   Bu Niobe endamlıların yanından geçerken Schiller'in zafer şenliğinden şu sözler aklıma geldi:
   Ve uzun sıralar halinde bakınıp / Oturuyordu Truvalı kadınlar kümesi..." (HİDAYET KARAKUŞ Aydınlık Kitap)



   Resim: Prof. Dr. MEHMET BAŞBUĞ







   Mustafa Kemal'in heryerde adamı vardır. Hatta içlerinde kadın olanlar da vardı. Nihat Hala, Doktor Fahri tarafından yeminli olarak Mustafa Kemal'in gizli teşkilatına katılmıştı. Şişli'deki bir konakta oturan ve nişanlısı cephelerde kalmış Nigar Hanım da teşkilata katılmıştı. Nihat Hala ve Nigar Hanım'ın görevleri Pera Palas, Serkldoryan gibi yerlerde haber alıp bunu merkeze bildirmekti. Ve bir gün akşamüzeri ikisi de Pera Palas'ta işgal devleti generallerini dinlemekteler. İkisi de konaklarda dadılarından yabancı dil öğrenmişlerdir. Ve bir işgal generali konuşmaya başlar:
   "Anadolu'daki Kemalist milliyetçiler, Kuvayı Milliye derslerini alacaklar. Zaten Mustafa Kemal'in elinde ordu da yok. Silahlarını da aldık. Artık Anadolu topraklarında istediğimiz paylaşımları yapacağız. Kati hâkimiyet bizimdir."
   Nihat Hala ve Nigar Hanım generale şöyle derler:
  "Siz bir gün gideceksiniz. Çanakkale'de olduğu gibi orada da karşınızda Mustafa Kemal Paşa ve ordumuz vardır. Ve siz emperyalistler sanmayınız ki arzularınıza ulaşabileceksiniz... Ateşle oynuyorsunuz... Ve o ateşle yanacaksınız."
 Bir işgal generali, "tutuklanmaktan çekinmeden bu sözleri nasıl söylüyorsunuz" deyince ikisi de aynı anda cevaplarlar:
  "Biz Türk kadınları için vatan mevzubahis oldu mu ölüm dahi bize hiç gelir." (TAYLAN SORGUN - Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü)











Merhaba!




19 Mayıs 2017 Cuma

BAĞIMSIZLIK UĞRUNA





Resim: NED PAMPHİLON




   Mustafa Kemal, Mondros Ateşkesi'nden 2 hafta sonra, 13 Kasım 1918 günü, 55 parçalık işgal donanması Sarayburnu açıklarından İstanbul Boğazı'na giriş yaparken Haydarpaşa Garı'nda trenden yeni iniyordu. Kendisini bekleyen Fransız bayraklı Enterprise isimli istimbota (sonradan Kartal istimbotu) binerken yanındaki yaveri Cevat Abbas'a döndü ve ağzından 3 kelimelik bir cümle çıktı: "Geldikleri gibi gidecekler." (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)









   3 Mart 1931'e kadar devam eden üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog gerçekleşir. Mustafa Kemal bir gün yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler. Sonra Hasan Âli söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerini bildirir.







   KURTULUŞ  OVALI - soL Haber:

 ...İlginç bir şekilde Deniz Gezmiş'i hiç tanımamış olan Nazım Hikmet'in 1960'ların başında yazdığı iki şiir sanki Deniz Gezmiş'e yazılmıştır. Birisinde Nazım Hikmet bir kahin gibi Deniz Gezmiş'e "Delikanlım" diye seslenmiş, diğerinde ise Deniz'e " Hoşça kal Kardeşim Deniz" diyerek veda etmiştir;

   Delikanlım! İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin...
   Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...
   Delikanlım! Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
   Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.
   Delikanlım! Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin.
   İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha.



