Melih Cevdet Anday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Melih Cevdet Anday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2026 Cumartesi

"O" OLMASAYDI !..

 


Nâzım Hikmet'in yazdığı "Saman Sarısı" şiirinde kendisine "Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?"  demesi üzerine ona bir şiirle karşılık veren usta ressam, röportajlarında da aynı sorunun kendisine sorulması üzerine, "Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet, tekrar tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin'le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum." ifadelerini kullanmıştı. (Cumhuriyet Gazetesi)


...Abidin Dino'nun yolu II. Dünya Savaşı yıllarında Adana'dan geçmiştir. Melih Cevdet Anday anılarında Abidin Dino'nun savaşın ortasında İstanbul'daki sıkıyönetim komutanlığı tarafından Adana'ya sürgün edildiğini belirtir. Abidin Dino nişanlısı Güzin ile 1943'ün Ağustos ayında Adana'ya ulaşmış, istasyon yakınlarında ev tutmuş ve 22 Eylül 1943 günü evlenmiştir. Böylece Kemal Sadık Göğceli ile de yolları kesişmiştir. O zaman adı "Yaşar Kemal" olmamıştır tabii. Yaşar Kemal, Abidin Dino'nun Adana sürgününe sevinen tek kişidir belki de ve şöyle demiştir: "...bildiğim her şeyi kendisinden öğrendim. O ve ağabeyi Arif Dino olmasaydı Yaşar Kemal de olmazdı. Sürgün de bazen işe yarıyor."

(TOLGA AYDOĞAN - Cumhuriyet Gazetesi) 


Zülfü Livaneli sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının önemli değeri Yaşar Kemal'le ilgili bir anısını anlatıyor. Olay Fransa'da geçiyor:
"Cannes Film Festivali'ndeyiz, bir kahvenin terasında oturuyoruz. Önümüz ana cadde, ötesi kumsal ve deniz. Caddeden iki yana yıkıla yıkıla, sarı sakallı, yırtık ceketli, gözleri baygın baygın bakan bir Fransız berduşu geliyor, bize yaklaşıyor ve para istiyor. Sabah sabah öyle bir alkol kokusu geliyor ki adamdan anlatamam. Masada kalabalığız, gazeteci arkadaşlarımız var. Yaşar abi adama cömert bir bahşiş veriyor, adam 'mersi' diyor. Bu sırada bir arkadaş sarhoşa Fransızca 'Bu mösyöyü tanıyor musun?' diye soruyor, sonra ekliyor 'Yaşar Kemal'. Ben içimden 'amma da soru ha' diyorum, sokakta yatıp kalkan adam nerden tanısın Yaşar Kemal'i? Sarhoş ileri geri sallanarak gözlerini kısıyor, Yaşar abiye bakıyor bakıyor, sonra ağzında şu kelimeler dökülüyor:
'Memed le Bandit'. Yani 'Eşkıya Memed'. Ağzımız açık kalıyor."

(bisorubicevap.com)





Merhaba!  

14 Kasım 2025 Cuma

KAPALI ÇARŞI & OTOPSİ

 

O yıllarda, bir gece Beyoğlu'nda, Balıkpazarı'nda, Cumhuriyet meyhanesinde Orhan'la Halim [Şefik Güzelson] yine karşılıklı kafayı buluyorlardır. Orhan bir ara Halim'den bir kalem ister. Halim'in mendil cebinde küçük bir kalem her zaman bu gibi işleri bekler. Kalemi alır, kendi cebinden bir de uzun bir kağıt çıkarır. Üzerinde 50-60 dize. Yarım saat önce, Ankara Caddesi'nde Ölmez Eserler Yayınevi'nin önünde Orhan, Halim'e onları okumuş sonra da düşüncesini sormuştur. Halim'in karşılığı:
- Herhalde bir taslak bu.
Gerçekten bir taslaktır bu. Cumhuriyet'te Halim'den kalemi aldıktan sonra Orhan onların çoğunu silip atmaya başlar. Atar, atar. Beş dakika sonra geriye sadece 16 dize kalmıştır. Bu da "Kapalı Çarşı" şiirinden başkası değildir:

Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkânın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın, 
Hürriyet'te gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri, 
Bu duvak onun duvağı işte, 
Ya bu camdaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı...
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?
Ya şu pembezar gömlek?
Onun da bir hikâyesi yok mu?
Kapalı Çarşı deyip de geçme;
Kapalı Çarşı,
Kapalı kutu.

