Zeynep Oral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeynep Oral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2025 Pazar

ŞAİRLER DÖVÜŞÜR



ENVER GÖKÇE


Kimi zaman bir şiirin tek bir dizesi, içinizdeki fırtınayı dışa vurmaya, söndüğünü sandığınız tüm volkanları yeniden tutuşturmaya yetiyor.
"Ölüm, adın kalleş olsun!" böyle dizelerden biridir. Enver Gökçe, gerçi genç yaşta kanserden ölen Saffet Hoca (Dil Tarih'te İngilizce öğretmeni Saffet Korkut) için yazmıştı o dizeyi. Ama yine de... Anımsatayım:

Gâvur Müslüman demezdi
Kendisi için bir şey istemezdi
Yatak ölümü beklemezdi
Gitti vadesiz, gencecikken
Yiğitken, güzelken, incecikken

Ölüm, adın kalleş olsun!

Ama yine de Gazze'ye bombalar yağarken, çocuklar ölürken... Plajda oynayan ya da kara harekâtının önüne sipere koşulan çocuklar vurulurken... Çocuklar okulda ya da hastanedeyken... Taş atarken ya da sadece gökyüzüne bakarken, çocuklar öldürülürken... Hep aklımda o dize: "Ölüm, adın kalleş olsun!"
Emperyal güçler kozlarını paylaşırken... Sınırlar yeniden yeniden çizilirken... İşgal edilmiş topraklarda yeni dengeler kurulurken... Ülkeler daha çok daha çok bölünürken... "Böl ve yönet" egemenken... Kim kimi daha çok sömürür derken... Ölüm adın kalleş olsun!

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi) 


***



ENİS BATUR

Smokinli Berduş kitabınızda "Çöküş zamanında gerekli mi şairler" sorusuyla bir yüzleşmeniz olmuştu. Öyle zamanlardan mı geçiyoruz?

Soru, biliyorsunuz, Hölderlin'den çıkmış ama oradan hareketle düzenlenen uluslararası bir soruşturmada çok sayıda şair benzer sıkıntıları paylaşmıştı. O "dün"dü, şimdi bir "bugün" var ki insanda kırıntı umuda yer bırakmıyor.
Savunma bütçesi adı verilen dev kaynakların aslında savaş bütçesi olduğunu bilmeyen kaldı mı? İklim bozgunu, kuraklık, açlık... Ece Ayhan'ın deyişiyle ölüm sivil dolaşıyor ayrıca. Bu durumda, şairin başka zamanları umarak işini yapması tek çıkar yol galiba.

(ENİS BATUR - Cumhuriyet Kitap / Söyleşi: EROL TOYGUN)


***


"Şiirin, aşkın ve özgürlüğün ateşini zorbaların ellerinden almaktır şairlerin tek kutsal işi."

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi, Sayı:2)


***




Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.

(NÂZIM HİKMET, 1947)






Merhaba!

  

20 Ekim 2024 Pazar

AKROSTİŞ DEYİP GEÇME

 

Mülkiye Mektebi'nin 1950'li yıllardaki öğrencileri Cemal Süreya ve Sezai Karakoç, gönüllerini sınıf arkadaşları Muazzez Akkaya'ya kaptırdı.

Aynı zamanda yakın arkadaş olan, birbirlerine Akkaya'ya yazdıkları şiirleri okuyan iki büyük şair, genç kadın için kaybeden tarafın soy isminden bir harf eksilteceği iddiaya bile tutuştu.

Kim Muazzez'in gönlünü kazanırsa diğeri soy isminden sonsuza kadar bir harfi silecekti. Rivayet o ki iddiayı Cemal Süreyya kaybetti ve soy ismindeki "y" harfinden vazgeçti. Şair Karakoç ise Akkaya için edebiyatın en dokunaklı şiirlerinden, "Tek Gül" anlamına gelen "Mona Rosa"yı kaleme aldı.

Bu şiirde kıta başlarındaki harfler yan yana getirildiğinde "Muazzez Akkayam" akrostişi ortaya çıkıyordu. (A A)


Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. / Geyve'nin gülleri beyaz ve yatak.

Ulur aya karşı kirli çakallar, / Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.

Açma pencereni perdeleri çek, / Mona Rosa seni görmemeliyim.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi, / Bende çıkar güneş aydınlığına.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar / Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Ellerin, ellerin ve parmakların / Bir nar çiçeğini eziyor gibi.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona. / Saat onikidir söndü lambalar.





***



İLHAN SELÇUK


Yıl 1971. 12 Mart dönemi. İlhan Selçuk, rejimi değiştirmeye kalktı gerekçesiyle gözaltına alınmış, işkence merkezi diye de bilinen sorgu merkezi Ziverbey Köşkü'ne götürülmüştür. İşkence altında ifadesi alınıyor...

İlhan Selçuk, malum yazı ustası. Türkçeye egemen, eleştirel oklarını sakınmayan bir dil ve zekâ cambazı. İfade verirken akrostiş yöntemini kullanma kararı alıyor. Ancak her cümlenin ilk harfini kullanırsa, askerler aptal değil, okumuş insanlar, anlayabilirler; her cümlenin sondan ikinci sözcüğünün baş harflerinden bir akrostiş oluşturuyor. Her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri yan yana sıralandığında "İŞKENCE ALTINDAYIM" tümcesi çıkıyor.

İlhan Selçuk, daha sonra mahkemedeki savunmasında akrostiş yöntemini açıklayacak, ifadesinin işkence altında alındığını kanıtlayacak ve beraat edecekti.

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!  


26 Mayıs 2024 Pazar

CENNET GÖKOVA

 

"Napoli'yi gör de öl derler. Yok a canım! Esas Gökova'yı gör de yaşa!

(HALİKARNAS BALIKÇISI)


O zamanlar "Mavi Yolculuk" kavramı bile yokken babamın Gökova'ya gittiği günler onun balıkçılık dışında asıl Gökova'yı keşfettiği günlerdir. Hemen hemen her kitabında bahsettiği, gördüğü bu güzellikleri içi titreyerek dostları ve sevdikleriyle paylaşmak isterdi. İşte bu nedenle daha biz Bodrum'dan İzmir'e taşınmadan önce İstanbul'daki çok sevdiği dostlarına, özellikle de Sabahattin Eyüboğlu'na mektuplar yazar;

"Yahu kırın artık şu zincirleri, bırakın İstanbul'u birkaç gün; gelin güneye, kendi gözünüzle görün benim gördüklerimi" diye diretirdi. Herhalde Eyüboğlu bu ısrarlara dayanamamış olacak ki birkaç arkadaşı ile Bodrum'a gitmeye karar vermişti.