   DENİZ GEZMİŞ (1970) ve NAZIM HİKMET (1941) Bursa Cezavi'nde aynı koğuşun aynı penceresinde


Bir şeyler anlattın bize / Hoşça kal kardeşim deniz
Denizliğin kaderinden / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha umutluyuz / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha adam olduk / Hoşça kal kardeşim deniz
İşte geldik gidiyoruz / Hoşça kal kardeşim deniz  







  ...Cumhuriyete, Mustafa Kemal'e, uygarlığa sahip çıkmak için paraya, güce veya üniformaya ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyaç boyun eğmemek ve ruhen teslim olmamaktır. O da umut etmeyi gerektirir. Umudun olduğu her anda ve yerde mutlaka bir çözüm vardır. Umutsuzluk ise savaşmadan kaybetmektir. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)








Merhaba!

19 Mayıs 2016 Perşembe

TAM BAĞIMSIZLIK




"Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir."

DENİZ GEZMİŞ
(İdam edilmeden önceki son mektubundan)








   Mazhar Müfit Kansu'nun günlüğünden:

   Hele, Hikmet ismindeki askeri tıbbiye talebesi ve Sivas Kongresinde askeri tıp talebesi delegesi olan bir genç, İstanbul efendi ve paşalarına vatanseverlikte, memleketçilikte, milliyetçilikte rehber ve örnek olacak ölçüde doğru düşüncenin, milli inan, heyecan ve imanın sahibi bulunuyordu. Bu genç de Paşa'nın odasındaydı. Sanki birden bire ateş ve heyecan kesilmiş olarak, yüksek sesle;
   "Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle red ve takbih ederiz. Farzı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal'i 'vatan kurtarıcısı' değil, 'vatan batırıcısı' olarak adlandırır ve tel'in ederiz" diye bağırdı.
   Bu gencin yürekten kopup gelen bu sözleri karşısında hazırunun bir çoğunun gözler yaşarmıştı. Mustafa Kemal Paşa da müteheyyiç olmuştu. Heyecanlı bir sesle; "Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin" dedi. Sonra Hikmet Bey'e dönerek; "Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, ekalliyette (azınlıkta) kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm!"


(Tıbbiyeli Hikmet, 1934 Soyadı Kanunu'ndan sonra 'Boran' soyadını aldı. 26 Mayıs 2012 günü 
kaybettiğimiz ünlü TRT sunucusu Orhan Boran'ın babasıdır.) 




"Bu biricik adamın benzerinin bir daha dünyaya geleceğini zannetmiyoruz.
Onun hakiki büyüklüğünü zaman gösterecektir."

(Deutsche Allgemeine Zeitung)








Merhaba!

31 Mayıs 2015 Pazar

SİYAH AYAK




   (SİYAH AYAK: Safkan olmayan Fransızlara verilen takma isimdir. Aşağılayıcı bir anlamı vardır!)




   ..."Çağdaş Batı Değerleri"nin temelini oluşturan Fransız Devrimi'nin liderlerinden Maximilien Robespierre, 1792 tarihinde Jakobenler Kulübü'nde   yaptığı konuşmada Fransa'nın Korsika, Saint Domingo ve Afrika'da uyguladığı sömürgecilik politikasını mahkum ediyordu...
   ...İç politikada 1789 Devrimi'nin ilkelerini ulus-devlet modeli üzerinden hayata geçiren Fransa, dış politikada ise emperyal saldırganlığına devam etti...(SİNAN GÜZELTAN - Aydınlık Gazetesi)


   ...Fransa, Güneydoğu Asya, Kuzey Afrika ve diğer yerlerdeki sömürgelerinden aktardığı ekonomik artık sayesinde Fransız işçi sınıfının devrimci özelliklerini yok etti, onları kapitalizmin mezar kazıcıları olmaktan emperyalizmin ve kapitalizmin payandalarına dönüştürdü. Fransız sömürgelerinde Fransa'ya karşı yürütülen bağımsızlık savaşlarında Fransız sosyal demokratlarının tavrı sömürüden ve zulümden yana oldu...(YILDIRIM KOÇ - Aydınlık Gazetesi)


uyuşmaz yollarımız ayrı;
sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
benimki aslan ağzında;
sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.
ama seninki de kolay değil, kardeşim;
kolay değil hani,
böyle kuyruk sallamak tanrının günü.


