Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2026 Perşembe

AVONLU WİLLİAM

 

... Ertesi sabah gün ağarırken yola koyulduk, Arpad ve tiyatrosu gösterilerine Debrecen'de devam edecekti, oradan da bir başka şehre geçeceklerdi. Gezici tiyatro böyle bir şeydi, daimi hareket halinde bir hayat. Bizimki de öyleydi, ama biz tiyatro yapmıyorduk, hayatın kendisini yaşıyorduk. Bir ara düşündük, belki de yanılıyorduk; hayatın kendisini dürüstçe yansıtan yer o sahneydi, rol yapılan yer ise hayatın kendisi...

(SOLMAZ KÂMURAN - Macar, İnkılâp Kitabevi Yay.)

***



1590'larda yaklaşık 200 bin nüfuslu bir şehir olan Tudor Londra'sı özellikle tiyatrolarıyla ses getiriyordu. O dönemde, kentte kültür ve sanat hayatına yön veren iki oyuncu topluluğu egemendi: King's Men ve başlıca rakibi Admiral's Men. Bu toplulukların her birinin sahnelerini yaklaşık 3 bin seyirci izliyor ve Londra'da şehir nüfusunun en az üçte biri, her ay bir oyun izlemek için tiyatro kapılarında sıraya giriyordu. 
1585'te yirmili yaşlarında hırslı bir oyun yazarı olan William Shakespeare'i İngiltere'nin kırsal Stratford-upon-Avon kasabasından Londra'ya getiren de bu olağanüstü kültürel ortamdı. Bu ortama bakılınca Londra halkının tiyatroyu çok sevdiği belliydi ne var ki yetenekli oyun yazarları pek yoktu ve bu boşluk, Shakespeare gibi idealist oyun yazarları için bulunmaz bir fırsattı. O dönemde "Avonlu William" diye tanınan şair, bu fırsatı insan psikolojisi ve eylemleri hakkında olağanüstü merakı ve yapıtlarına eksiksiz taşıma yeteneğinin üstüne dil konusundaki becerisini de katarak çağları aşan, her dönemde yazın ve sahne dünyasını peşinden sürükleyen Shakespeare'e dönüşecekti.
Öyle ki tarihteki kimi önemli figürlerden bile daha çok tanınan kahramanlarından oluşan "Birinci Folyo" adını verdiği 38 oyunluk koleksiyonu bugün 400. yılında bile coşkulu alkışlar almayı, dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliğiyle mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 
(...)
Peki çağları aşan cazibesini korumayı nasıl başarıyor Shakespeare? Bunun yanıtı, insanın iç doğasına ilişkin derin anlayışına atfedilebilir. 
Betimlediği karakterler, kuşaklar ve kültürler boyunca izleyicilerde yankılar uyandıran çok çeşitli duyguları ve motivasyonları temsil ediyor.
Keder ve kararsızlıkla boğuşan kimlikler, hırslı ve acımasız kişiler, varlık-yokluk çatışmaları okuyucuları veya izleyicileri kendi mücadeleleri, arzuları ve ahlaki ikilemleriyle baş başa bırakıyor. Birçoğu çağdaş toplumda hâlâ aramızda dolaşan bu kahramanları ve onların yaşadıklarını, dramatik yapının alt türleri olan tarih, trajedi ve komediye bu türlerin keskin çizgilerini bulanıklaştırarak adeta nakşediyor. 
Öncelikle varlığını hissettirmeye çalıştığı erken döneminde İngiltere'nin sansasyonel tarihi olayları yanında niteliksiz yöneticileri ve taht kavgalarını eleştirip bu kavgaların yıkıcı sonuçlarını dramatize ediyor Shakespeare.


Shakespeare'in trajedi türünü gerçek anlamda keşfetmesi ve trajedi üzerine eğilmesi ise 17. yüzyılın başlarında gerçekleşiyor. Londra'da 1605 yılındaki Kral James ve Lordlar Kamarası'na suikastın bir parçası olan Barut Komplosu'nun ve ertesi yıl patlak veren veba salgınının ardından şair, bütün bu yaşananlardan esinlenip zamansız ve evrensel insan mizacının canlı birer portresini oluşturan Kral Lear, Macbeth ve Hamlet'i yazıyor. 
Hayal edin: Ülkeniz parçalanmak üzere. Zorbalar ve yalancılar iktidarı işgal ediyor. Kurumlara olan güven sıfırlanmış. Sadece bu değil. Kişisel hayatınız da karmakarışık.
Kariyeriniz, ilişkileriniz dağılmış, aileniz çözülmüş, kime güveneceğinizi bilemiyorsunuz. Yozlaşan dünyada çaresi olmayan sosyolojik çöküş, telafisi olanaksız bir noktaya getirmiş toplumu. Tanıdık geliyor mu?
(...)
Shakespeare, kariyeri boyunca unutulmaz komedileriyle de ölümsüz: Bir Yaz Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Windsor'un Şen Kadınları, Yanlışlıklar Komedyası akla ilk gelenler. Bu türü karakteristik olarak taşıyan yapıtı ise Yanlışlıklar Komedyası.


Shakespeare, gerek komedi gerekse trajedilerinde yaşadığımız değişen dünyayla ilgili evrensel temalar yanında dilden dile aktarılan şiirsel deyişler de hediye ediyor dört asırdır.
Tiyatrosunun güçlü yanlarında biri mutlak aksiyonsa diğeri bu aksiyonu belleklere kazıyan metaforik dildir. Dilinin İngiliz kültürüne etkisi, piyeslerinden halk ağzına geçmiş 1700 civarında sözcük ve ifadenin günlük iletişimdeki dolaşımıyla anlaşılabilir. 
Kariyerini ölümünden üç yıl önce 1613'te noktalayan Shakespeare'in dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliği, mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 

(Z. DOĞAN KORELİ - Cumhuriyet Kitap)

***

William Shakespeare, 23 Nisan 1564'te doğdu. Bu taşralı şair, dramlarıyla, soneleriyle doya doya yaşadığı 52 yıldan sonra insanlığa yepyeni bir şiir ve oyun dili bırakarak yine bir 23 Nisan günü,

"Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez."

diyerek sözcüklerini ve yeryüzünü bıraktı, gitti (1616).