Yıl 1946, yani sonradan türeyen birçok "Mavi Yolculuk" uzmanının yazdığı veya söylediği gibi ilk Mavi Yolculuk 1961'de başlamadı, 1946'da yapıldı.

Bu ilk Mavi Yolculuk'a sekiz kişi katıldı. Bu ilk "Mavi Gezi"ye Cevat Şakir'in ısrarıyla katılan bu kişiler, zamanın kültür hayatına büyük katkıda bulunan çok özel insanlardı. Onların yaşantıları, siyasal düşünceleri yadırgansa da her biri birer değerdi. Nedense hepsine solcu ve komünist yaftası yapıştırılmış ve mimlenmişlerdi. Buna rağmen hepsi vatansever, eğitimli kişilerdi, hepsi de insan sevgisiyle dolu hümanistlerdi.

(İSMET KABAAĞAÇLI NOONAN - Anılar Akın Akın / Bilgi Yayınevi, 2009)




Derler ki Balıkçı ölmüş, melekler çevresini sarıp 'Ey Balıkçı cennete hoş geldin!' demişler.
O da çevresine şöyle bir bakıp 'Hani benim Gökovam nerede?' demiş.
Ah paragöz bayım, ah ten-i müberra sultanım, ya habip!
Yahu her kim olursanız olun ne işiniz var sizin Gökova'da?
Vaat edilmiş cennet neyinize yetmiyor sizin? Neden bizim cennetimizi cehenneme çeviriyor ya da çevrilmesini seyrediyorsunuz?
Bilmenizi isteriz ki Gökova bizim için Sadun Boro'dur.
Terleri tuzlu suyla yıkanmış, canı bu sularda kalmış nice süngercidir. Deli İbram'dır, Cavrali'dir. O süngercilerin son temsilcisi Aksona Mehmet'tir.
Gökova bizim için Halikarnas Balıkçısı'dır, Paluko'dur, Sabahattin Eyüboğlu'dur, Bedri Rahmi'dir, Azra Erhat'tır, Şadan Gökovalı'dır...
Yani her yıl mayıstan kasıma binlerce teknenin dünyaya güzellik gösterisi sunduğu Mavi Yolculuk'tur.
Gökova bizim için Kara Çavuş'tur, keçi çobanı Meryemce'dir, Çakır Ayşe'dir, İbram Kaptan'dır, Balıkçı Orhan'dır, Zeytinci Hurşit'tir.
Gökova, genç kızlarımızın ve gelinlerimizin el emeği göz nuru Bozalan halısı, Karahisar göbeklisidir bizim için.
Gökova, tarihin babası Heredot'tur, şiirin piri Melih Cevdet Anday'dır.
Üreten ve var eden kadınların önderleri Artemisia'lardır, Ada'dır, Hemitia'dır. Kadın direnişinin öncüsü Karyalı kadınlardır. Gökova, Afroditimizdir bizim.

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!


13 Nisan 2024 Cumartesi

HANGİSİ ?

 

"Sözle söyleneceklerin en âlâsı şiirle anlatılır."


HALİKARNAS BALIKÇISI
(Mavi Sürgün)


***


"Sözcüklerin elleri vardı
Bir çizgiydi belki
Belki de sessiz bir çığlık
Sözcüklerin elleri vardı
Sonsuzluğa bırakılan bir resim, bir şiir, bir müzik."

Sözcükler, zamanın damıtarak anlamlandırdığı iletişim araçlarımız. Ya olmasalar...
İlk sözcük; ilk çizgi, ilk renk insanın sığındığı mağara duvarlarına çizdikleri olsa gerek. Sanatın başladığı ilk an'lar... Ne denli yakın o denli uzak. Çizginin dilini öğrenmek, dilin çizgisini oluşturmak ne zorlu bir uğraş.
İlk "şiirlerimi" paylaştığım Aziz Nesin "Yanlış yerden başlamışsın, yazmak değil okumak zor" demiş ve eklemişti: 
"Felsefe okuyacak, diğer sanatların dilini öğrenecek en zor olana, şiire ulaşacaksın, yine de 'Seni seviyorum'dan güzelini yazamayacaksın..." Hiç unutmadığım ama sonrası kavrayabildiğim sözler...

(MEHMET ÖZ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Şiir her şeyden önce halk için vardır ve onun dilinde ifadesini bulur."


GUILLAUME APOLLINAIRE


***




Orhan Veli'nin ünlü şiiridir:

"Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum.

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam."

Şairin sonradan eklediği o son dize var ya! Pişman olduğu söylenir. Çünkü şiirin önüne geçip fazla ünlenmiştir. Kaç kişi bilir o dizenin eklenme nedeni sadece Ahmet Haşim'in "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirine, lirizmine meydan okumak olduğunu... Hani var ya:

"Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam; 
Üstümde sema kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Hangisi ?

16 Şubat 2023 Perşembe

HALKTAN DAHA YÜCE BİR DEĞER YOKTUR

 

   "... Bağışlar geldi. Çok duyarlı bir toplum! Bu halkın çok güçlü olduğunu, bu halkın, bu coğrafyada yaşayan insanların güzelliğini gösteriyor. Aynı zamanda da üzüyor. Bu güzel insanlar bu kadar yalnız bırakılmamalı, bu güzel insanlar bu acıları yaşamamalı daha doğrusu!"

  "Bu çok üzdü. Keza hepimizin takip ettiği, sosyal medyadaki, benim en çok zaten anlayamadığım, orada güzel insanlar gönüllü gidiyor yardım ediyor. Oraya insanlar niye yardıma gidiyor; devlete yardıma gidiyor ya! Tabii ki insanlar acılı, tabii ki feryat edecek, isyan edecek! Çok doğal, o insanları kucaklamak lazım, o insanları cepheleştirmemek lazım, onları sağaltmak, anlamak lazım. Bu çok doğal yani! Orada insanın enkazın altında çoluğu çocuğu, annesi, babası var ve kimse yok yanında! Tabii ki bir şeyler söyleyecek, rahatsızlığını dile getirecek. Bunu anlamak lazım, bundan mikrofon, kamera çekmemek lazım! Gidip özellikle o insanlarla konuşmak lazım! 