ORHAN VELİ KANIK




   ...Eşitlik-Kardeşlik-Özgürlük ilkelerini şahsında cisimleştiren Robespierre, 1794 Temmuzunda karşı devrimciler tarafından giyotine gönderildi...
   ...Fransa'nın eski sömürgelerinden Cezayir ve Mali kökenli Fransız vatandaşları tarafından saldırıların gerçekleştirildiği Paris'te Robespierre'in adını taşıyan bir sokağın dahi bulunmaması tesadüften ibaret değildir...
   ...Robespierre'in şahsında 1789 devrimini reddeden Fransa başta olmak üzere Batı, insanlık değerlerine karşı gerçekleştirdiği ihanetin bedelini kendi topraklarında da saldırıya uğrayarak ödemektedir.
                                                          (SİNAN GÜZELTAN - Aydınlık Gazetesi)

   (Paris'te 27 Ekim 2005 akşamı azınlık ayaklanmasının başladığı banliyöde işsizlik oranı yüzde 40'ın üzerindedir.)



   "Kesin olarak inanmaktayım ve bu inancımı yurttaşlarım da paylaşmaktadır ki, bir taraftan Batılı emekçiler, diğer taraftan köleleştirilen Asya ve Afrika halkları, bugün milletlerarası sermayenin, onları birbirine kırdırmak,
köleleştirmek ve efendilerinin azami karı için onları kullandığını anladıkları ve sömürge politikalarının bir cinayet olduğu bilinci dünya emekçi kitlelerinin kalbine yerleştiği gün burjuvazinin iktidarı son bulacaktır."


MUSTAFA KEMAL




"Bizim mahallede kimse kimseye ne milletsin diye sormaz. Fukara adamın milleti mi olurmuş?

ELİF DURDU
(Düş Kıyamet)





Merhaba!

      
   
   

25 Ağustos 2014 Pazartesi

YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR




"Para her şeyi yapar diyen, para için her şeyi yapar."

BENJAMİN FRANKLİN




   Mustafa Yıldırım'ın "Ulus Dağı'na Düşen Ateş"  adlı romanında Çerkes İsmail Çavuş öfkeden kararmış yüzüyle şöyle der:
   "Elleri toprağa, tezgaha varmamışlar, hep hazırdan yemeye alışmış olanlar; hangi dinden, hangi milletten olurlarsa olsunlar, ruhlarını satmaya hazırdırlar!"



  Yoksulluk, " İnsanı iş sağlayarak onuruna kavuşturacak savaşın zaferine kadar" yeryüzünden kalkmayacaktır. (KERİM KORCAN- Ter Adamları)







O, saatı sordu.
Paşalar: "Üç",dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstüne yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur-Ayvalı hattı üzerinde
manga mevzidedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla 
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer 
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" dediler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz 
kaçtığı için korkar.


NAZIM HİKMET
(Kuvayi Milliye-Sekizinci bap)





   
   Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'in önderliğinde halkımızın savaşıydı. Ve Nazım Hikmet kadar hiçbir şair, Kurtuluş Savaşı şairiyim diyenler bile, Mustafa Kemal Paşa'yı hiç bu kadar anlamlı ve güzel anlatmadı. Yahya Kemal'in Kurtuluş Savaşı'yla ilgili tek bir dizesi bile yok. Ama Nazım Hikmet 13 yıl hapishanede yattı. Yahya Kemal ise ömrü boyunca en yüksek maaşlarla çalıştı. Türkiye bu ayrımı yapamadığı için geri kalmışlıktan kurtulamıyor. (AYDINLIK KİTAP) 






HALDUN TANER
(d. 16 Mart 1915, İstanbul-ö. 7 Mayıs 1986, İstanbul)
  ( Öykü, tiyatro,ve kabare yazarı, öğretim üyesi ve gazeteci. Türk Tiyatrosu'ndaki ilk epik tiyatro örneği olan "Keşanlı Ali Destanı" adlı oyunu ile dünya çapında tanındı. 1967'de Devekuşu Kabare'yi kurdu.)


