Adnan Binyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adnan Binyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2026 Cuma

KIZLAR DA YANMAZ

 


"Hürriyet düğünü" olarak kutlanan Cumhuriyetin 10. yılında, okulu olmayan bir dağ köyünde, "Ben de okumaya gideceğim" diye tutturan, "Okuyan kızlar başını örtmezmiş, yarın ahrette cayır cayır yanarsın!" diye korkutulan, aklı karıştırılan, uykuları kaçan ama "Okuyan kızlar cehennemde yanacak" tabusuna başkaldırarak babasının "Kızlar da yanmaz, okuyabilirsin" demesiyle dünyası değişen bir kız çocuğunun nasıl eğitimimizin onuru olduğunu öğrendiğimiz bir yaşamdan damıttıklarını yazdı Pakize Türkoğlu.

"İLKOKUL BENİM DEVRİMİMDİ!" 


Kızlar da Yanmaz / Genç Cumhuriyet'te Köy Çocuğu Olmak [İş Bankası Kültür Yayınları] kitabında, "İlkokul benim devrimimdi" diyen bir köy çocuğunun gözünden çocukluk ve ilkokul anılarını, Cumhuriyeti, Gazi Mustafa Kemal'i, kitapların büyülü dünyasını, kent yaşamını anlattı.
Genç Türkiye'nin eğitime verdiği önemi, temel eğitimin bir devlet hizmeti olarak her yere götürülmesi gereğinin önemini gözler önüne serdi. Köyünü, dönemin kültür ve eğitim ortamını, gittiği Aksu Köy Enstitüsü'nde bir eğitim cennetiyle kucaklaşınca aydınlanma ışığını yakan bir kızın öyküsünü aktardı.
Kadir İncesu'nun "Bu kitabı yazarken neler düşündünüz" sorusuna şu karşılığı verdi: "Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye'de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanların omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez..." 
Toplumlar gibi insanların da iç devinimleri olduğunu, Türkoğlu'nun bireysel iç devinimini küçük bir kızken yaşadığını söyleyen Adnan Binyazar, Köy Enstitülerinin "İlkokuldan sonra eğitime devam etmekten umudunu keserek köye dönüp örtülenmişken kendimi Aksu Köy Enstitüsü'nde cennet gibi bir eğitimin kucağında buldum" diyen küçük Pakize'ye cehennemi cennet eylediğini söylüyor:
"Kızlar da Yanmaz, Aksu Köy Enstitüsü'nde 'cennet gibi bir eğitim'le kucaklaşınca, başındaki örtüyü atıp aydınlanma ışığına bürünen küçük bir kızın öyküsüdür." (Cumhuriyet, 8 Ocak 2012).
(...)
"Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. 
Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu.
Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası.
Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. 
Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. (...)
Çocukların cenneti başkadır. Biz orada üretim içinde eğitim öğretim görürken, arı gibi çalışıp bir etkinlikten ötekine koşarak bir eğitim cenneti kuruyorduk."
(...)
YKKED'nin [Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği] 2012'de yayımladığı Pakize Türkoğlu-Armağan Kitap'ta, Pakize Türkoğlu'nun yaşamı ve yapıtları inceleniyor. 
Pakize Türkoğlu'nu Doğan Hızlan'ın bu kitaptaki yazısından bir paragrafla , saygıyla anıyorum:
"Cumhuriyet kızlarının biyografileri benim için çok çekicidir. Birincisi, köyden çıkıp bir mücadele vererek doruğa tırmanırlar. Çünkü inançları onları başarıya götürür. Bu başarının hikâyesini öğreniriz.
İkincisi, cumhuriyet rejiminin öğrenim eşitliği sayesinde, köylü çocukların, özellikle kızların okumasını tüm serüveniyle öğreniriz. 
Üçüncüsü, Köy Enstitülerinin köy çocuklarına okumak için tanıdığı imkânları birinci kaynaktan öğreniriz.
Dördüncüsü ise bilgili, donanımlı olabilenler için Halkevlerinin yaşamlarındaki rolünü bir kere daha gösterir." 

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***


"17 Nisan bir bayramın tarihidir. Unutulmuş, unutturulmuş, hatta hatıra geldikçe hafızalardan çıkarılmak istenen bir bayramın tarihi... Bir tarih ki her yerden silinse bile tarihin taş bağrına hakkolunmuştur."


HASAN ÂLİ YÜCEL







Bir gün, gerçekten bayram olarak kutlamak dileğiyle!

1 Temmuz 2023 Cumartesi

NEDEN BÖYLEYİZ?

 

   Cumhuriyet'in ilk yıllarında Doğu Anadolu'nun küçük bir beldesi olan Ağın'da kendini yetiştiren öğretmen Abdullah Lütfi Bey'in bir öğrencisine yönelttiği şu soru, okumak isteyene kitabın sonsuz yolunu açıyor:

"Aklın ekmeği kitaptır, okuyor musun?"


   Geniş kitap bilgisi olduğu kanısı uyandıran öğretmen Ferhat Özen'den geniş oylumlu bir ileti aldım: 

   "Cumhuriyet'teki köşenizde 'Kitap Okuyan Çoban' başlıklı yazınızı, diğer yazılarınız gibi ilgiyle okudum. Bunda belki babamın çoban olmasının da etkisi var. Yazınız bana ayrıca kitap okuyan başka bir çobanı da anımsattı.

  Köy Enstitüleriyle ilgili araştırmalarım sırasında rastladığım Bekir Semerci'nin Türkiye'de İleri Atılımlar ve Köy Enstitüleri adlı kitabından alıntıladığım bu yaşanmış olayı belki siz de duymuş ya da okumuşsunuzdur. 