   Yardıma giden insanları ötekileştirmemek lazım! Her gönüllü giden insan, her sivil toplum örgütü, devletine yardıma gidiyor, başka kime gidiyor. Devlet halktır. Halktan daha yüce bir değer yoktur. Ve insanlar orada acılar içerisinde. Birazcık kendini onların yerine koyması gerekiyordu siyasilerin. Bu çok üzdü ve düşündürdü. Hâlâ deprem öncesi söylemlerin tekrar ettiğini görmek çok üzücü!" 

    (SUNAY AKIN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Nasıl anlatmalı, insanların en çok şu sırada birbirine ihtiyacı var. Yüz yüze konuşmaya, bir araya gelmeye, birbirine dokunmaya, sarılmaya. İnsan sosyal bir hayvandır. Zaten 20 yıldır ayırımcılık politikalarıyla herkes yalnızlık, kin, "ötekileştirme" girdabına itilmişken, umutsuzluk içinde kıvranırken, gençleri arkadaşlarından, ortak mekânlarından, hocalarından ayırmak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür. 

   Şimdi aynı kötülüğü kültür ve sanat yaşamımıza da yapmaya çalıştıklarını görüyoruz. Müzik sustu. Tiyatrolar sustu. Olmaz! Yanlış!

  Beyler kendinize gelin! Müziğin de tiyatronun da kökeninde bir gereksinim var. Paylaşma ve dayanışma duygusu var. İnsanların birlikte, bir arada, yan yana, omuz omuza bunları izleme gereksinimi var.

  Tiyatro sözcüğü (Yunanca "Theatron" - görme yeri) Dionysos'tan günümüze, en batıdaki İngiltere'den en doğudaki Çin ve Japonya'ya, insanların bir arada görebilmesinden, izlemesinden gelir. Dinsel, inançsal kökenleri vardır.

 Batı tiyatrosunda koro, bizim geleneksel tiyatromuzda, köy seyirlik oyunlarında, ortaoyununda meddah, ortak duyguları anlatan olmuştur, "anlatıcı" olmuştur. Kitlelerin "dili, ağzı", "duygu ve düşüncesi" olmuştur. 

  Şimdi bunları, tiyatroyu da müziği de tümden susturmak değil, tam tersine acıları paylaşmak, dayanışmayı artırmak, görülmeyeni göstermek, fark ettirmek, yaraları sarmak; şefkate, empatiye, bütünleşmeye ulaşmak için kullanmalıyız.

   (...)

   Son sözü Nâzım Hikmet'e bırakıyorum: Sanatı tarif ettiği "Saman Sarısı"ndaki o dizelere:


bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşünüyorum ve anlıyorum ki

bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.


Eğitimden sonra sanatı da kurutmaya, kurban etmeye çalışmayın!

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)     

14 Ocak 2023 Cumartesi

BENİ BEKLEME KAPTAN

                                   Hiroşima'da öleli                                      

oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım,

büyümez ölü çocuklar.


Saçlarım tutuştu önce,

gözlerim yandı kavruldu.

Bir avuç kül oluverdim,

külüm havaya savruldu.



  Nâzım'ın son günlerinde Vera, Merkez Çocuk Tiyatrosu'nun isteğiyle bir oyun yazmaktadır. Oyunun adı "Turnalar"dır. Aslında ilk başta Nâzım'dan isterler bu oyunu. Ancak Nâzım bu işi Vera'ya bırakır. Vera, Hiroşima'da külü havaya savrulan kız çocuğunu okuya okuya yazmaya çalışır oyunu. Ve çocukların bin turnası bir çocuğu diriltecektir. İnanç bu... Kâğıttan turnalar uçururlar, anka gibi küllerinden doğacak çocuklar için.
   Acının alkışlarına bıraktığımız 3 Haziran'dan yirmi gün sonra Hiroşima Kâğıt Turnalar Derneği'nden Nâzım'ın mezarına bin tane turna kuşu uçar.

    (BERFİN ŞENGİL - BirGün Gazetesi)


***


   (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)

  Yıl 1992. Nâzım Hikmet Kültür Sanat Vakfı olarak, şairin 90. yaş günü kutlamaları için kolları sıvamışız, tüm hazırlıklar tamamlanmış. Paneller, açıkoturumlar, şiir, müzik geceleri vb...
  Bir akşam evimdeyim. Telefon çaldı. San Fransisco'dan Joan Baez arıyor. Sohbet ediyoruz. Şu sıralar ne yapıyorsun deyince, ben de Nâzım Hikmet kutlamaları için hazırlıkları anlatmaya başladım. Zaten şairin İngilizce tüm şiirlerini okuduğunu ve ona hayranlığını biliyorum... Genco Erkal ve Zülfü Livaneli'li geceden söz edince çok heyecanlandı. Gülerek "Ben de geleyim" dedi. 
    Ben daha çok güldüm. "İmkânsız" dedim, "Vakfın çok az parası var, sana konser kaşesi ödeyemeyiz."
    Çok bozuldu. "Senden kaşe isteyen mi oldu! Ne ayıp!" dedi.
   "Uçak bileti de alamayız" deyince, "Ben kendim alırım" deyiverdi...
  "Ama hiç paramız yok, otel odası da tutamayız" dediğimde ise "Evinde yere bir şilte de mi atamazsın!" diye şakacıktan öfkelendi.
   Sonra her sözcüğün üzerine basarak şöyle dedi: "Bak yanlış anlama, oraya gelip sizlerle Nâzım'ın yaş gününü kutlarsam, kendime bir yaş günü hediyesi yapmış olacağım." (Onun yaş günü 9 Ocak)
    Uzatmayayım: Uçak biletini aldı, coşkusunu, sevincini aldı, bir de gitarını aldı ve İstanbul'a geliverdi.
  Bütün kutlamalara katıldı. Nâzım'ın dostlarıyla tanıştı. Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi Vera'yla bol bol birbirlerine sarılıp ağlaştılar.