(Varlık, 1947)

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)


***


İlk şiirleri 1943 yılında Servet-i Fünûn, Uyanış dergisinde yayınlanan Halim Şefik Güzelson'un şiirlerinde Garip şiirinin etkisi gözlenir. Yayınlanmış tek şiir kitabı olan "Otopsi" yayınlandığında Melih Cevdet Anday kitabı eleştirirken:

"Ozan Halim Şefik neden sonra çıkardı kitabını; oysa birlikte başlamıştık şiir yazmaya; gerçi az yazardı, seyrek yazardı, ama yazdıkları belleğimizde kalırdı hep. Otopsi'yi görünce yıllar öncesini anımsadım bundan ötürü. Halim Şefik. bu küçük kitabı ile bizim kırk yıllık şiirimizi temize çıkarmıştır. Evet, küçük bir kitap, ama yaşamı savaşım içinde geçmiş, acı çekmiş bir kişinin tanığı" demiştir.


- Orhan Veli'ye ağıt -
   

OTOPSİ

Morgda açılınca kafatası,
Doktor beyler beyin gördüler.
Ve indirince tenkafesine neşteri,
Doktor beyler yürek gördüler.
Hayran kaldılar!
Yürekte ne gördüler dersiniz?
Yürekte.. memleket gördüler, dünya gördüler.
Bir de dost gördüler..
Ama bu işde doktor beyler,
Besbelli geç kaldılar,
Çok geç kaldılar.


HALİM ŞEFİK GÜZELSON







Orhan Veli'nin vefatının 75. yılı, özlemle...

26 Mayıs 2024 Pazar

CENNET GÖKOVA

 

"Napoli'yi gör de öl derler. Yok a canım! Esas Gökova'yı gör de yaşa!

(HALİKARNAS BALIKÇISI)


O zamanlar "Mavi Yolculuk" kavramı bile yokken babamın Gökova'ya gittiği günler onun balıkçılık dışında asıl Gökova'yı keşfettiği günlerdir. Hemen hemen her kitabında bahsettiği, gördüğü bu güzellikleri içi titreyerek dostları ve sevdikleriyle paylaşmak isterdi. İşte bu nedenle daha biz Bodrum'dan İzmir'e taşınmadan önce İstanbul'daki çok sevdiği dostlarına, özellikle de Sabahattin Eyüboğlu'na mektuplar yazar;

"Yahu kırın artık şu zincirleri, bırakın İstanbul'u birkaç gün; gelin güneye, kendi gözünüzle görün benim gördüklerimi" diye diretirdi. Herhalde Eyüboğlu bu ısrarlara dayanamamış olacak ki birkaç arkadaşı ile Bodrum'a gitmeye karar vermişti.

Yıl 1946, yani sonradan türeyen birçok "Mavi Yolculuk" uzmanının yazdığı veya söylediği gibi ilk Mavi Yolculuk 1961'de başlamadı, 1946'da yapıldı.

Bu ilk Mavi Yolculuk'a sekiz kişi katıldı. Bu ilk "Mavi Gezi"ye Cevat Şakir'in ısrarıyla katılan bu kişiler, zamanın kültür hayatına büyük katkıda bulunan çok özel insanlardı. Onların yaşantıları, siyasal düşünceleri yadırgansa da her biri birer değerdi. Nedense hepsine solcu ve komünist yaftası yapıştırılmış ve mimlenmişlerdi. Buna rağmen hepsi vatansever, eğitimli kişilerdi, hepsi de insan sevgisiyle dolu hümanistlerdi.