Merhaba Avonlu William!   

27 Mart 2025 Perşembe

MUHSİN ERTUĞRUL

 

İhtilal

Türkiye tiyatro sanatı kemiyetten uzun ve ağır bir gelişim sürecinden sonra, keyfiyetten bir sıçrama hareketi yapmıştır. Bu sıçrama hareketi 1924 senesinin 20 Kasım gecesi saat dokuz buçukta ilk perdesi açılan İhtilal piyesinin, ilk anında gerçekleşti. İhtilal piyesini sahneleyen Ertuğrul Muhsin bize Türk sahnesinin inkişaf edeceği yeni seyri gösterdi.

Evvelki gece Muhsin çok güzel oynadı. Muvahhit, Galip, Behzat, Vasfi, Hazım, M. Kemal, Atıf, Mahmut, Kınar, Neyyire Neyir, Aznif, Cemile, hepsi, hepsi çok güzel oynadılar. Çünkü sahnede rejisör Ertuğrul Muhsin'in mesleki bilgisi vardı. Binaenaleyh dün gece İhtilal piyesini anlamayanlar, yeni ve hakiki sanat ve sanatkâr kavramını idrak edemeyenlerdir. O birkaç kişi anlamadı; fakat halk anladı. Yazılış itibariyle halkımıza verilen tiyatro terbiyesine taban tabana zıt olan bu piyes eğer dün akşamki yeni ve kudretli mizansen içinde geçmeseydi, halkın onu sonuna kadar dinlemesi kabil olmazdı. Yine o birkaç kişi, piyesin bazı yerlerinde, halkın lüzumsuz yere gülmesini, dekorun, oyunun ve oyuncuların acayipliğine heveslenmelerinin bir neticesi addediyorlardı. Hâlbuki halkın tiyatro zevkini, şuurundaki tiyatro mefhumunu, tiyatro terbiyesini bozan ve ona bazen çocukluklar yaptıran amil, o birkaç kişi gibi sanatkârların halk üzerinde senelerden beri bıraktıkları kötü ve zevksiz tesirdir.

İhtilal piyesini sahneye koyan Ertuğrul Muhsin, Türk sahnesinde bir ihtilal, bir inkılâp yaptı. Muhsin ve arkadaşları, yani Türk sahnesinin inkılâpçıları, her nevi irticaa karşı amansız bir mücadele açmalıdırlar. İstikbal yalnız hakiki sanatın ve hakiki sanatkârlarındır.


NÂZIM HİKMET
(Akşam Gazetesi, 22 Kasım 1924)


***


Türkiye için 20. yüzyılın özelliği, genellikle orta ve küçük adamlarla, sonradan görme ve türedilerin yüzyılı olmasıdır. Halklaşma sürecinin hızlanmasıyla birlikte, toplumsal birikimsizliğin sonucu olarak beklenmedik bir düzey düşüklüğü çıkmıştır ortaya.

Bu düzey düşüklüğünün ezip kemirip yok edemediği ve bir türlü boğuntuya getiremediği büyük çaptaki üç-beş değerden biri de Muhsin Bey'di.

Geçmişinde ne düz yazı, ne de tiyatro geleneği olmayan bir toplumda, akıl almaz bir kuyumcu yontuculuğuyla uğraşa-savaşa, sahne sanatını, ucuz şaklabanlıklardan arıtarak, Türk ortamı içinde evrensel tahtına mıh gibi oturtmayı bilmiyorum nasıl başardı.

Türkiye'nin iki yüz yıldan bu yana tüm didiniş ve çırpınışlarına karşın Şark bataklığının içinden bir türlü kurtulamaması yanında, sanatta gösterdiği çağdaş atılımlar gerçekten şaşırtıcıdır.

Türkiye'den sonra Japonya'ya kadar uzayıp giden Asya toplumlarının hiçbirinde, ne şiir, ne düz yazı, ne tiyatro, ne resim, ne yontu Türkiye'deki kadar gelişmemiştir.

Ne var ki, Türkiye'nin 20. yüzyılında siyasal alana tam bir damping yapan küçük adam furyası, kendi düzey düşüklüğünün karmanyolasında, yaratıcılarla boğaz boğaza gelmişler ve Asya toplumlarına oranla ilginç bir ayrıcalık gösteren Türk sanat dünyasını bozkır vandalizminin pençesi altında ezmeye kalkmışlardır.

Başka bir deyimle Türkiye'nin Şarklı yönü, çağdaş yönünün gırtlağına yapışmıştır. Nice nice altın beyinler, kahırlardan kahırlara itilmişler, rezil, perişan edilmişlerdir.

Muhsin Bey, bütün bu kavurucu Sam fırtınalarına insanüstü bir güçle dayanan, üç-beş mucize adamdan bir olarak gelip geçmiştir yaşadığımız yüzyıldan...

Ben doğduğum zaman, 35 yaşındaymış Muhsin Bey. Çocukluğumda resimlerini görürdüm dergilerde. Ertuğrul Muhsin, sahnelerle perdelerden taşarak en kuytu evlere kadar yayılmış bir efsaneydi. İlk gençliğimde ise aklımdan bile geçmezdi onunla tanışıp dost olacağım. Bazen Tepebaşı'ndaki tiyatrodan çıkarken görürdüm onu. Bir yıldıza bakar gibi, uzaktan hayranlıkla bakardım kendisine...

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, Ankara'da gazeteciliğin sonu gelmez eziyetleri içinde, tiyatroyla da uğraşmaya başladım. Yaşım 24-25'ti. Devlet Tiyatrosu Edebi Heyeti oyunu [Trapez] kabul etmiş, bana da bir mektup göndermişti. Ama oyun bir türlü repertuara alınmamıştı. Oyunu sahnede görebilmek için içim içimi yiyordu. Muhsin Bey, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü idi. Arada sırada Genel Müdürlükteki tanıdıklarıma uğruyor, durumu öğrenmeye çalışıyordum.