ZEYNEP ORAL & JOAN BAEZ


   Her 15 Ocak'ta Sarıyer Belediyesi'nin organizasyonuyla, Nâzım Hikmet dostları Tarabya Oteli'nin önünden, Boğaz'a karanfiller bırakır. Artık gelenekselleşmiş bir törendir bu... Nâzım Hikmet'in 17 Haziran 1951'de, Refik Erduran'ın kullandığı küçük bir deniz motoruna atlayarak İstanbul'dan ayrıldığı yerde, karanfiller Boğaz sularına kapılıp gider...
     İşte yine o törendeydik. Joan Baez, suda uzaklaşan karanfillere baktı baktı, "Her karanfil, sizin büyük şairinizin bir dizesi sanki... Buradan yola çıkıp her zerresi kim bilir nerelere uzanacak" dedi.
   Öyleydi. Sonra denize ulaşamamış, kıyıda taşa takılmış bir karanfili gördü. Canı sıkıldı. "Bak, o hangi şiir biliyor musun?" dedim ve "Mavi Liman" şiirini ona söyleyiverdim:


Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.

Seyir defterini başkası yazsın.

Kubbeli, çınarlı mavi bir liman.

Beni o limana çıkaramazsın...






Merhaba!
       

3 Temmuz 2022 Pazar

UMUT NEREDE?


Umutsuzluğa kapılmaktan korkup kaçma. Üstüne yürü, geç onu. Karanlığı aşınca umudun ışığını göreceksin.

(ANDRE GIDE)


***


  (...) Sanılır ki mutluluklar, gülümsemeler, sevinçler, heyecanlar... Hayatta ne varsa yüz güldüren, varlığa / varsıllığa bağlıdır. Böyle düşünenlere bombaların susmadığı bir kentte ya da bir deprem sonrası yıkıntılar arasında koşup oynayan çocuklar verir asıl yanıtı hem de kırıp dökmeden hem de yüzlere bile vurmadan.

 Çöplerden toparladıklarını ekmeğe dönüştürme telaşındaki insanın sevinci, hayatı katlanılır kılma inadı sokak lambalarından daha çok aydınlatır umutların köşebaşlarında yittiğini sandığımız sokakları... (Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Evet, insana yaraşan da bu. Umuttan umut kesmemek...

(FERİDUN ANDAÇ)



***



 Suat Hayri Ürgüplü'nün babası Mustafa Hayri Ürgüplü, savcı yardımcılığı, Şûrayıdevlet Danıştay) Başkanlığı, Niğde Milletvekilliği, şeyhülislamlık ve bakanlık yapmış bir Osmanlı aydını olmasına karşın Bekir Ağa Bölüğü'nde Fethi Okyar gibi özgürlük yanlılarıyla tutuklu kalır, sonrasında Malta'ya sürülür. Maaşı ödenmez ve ailenin ekonomik durumu bozulur. Okulun taksitleri birikir.
  Milli Mücadele dönemidir. Öğrenci Suat Hayri, bir gün Galatasaray Lisesi'nin bahçesinde arkadaşlarıyla dolaşırken müdür yardımcısı "318 Suat Efendi" diye onu çağırır. Bekleme odasında babasının bir arkadaşının beklediğini söyler. Gider, babasının arkadaşı ona çeşitli sorular sorarak, gerçekten oğlu olup olmadığını anlar ve cebinden çıkardığı bir torbayı onun cebine sokar: "Mustafa Kemal'in gönderdiği bu paralarla biriken taksitlerinizi ödeyin" der. Torbadaki altınları nerede nasıl bozduracağını anlatır.
  Suat Hayri Ürgüplü, aradan yıllar geçtikten sonra kendisine bu altınları getireni TBMM albümündeki fotoğraflardan tanır. Bu, Mustafa Kemal'in yakınında olan Karesi (Balıkesir) Milletvekili olan Vehbi Hoca'dır.
  Mustafa Kemal'in Milli Mücadele yıllarında bile mücadeleyi destekleyenlerin aile sorunlarını çözen bu büyük ilgisi ve duyarlılığı nasıl unutulur? Öte yandan Mustafa Kemal'in böyle bir desteğini kazanmaksa, büyük bir onurdur!
  Suat Hayri Ürgüplü de Galatasaray Lisesi'ni, hukuk fakültesini bitirir. Öğrencilik, çalışma ve siyaset yaşamında hep çalışkan güvenilir biri olur. Çevirmen, yargıç, büyükelçi, bakan ve başbakan kimliğiyle kendi damgasını vurur. Mustafa Kemal'in okuttuğu bir başbakandır! (HİKMET ALTINKAYNAK - Cumhuriyet Gazetesi)  


*** 


  Muazzez Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne öğrenci alınacağı ilanını görmemişti. Babası duymuştu, haber verdi. Muazzez bu sırada 21 yaşında, yeni mezun bir öğretmen olarak Eskişehir'de bir ilkokulda öğretmenliğe başlamıştı. Küçük aylığı ile eve yardım ediyordu. Gidip fakülteye kaydolursa eve yardım edemeyecek, üstelik babasına yük olacaktı. Bir süre bocaladı. Arkadaşı Hatice de "gidelim" diye zorluyordu. Babası "Bu Atatürk'ün kurduğu yeni bir okul, git kızım" deyince razı oldu. Eşyasını küçük bir denk yapıp Hatice ile Ankara'ya geldi. Dengini istasyona bıraktı. Kayıt için geç kalmış olmaktan korkuyorlardı. Okul Ocakta açılmıştı. Şimdi Şubatın 15'iydi.
   Milletvekili seçilmiş olan Fakihe Öymen Öğretmen Okulunda öğretmenleriydi. Telaş içinde Fakihe Öymen'i buldular. Fakihe Hanım okula telefon etti, fakülte öğrenci almaya devam ediyordu. 


