(İSMET KABAAĞAÇLI NOONAN - Anılar Akın Akın / Bilgi Yayınevi, 2009)




Derler ki Balıkçı ölmüş, melekler çevresini sarıp 'Ey Balıkçı cennete hoş geldin!' demişler.
O da çevresine şöyle bir bakıp 'Hani benim Gökovam nerede?' demiş.
Ah paragöz bayım, ah ten-i müberra sultanım, ya habip!
Yahu her kim olursanız olun ne işiniz var sizin Gökova'da?
Vaat edilmiş cennet neyinize yetmiyor sizin? Neden bizim cennetimizi cehenneme çeviriyor ya da çevrilmesini seyrediyorsunuz?
Bilmenizi isteriz ki Gökova bizim için Sadun Boro'dur.
Terleri tuzlu suyla yıkanmış, canı bu sularda kalmış nice süngercidir. Deli İbram'dır, Cavrali'dir. O süngercilerin son temsilcisi Aksona Mehmet'tir.
Gökova bizim için Halikarnas Balıkçısı'dır, Paluko'dur, Sabahattin Eyüboğlu'dur, Bedri Rahmi'dir, Azra Erhat'tır, Şadan Gökovalı'dır...
Yani her yıl mayıstan kasıma binlerce teknenin dünyaya güzellik gösterisi sunduğu Mavi Yolculuk'tur.
Gökova bizim için Kara Çavuş'tur, keçi çobanı Meryemce'dir, Çakır Ayşe'dir, İbram Kaptan'dır, Balıkçı Orhan'dır, Zeytinci Hurşit'tir.
Gökova, genç kızlarımızın ve gelinlerimizin el emeği göz nuru Bozalan halısı, Karahisar göbeklisidir bizim için.
Gökova, tarihin babası Heredot'tur, şiirin piri Melih Cevdet Anday'dır.
Üreten ve var eden kadınların önderleri Artemisia'lardır, Ada'dır, Hemitia'dır. Kadın direnişinin öncüsü Karyalı kadınlardır. Gökova, Afroditimizdir bizim.

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!


23 Şubat 2020 Pazar

ŞAİRİN YAZDIĞI




   (...) bir şairin baştan sona, yani yaşadığı hayat boyunca belli izlekleri olur. Kim ne derse desin, niceliksel olarak, biçimsel olarak şiir serüveninde farklılıklar görülse de, özde aynı şeyi yazar. Yves Bonnefoy'nun, "ben ömrüm boyunca çocukluğumu yazdım" dediğini okumuştum bir yerde. Melih Cevdet Anday da eni konu "ölümsüzlük", "zaman", "sonsuzluk" gibi izlekleri sürdürmemiş midir? Behçet Necatigil'in şiir yelpazesi çok renklilik gösterse de, o yine de "evlerin şairi" olarak bilinmez mi? Ya Edip Cansever? İstediği kadar dramatik dili, geleneksel dili, dizeci anlayışı kullanmış olsun, "Otellerin", "yalnızlıkların", "yabancılaşmanın" şairi demez miyiz?


SALİH BOLAT
(Söyleşi: AHMET ÖNEL - Cumhuriyet Kitap)



***



"Şiir, bilinen sözcüklerle bilinmeyen sözler oluşturmaktır."

    
MELİH CEVDET ANDAY



***



   Bir kırlangıçla uçuşu arasındaki ilişki nasıl açık seçikse, sözcükle şiir arasındaki ilişki de açık seçik olmalı. Bu ilişkiyi güneş ışığıyla (yani şiirsel imgeyle) güneş saati (yani anlam) arasındaki ilişkiye de benzetebiliriz. Biliyoruz ki, gece karanlığında ve bulutlu havada güneş saati zamanı göstermez. 


AYTEKİN KARAÇOBAN
(Söyleşi: HAYDAR ÜNAL - Cumhuriyet Kitap)



***



Kimdir ozan
Belki biraz fazla pay almış olandır fırtınadan
Belki güneşe biraz daha yakın
Ya da bir sokak lambasıdır
Gündüz de yanan


A. KADİR PAKSOY
(Şiirin Kıyılarında)









Merhaba!

