fransız devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fransız devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2026 Pazar

HANGİ ATATÜRK

 


Ben Mustafa Kemal'i önemserim. Önemsememde haklı olduğuma inanırım. Bence Kemal Paşa, iktidarın yapısal niteliğini değiştirdiği için önemli bir devrimcidir, 'mazlum milletler'e karşı azgın saldırganlığını sürdüren emperyalizmle boğuştuğu için de yaman bir Üçüncü Dünya lideridir. Mustafa Kemal Hareketi, Tanzimat'la Mütareke arasında oluşan, ama bir türlü gerçek doğrultusunu bulamayan uluslaşma sürecine gerçek dinamiğini verebilmiş, Osmanlı'nın ümmet toplumundan Türk ulusunu çekip çıkarmıştır, hem de ulusal kuvvetleri (Kuva-yı Milliye), ulusal iradenin (irade-i milliye) buyruğuna vererek! Bir önceki iktidarın hâlâ dinsel nitelikler taşıdığı, hâlâ teokratik bir düzenin üzerinde oturduğu hatırlanırsa, "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesinin ne büyük bir devrim sloganı olduğu şıp diye anlaşılır. Sosyalist bir devrim değildi elbette bu, olmayı da düşünmedi, Jöntürkler'in (ne yazık ki biraz da batılı emperyalizm adına) başlatıp da gerçekleştiremedikleri ulusal demokratik devrimin anti-emperyalist bir platformda gerçekleştirilmesinden ibaretti.
Mustafa Kemal'in talihsizliği, adına devrim yaptığı toplumsal sınıfın, yani ulusal burjuvazinin henüz Türkiye'de o tarihte oluşmamış bulunmasıdır. Bilindiği gibi yabancı sermayesi Osmanlı mülküne girdikten sonra Müslüman olmayan azınlıklardan bir komprador burjuvazisi oluşmuş, Kurtuluş Savaşı tam bağımsızlık ilkesini öne alınca, bunların çoğu selâmeti Türkiye dışına kaçmakta bulmuştu. Gariptir ama, bu düzeyde, Mustafa Kemal'in Ulusal Demokratik Devrimi ile Lenin'in Sosyalist Devrimi arasında bir kader benzerliği vardır: Her ikisi de yukarıdan aşağıya devrimlerdir, her ikisi de adına devrim yaptıkları toplumsal sınıflara tam anlamıyla sahip değildirler, her ikisi de az gelişmiş ülkelerde gerçekleştiklerinden ister istemez merkeziyetçi bürokrasi diktalarına doğru yozlaşırlar. Ne var ki bu, her iki devrimin devrim olmak niteliğine gölge düşürmez; çünkü nasıl Sovyetler'de proletarya oluşmuşsa, Türkiye'de de ulusal burjuvazi oluşmuştur.
Ama ulusallığını koruyabiliyor mu, o ayrı hikâye!
1960 sonrası, Atatürkçülük diye iki yanlışa inanmıştır: Birincisi, Mustafa Kemal hareketini, 27 Mayıs ya da 12 Mart türünden bir cuntacılık sanmaktır bunun; Anadolu İhtilâli'nde hiç kuşkusuz ordunun rolü büyüktür ama, başrol onda değildir, tam tersine başından başlayarak devrimi önce halk kongreleri, sonra Millet Meclisi yönetmiştir, ordu ulusal iradeye tâbi kılınmıştır. Kemal Paşa, hele Karabekir ve Ali Fuat Paşalar onunla birlik olduktan sonra, istediği anda Anadolu hareketini bir askeri cunta hareketine dönüştürebilirdi; asla dönüştürmemiş, tam tersi sırası geldiğinde askerin sivile dönüşmesini şart koşmuştur. Atatürk bir Jakobin'dir, bir Fransız Devrimi devrimcisidir, 27 Mayısçılar 12 Martçılar ise Bonapartiste'tirler, aradaki fark uçurumdur, bir uçurum!
1960 sonrası kuşaklarının ikinci yanılgısı, İnönü ile Atatürk'ü karıştırmak oluyor. Gerçi İnönü Kurtuluş Savaşı boyunca ve savaştan sonra da Mustafa Kemal'in yanında bulunmuştur hep, ama o dönemler Kemal Paşa dönemleridir, sonraki İnönü döneminden farklıdırlar. 
(...)
İnönü dönemi, Atatürk devrimciliğinin biçimleştirilmesi, bütün toplumsal ve ekonomik özünden soyutlanarak bir üstyapı devrimi haline getirilmesi demek oluyor. İnönü için çağdaşlaşmak hemen Batılılaşmak haline gelmiş, bunun için de ağırlık üstyapısal değişimlere verilmiştir. 
[İnönü'nün faşizan CHP diktası döneminde, Mustafa Kemal Paşa'nın 'çağdaşlaşmak' ilkesi ('muassır medeniyet seviyesine ulaşmak'), gayet ustalıkla 'Batılılaşmak' biçimine dönüştürülmüştür. Nasıl ki dış politikada, Mustafa Kemal'in ölümüne kadar Batılı emperyalist ülkelerle ittifaklara girmeyen Türkiye, İnönü döneminde İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları imzalamıştır. Daha 1937'de Mustafa Kemal Paşa'nın Hatay dolayısıyla savaşmaya kalkıştığı Fransa ile.]
Batı musikisi, köy enstitüleri, klâsiklerin çevirisi, halkevlerinin önem kazanması, ilköğretim seferberliği gibi öğeler bu İnönü Atatürkçülüğü'nün temelleridir. Bu temellerin anti-emperyalist, büyük sanayileşmeden yana, tam bağımsızlıkçı Anadolu devrimi ilkeleri ile yakınlığı tartışma götürür.
Bana kalırsa, gençler Mustafa Kemal gerçeğini tarihsel bağlamı içinde yeniden ele alırlarsa, en azından onun sunyatsen konumunda olduğunu görecek, üstelik çok daha radikal bir girişimci olduğunu saptayacaklardır. Yanılgılar, ödüncü, emperyalist yardakçısı, diktaya eğilimli bazı yönetici kadroların Atatürkçü geçinmelerinden, genç kuşakların da inceleyip araştırmadan buna inanmalarından doğuyor besbelli...