  "Gidin kaydınızı yaptırın!"
  Fakülteye koştular. Görevli, "Hangi şubeyi istiyorsunuz?" diye sordu. Muazzez "Fransızca" dedi. Aklına başka bir yer gelmemişti. 
  "Orası dolu. Ben size hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye edeyim."
  "Buyrun."
  "Hititoloji. Yanında Sümeroloji ile Arkeoloji derslerini de alacaksınız. Tamam mı?"
  Bu sözcükleri ilk kez duyuyor, ne olduğunu hiç bilmiyorlardı. Ama ikisi birden atılıp "Tamam" dediler. Amaç yükseköğrenim yapmaktı. Kaydoldular. Yüzleri güldü. Duruşlarına bir çalım geldi. Artık bir fakülte öğrencisiydiler. 
  Samanpazarı'nda çok odalı bir evin alt katında çıplak bir oda buldular. Camı gazete kâğıdı ile kapatıp yataklarını serdiler. Mevsim kış, aylardan Şubat. Sobayok, ocak yok, su yok, elektrik yok, eşya yok, üzerinde çalışılacak eski bir masa bile yok. Yakın bir aşçı dükkânından tek kişilik yemek alıp paylaşacaklardı. Tutumlu yaşamak zorundaydılar. Donmamak için yatağın içinde çalışacaklardı.
 Hocaları Alman Landsberger'di, yardımcısı Güterbock. Hoca dersi Almanca anlatıyordu. Çevirmen Türkçeye çeviriyor, öğrenciler not tutuyorlardı. Hepsi üç-beş öğrenci. Kaytarmak imkânı yoktu. Hoca bir gün önce anlattığını ertesi gün istiyor. Sıkı çalışmak şart. Ama geçim için para da gerek. Muazzez bir yandan da iş aramaya başladı.
  Sabahları fakülteye ısınmak için koşa koşa gidiyorlardı. Fakülte hamam gibi sıcaktı. Küçük bir çay ocağı vardı. Çayla içleri de ısınıyordu. Hiçbir sorunu büyütmeden, üşüyünce ağlamadan, aç kalınca sızlanmadan, ışık yok diye hayata küsmeden, masasız çalışılır mı diye isyan etmeden okumaya kararlıydılar. Yatılı olma hakkını kazanınca rahatlayacaklardı. Devlet yatılı öğrencilere çok iyi bakıyordu.* 
  Muazzez ünlü bir Sümerolog olacak, Türkiye onu Muazzez İlmiye Çığ olarak tanıyacaktı. (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet Türk Mucizesi / Bilgi Yayınevi) 

  *Muazzez İlmiye Çığ yatılı olmayı şöyle anlatıyor: "O fena odadan sonra bize yatakhane cennet gibi göründü. İki tane yatak, kar gibi kolalı çarşaflar, emrimize ait iki beyaz dolap. Eğer cennet varsa, o işte burasıydı... Yatılı olduktan sonra çalışmama gerek kalmadı. Öyle bir yatılıyız ki bir elimiz yağda bir elimiz balda. Hep turfanda yemek yerdik. Günde altı tür yemek. Giyimimizi veriyorlar. Harika bir öğrencilik geçirdik." (M. İlmiye Çığ Kitabı, Çivi Çiviyi Söker, Söyleşi: SERHAT ÖZTÜRK)  


***



ZEYNEP ORAL & MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ


  Yaş gününü kutlamak için aramıştım. Telefonu "Canım benim sana uzun ömürler diliyorum" diye açtı. Sesi cıvıl cıvıldı. Benimkinden çok daha genç ve dinamikti. En son 2019 yılının kasım ayında buluşmuştuk. Mersin'de Kongre ve Sergi Sarayı'nda sahneyi iki ulu çınarla; biri 106, biri 91 yaşındaki iki ulu çınarla Muazzez İlmiye Çığ ve ressam, hattat Etem Çalışkan'la paylaşmıştım. Harf devrimini, Cumhuriyet devrimlerini, Atatürk sevdasını konuşmuştuk. Muazzez Hanım konuşurken sık sık ellerimi yakalıyordu. Ve hiç unutmuyorum ellerim kuş oluyor, su oluyor, ateş oluyor, bir elim Sümer ve Hitit'e; bir elim Atatürk'ün harf devrimine uzanıyordu... (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Umut nerede?   
  

4 Ekim 2020 Pazar

SANATIN (SANATÇININ) İŞLEVİ VE ÖNEMİ

 



   Uygarlık tarihinin çetelesi, milyon yıl önceki zamanı görece ağır işletirken son evrede bir o kadar hızlanmış izlenimi veriyor. Sözgelimi ortaçağ kışından çıktık diye avunurken beş yüz yıl bile geçmeden teknolojik gelişmişliğe sahip bir ortaçağ karanlığına savrulmanın ortasında bulmadık mı kendimizi? Faşizmin yıkılışına sevinemeden, yeni faşizm olgusuyla burun buruna gelmedik mi?

   Hadi bakalım, sanat ne yapacak, edebiyat ne söyleyecek şimdi?

  Sanatın, edebiyatın yaratıcılığı, "kurma" gücünden kaynaklanıyor. Öyleyse asıl şimdi gereksinim var edebiyata. Öyle ya yazınsal nitelikten ödün vermeden yaşanan gerçekliği kitleye algılatıp yorumlatmak, ortak payda kılmak önemli. İrin gibi yayılan, bütün güzelliklerin üzerin örtüp ölüm kusan kötülüklere karşı kişinin duyarlığını geliştirmekte edebiyatın işlevi göz ardı edilebilir mi? (M. SADIK ASLANKARA - Cumhuriyet Kitap)



***


   Sanat düşünmeyi, eleştirmeyi, yorumlamayı, değerlendirmeyi öğretir insana... Bu değerler hiyerarşisi içinde insan yalnız kendi kişiliğini değil, içinde yaşadığı toplumun da düzeyini geliştirirken bütün bunların bir yaşam biçimine dönüştüreceğini bilir. Bugün yaşadığımız beğeni yozlaşması, çarpık yapılanmalar, demokrasinin yerleşememesinde ve cehaletin yüceltilmesinde sanat eğitiminin eksikliğini görüyoruz. (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)



***



   Tiyatromuzun mimarı Muhsin Ertuğrul ustamızın dediği gibi, kısaca, ""fırın açmayan ülkede insanlar aç kalır, ölür ama tiyatro açmayan ülkede insanlar ruhen aç kalır, birbirini öldürür." Bu nedenle, şiddete eğilimli bir yüzyıldan geçtiğimiz gerçeğini baz alırsak, bunun ne kadar doğru olduğu da ortaya çıkmaktadır. Bir süre sonra insanoğlunun anlamsız bir yokediciye dönüşmesi tehlikesine karşılık yine Muhsin Ertuğrul, insanoğlunu, "hoyratlıktan kurtarıp insanlık düzeyine" çıkarmanın da yolunun tiyatrodan geçtiğini belirtmiştir.

  Ekonomisini düzeltmek isteyen toplumlar, sanatın kalıcılığını bildikleri için sanata, tiyatroya verdikleri değerle yücelmişlerdir. Klasikleşen yapıtlar, adı yüzyıllardır yaşayan yazarlar, efsane oyuncular bunun kanıtıdır.