22 Aralık 2019 Pazar

NÂZIM HİKMET MEMLEKET




   "Komünist oldum olalı, güzel sanatlardan beklediğim, istediğim şey, halka hizmetleri, halkı güzel günlere çağırmalarıdır. Halkımızın acısına, öfkesine, umuduna, sevincine, hasretine tercüman olmalarıdır. Sanat anlayışımda değişmeyen işte budur. Geri yanı boyuna değişti, değişiyor, değişecek. Değişmeyeni en dokunaklı, en usta, en faydalı, en güzel, en mükemmel ifade edebilmek için durup dinlenmeden değiştim değişeceğim."



NÂZIM HİKMET



   HALUK ORAL - Şiir Hikâyeleri:

   Melih Cevdet, 1950 yazında, Abidin-Güzin Dino çiftinin Çiftehavuzlar'daki yazlık evinde eşiyle birlikte misafirdir. Nâzım Hikmet de bu evin müdavimleri arasındadır. Melih Cevdet'ten bir isteği olur: 

   "Kuvay-i Milliye Destanını yazıyordu, bir bölüme 16 Mart Şehitleri'yle başlayacaktı, bana, 'Belgeler lâzım, ben rahat dolaşamıyorum, ne olur, bir kitaplıktan gerekli belgeleri buluver' dedi."

   Melih Cevdet, Beyazıt Kütüphanesi'ne giderek 1920 yılının gazetelerini inceler, istenilen bilgiyi toparlar, hem de bu bilginin bir şair tarafından istendiğini unutmadan yapar bunu: 

  "Götüreceğim bilgi bilimsel bir yapıt için değildi, bir şiir içindi, ona göre seçmeliydim. Nâzım Hikmet'in şiirini biliyordum, hangi çeşit bilgi ile neler yapacağını kestirmeliydim. Okuduklarım içinde şunlar bana ilginç göründü: Erlerden üçü uyurken süngü ile öldürülüyor, ikisi kurşuna diziliyor, altıncı şehidin nasıl öldürüldüğü belli değil ve adı bilinmiyor. İki şehit mezarı belli değil. Bunlardan Nâzım Hikmet'in nasıl bir şiir çıkaracağını merakla bekledim."

   Bu araştırmalar şiire şöyle yansımıştır:

   Uykuda kestiler üçümüzü,
kurşuna dizdiler ikimizi,
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
Bir de altıncımız var,
kara kaytan bıyıklı bir şehit
son mekânı şöyle dursun,
adını da bilen yok...




Karikatür: CEMAL NADİR



Bursa'nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bir şubat gecesi tutuldu dilin
Silaha bıçağa varmadı elin
Ne ana ne baba ne kız ne gelin
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Ne bir haram yedin ne bir cana kıydın
Ekmek kadar temiz su gibi aydın
Hiç kimseler duymadan hükümler giydin
Döşek diken diken yastık batıyor
Yiğidim aslanım burda yatıyor.

Zindanı taştan oyarlar
İçine bir yiğit koyarlar
Sağa döner böğrü taşa gelir
Sola döner çırılçıplak demir
Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler
Demirden pencere taştan sedirler
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman burda yatıyor.

Mezar arasında harman olur mu?
On üç yıl hapiste derman kalır mı?
Azrail aç susuz canın alır mı?
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman yerde yatıyor.

Dilinde dilimi bulduğum
gücüne kurban olduğum
Anam babam gibi övdüğüm
Dayan hey aslan ustam 
A benim yiğidim dayan
Dayan hey gözünü sevdiğim
Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler

Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin gökyüzü gibi herkesin
Sen Kızılırmak kadar bizimsin
En büyük ustası dilimizin
Canımız ciğerimizsin.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Bütün hışmıyla dilimiz
kökünden sökülmüş bir çınar gibi 
Yüreğimiz içindedir.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
Bir yanı nur içinde tertemiz
Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
(Zindanı Taştan Oyarlar)







Merhaba!