-"Merak etme, oynayacak, oynayacak!" diyorlardı.

O geliş gidişler arasında tanıştım Muhsin Bey'le. Öyle bir yakınlık gösterdi ki bana, kendimi tiyatroya gazetecilikten çok daha bağlanmış bulmaya başladım. Muhsin Bey, Tiyatro Dergisi için bir yığın çeviri veriyordu bana, o ince kibar sesiyle de:

-"Hemen yap, getir!" diyordu.

Muhsin Bey'i hoşnut etmek için evde sabahlara kadar çalışıyor, en uzun çevirileri yirmi dört saatte bitirip, Muhsin Bey'e sunmaya koşturuyordum. Ama aklım hep Trapez'in ne zaman oynayacağında idi. O ise, hiçbir şey söylemiyordu bu konuda. Mevsimin sonu geliyordu. En sonunda Muhsin Bey'in bizim oyunu oynatmaya karar verdiğini öğrendim. Ama bu konudaki isteksizliğini de seziyordum. Beni kırmamak için bir şey söylemiyor ama aslında kalabalık olmayan başka bir oyun yazmamı bekliyordu!

Ve "Çemberler"i yazdım. Son tabloyu bitirmeden de heyecanla alıp götürdüm piyesi. Oyun yazmak ayrı bir iş, oyunu Muhsin Bey'e okuyabilmek ise çok daha ayrı bir işti. Yorgun olmadığı bir günde, birkaç saatliğine boş zamanını bulmak kolay değildi. 

Ama Muhsin Bey, bir yazarın ne olduğunu bilen bir adamdı. Koltuğumun altında Çemberler, güz yaprağı gibi tir tir titrediğimi görünce:

-Haydi, oku bakalım! dedi.

Ve başladım okumaya...

-Hah, işte bu olmuş! dedi. Sonu nerede?

-Evde unutmuşum sonunu, koşup getireyim hemen.

-Git, getir!. 

Sonu yazılmamıştı ki. Yıldırım gibi koştum makinenin başına ve o hızla son tabloyu yazıp döndüm Muhsin Bey'in yanına...

Ve yeni sezon, Çemberler'le açıldı. Perdeyi de kuliste eski bir geleneğe uyarak, bizzat Muhsin Bey açmıştı.

(...)

Ehramlara, Süleymaniye'ye benzer, anıtsal bir adamdı Muhsin Bey. Bizim toplumdan böyle bir insanın çıkmış olması hem kıvanç hem umut verirdi içime. Paraya pula önem vermemiş ve Türkiye gibi olumsuz koşulların kanserleştiği bir yerde, yetmiş yıl tiyatroyla uğraşmış, yetmiş yıl tiyatro yaratmıştı.

Tükürüklü cücelerin üstünden kuyruklu bir yıldız gibi ağır ağır geçip gitti Muhsin Bey.

Sanırım kolay kolay bir daha gelmez öylesi.

(ÇETİN ALTAN - Gölgelerin Gölgesi,1981)




Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun!


26 Mart 2024 Salı

FİGARO'NUN DÜĞÜNÜ

 