   Tam tersine yönelen toplumların arkada bırakacağı bir şeyleri yoktur. Sanat toplumlara bir armağan dır. Sanatın yaratıcı gücü dünyaya renk ve anlam katar. Durup düşünecekleri, konuşup paylaşacakları, eleştirip düzeltecekleri bir dünya yaratır onlara... Tanış olma fırsatı verir. " İnsanın olduğu yerde yine insanı kurtaracak olanın insan olduğu" bilincine vardırır. Bu nedenle Peter Brook'un dediği gibi "tiyatro saniyelerle gelişen bir devrimdir." Yaşamın kırılma noktalarını ilham alarak, eskimeden yoluna devam eder... Bizler bugün insanların farkındalığa sahip olması ve empati kurması gereken bir çağdayız.

  Bilgi bir hazinedir ama makineleşen dünyada bilgi teknolojiye kazandırdığı ivme ile insanı geri plana itmektedir. İnsanlığın kurtuluşu bu nedenle onlara sanat yoluyla ekip olmayı, yaptığına inanmayı, becerisinin sınırlarını, unuttuğu değerleri, belleksiz toplumlara hafızasını yeniden yoklamayı, özgün olmanın önemini, hepsinden daha fazla da şişmiş egolarımızdan kurtulup başka insanlarla bu dünyayı paylaştığımız gerçeğini öğretir.   

   Aksi takdirde makineler, robotlar dünyayı ele geçirirken, biz hâlâ ilkel olanla uğraşıp, dünyayı dinin, ekonominin ya da rant peşinde koşan kapitalist sermayenin veyahut da başa geçen iktidarların kurtaracağı sanrısı içinde seyirci iken bu güçler, medya aktörleri yoluyla hikâyemize son noktayı koyarlarken, bizler sadece seyirci olarak kalırız. Şunu bilmeliyiz ki, başka bir dünya yok. Bu yüzden, inadına tiyatro yapan, sanat yoluyla tüm olumsuzluklara direnen başarılı sanatçılarımız sayesinde dünyamızın güzelleşmekte olduğunu bizler biliyoruz ve bildirmek istiyoruz. (Dünya Tiyatrolar Günü 2019 Ulusal Bildirisi)




  MUHSİN ERTUĞRUL & NÂZIM HİKMET



"İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için mücadeleye giren ilerici sanatçılar, hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler." (NÂZIM HİKMET)  





Merhaba!

1 Haziran 2020 Pazartesi

BU HASRET BİZİM




   Yıl 1988, Altay Dağları'ndaydım. Moğolistan, Sibirya ve Çin'in birbirine iyice yaklaştığı sınır bölgesinde... Önümde uzanan düzlükler, birbiri peşi sıra yükselen dağlar ve çevremdeki sonsuz boşluk, bana "dünyanın öbür ucundayım" duygusunu veriyordu.
   Türkolog arkadaşım Vera Feonova ve ben o zamanlar Sovyetler Birliği'ne bağlı, Gorno Altaysk özerk bölgesinde dolaşıyorduk. Gittiğimiz köy ve kasabaların kültür merkezlerinde Türkiye, Türk kültürü üzerine konuşmalar yapıyordum. "Şişman güvercinim" dediğim Vera, Türkçe Rusça çevirileri yapıyordu.
   Yine bir gün bir kasabadan ötekine giderken cipimiz yolda kaldı. Sürücümüz elinde boş bir benzin bidonuyla yollara düştü. Hava kararmak üzereydi. Bu uçsuz bucaksız düzlükte, yolda kalmış aracımızın başında yardım gelmesini bekliyorduk. Ne gelen vardı, ne giden... Görünürlerde de ne köy, ne kasaba... Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında, yola benzemeyen bir yoldaydık... Güneş iyice alçalmıştı.
   Bir ara, uzakta bir karartı belirdi. Karartı yaklaştı, yaklaştı... Bu bir traktördü. Traktörün arkasındaki kasadan iki köylü kadın, altı çocuk, bohçalarıyla indiler. Traktör yoluna devam etti. Kadınlar, çocuklar ve bohçalar, yolun öteki yanına tam karşımıza yerleştiler. Karşılıklı bakışmaktansa yanlarına gittik. Vera onlarla Rusça konuşuyordu. İki saat sonra oradan geçeceğini umdukları otobüsü bekliyorlarmış. Birlikte beklemeye başladık...
   Vera, benim Türk olduğumu söyleyince, önce pek inanmadılar. "Madem Türk, hele bir Türkçe konuşsun" dediler. Benim Türkçemle, onların Türkçesi çok farklıydı. Vera'nın çevirileriyle anlaşıyorduk. Ama yine de kimi sözcüklerin aynı olduğunu bilecek kadar yörede kalmıştım.
   "Bir, iki, üç..." diye saymaya başladım. 
   "Yok bunu herkes bilir, başka şeyler söyle" dediler...
   Başka şeyler söyledim. Yine inanmadılar. Ne dediysem bir türlü ikna olmadılar. Bir ara aralarında tartışıp durdular. Sonunda Vera'ya "Sor bakalım bu Türke, Nâzım Hikmet'i bilir miymiş? Gerçekten Türkse, Türkiye'dense, bize Nâzım'dan bir şiir okusun" dediler.
   Ve işte 1988 yılının 9 Ekim Pazar günü, akşamın saat sekizinde, Sibirya'nın en güneyi, Moğolistan'ın en kuzeyinde, Altay Dağları'nın uçsuz bucaksız, kuş uçmaz kervan geçmez bir vadisinde, iki köylü kadınına ve her yaştan altı çocuğa Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım'dan dizeler okurken buldum kendimi...
  Yüzlerinde gülümsemeyle dinlediler. Sonunda hepsi birden boynuma sarıldılar. Yeryüzü mucizelerle doluydu! Dünyanın öbür ucunda, bir dağ başında, Altaylı iki kadına ve çocuklarına Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım Hikmet'in şiirine sarılışımı hiç ama hiç unutmadım, unutmayacağım...
  Nâzım Hikmet'i hapse atanları, eserlerini yasaklayanları, vatandaşlıktan atanları dünya tanımıyor, tanıyanlar da lanetliyor. Ama o, 118 yaşında yaşamayı sürdürüyor ve sürdürecek.
   Kendisi zaten Piraye'ye mektubunda yazmıştı:
  "Ben kendimin, her namuslu insan gibi yurtsever ve halkını sever olduğunu bildikten, bu hususta vicdanım rahatken, birkaç münferit yalan kusmuşlar umurumda değil. 20 sene sonra, 50 sene sonra, birçoğunun adını bile unutacak Türk milleti... Halbuki bu millet var oldukça, yeryüzünde Türkçem konuşuldukça, ben bu dilin ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış insan olarak yaşayacağım. Sen üzülme." (ZEYNEP ORAL, Cumhuriyet Gazetesi - 16 Ocak 2020)  