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)





Merhaba!
   

8 Şubat 2026 Pazar

DİL VE DÜŞÜNCE

 

Beklerken dayanamadım, alaylı bir filozof olduğunu bilirdim.
"Baba, Batı'da ilk yıl ciddi bir düşünce tarihi dersleri veriyorlar gençlere," dedim.
"Felsefe mi?"
"Öncelikle felsefe, bilim tarihi."
"Evet evet... Altyapının sağlamlığı. Beynin kıvrımlarını harekete geçirmek. Düşüncenin serbest bırakılması, hatta tetiklenmesi. İnsanoğlunun en büyük icadı dil, en müthiş aracı düşünce. Felsefe bütün bilimlerin ana kraliçesi. Bir filozof öyle demişti. Russell'dı sanırım, Popper miydi acaba? Yoksa yanılıyor muyum? Neyse, söz önemlidir, söyleyen sonra gelir."

(FATİH ATİLA - Beethoven Club, KeKeMe Yayınları)


***


"...Barış davasına mı katılmak istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Köylünün kalkınmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Veremin kalkmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın... Önce dil. Dil düşüncenin aracıdır da onun için. Dilsiz düşünülemez. O sizin söylediğiniz davaların hepsi düşünceye dayanır. 
O sizin söylediğiniz davalara Avrupalılar bizden daha iyi çalışıyorlar. Neden? Yüzyıllardan beri kurulmuş dilleri var da onun için, o dille düşünebiliyorlar, o dilin yardımı ile düşündüklerini söyleyebiliyorlar da onun için. XVI. yüzyılda Ronsard, Rabelais, Amyot, Montaigne gibi adamlar Fransız dilini kurmasalardı, bir Descartes yetişemezdi, Voltaire, Rousseau, Montesquieu, Diderot yetişemezdi, Fransız Devrimi olmazdı..."