12 Ekim 1781. Versailles sarayında küçük bir salonda Kraliçe Marie-Antoinette'in baş hizmetkârı Madame Campan, Kral XVI. Louis ve Kraliçe'ye henüz yayınlanmamış ve sahneye konulmamış Çılgın Gün veya Figaro'nun Düğünü başlıklı bir tiyatro oyununun metnini okuyordu.
Beaumarchais (Pierre-Augustin Caron De Beaumarchais) dünya çapında bir üne erişmesini sağlayacak bu oyunu 1778'de yazmış ancak içeriğinin sakıncalı bulunması nedeniyle 5 yıl boyunca hiçbir tiyatroda oynatamamıştı. Sonunda sansür komitesinin onayını almayı başarsa da XVI. Louis bu karara karşı çıkmış, oyun hakkında son kararı bizzat vermek istemişti. Madame Campan oyunun tümünü okuyup bitirdikten sonra yerinden fırlayan kral hiddetle haykırır: "Nefret edilesi bir oyun bu! Asla sahnelenmeyecek!"
Ve birkaç yıl sonra kendisine karşı yapılacak Devrim'i bilinçsizce öngörmüş gibi ekler: "Oynanmasının tehlikeli bir tutarsızlık olmaması için, Bastille Hapishanesi'nin yıkılması lazım!"
Beaumarchais oyunun sahnelenmesi için uzun bir süre beklemek zorunda kalacaktı. Ancak 3 yıl önce büyük ilgiyle karşılanan Sevil Berberi'nden sonra Beaumarchais bu oyunun devamını yazmak istediğini açıklamış olduğundan, herkes birbirine bu yeni oyunu soruyor, ne zaman sahneleneceğini merak ediyordu.
(...)
Sonunda oyun ilk kez Vaudreuil Kontu'nun, Gennevilliers'deki şatosunda oynanır ve büyük bir ilgiyle karşılanır. İlk izleyicilerin tümünün oyunun cazibesine kapıldığını öğrenen ve gerçek bir tiyatrosever olan Marie-Antoinette dahi Figaro'nun Düğünü'nü çok merak ettiği için XVI. Louis geri adım atmak zorunda kalır ve oyun ilk kez 27 Nisan 1784 günü, yazıldıktan tam altı yıl sonra Paris halkının karşısına çıkmayı başarır. 
Tıklım tıklım dolu salonlar önünde 64 kez (ki bu o dönem için çok büyük bir rakamdı) temsil edilen oyunun ünü kısa sürede tüm Avrupa'ya yayılacaktır.
(...)
Figaro'nun Düğünü, klasik efendi/hizmetkâr karşıtlığının ötesinde, soylular ve halk arasında geçen çatışmayı ön plana çıkarır. 18. yüzyıl Fransa'sının sosyal düzenine meydan okuyarak aristokrasiye sert eleştiriler yöneltir.
İlk gösterimden birkaç ay sonra, oyunun yol açtığı polemiklerin ortasında yazdığı önsözde Beaumarchais, suçlamalara şöyle yanıt verir: "İşlediğiniz konuda sosyal bir tutarsızlıktan kaynaklanan etkileyici durumlar olmaksızın tiyatro sahnesinde ne büyük bir duygusallık, ne derin bir ahlak dersi, ne de iyi ve gerçek bir komedi ortaya konamayacağını düşündüm her zaman ve hâlâ da öyle düşünüyorum."
Ve bu metni yazdığı anda, bütün engelleri aşmış ve büyük bir başarıya imza atmış olmanın verdiği özgüvenle, oyunu yazarken güttüğü esas amacını da artık gizleme ihtiyacı hissetmez: "Bu oyunu yazarken, planımı topluma zarar veren bir dizi istismarı eleştirecek şekilde oluşturdum."
Yapıtın sahnelenmesine 5 yıl boyunca engel oluşturan bu eleştiriler, yapıtın çeşitli sahnelerinde, özellikle Figaro'nun beşinci perdedeki uzun monoloğu aracılığıyla izleyiciye iletilir. Figaro en önce kaderin belirsiz ve rastlantısal doğasını vurgular. 
Ve "Eğer Tanrı isteseydi, bir prensin oğlu olurdum" diyerek aslında dönemin toplumsal koşullarının tüm yapısını sorgular.
Aynı doğrultuda, "Güçlüler için ılımlı ve zayıflar için sert" olan adalet kavramıyla da alay ederek efendisinin aşağılayıcı tutumundan sızlanırken, soyluların sınırsız kibrinin, doğuştan gelen ayrıcalıklarının ne kadar saçma olduğunu ortaya koyar: "Asalet, servet, rütbe, mevkiler, hepsi sizi çok böbürlendiriyor! Bütün bunlara sahip olmak için ne yaptınız ki? Doğma zahmetine katlandınız, hepsi bu. Sonuçta epey sıradan bir insansınız."
(...)
İkiyüzlü ve art niyetli saray mensubu dalkavuklar da bu eleştirilerden nasibini alır, zira onların yaşamı da üç eylemden ibarettir: "Kabul etmek, almak ve istemek, işte üç kelimelik sır budur." Bir anlamda, birkaç yıl sonra gerçekleşecek Fransız Devrimi sonrasında ilan edilecek olan İnsan Hakları Bildirgesi'nde yer alacak ve Aydınlanma dönemi filozoflarının da yapıtlarında savunduğu fikirlerin özeti gibidir bu replikler.
(...)
Genellikle felsefi anlamda bireyin doğuşunu temsil ettiği söylenen Figaro, aslında aynı zamanda politik anlamda da bir birey olarak ortaya çıkmıştır ve bir takım abes ayrıcalıklara değil, salt liyakate dayalı, gelişmekte olan burjuva sınıfının ideolojisini savunur. Nitekim Fransız Devrimi'nin güçlü liderlerinden Danton, birkaç yıl sonra yapıt üzerine bu görüşü doğrular gibi yaptığı keskin yorumda "Soyluları Figaro öldürdü!" diyecektir.

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)






YAŞASIN TİYATRO !

26 Mart 2023 Pazar

GÜLMEK ve DÜŞÜNMEK

 



"Gülmek, eblehlik gayya kuyusuna düşmeden, kuyuya teğet geçmenin tek yolu.
Fakat işin pis bir yanı var, gülebilmek için düşünmek gerekiyor.
İşin o tarafı yorucu."

FERHAN ŞENSOY
(Falınızda Rönesans Var)


***


   Beylik deyimle "Tiyatronun cefasını çekmiş" değerli sanatçılarımızdan biridir Orhan Erçin. İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncularından olan Orhan Erçin'in 40-50 yıl öncesine varan (1940'lar - k.n.) anılarından birkaçı... Yalnızca gülmek için değil, biraz da düşünmek için...
  Kar... Buz... Tipi... Kırk yıl öncesinin Anadolu yolları... Kimi zaman yan camlarına kontrplak, teneke kapatılmış burunlu otobüslerle... Kimi zaman (1950'ye dek) posta trenine devletin eklettiği "tiyatro vagonu"yla gidilen, sanat götürülen kentler, kasabalar...
  Salaş sahneler, dökülen salonlar... Bazen "mülkî amirlerden" iltifatlar... Bazen hor görülmeler, engellemeler... Parasızlıktan otelde rehin kalmalar... Ve de tiyatro aşkıyla dopdolu bir sanatçıdan kahkahalar... Evet "her şeye rağmen" gülerek anlatıyor Orhan Erçin:

   "Çörçil İngiltere Başbakanı oldu. Yeni kabine kuruldu... Gazetelerde de bütün kabine üyelerinin yan yana vesikalık fotoğrafları yayımlandı. Bir turnedeyiz yine. 
    Biz de tam o sabah bir kente indik. Öğleden sonra oyun oynayacağız. İzin almak için emniyet müdürlüğüne gittim. Evrakları verdim. Tam çıkarken ordan bir memur,
    - Oyuncuların birer fotoğrafını da getireceksin, yoksa izin veremeyiz, dedi.
  Yandık işte... Kimsede vesikalık resim yok. Ne yapayım, ne yapayım?.. Açtım gazeteyi İngiliz hükümetine seçilenlerin teker teker resimlerini bir güzel kesip dilekçeye yapıştırdım. Çembarlayn'ın resminin altına kendi adımı yazdım. Çörçil'in altına Sıtkı Akçatepe dedim. Öteki bakanlara da bizim geri kalan oyuncuların adını yazıp izni aldık, perdeyi açtık..."