***








    Nâzım Hikmet sorar:
    Başlayayım mı Üstad?
    Bedri Rahmi yanıtlar:
    Başla Reis!
   Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Bu kaydı çok iyi saklayın, aman ha!" diye vasiyet ettiği kayıttaki ses Nâzım Hikmet'e ait. 1960'ların teknolojisi bir makara bantta tam 50 yıl bekledikten sonra Nâzım ülkesine sesiyle de olsa dönüyor...
   Bedri Rahmi ve Nâzım Hikmet 1961 yılında Paris'te bir araya geliyorlar. Bedri Rahmi "Patırtı yapmayın" diyerek başlıyor "Yeşilden, mordan, pembeden" şiirine, sonra Nâzım'a bırakıyor mikrofonu:

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
gölgem gibi demiyorum
çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da.
Ellerim ayaklarım gibi de değil
uykudayken yitirirsin elini ayağını
ben hasreti uykuda da yitirmiyordum. 

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
açlıktı, susuzluktu demiyorum
sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil
giderilmesi imkânsız bir şey
ne sevinç ne keder
şehirlerle, bulutlarla, türkülerle de ilgisiz
içimdeydi dışımdaydı.

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan
hasretten gayrı.


   Nâzım tam elli yedi şiirini teybe okur. Bedri Rahmi ülkeye dönerken yasaklı şair Nâzım Hikmet'in kayıtlarına el konulmaması için özel önlemler alır. Evini sık sık ziyaret eden polislere karşı "Mor" şiirini okuyarak kendi sesini Nâzım'a siper eden Bedri Rahmi, kayıtları oğlu Mehmet ve gelini Hughette Eyüboğlu'na bırakır. Kayıtta Nâzım'ın Vera'ya söylediği ve Eyüboğlu'nun vasiyeti haline gelen sözleri de yer alıyor: 
   "Sana tüm şiirlerimi banda kaydedeceğim. Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın... Sonra Türkiye'ye de ver bu sesi. Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım."



Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, 
-öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani... 







Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna'dan,
işitiyor musun?
Memet! Memet!

Karadeniz akıyor durmadan, 
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun?
Memet! Memet!






Merhaba!

     

23 Nisan 2020 Perşembe

ÇOCUKLUK ÜLKESİNDEN





Fotoğraf: DORA MAAR


   Hepimiz oradan geldik... Çocukluk ülkesinden... Koşullar farklıydı, coğrafyamız, tarihimiz, çevremiz, düşüncelerimiz, duyarlılığımız, özlemlerimiz, düşlerimiz farklıydı. Ama başlangıçta geldiğimiz yer orası: Hayal dünyamızın sınır tanımadığı çocukluğumuz... Sonra her birimiz farklı yollara saptık, saptırıldık... Kimimiz daha çabuk, kimimiz daha yavaş unuttuk o ülkeyi. Katil olduk, bankacı ya da sayman olduk, sihirbaz, amele, politikacı olduk, bilge ya da serseri olduk... Sonra... Sonra...
   Sonra büyüdükçe özgürlüğümüz kısıtlandı. Karşılaştığımız gerçekler düş gücümüzü sınırladı. İçgüdülerimiz baskı altına alındı. 


ZEYNEP ORAL
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



Faşizmi çocuklar da anlayabilir
Dayak yemektir serseri bir babadan
Karanlık odaya kapatılmaktır
Hakkını istemekte direttiğin zaman

Üvey ana, yarı güleç öksüze
Sabunlu eliyle tokadı yapıştırır
Henüz yaslıdır çocuk, henüz dayanıksızdır
Yıldırmaktır amaç, esir etmektir
Çocuk faşizmi yanağında tanır

Onlar niçin böyle çirkin olurlar
Bir tek güzel faşist yaşamamıştır
Anlamlı sorulardır bunlar çocuklar size
Okullar bu dersi öğretmiyorlar

Nerde bir kuvvet birikmişse haksız
Nerde bir zartzurt ya da cartcurt
Nerde elimizden kapılmışsa ekmek
Sınıfta, sokakta, evde, çarşıda
İşte çocuklar faşizm ordadır

Hepimiz elele tutuşmalıyız
Korkmadan yürümek için gecenin ötesine
Güneş nasıl olsa doğacaktır
Horozlar ötmeye başlar başlamaz



ERGİN GÜNÇE








Merhaba!

22 Eylül 2019 Pazar

ŞİİRDEN BAŞKA YALNIZ VAR MI?




Gümüş koktu yıllar önceki gece.
N'olacak benim bu hâlim?

Gümüş koktu az içilen rakı.
Aydınlıktı ilk karanlık.

Gümüş koktu saatler, şiirler.
Nasıl geldik buraya?

Gümüş koktu içtiğim su.
Tenimde sıcak bir tedirginlik.

Gümüş koktu yürekteki köpüksüz dalga.
Çabuk mu dağıldı kuşların uykusu?

Gümüş koktu azalan sigaralar.
Bana bir yolculuk ısmarla.








   Dünya Şiir Günü'nün yerleşmesinde ve dünyanın birçok yerinde kutlanmasında PEN Türkiye'nin önemli bir rolü oldu. Uluslararası foruma böyle bir gün önerisi bizden gitmişti. Şairin tüm çalışmaları için verilen onur ödülü niteliğindeki bu olay, aynı zamanda o yılki şiir bildirisini yazacak olanı da belirler.
   2019 PEN Şiir Ödülü'nü Süreyya Berfe'ye verirken ona şöyle seslendik: 
   "Ey şiirin her zaman genci, ey şiirin gececisi, ey hiç kimseye olmadığı kadar sana yakışan huysuzluğun sahibi, ey artık yedilere, kırklara karışır gibi şiire karışan, ey saçı sakalı kırışan ama sözü her zaman dimdik ayakta duran, ey şiirin yerini bilen madenci, ey kendine hem gölge hem fener olan, ey egelerin egesi... PEN 2019 Şiir Ödülü için senden iyisini mi bulacaktık, verdik gitti, affet bizi!"
   "Affet bizi" dedik... Çünkü kendi köşesine çekilip şiirle, doğayla, sözcüklerle, hüzünle, acılarla, sevmelerle ama en çok, en çok yalnızlıkla baş başa yaşayan (Ege'de yaşayan) Berfe hiç ama hiç yüz vermez ödüllere. Nefret eder kendisinden söz edilmesinden! Ama çaresiz daha önceki B. Necatigil Şiir Ödülü, M. C. Anday Şiir Ödülü, Cemal Süreya Ödülü, C. Atuf Kansu Ödülü, Arıburnu Ödülü, Homeros Emek Ödülü gibi bunu da sineye çekecek! (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)