(NURULLAH ATAÇ - Ararken, TDK Yayınları)


(Nurullah Ataç kazandırmasaydı "anı, anlatı, aşama, bağnaz, beğeni, bellek, betimlemek, bildiri, bilge, bilim, bilinç, birey, çeviri, dayanışma, devrim, doğa, düşün, eleştiri, erdem, esin, etki, eylem, ezgi, gerçekçi, giysi, giz, güldürü, günce, içerik, izlenim, karabasan, katkı, konut, kuşak, nesnel, olay, olumlu, ozan, ödev, öğreti, önermek, öykü, özgün, özgürlük, sav, sorumluluk, sorun, söyleşi, tanım, toplum, tutku, ulusçuluk, us, utku, uyak, uygar, yanıt, yankı, yapıt, yargı, yasa, yaşam, yazım, yazın, yetki, yoksun, yöntem" ve daha yüzlerce sözcükle tanışmayacaktık.)

***


"Dil yürüyor! Yürüyenin önünde durulmaz."


NÂZIM HİKMET






Merhaba!

26 Mart 2024 Salı

FİGARO'NUN DÜĞÜNÜ

 



12 Ekim 1781. Versailles sarayında küçük bir salonda Kraliçe Marie-Antoinette'in baş hizmetkârı Madame Campan, Kral XVI. Louis ve Kraliçe'ye henüz yayınlanmamış ve sahneye konulmamış Çılgın Gün veya Figaro'nun Düğünü başlıklı bir tiyatro oyununun metnini okuyordu.
Beaumarchais (Pierre-Augustin Caron De Beaumarchais) dünya çapında bir üne erişmesini sağlayacak bu oyunu 1778'de yazmış ancak içeriğinin sakıncalı bulunması nedeniyle 5 yıl boyunca hiçbir tiyatroda oynatamamıştı. Sonunda sansür komitesinin onayını almayı başarsa da XVI. Louis bu karara karşı çıkmış, oyun hakkında son kararı bizzat vermek istemişti. Madame Campan oyunun tümünü okuyup bitirdikten sonra yerinden fırlayan kral hiddetle haykırır: "Nefret edilesi bir oyun bu! Asla sahnelenmeyecek!"
Ve birkaç yıl sonra kendisine karşı yapılacak Devrim'i bilinçsizce öngörmüş gibi ekler: "Oynanmasının tehlikeli bir tutarsızlık olmaması için, Bastille Hapishanesi'nin yıkılması lazım!"
Beaumarchais oyunun sahnelenmesi için uzun bir süre beklemek zorunda kalacaktı. Ancak 3 yıl önce büyük ilgiyle karşılanan Sevil Berberi'nden sonra Beaumarchais bu oyunun devamını yazmak istediğini açıklamış olduğundan, herkes birbirine bu yeni oyunu soruyor, ne zaman sahneleneceğini merak ediyordu.
(...)
Sonunda oyun ilk kez Vaudreuil Kontu'nun, Gennevilliers'deki şatosunda oynanır ve büyük bir ilgiyle karşılanır. İlk izleyicilerin tümünün oyunun cazibesine kapıldığını öğrenen ve gerçek bir tiyatrosever olan Marie-Antoinette dahi Figaro'nun Düğünü'nü çok merak ettiği için XVI. Louis geri adım atmak zorunda kalır ve oyun ilk kez 27 Nisan 1784 günü, yazıldıktan tam altı yıl sonra Paris halkının karşısına çıkmayı başarır. 
Tıklım tıklım dolu salonlar önünde 64 kez (ki bu o dönem için çok büyük bir rakamdı) temsil edilen oyunun ünü kısa sürede tüm Avrupa'ya yayılacaktır.
(...)
Figaro'nun Düğünü, klasik efendi/hizmetkâr karşıtlığının ötesinde, soylular ve halk arasında geçen çatışmayı ön plana çıkarır. 18. yüzyıl Fransa'sının sosyal düzenine meydan okuyarak aristokrasiye sert eleştiriler yöneltir.
İlk gösterimden birkaç ay sonra, oyunun yol açtığı polemiklerin ortasında yazdığı önsözde Beaumarchais, suçlamalara şöyle yanıt verir: "İşlediğiniz konuda sosyal bir tutarsızlıktan kaynaklanan etkileyici durumlar olmaksızın tiyatro sahnesinde ne büyük bir duygusallık, ne derin bir ahlak dersi, ne de iyi ve gerçek bir komedi ortaya konamayacağını düşündüm her zaman ve hâlâ da öyle düşünüyorum."
Ve bu metni yazdığı anda, bütün engelleri aşmış ve büyük bir başarıya imza atmış olmanın verdiği özgüvenle, oyunu yazarken güttüğü esas amacını da artık gizleme ihtiyacı hissetmez: "Bu oyunu yazarken, planımı topluma zarar veren bir dizi istismarı eleştirecek şekilde oluşturdum."
Yapıtın sahnelenmesine 5 yıl boyunca engel oluşturan bu eleştiriler, yapıtın çeşitli sahnelerinde, özellikle Figaro'nun beşinci perdedeki uzun monoloğu aracılığıyla izleyiciye iletilir. Figaro en önce kaderin belirsiz ve rastlantısal doğasını vurgular. 
Ve "Eğer Tanrı isteseydi, bir prensin oğlu olurdum" diyerek aslında dönemin toplumsal koşullarının tüm yapısını sorgular.
Aynı doğrultuda, "Güçlüler için ılımlı ve zayıflar için sert" olan adalet kavramıyla da alay ederek efendisinin aşağılayıcı tutumundan sızlanırken, soyluların sınırsız kibrinin, doğuştan gelen ayrıcalıklarının ne kadar saçma olduğunu ortaya koyar: "Asalet, servet, rütbe, mevkiler, hepsi sizi çok böbürlendiriyor! Bütün bunlara sahip olmak için ne yaptınız ki? Doğma zahmetine katlandınız, hepsi bu. Sonuçta epey sıradan bir insansınız."
(...)
İkiyüzlü ve art niyetli saray mensubu dalkavuklar da bu eleştirilerden nasibini alır, zira onların yaşamı da üç eylemden ibarettir: "Kabul etmek, almak ve istemek, işte üç kelimelik sır budur." Bir anlamda, birkaç yıl sonra gerçekleşecek Fransız Devrimi sonrasında ilan edilecek olan İnsan Hakları Bildirgesi'nde yer alacak ve Aydınlanma dönemi filozoflarının da yapıtlarında savunduğu fikirlerin özeti gibidir bu replikler.
(...)
Genellikle felsefi anlamda bireyin doğuşunu temsil ettiği söylenen Figaro, aslında aynı zamanda politik anlamda da bir birey olarak ortaya çıkmıştır ve bir takım abes ayrıcalıklara değil, salt liyakate dayalı, gelişmekte olan burjuva sınıfının ideolojisini savunur. Nitekim Fransız Devrimi'nin güçlü liderlerinden Danton, birkaç yıl sonra yapıt üzerine bu görüşü doğrular gibi yaptığı keskin yorumda "Soyluları Figaro öldürdü!" diyecektir.