  

30 Haziran 2019 Pazar

BİR AĞAÇ GİBİ





Fotoğraf: ALİ İHSAN ÖZTÜRK








bedenimle, köklere yakınım
en uzun dallara dokunurum düşüncelerimle,
güneşe yükselirim
yeşil gökkubbeyi kucaklarım

halkalarında yılları kaydeder ağaçlar
ılık-soğuk, kuru-ıslak
ve ben duyguları bir kâğıda kaydederim
keder-sevinç, aşk-yalnızlık

birbirimizi seviyoruz
sık sık kucaklarım gövdesini
belki dokunuşumu hatırlayacak
hatıralarla hışırdayacak.


ALICJA MARIA KUBERSKA
(Çeviren: YELİZ ALTUNEL)







 ... Çok değil parçalanmış atomun en küçük parçası kadar kendilerine güvensinler, küçüktür ama her "şey"dir; salisen, boş durmasınlar, roman, hikâye, ille de şiir okusunlar; saniyen, her dize bir hayattır, hayat ise zamanın bir evresinde mavi siyah bir karanlığa yani hiçliğe atlayana kadar korunması gereken değerimizdir. Yıldızların arasında bir yıldız olana kadar o hayatı iyi yaşamak gerekir. İyi yaşamın ölçüsü herkese göre değişebilir, ama ortak ölçütler de var; boyun eğmemek mesela. Bu da ancak Melih Cevdet'in "Rahatı Kaçan Ağaç"ı gibi aşkı öğrenmekle mümkün olur. (GÜRAY ÖZ - BirGün Gazetesi)






Tanıdığım bir ağaç var
Etlik Bağları'na yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgarı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.


MELİH CEVDET ANDAY









Merhaba!

1 Mayıs 2019 Çarşamba

ÖZGÜRLÜK YOLU





MELİH CEVDET ANDAY
(Fotoğraf: ARA GÜLER)



   Melih Cevdet Anday anlatıyor:

  "Sartre'ın bir sözü vardır, onu size hatırlatayım. Der ki; 'Her sanat eseri bir mitosa varmalıdır. Yahut bir mitostan çıkmalıdır.' O uzun şiirimde önemli olan taraf da şuydu benim için; Odysseus'a Kirke diyor ki, şu yoldan gideceksin memleketine. Şöyle gideceksin, böyle gideceksin, yani yol gösteriyor. Fakat diyor ki, 'Bir yere geleceksin, iki yol çıkacak karşına. Orada artık sen seçeceksin.' Bu söz beni çok kurcalamıştır."
   Masada duran kitaplardan birinin sayfalarını karıştırdı. "Şurayı okumanı istiyorum."
   Kitabı aldım, okumaya başladım.
   "İyi dinle söyleyeceklerimi
   Her şeyi olduğu gibi anlatacağım sana
   Ki yeni uğursuzluklar yüzünden
   Denizler ortasında kalma bir daha
   Önce sirenlere rast geleceksiniz
   Koruyun onlardan kendinizi
   Yabansı ezgilerle büyüleneceksin
   Ordan çarçabuk uzaklaşmalı ki
   Büsbütün yok olmasın İthaca
   Sirenleri aştıkça kürekçilerin
   İki yol çıkacak karşına birden
   Acaba bunlardan hangisi?
   Artık onu orada sen bileceksin"
   Dinledikten sonra kısa bir süre bekledi, "Şöyle ki," dedi, "ben bunu Ankara'da başlamıştım düşünmeye, İstanbul'a gelirken. Bu mitostan ne çıkarılır? Kişisel karar. Sen seçeceksin doğru yolu diyor ya, doğru yolu bulmak insana özgürlük getirir... (AYHAN BOZKURT - Söz Simyacıları)







Özgürlük, sorumluluk demektir. Birçok kişinin özgür olmaya cüret edemeyişinin nedeni de budur.