   (KANDEMİR KONDUK / Ünlülerden Komik Anılar - Bilgi Yayınevi)
   

***



   
   Çok yönlü bir usta Yılmaz Gruda... Hatice Eğilmez Kaya'nın Yılmaz Gruda'yla yaptığı söyleşinin kitaplaştığı Sanat Üzre Bir "Derûn" Söyleşi (Akdoğan Yayınevi), özyaşam öyküsü ve anılarla bezenmiş belgesel derinliğinde bir yapıt.
    (...)
   Kitapta Muammer Karaca, Avni Dilligil, Haldun Dormen, Nisa Serezli, Altan Erbulak, Gülriz Sururi, Ayfer Feray, İzzet Günay, Erol Günaydın, Seden Kızıltunç, Haldun Taner, Ayşen Gruda gibi Türk tiyatrosuna büyük emek vermiş sanatçılarla ilgili anılar da yer alıyor.
    Sahne hayatında iz bırakan "Zafer Madalyası", "Sözde Melekler", "Kırkından Sonra" oyunlarıyla ilgili hem güldüren hem de düşündüren anılarını da paylaşıyor Yılmaz Gruda. Birlikte sahneleri paylaştığı arkadaşlarını sevgiyle, saygıyla, vefayla anıyor.
   "Çarmıhtaki Yeni Mehmet" şiir kitabında yer alan bir şiirinde ise duygularını şöyle ölümsüzleştiriyor:

Bir uzak bağbozumu geldiler,
Şarâbettiler yüreklerimizi.
Ve bir nice yaşam'lar söylediler
Bizi taşvazo'lara koyarak, bin yöne gittiler.


   (İnceleme: NİLGÜN BEYDİLİ - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

16 Şubat 2023 Perşembe

HALKTAN DAHA YÜCE BİR DEĞER YOKTUR

 

   "... Bağışlar geldi. Çok duyarlı bir toplum! Bu halkın çok güçlü olduğunu, bu halkın, bu coğrafyada yaşayan insanların güzelliğini gösteriyor. Aynı zamanda da üzüyor. Bu güzel insanlar bu kadar yalnız bırakılmamalı, bu güzel insanlar bu acıları yaşamamalı daha doğrusu!"

  "Bu çok üzdü. Keza hepimizin takip ettiği, sosyal medyadaki, benim en çok zaten anlayamadığım, orada güzel insanlar gönüllü gidiyor yardım ediyor. Oraya insanlar niye yardıma gidiyor; devlete yardıma gidiyor ya! Tabii ki insanlar acılı, tabii ki feryat edecek, isyan edecek! Çok doğal, o insanları kucaklamak lazım, o insanları cepheleştirmemek lazım, onları sağaltmak, anlamak lazım. Bu çok doğal yani! Orada insanın enkazın altında çoluğu çocuğu, annesi, babası var ve kimse yok yanında! Tabii ki bir şeyler söyleyecek, rahatsızlığını dile getirecek. Bunu anlamak lazım, bundan mikrofon, kamera çekmemek lazım! Gidip özellikle o insanlarla konuşmak lazım! 

   Yardıma giden insanları ötekileştirmemek lazım! Her gönüllü giden insan, her sivil toplum örgütü, devletine yardıma gidiyor, başka kime gidiyor. Devlet halktır. Halktan daha yüce bir değer yoktur. Ve insanlar orada acılar içerisinde. Birazcık kendini onların yerine koyması gerekiyordu siyasilerin. Bu çok üzdü ve düşündürdü. Hâlâ deprem öncesi söylemlerin tekrar ettiğini görmek çok üzücü!" 

    (SUNAY AKIN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Nasıl anlatmalı, insanların en çok şu sırada birbirine ihtiyacı var. Yüz yüze konuşmaya, bir araya gelmeye, birbirine dokunmaya, sarılmaya. İnsan sosyal bir hayvandır. Zaten 20 yıldır ayırımcılık politikalarıyla herkes yalnızlık, kin, "ötekileştirme" girdabına itilmişken, umutsuzluk içinde kıvranırken, gençleri arkadaşlarından, ortak mekânlarından, hocalarından ayırmak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür. 

   Şimdi aynı kötülüğü kültür ve sanat yaşamımıza da yapmaya çalıştıklarını görüyoruz. Müzik sustu. Tiyatrolar sustu. Olmaz! Yanlış!

  Beyler kendinize gelin! Müziğin de tiyatronun da kökeninde bir gereksinim var. Paylaşma ve dayanışma duygusu var. İnsanların birlikte, bir arada, yan yana, omuz omuza bunları izleme gereksinimi var.

  Tiyatro sözcüğü (Yunanca "Theatron" - görme yeri) Dionysos'tan günümüze, en batıdaki İngiltere'den en doğudaki Çin ve Japonya'ya, insanların bir arada görebilmesinden, izlemesinden gelir. Dinsel, inançsal kökenleri vardır.

 Batı tiyatrosunda koro, bizim geleneksel tiyatromuzda, köy seyirlik oyunlarında, ortaoyununda meddah, ortak duyguları anlatan olmuştur, "anlatıcı" olmuştur. Kitlelerin "dili, ağzı", "duygu ve düşüncesi" olmuştur. 

  Şimdi bunları, tiyatroyu da müziği de tümden susturmak değil, tam tersine acıları paylaşmak, dayanışmayı artırmak, görülmeyeni göstermek, fark ettirmek, yaraları sarmak; şefkate, empatiye, bütünleşmeye ulaşmak için kullanmalıyız.

   (...)

   Son sözü Nâzım Hikmet'e bırakıyorum: Sanatı tarif ettiği "Saman Sarısı"ndaki o dizelere:


bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşünüyorum ve anlıyorum ki

bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.


Eğitimden sonra sanatı da kurutmaya, kurban etmeye çalışmayın!