Süreyya Berfe'nin yazdığı "2019 Dünya Şiir Günü Bildirisi" şöyle:

Aklıma gelmezdi
Şiir Günü göreceğim. 
Şiir Günü Bildirisi yazacağım hiç gelmezdi.
Oldu.
Şiir böyle bir bela işte,
insanın başına geliverir.
Yorgo Seferis, Saint John Perse, Turgut Uyar
sanki hiç yaşamadılar,
hiç şiir yazmadılar.
Başkaları da var tabii..
Ne mutlu bana PEN'den ödül aldım.
Her zaman genç olmaya çalışacağım.
"Gümüş koktu azalan sigaralar
bana bir yolculuk ısmarla."
Yeryüzünde şiirden başka yalnız var mıdır acaba?
İstediğiniz kadar dünyada da kainatta da şiir günü yapalım
yalnızlığını gideremeyiz.
Belki de ne kadar şair varsa o kadar şiir vardır.
Dünya Şiir Günü'nüz kutlu olsun...



***






Ağlamam Turgut, ağlamıyorum.
Alnım kırışır.
Alnım neyse ne de
gönlüm buruşur.

Seni indirdim mi yataktan?
Çıkarsam aklım karışır.
İyidir Turgut 
-lâf aramızda-
bize ağlamak yaraşır.

Bir gün olur her şey değişir.
Bakarım buralarda değilsin.
Hep böyle süreceğini sanırım
sürer gerçi ama sonu değişir.

Denkleştiririm senden kalanları.
Buruşuk bir gül bize bakar kamaşır.
Sonra bir sana bir bana bakar.
Neden biliyor musun?
Medresenin yanındaki kışlanın
önü deniz
bahçesinde çamaşır.



   - Turgut Uyar'ın arkasından şiir yazdınız sadece...
    Sigarasından derin bir nefes çekti. Gözleri yine denize saklandı. Öğrenmiştim artık, zamanda yolculuk yaparken ya da sığınacak yer aradığında yapıyordu bunu. Döndü;
   - Senin de arkadaşın kollarında can verse sen de yazardın.
   Sustu. Metin Altıok'la ilgili soru sormaktan vazgeçtim. Sivas'a giderken Berfe'yi de götürmek istemişti yanında. Soramadım. Yüzünün düşmesine üzülmüştüm. Bu bahsi hemen kapattı.
   -"Bir Dost Bulamadım, Gün Akşam Oldu" şiiriniz ve Gülten Akın bağlantısını sorsam;
  - Gülten Akın benim şiire başlama nedenimdir. Onu okumamış olanları anlayamıyorum. Benimle görüşmeye gelen edebiyat öğretmenleri oluyor bazen... Gülten Akın'dan haberleri yok düşünün. Hemen kalkıyorum yanlarından.
 "Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu" şiirimi okuduktan sonra benimle tanışmaya geldi. Nasıl heyecanlandığımı anlatamam. Konuştuk. Bana "Keşke o şiiri ben yazmış olsaydım" dedi. Mutluluğumu anlatamam. Ben de ona "İzin verin kitabın sonraki baskısında bu şiiri size ithaf edeyim" dedim. Öyle de oldu. (ÜLKÜ BURHAN - Milliyet Gazetesi) 



***






Yorgunluktan başım düşüyor
Gökte kanadı ayrıç ayrıç bir kırlangıç
Dere gibi geçiyor içerimden

Ekmek kurumuş 
Zeytin çekmiş yağını
Yürüdüm yutkuna yutkuna
Toza belendi miğdem
Gözlerim soldu
Armuda vardım yüksek
Bostana vardım ellerin
Köy hayat gibi ırak
Dönendim durdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu

Taze yavrum kan kusuyor
Dışarda eli kırbaçlı bir rüzgâr
Hançer gibi geçiyor yüreğimden
Tezek tükenmiş 
Oda çekmiş sıcağını
Düşündüm tütünü sara sara
Ağuyla dağlandı ciğerim
Yüzümün rengi durdu
Avrada baktım ağlıyor
Komşuya vardım susuyor
Kasaba devlet gibi ırak
Yol kapalı
Kalktım oturdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.

Amerikan buğdayı bereketli olmuyor
Ötede bizim buğdaydan sapsarı bir ırmak
Güneş gibi geçiyor düşlerimden
Öküzler zayıflamış
Toprak çekmiş elini
Eridim hilâl oldum
Sele karşı terim
Gücüm dondu
Tüccara vardım ürkek
Yakın köye vardım bakmıyor
Geçim bir kanlı tuzak
Sordum sordurdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.

Şehre inince keyfim kaçıyor
Her yerde yüzüme çarpan bir tokat
Eski bir kin gibi geçiyor gözümün önünden
Kapılar kapanmış
Hükümet çekmiş ayağını
Bekledim köle oldum
Yere yapıştı dizlerim
Umuduma set kondu
Valiye vardım ödlek
Başkana vardım gülüyor
Belki çıkar diye evrak
Sustum oturdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.



   Süreyya Berfe adını bu şiirden ayıramam. 'GÜN OLA'da, Savrulan'dakiler, sonraki şiirleri.. Onların değerlerini yadsımıyorum. İçlerinde başka beğendiklerim de var. Ama bu şiirinin bence yeri başka. Amacım, özgün ve sağlam şiir yapılarına örnek sunmak. Nedir bu şiiri örnek seçmeye beni iten? Kusursuz bir biçimsel yapı oluşturması mı? İçeriğine aldığı yoksul köylünün yaşam kesiti mi?
    Doğrusu şu ki, biçimsel olarak kusursuz yapılaşmış pek çok şiir var. Yoksul köylülük de çok şiire konu oldu.
   "Bir Dost Bulamadım"ın özelliği nedir? Diyor ki o, yoksulluk değildir hayatı yıkan, söndüren. İnsanı insanlığından eden. Dağıtan. Yoksulluğa eklemlenmiş olan tek başınalıktır, yalnız kalıştır... (GÜLTEN AKIN)







Merhaba!