GEORGE BERNARD SHAW











NİHAT BEHRAM


   Doğadan örnek vereyim: Hiçbir hayvan yuvadaki yavrusuna zehirli yem taşımaz. Ben yavrumun biberonuna tek damla kirli süt koymadım. İnanmadığım ve kirli olan tek sözcük yüreğimden/beynimden kalemime düşmedi. Yazdıklarımın geliriyle o biberonu dolduramadığımda, anlımın teriyle yan işler yaptım. Bu yaşımda hâlâ da öyle. 'Babandan miras kalmadı' sözün doğru değil! Babamdan mal/mülk değil ama onur/dürüstlük/yurt ve insan sevgisi; suya, toprağa, havaya, arıya, çekirdeğe, dala, başağa saygı/tutku gibi dünya parasıyla ölçülemeyecek paha biçilmez miras kaldı. Bu konuda, "Miras" adında bir romanım bile var. "Dikili ağacın yok" sözün de doğru değil! Evren Cuntasınca T.C vatandaşlığından çıkarıldığımda, bir zarf geldi yurdumdan, açtım baktım, ağladım, açtım baktım ağladım... Bir fotoğraf var içinde, Toroslar'ın Akdeniz'e bakan yüzünde, bir fidan, bir yanında Ahmed Arif oturuyor, bir yanında Metin Demirtaş. Fotoğrafın arkasında "Seni kimseler bu yurttan sökemez, şair amcaları sürgünde doğan kızın için ve onun adıyla Mavi adlı bu fidanı dikti" yazıyor. Açtım baktım ağladım, açtım baktım ağladım. 'Dikili ağaç' ne, yurdumda benim ormanım var, kökleri kalbimde! (Söyleşi: CANSU FIRINCI - soL Haber)








Kuşağım, acılı kuşağım
Acılarla sevinçleri böyle yoğun yaşamak
Kimselere nasip olmadı.
Bize düştü tarih ırmağının önünü açmak
Gülsün diye geleceğin çocukları.


 AHMET ERHAN













İŞÇİ VE EMEKÇİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN!









    

14 Nisan 2019 Pazar

ŞAİRANE




   Görüşleri gibi delikanlılık günleri de bir arada gelişmiştir. Orhan Veli, Oktay Rifat'ı on üç, Melih Cevdet'i on beş yaşında tanımıştır. Bu onlara başka şiir topluluklarında görülmeyen soydan bir yakınlık, ortak bir söz hazinesi, hatta ortak bir şiirsel sözdizimi kazandırmıştır. Hemen hemen aynı temaları işlemeleri de ayrı. Çıkış günlerindeki büyük dayanışmanın ardında birbirlerine karşı içten, sağlam bir sevginin bulunduğu da kuşkusuzdur. Nitekim Oktay Rifat, mezartaşına şunun yazılmasını ister:

Akşamları parka çıkmaktı
En büyük eğlencesi
Şair Orhan Veli'yi
Melih Cevdet'i severdi hayatında
Ağaçlardan kavağı severdi
Yıldızları da severdi
Ve en rahat
Anasının serdiği döşekte uyurdu
Şimdi burda yatıyor 




ORHAN VELİ & ŞİNASİ & OKTAY RİFAT & MELİH CEVDET 


Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.









   Her sanat, kendine göre bir yöntemle gelişir. Ayrıca, bütün sanatlar birbirinin içinden yürürler. Sözgelimi, bir şair, aynı zamanda bir portre çizebilir. Bir romancı romanına şiirsel bir tema koyabilir. Bir şair bir olayı anlatabilir. Ama yine de sanatlar arasında bir ayrım görmeye çalışırsak, şu noktaya gelebiliriz: Söz sanatı olduğu halde romanın birimi de bir olaydır, bir tiptir, bir sorundur. Şiirin birimi sözcüklerdir. Şair sözcüklere dayanarak yazar.
   Sözcük nedir?
   Sözcük aynı zamanda duygudur, düşüncedir, hayatın bütünüdür.
   Şunu demek istiyorum: Şair sözcüklere dayanarak yazar, deyince, "söz salatası yapar" demek değil, bu tanım. Şair sözcüklere, kendi araçlarına dayanarak hayatı, durumu açıklamaktadır.
   Şiirde dil, düzyazıda olduğundan biraz daha başkadır. Düzyazı için, sözgelimi bir romancı için, dil bir araçtır. Bir düşünceyi, bir durumu anlatmak için bir araçtır. Şiirde dil, hem araçtır, hem de ortamdır. Şiirin, bir yerde, gövdesi gibidir. Kuşun kanatlarıyla uçması gibidir. Bir motor gibi değildir. Bunun için, şiirde dilin ayrı bir işlevi ortaya çıkıyor. Şiir dilin kendisi oluyor bir yerde. Dilde çıkan bir yangın oluyor sözgelimi. Bir zekâ yangını, bir duyarlık yangını gibi. Bu bakımdan, şiirde "masa" sözcüğünün, masadan daha çok bir işlevi de olabiliyor. Masadan başka bir şeyi de anlatabiliyor... (CEMAL SÜREYA - Şapkam Dolu Çiçekle)