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)     

27 Mart 2019 Çarşamba

ÖLÜMSÜZLER PARTİSİ







  "Bir hayalden bir dünya kuranların günü kutlu olsun!
  Bugün 27 Mart. Bugün binlerce sahnede milyonlarca göz kendi hayatına tanıklık edecek. Dün olduğu, yarın olacağı gibi. Sahneden sesler yayılacak... Kulak verelim bu sese! Bu ses; bir kâbustan uyanan kadının, bir emekçinin öfkesinin, bir gencin ilk aşkının sesi olabilir. Bu ses, bir hayalden bir dünya yaratanların sesidir. Bu ses, hayatı düşlerle yoğurup, sizi kendi avuçlarınıza bırakanların sesi, bu ses tiyatronun sesidir.
   Bugün 27 Mart. Dünya tiyatrolarının kararlılığının en güçlü duyulduğu gün; vardık, varız, var olacağız!
  Bugün 27 Mart. Bugün binlerce sahnede milyonlarca göz kendi hayatına tanıklık ediyor. Shakespeare'in kadim cümleleri, Vasıf Öngören'ini sesi hâlâ çelik gibi sağlam. Haldun Taner'i dinleyelim, Bertolt Brecht'i, Lorca'yı: Cesareti, hüznü, inancı, aşkı, inadı, öfkeyi, acıyı, direnişi, anlamayı, kahkahayı... 
  Bugün 27 Mart. Emperyalist devletlerin barbarlığına karşı, tiyatronun insanı savunmasının yeni yaşı. Kutlu olsun insanın kendini, düşlerini sanatla savunması! 
  Bugün 27 Mart. Tiyatro kapılarının polislerce dolaşıldığı, sansürün, yasakların A4 kâğıtlarına resmi mühürlerle yazıldığı; umudun, barışın sesinin kısılmaya çalışıldığı bu zamanlarda, yaşasın bir hayalden bir dünya yaratanların çılgınlığı!
  Kutlu olsun 27 Mart Dünya Tiyatro Günü! Kutlu olsun sahnelerimizin, cesaretin, inancın, inadın, kahkahanın bugünü!"  
   (Kadıköy Tiyatroları Platformu - 2018) 









  ... Tiyatronun kültürler arası konumunu 70. yılında bir kez daha vurgulamak isteyen Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI), bu yılki uluslararası bildirinin bir tek sanatçı tarafından değil, beş farklı UNESCO bölgesinden birer temsilci tarafından kaleme alınmasına karar verdi. Sonuçta, Asya Pasifik Bölgesi'ni temsilen Hindistan'dan yönetmen, oyuncu, akademisyen Ram Gopal Bajaj; Arap ülkelerini temsilen Lübnan'dan yönetmen, oyuncu, yazar Maya Zbib; Avrupa'yı temsilen İngiltere'den oyuncu, yazar Simon Mc Burney; Amerika kıtalarını temsilen Meksika'dan oyun yazarı, gazeteci Sabina Berman ve Afrika'yı temsilen Fildişi Sahili'nden yazar, yönetmen, oyuncu, ressam Were Were Liking tarafından yazılmış beş uluslararası bildiri ortaya çıktı...
 ... Sanatçılar gezegenimizin karşı karşıya olduğu çok yönlü tehditlerin; savaşın, ayrımcılığın, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, doğanın telafisi imkânsız bir biçimde tahrip edilmesinin, sanatı söyleyeceği sözden uzaklaştıran tüketim zihniyetinin karşısında kaygı duyuyorlar. Lübnan'dan Maya Zbib soruyor: "Geleceğimizi nasıl yeniden tahayyül edebiliriz? Güvenlik ve konfor hâkim söylemlerin başlıca kaygı ve önceliğini oluştururken, yine de rahatsız edici sohbetlere girebilir miyiz? Ayrıcalıklarımızı yitirmekten korkmadan tehlikeli bölgelere uzanabilir miyiz?" İngiltere'den Simon Mc Burney, "Duyarsızlığın geçer akçe, umudun kaçak kargo haline geldiği acımasız bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Ve bu zorbalığın bir bölümü de sadece mekânı değil, zamanı da kontrol etmeyi kapsıyor. İçinde yaşadığımız zaman, şimdiden kaçınıyor" diyor. Ama umudu da yitirmiyorlar; çünkü insan, Fildişi Sahili'nden Were Were Liking'in dediği gibi, "Kendi düşünceleriyle kurabileceği, kendi elleriyle şekillendirebileceği daha iyi bir var oluş, daha iyi bir dünya özlemi"nden vazgeçmiyor, vazgeçmemeli...
   Meksika'dan Sabina Berman'ın deyimiyle, "şimdinin içinde olmanın sanatı" olan tiyatro ise, bugünün dağılmış, bölünmüş, araya duvarlar çekilmiş dünyasında korkuları aşmayı, insanları hemen şimdi ve burada bir araya getirmeyi mümkün kılacak, bir "sığınak" olarak betimleniyor. Hindistan'dan Ram Gopal Bajaj tiyatronun pedagojik önemine vurgu yaparken, "Oyunculuk sanatının ve (canlı) gösteri sanatlarının ilköğretim içinde çocuklara sunulması"nı öneriyor: "Böyle yetişecek bir kuşağın, yaşamın ve doğanın doğrularına daha duyarlı olacağına inanıyorum."
   Ve Arthur Miller'ın 1963'te kaleme aldığı Dünya Tiyatrolar Günü Bildirisi'nden şu satırlarla bitirelim: "Diplomasi ve politikanın son derece kısa ve güçsüz kollara sahip olduğu bir dönemde, sanatın o hassas ama bazen fazlasıyla uzaklara ulaşabilen kolları, insan topluluğunu bir arada tutma sorumluluğunu yüklenmelidir." (AYŞE EMEL MESCİ - Cumhuriyet Gazetesi - 2018)









   Ali Poyrazoğlu'nun, Hakan Cerrahoğlu'na verdiği Bir Gün Gazetesi'nde yayınlanan röportajından:
   
  -Tiyatroyu evrensel bir sanat yapan ana tema nedir?
   İnsanın kendisidir. İnsan kadar eski olan. Tiyatro, içindeki oynama duygusu. İnsan var oldukça, tiyatro sanatı da var olacaktır. Çünkü tiyatro sanatı insana bakar. İnsandan yola çıkarak, dünyayı, evreni anlamaya çalışır. İnsanın kendisini değiştirmesini ister. Yaşamın içinden, çağın içinden geçmesini ister. İnsan var oldukça her dönemde her devirde var olacaktır.