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)






YAŞASIN TİYATRO !

7 Kasım 2021 Pazar

JEAN - JACQUES ROUSSEAU

 

  - Bugün yalnız kalmışsın. Sana arkadaşlık edeyim. Nereye gittiler?

  - İstasyon lokantasına.

 - Hımm! Trencilerle ahbaplık edecekler. Birlikte gitmeliydin. Eğitimciliği meslek edinen insanın her sınıf halkı yakından tanıması iyi olur. - Baksana yavrum! Garson! Bir kırkdokuzluk. - Rousseau gibi, çocuğu çevresinden ayırıp da yetiştirme olanağı bulunmadığına göre... - Sen içmiyor musun?

  - Hayır.

  - Pekâlâ. Ben insanları tabiatlarının dışına çıkmaya zorlamam. Ne diyordum?... olanak bulunmadığına göre, çevreyi şöyle bir gözden geçirmek yararlı olur. Madem ki çocukları dış hayattan ayıramıyoruz, öyleyse onlara hayatı göstermeliyiz.

   - Ya hayat kötü ise?

  - Kötüyü gösterir, iyiyi öğretiriz. Ben felsefe hocası olsaydım, bir yandan çocukları yer yer gezdirir, bir yandan da onlara Rousseau'yu okurdum.

   Süleyman güldü:

   - Yalnız Rousseau'yu mu?