   Haldun Taner "Devekuşuna Mektuplar" adlı kitabında şöyle seslenir Devekuşu'na:

   "Dün ıslıkladığımızı bugün alkışlıyoruz. Bugün övdüğümüzü yarın yuhalıyoruz. 
   Ve işin kötüsü, bütün bunları hiç yadırgamıyor, olağan buluyoruz.
   Hafıza galiba ahlakın ilk şartı.
   Ama ben, bunu, hafızasızlıktan çok, başka bir şeye daha yoruyorum Devekuşu:

   Gerçek kahraman yokluğunda, eldeki mevcuttan yalancı pehlivan yaratma ihtiyacına.."







Merhaba!

   

19 Mayıs 2014 Pazartesi

BAĞIMSIZLIK





    "  Hangi istiklal vardır ki ; ecnebilerin nasihatleriyle , ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. "

                                                                               MUSTAFA KEMAL

                                                                            (6 Mart 1922-T.B.M.M.)


    Erol Toy' un Azap Ortakları romanında Şeyh Bedreddin şöyle der:


   " Kimse egemenden yumuşak yüreklilik, insan sevgisi bekleyemez. Bunlar egemenliğin koşullarına aykırıdırlar. Kitleler adına tarih içinde her elde edilen hak, mutlaka zorla alınmıştır."


    Aşağıdaki satırlarsa Suay Karaman' a ait:

   " Üç yüz yılı aşkın süreden beri  dünyayı egemenliği altında tutan gelişmiş sanayi ülkeleri, ilk kez işgal ettikleri yoksul bir ülkeye boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı sömürge olarak, büyük devletlerin egemenliği altında bulunan ezilmiş uluslara, emperyalizmin yenilebileceğini gösterdiği gibi, onlara örnek de olmuştur."


   Bülent Esinoğlu son noktayı koyuyor:

   "Dünya tarihi esas itibari ile Batı' nın Doğu' yu yağmalama tarihidir. Batı , yağmaladıkları ile kendi iç düzenini sağlar."
    
                                                                           
                                                                               Merhaba!

6 Nisan 2014 Pazar

HAYATA DAİR

    

    "Hayat, mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip olmak ve mağlup olmamak"

                                                                            MUSTAFA KEMAL


      Tarık Dursun'un " Denizin Kanı" adlı romanında Şaban Reis şöyle der:

   "Dayanacağız. Sonuna kadar. Ahtapot dediğin hemencecik pes etmez. Bir kolunu kes, on kolu kalır, iki kolunu kes, dokuz. Bütün kollarını kesmeye ise, adamın gücü, kuvveti yetmez."



TARIK DURSUN K. ( d. 1931, İzmir) Yazar ve yayınevi yöneticisi.
     

        Berber Hüseyin. Mehmet Başaran' ın " Yüreğinin Sesi Zeytin Ülkesi" kitabındaki kahramanı. Şöyle diyor:

       " İlkçağdan beri olagelen işler bunlar. Suyun ödevi akmak, onlarınki de akarsuya kilit vurmaya çalışmak. Yüzyıllar geçmiş vurabilmişler mi? Öldürmüşler, yakmışlar, kapamışlar susturabilmişler mi? Dedelerinin, ağababalarının yapamadığını bunlar mı yapacak?"



   
      MEHMET BAŞARAN ( d. 1926 Ceylanköy- Lüleburgaz- Kırklareli) Şair, yazar. Kepirtepe Köy Enstitüsü' nü ve Hasanoğlu Yüksek Köy Enstitüsü' nü bitirdi. Askerliğini yaparken Yedeksubay Okulu' ndan çavuşa çıkarıldı.



ve cellat uyandı yatağında bir gece
tanrım dedi bu ne zor bilmece
öldükçe çoğalıyor adamlar
ben tükenmekteyim öldürdükçe



ATAOL BEHRAMOĞLU ( d. 1942 Çatalca- İstanbul) Şair, yazar, çevirmen. 1982'de Barış Derneği kurucu ve yöneticisi olarak tutuklandı. Cezaevinde bulunduğu sırada, Asya- Afrika Yazarlar Birliği Lotus Ödülü' nü kazandı.



Ağaçların meyve verebilmesi için çiçekler ölür.

( Çin atasözü )



Merhaba!