   ALİ POYRAZOĞLU









   Tiyatro beni bir ana gibi sarıp sarmaladı. Ne sordumsa cevapladı, öğretmekten hiç bıkmadı. Yol gösterdi, seçimde özgür bıraktı, başarınca yüreklendirdi, taçlandırdı, hatalarımın cezasını çektirdi ve bana, beni hayatın her türlü haline hazırlayan oyunlar oynattı.
   Sevgiyi, aşkı, ihaneti öğrendim. Zenginliği, fakirliği tanıdım.
   Seçim hep benimdi. O benim annemdi. Yol gösterdi. Geri durdu.
   Seçim benimdi...
   Ben insan olabilmek istedim.
   İnsan olmak zordu.
   Ben mutluluğu, zoru başarmakta buldum.


   GÜLRİZ SURURİ
(Zefiros - Ebedi Gençlik Rüzgarı)










 - Sahne mi daha gerçek yoksa hayat mı?
   Sahne ve hayat birbirinin yansımasıdır.
   Tiyatroyu sevmek lazım. Ben tiyatronun tozunu seviyorum, kokusunu seviyorum, sahneye çıkıp şöyle bir baktığım zaman bütün dünyayı kucaklıyormuşum gibi geliyor... (Cumhuriyet Gazetesi)


YILDIZ KENTER










   Şair, yazar, romancı Peter Hacks için onun oyunlarında da oynayan tiyatro sanatçısı Eberhard Esche şöyle demişti: "Hacks, ölümsüzler partisine aittir. Bilindiği gibi bu parti, en küçük partidir." (soL Haber)


PETER HACKS









Merhaba! 

27 Ocak 2019 Pazar

DÜNYAYI ÇOCUKLARA VERELİM



Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım, 
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için 
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.



NÂZIM HİKMET














   ... Şairin "Hiroşimalı Kız Çocuğu" şiirinden yola çıkmış resimler...
  Keşke hepsini tek tek anlatabilsem: Karanlığı itenler... Bombaları elleriyle durdurmaya çalışanlar... Resim içinde resim yapanlar... Şekere binmiş uçanlar... Dünyayı avuçlarıyla sarıp ısıtanlar, dünyanın gözyaşlarını dindirenler... Farklılıkları bir arada yoğuranlar... Elinde fırça hayatı gökkuşağı rengine boyayan çocuklar...
   Her resmin önünden ayrılmakta güçlük çekiyorum. Kimi belli ki teknik çalışmış, renkleri coşturmuş. Kimi çok acemi, bir çizgiyle işi halletmiş... Ama hepsi içten, dürüst ve sahici... Hepsi düş gücünü kanatlandırıyor ve düş gücünün nasıl yaratıcılığa dönüşebileceğini ortaya koyuyor...




ZEYNEP ORAL










   "Onlara 'arkadaşlarım' diye sesleniyorum. Hiç tiyatroya gitmediklerini biliyorum, bir tiyatroya nasıl girildiğini, nasıl tiyatro izlendiğini, tiyatro izlenirken neler yapılmadığını, tiyatrodan sonra neler yapıldığını, onlarla sohbet ederek anlatıyorum. Kendilerinden bugün neler hissettiklerini akşam eve gittiklerinde ağabeyine, ablasına, annesine ve babasına anlamasını istiyorum. Ayrıca hissettiklerini resme aktarmalarını söylüyorum. Çünkü resim de çok güzel bir anlatım dili. Bir sonraki gidişimizde o resimleri topluyorum. Öyle resimler geliyor ki. Toplumları, şehirleri yöneten başkanlar bu resimleri gördüklerinde asfalttan, kaldırımdan, altyapıdan önce insanın altyapısına yatırım yapmaları gerektiğini anlayacaklar..."

MEHMET ÖZGÜR








"İnsan olmaya nereden başlayacağız? Tabii ki temelden, yani çocuklardan..."


ASTRID LINDGREN









Merhaba!





   










17 Eylül 2017 Pazar

TİYATRODA BİR FEDAİ - AFİFE JALE




"Sanatçı, yetinmeyen bir varlıktır!"







 ... Darülbedayi'nin açtığı sınavı kazanıp, tiyatro kurslarına başladığında 16 yaşındaydı. Müslüman kadınların sahneye çıkması yasaktı ama bu özgürlük ortamında (2.Meşrutiyet) yasaklar esnetilebilirdi. Zaten sadece kadın seyirciye oynanacak oyunlarda rol alacak Müslüman kadın oyuncu aranıyordu. Sınavı beş Türk kızı kazandı. Bunlardan üç kadın aday başlarına gelecekleri tahmin edip kursu bıraktılar. Kalanlardan biri suflör olarak sahnedeki yerini alırken, öteki sahneye çıkma zamanı geldiğinde Jale takma adını alacak olan Afife'ydi.



   O, stajyer oyuncu olarak Darülbedayi'ye girdiğinde Ermeni oyuncuların bozuk Türkçeleri artık ciddi bir sorun olarak görülüyordu. Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununda düzgün bir Türkçe'yle konuşan Ermeni oyuncunun ayrılması gerekince, onun yerini güzel Türkçesiyle ancak Afife Jale doldurabilirdi. Bütün oyunların provalarına katılmıştı. Takvimler 1919 yılını gösterdiğinde, bir Türk kadını sahneye adımını atmaya hazırdı. İşte şimdi bir hayal gerçek oluyordu. İçinde "sevinçli bir telaş" vardı. Afife Jale kırmızı elbisesi, beyaz kurdelesi, beyaz iskarpinleriyle sahnedeydi. Perde! Işıklar! Rutubet kokan kulis! Hele o ağlama sahnesi! Gerçek gibi ağlıyordu. Gerçekten sevinç gözyaşları döküyordu. Oyun bittiğinde alkışlar, hiç susmayacak hissi uyandıran o alkışlar! Seyircilerin "Kim bu aktris? Bugüne kadar neredeymiş?" soruları... Yine alkışlar ve açılıp kapanan perde. Bir düş gerçek olmuştu işte! Türk kadını sahneye çıkmıştı. Afife Jale'yi kuliste bekleyen oyunun yazarı, onu alnından öper ve "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin" der. Afife'nin canından başka feda edecek neyi vardı?