   - Evet, yalnız Rousseau'yu. Düşünmek isteyen insan için Rousseau bir hazinedir.

   - Fakat her zaman aynı adamın düşünceleri üzerinde düşünmek, düşünmek değil, geviş getirmektir.

   - Geviş getirmek ha? Bunu Rousseau için söylüyorsun öyle mi?

   - Kim olursa olsun! Bir tek insana bağlanmak, kafayı bir tek kalıp içine sokmaktır.

  - Geviş getirmek! Kalıp içine sokmak! Öyleyse sen Rousseau'yu tanımıyorsun daha. On kişide parça parça bulacağın şeyleri onun bir kitabında bulabilirsin. İstibdadı mı anlatmak istiyorsun? Rousseau onu çoktan anlatmış: "Zorbalık yönetimi, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetecek yerde, hükmetmek için onları sefil hale sokar." Özgür olmayışın sonucunu mu öğrenmek istiyorsun? Oku: "Bir ulus, sadece boyun eğeceğine söz verirse, bu hareketiyle kendisini dağıtır, ulus olmaktan çıkar." Bir tartışma konusu mu gerek? Al sana: "İnsanlık mı yüz kadar adamın malıdır, yoksa bu yüz kadar adam mı insanlığın malıdır? Bazı kimseler..."

   - Yine Rousseau.

  - Evet, Rousseau. Hep Rousseau. Her zaman Rousseau. Onda ne yoktur ki? Hayat, devlet, sanat, her şey, her şey...

   (CEVDET KUDRET - Havada Bulut Yok)




Rousseau'nun mezarında, "Burada doğanın ve doğruluğun adamı yatmaktadır" yazar.

  

 Jean-Jacques Rousseau, döneminde ve günümüzde düşünceleri ve özel yaşamı nedeniyle şiddetli eleştiri ve saldırılara uğramış olan bir düşünürdür. 

   Öncelikle vurgulanması gereken Rousseau'nun bir siyaset yazarı olduğudur. 

   İtiraflar' da Venedik'te bulunduğu yıllarda, "Her şeyin köktenci bir biçimde siyasete bağlı olduğunu gördüm." der. Emile' de ise "Bunalım ve Devrimler yüzyılına yaklaşıyoruz" öngörüsünde bulunur.

   Haber verdiği Fransız Devrimi, "sadece tek bir ulusa değil, bütün insanlığa eşitlik ve özgürlük kapılarını aralayan bir dönüşüm olarak yorumlanmıştır."

  Rousseau, Toplum Sözleşmesi' nde halk egemenliğini ve yurttaşlar arasında eşitliği gözeten düşünceleriyle  Devrim'i doğrudan etkilemiş ve bunun sonucunda Devrim'in düşmanları ve liberaller, Rousseau ve özellikle Toplum Sözleşmesi' nde baskıcı, Terör Dönemi' ni esinleyici ögeler görmek istemişlerdir.

  Devrimin sağladığı kazanımlardan ve eşitlikten yana olanlar ise Rousseau'yu özgürlüğün ve demokrasinin düşünürü olarak selamlamışlardır.

Rousseau ilk gerçek devrimcidir. (Arnold Houser)

  Rousseau ilk söylevinde, bilimler ve sanatların "insanların zincirlerini çiçeklerle örten ve kralların tahtlarını güçlendiren" bir metaya dönüştüğünü savunur. Ona göre "Kötülüğün ilk kaynağı eşitsizliktir."

   Eşitliğin olmadığı, acımasız rekabetin, bencilliğin, zenginleşme hırsının egemen olduğu toplum durumunda yarı aydınlar, türdeşlerinin üzerlerine basarak sivrilmek isteyenler için bilim ve sanatlardan bir kötülük kaynağı yaratırlar.

   Bu koşullar altında sanat, edebiyat, bilim ve felsefe güçlüler ve zenginlerin hizmetindedir. "Fransız Devrimi'yle tarihte ilk kez bilim ve teknoloji halkın ve devrimci güçlerin kontrolüne geçmiş ve toplumsal ilerleme yönünde kullanılmıştır." 

   (MUSTAFA HAZIM BAYKA - Cumhuriyet Kitap)




Merhaba!