"Şair yaşadığı kelimelerle kurar şiirini."


CEMAL SÜREYA








Adam yaşama sevinci içinde 
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.


EDİP CANSEVER










Merhaba!



10 Mart 2019 Pazar

SANAT VAR!




 

Resim: CAN GÖKNİL

   ... Huzur sevginin içinde var olabiliyor. Sevgi, gücünü doğadan alıyor. Hayvan doğaya ait. İnsan da öyle. Gerçi insan bunu unutmuş. Anımsatmak istiyorum ben de. Var böyle bir dünya. Sanat var...


CAN GÖKNİL
(Cumhuriyet Gazetesi)





   Hikmet Altınkaynak (Cumhuriyet Gazetesi):
   
   ... "Bana düşlerini anlat" demesi boşuna değil Çapan'ın. Yaşadıklarında olduğu gibi düşlerinde de sorumluluk peşini bırakmaz. Yaşadıklarında ise hep arkadaşa, sevgiliye, eşe, çocuğa, sanatçıya adanan şiirler, yolculuklar kuşatır dünyasını. Bunlardan birini "Melih Cevdet Anday'ın 80. Yaş Kutlaması" için yazar:

Ne güzel yolculuktu, aklımdan çıkmaz-
Oysa unuttum nice yolculukları-
Trenle boydan boya geçmiştik bütün Fransa'yı,
Dağların yamaçlarında açan çiçekler,
Ovalarda sabahın dağılmaya başlayan sisi,
Yol alıyorduk dar saatlerinde zamanın.
İnsan bir bilebilse nereye gideceğini yola çıkarken.
Bizimki bir kaçış daha çok, nerdeyse kendimizden.


CEVAT ÇAPAN











   Özkan Mert, şairi şöyle tarif ediyor: "Şiire yolculuk, insana, doğaya ve evrenin sonsuzluğuna yolculuktur. İnsanın, doğanın ve evrenin milyarlarca yılda geçtiği yerlerden, bir dizeyle, bir şiirle geçmeye kalkan bir çılgındır, bir delidir şair!.." 








Sanat incelikler senfonisidir; 
şiir ilk dizesinde,
 roman-öykü ilk tümcesinde, 
resim ilk bakışta, 
müzik ilk notalarında 
sarsmalı okuyanı, göreni, dinleyeni.



ADNAN BİNYAZAR
(Cumhuriyet Gazetesi)










Merhaba!







   

