   O gece sahne tozunu yutmuş, oyunculuk artık onun kaderi olmuştur. Apollon Tiyatrosu'ndaki o ilk sahne deneyimi için "Hayatımda hiç bu kadar mesut olmamıştım" diyecektir. Fakat bu mutluluk uzun sürmeyecek, polisler onun "dinini milletini unuttuğu, devletine karşı geldiği, isyan çıkardığı" gerekçesiyle tiyatroyu basarlar. Kaçmalar, kovalanmalar, saklanmalar, yakalanmalar, hakarete uğrayıp hırpalanmalar birbirini izleyecektir...
 ... Afife Jale, memleketi gibi inişli çıkışlıdır. Meşrutiyet aksaklıkların düzeleceği, sorunların çözüleceği - mesela Türk kadınının sahneye çıkabileceği gibi - düşüncesiyle coşkuyla başlamıştır fakat 31 Mart olayından sonra umutsuzluğa düşülmüştür. Hürriyetin ilanıyla hür olunmayacağı anlaşılmış, içerideki anarşiye varan düzen karışıklığı, iktidar partisinin hukuk dışı davranışları, dışarıda bitmek bilmeyen savaşlarla toplum bunalıma düşmüştür. Böyle bir ortamda Afife Jale Dahiliye Nezareti'nin, Müslüman kadınların sahneye çıkamayacağına dair bildirisiyle Darülbedayi tarafından 8 Mart 1921'de işten çıkarılır. Afife Jale için sonun başlangıcıdır.



 ... Selahattin Pınar'dan ayrıldıktan sonra iyice yalnız kalır. Parasız ve çaresizdir. Mazhar Osman, onu hastaneye yatırır. Morfinmanlar koğuşu artık onun evidir. Afife Jale burada ölür. Kazlıçeşme kabristanına defnedilir. Başını yasladığı bir taşı yoktur. Fakat sahneye çıkan ilk Türk kadın oyuncu olduğunu tarih bize söyler. Afife Jale kırmızı elbisesi, beyaz kurdelesi ve beyaz iskarpinleriyle sahneden geçmiş, ardından gökkuşağındaki her renkten giysileriyle ve farklı farklı rollerin kostümleriyle başka kadınlar onu izlemiştir. (SERAP IŞIK - Aydınlık Gazetesi)







"Tiyatro çok güçlüdür. Hep direnir ve savaşlara, sansüre, maddi yoksunluklar gibi her güçlüğe karşın var olur."


ISABELLE  HUPPERT
(2017 Yılı Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi)







"Tiyatro varsa ben varım!"








Merhaba!

27 Mart 2015 Cuma

HAYDİ TİYATROYA




ADİLE NAŞİT
(d.17 Haziran 1930 İstanbul-ö.11 Aralık 1987 İstanbul)


   Kahkahaları bugün bile kulaklarımızı dolduran Adile Naşit'in oğlu Ahmet'in kalbi doğuştan delikti. İyileşmesi için A.B.D.'de ameliyat olması gerekiyordu. Ameliyat masrafları ise tiyatrocu anne babanın karşılayabileceği bir miktar değildi. 1966'nın parası ile tam yüz bin lira gerekiyordu. Sanatçı arkadaşları yetişti imdatlarına. İstanbul tiyatroları bir gecelik gelirlerini, yani yirmi bin lira verdi aileye. Bir de " gece yarısı tiyatrosu" yapıldı, o paralar ve dönemin gazetelerinin başlattığı kampanyalarla denkleştirildi küçük delikanlının ameliyat parası. Ahmet A.B.D.'ye gitti, başarılı da geçmişti ameliyatı. Ama bir gün komaya girdi ve bir daha uyanamadı. Tarih 16 Haziran 1966'yı gösteriyordu, tam da annesinin doğum gününden bir gün öncesini.
   Oğlunun ölüm haberini İzmir'deki bir oyun öncesi alan Adile Naşit, bu habere rağmen sahneye çıktı ve bütün salonu güldürdü. İzmir'den İstanbul'a geldiği uçaktan perişan bir halde inen Adile Naşit, bu tarihten sonra bir daha uçağa binmedi ve doğum gününü kutlamadı.   




(Adile Naşit, canlandırdığı anne karakterleri nedeniyle 1985'te yılın annesi seçilmiştir)



   "Tiyatro aşka benzer. İnsanı hazin hazin ağlatır. Ama verdiği acının gücünde bir başka tat bulunur. Tiyatro evrene benzer. İnsanı doya doya güldürür. Ama yansıttığı tuhaflıklar, gülerken ağlamak için istekler doğurur."



NAMIK KEMAL
(d.21 Aralık 1840 Tekirdağ-ö.2 Aralık 1888 Sakız Adası)




Ünlü tiyatro oyuncusu Toto Karaca'nın anılarından:


   Muhlis Sabahattin'le turnedeydik. Heyetin adı "Muhlis Sabahattin ve Çocukları"ydı. Gittiğimiz yerin emniyet müdürlüğüne uğrayıp kaydımızı yaptırmak zorundaydık. Bir şehirde emniyet müdürü hepimize uzun uzun baktıktan sonra Muhlis Sabahattin'e sordu: 
   "Bunların hepsi aynı anadan mı?"
   



TOTO KARACA 
(d.18 Mart 1912 İstanbul-ö.22 Temmuz 1992 İstanbul)

(Asıl adı İrma Felegyan olan Toto Karaca, aktör Mehmet Karaca'nın eşi, sanatçı Cem Karaca'nın annesidir.)





Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır.






Merhaba!