5 Ağustos 2018 Pazar

BİR GARİP ORHAN VELİ




   Orhan Veli ve Oktay Rifat, ilk kitaplarına neden ve niçin Garip adını verdiler? Garip şiir akımının üçüncü şairi Melih Cevdet'e göre Orhan Veli'nin ilk kitabı Vazgeçemediğimdir. Bunun öyküsünü ise Melih Cevdet şöyle anlatacaktır:
  "Bu şiirleri okuyanların dilinden 'amma da garip' sözü hiç düşmüyordu. Sanırım ilk Orhan Veli benimsedi buradaki garip sözcüğünü. Ben ilk askerliğim sırasında apandisiti aldırmak üzere Kasımpaşa Deniz Hastenesi'nde yatıyordum. Bir gün Orhan'la Oktay geldiler. Şiirlerimizin bir kitapta toplanmasını konuştuk. Orhan Veli kitabın kapağında üçümüzün de adının bulunmasını istiyordu. Oktay Rifat ise buna razı değildi, kitabın Orhan Veli tarafından düzenlenmiş bir antoloji olmasını istiyordu. Fikir birliğine varamadığımız için kitap Orhan'ın adıyla yayımlandı. İşte Garip'in kısaca hikâyesi budur." (REFİK DURBAŞ / Şiirin Gizli Tarihi - Cumhuriyet Gazetesi)







KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını, 
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanımayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince,
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.







   Kitabe-i Seng-i Mezar şiirinin ismi dikkat çekicidir. Türkçesi: Mezar Taşı Yazısı... Orhan Veli, Mezar Taşı metaforuyla neyi vurgulamak istemiş olabilir. Eee o zaman biraz Osmanlı mezarlarına bakmakta fayda var. Osmanlı devlet adamlarının statüleri yaşadıkları dönemle sınırlı kalmıyordu. Ölümünden sonra mezarlarında da statüleri devam ediyordu. Mezar taşlarına baktığınızda kiminin sağlığında daha statülü olduğu anlaşılıyordu. Çünkü tarih, büyük adamlarındı! Tek derdi yaşamak ve devlet sahiplerini büyütmek olan halka ise kara kuru bir taş kalıyordu başına dikilmek için. Çünkü onların hikayesi yoktu. Aslında vardı ama anlatmaya gerek yoktu. Orhan Veli işte bu gösterişsiz yaşamları, gösterişli bir biçimle Süleyman Efendi'nin mezar taşına kazıyarak anlattı. Aslında kendilerini hayatın öznesi olarak görmeyen milyonların şiirdeki ifadesiydi Süleyman Efendi. (İSMAİL AFACAN - Evrensel.net)









   Türk şiirine yeni bir heyecan ve ruh getirmek için yola çıkan Orhan Veli ve nesli şiirdeki tutumlarından dolayı alışılmış şiirin esaslarını alaya aldıkları iddiasıyla eleştirileri üzerlerine çekmiş, ne var ki onları tenkit edenler daha sonra onlara hak vermiştir, tıpkı Prof. Dr. Mehmet Kaplan gibi:
  "Yazık oldu Süleyman Efendi'ye mısraını ihtiva eden 'Kitabe-i Seng-i Mezar' isimli şiir berber dükkânları sohbetlerine varıncaya kadar dedikodu konusu olmuştu. Bu bir rezaletti. Hiç böyle şiir olur muydu? Hiç unutmam, bir gün Bab-ı âli yokuşundan aşağı doğru inerken elinde eskimiş çantası, ayağında patlamış ayakkabıları, buruşmuş yüzü zavallı paltosu ile ara sokaklara dalan küçük bir memur gördüm. Birden bire 'Kitabe-i Seng-i Mezar' şiirini hatırladım. Kendi kendime, 'Şairin bahsettiği Süleyman Efendi böyle birisi olmalı' dedim. Ve ona karşı içimde bir merhamet ve şaire karşı bir sevgi hissettim. Daha önce başkalarıyla beraber benim de alay ettiğim şiir, hayatta o zamana kadar benzerlerini çok gördüğüm fakat kendilerine karşı alâka duymadığım insanların çehrelerine adeta bir ışık tutmuş onların boş ve manasız varlıklarını bir muamma haline getirmişti."
   Aslında Orhan Veli, Süleyman Efendi'nin ta kendisidir ve şiiri de onun üstüne başına benzer bir mütevazılıktaydı. Sıradan posta memuru, çeviri atölyesinde alelâde bir çalışan, şiirlerini 'yapraklara' yazan bir garip, İstanbul gazetelerinde iş arayan, mektup atmaya parası olmayan bir yoksuldur Orhan Veli. (ÖZGÜR VİRLAN - Aydınlık Gazetesi)


   










Merhaba!