   Olay Filistin'in İngiliz sömürgesi olduğu yıllarda geçiyor."

  "Günün birinde bir İngiliz subayın gözetimindeki topluluk, yolda bir taşın üstüne oturmuş genç bir çobana rastlar. Çocuk okuduğu kitaba öylesine dalmıştır ki geçenlerin farkında bile olmamış. Subay, 'Bu çocuk acaba ne okuyor? Onun ne okuduğunu öğrenmek isterim' demiş. Arabadan atlayan bir görevli, kitabı çocuğun elinden alıp subaya uzatmış.

   Çocuk, Schopenhauer'ın İrade ve Temsil Bakımından Dünya adlı kitabını okumuyor mu!

  Sömürge subayı İngiliz şaşkına dönmüş, 'Buna benzer adamlarla sömürge siyaseti yapmak zordur' demekten kendini alamamış."

   Belki de bu, subayın sömürge kavramını içinden sildiği bir andır...

  Özen, küresel gücün, kitap okuyanları sevmediğini anlatan bu ilginç anıyı, Köy Enstitülerinin kapatılmasına bir neden olarak yorumluyor:

   "Köy Enstitülerinin yalnızca Türkiye'yle sınırlı kalacağına inansalardı belki de savaş biter bitmez enstitülerin üstüne bu kadar büyük bir düşmanlıkla gitmezlerdi. Bunu, enstitülerin büyük ilgi uyandırarak bütün Asya'yı saracağından korkmalarına bağlıyorum.

   İngiliz sömürge subayı haklıdır. Bu içerikteki kitapları okuyan çobanların bulunduğu bir ülkede sömürge siyaseti yapmaları gerçekten zordur. Subay, vardığı sonuçla bu gerçeği doğrulamış oluyor."

   Bilgi yoksunu politikacılar, toprak sahibi çıkarcı ağalar, 1940 yılında öğretime başlayıp kısa sürede birçok köyü okula kavuşturan enstitülerin varlığına on yıl dayanabildi. 

   Kendi deyimleriyle 1950 yılında "kahir ekseriyetle" iktidara gelen Demokrat Parti'nin ilk eylemi, eğitim dünyamızı aydınlatan bu kurumları 1954'te kapatmak oldu. Yalnız o mu? Hemen ardından dünya klasiklerinin basımını gerçekleştiren Tercüme Bürosu'nun, gençlerin sanat yeteneklerini geliştirme yuvası Halkevlerinin kapısına kilit vurmak oldu.

   Aile parçalanmasından dolayı ancak on dört yaşında okul yüzü gören bir Köy Enstitülü olarak örneği kendimden vereyim. 1950 yılında Ergani-Dicle Köy Enstitüsü'nde eğitime başladığımın ertesi günü Shakespeare'in, önce filmini gördüğüm Romeo ve Juliet adlı kitabını bulup gece boyu okuyarak yazınsal dünyaya ilk adımımı atmıştım...  


ADNAN BİNYAZAR
(Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Rus bilgini Tomaçevski'nin bir sözünü anımsadım bu ara. Şöyle diyor bilgin:

  "Hayvan bir kez, insansa iki kez doğar. Ana baba yavrusunu dünyaya getirdikten sonra, bir kez de toplum onu oluşturur."

   Bizim insanlarımız kaç kez doğuyor dersiniz? Çoğu insanımız bir kez doğuyor ne yazık ki.

   Büyük kentlerimizi düşünelim. Hep, bir kez doğmuş insanlarla dolup taşıyor dört bir yanımız. 

   Türkiye'nin bütün sorunu, insanlarımızı ikinci kez doğurtmaktır. Yani eğitmek, insanca bir ortama yerleştirmek.

   (VEDAT GÜNYOL / Giderayak Yaşarken - Çağdaş Yayınları, 1989)






unutMADIMAKaklımda!  

10 Nisan 2022 Pazar

NE OKUMALI?

 

  Resmi tarih toptancıdır savaşı rakamlarla anlatır. Roman, askerlerden birinin dramını anlatır, savaşın ruhsal, fiziksel röntgenini çeker. (İNCİ ARAL - Cumhuriyet Gazetesi)


***


  Benim çocukluğum, babamın anlattığı kahramanlık hikâyelerini dinleyerek geçti. Lütfü Ustamsa Gülhisar'ın tek savaş kahramanı olduğu halde, bu konuda dilsiz sayılırdı. Bir defasında ona bacağını nasıl kaybettiğini sormaya kalkışmıştım, "Sana ne, sen işine bak," cevabını almıştım. Sonra makinenin üstüne bir kitap atmıştı. 

  "Al bu kitabı oku!" demişti.

  Kitabın başlığına baktım; "Fihi Mâ-Fih!"

  "Ne demek bu?" diye sordum.

  Lütfü Ustam gülümsedi. Raftan Osmanlıca Türkçe sözlüğü çıkarıp kitabın yanına koydu.

  "Lügate bak!" dedi. "Ben söylersem aklında kalmaz; lügate bakarsan kalır."

  Kitabı bitirince, beni sigaya çekti.

  "Dert ağacı nedir, anlat bakalım!" dedi.

  Cevap veremedim. O akşam eve gittiğimde, kitaptaki dert ağacı sayfasını bulup  bir defa daha okudum.

  Hazreti Meryem doğum sancısı çekiyordu; İsa'yı doğuracaktı. Herkes onu terk etmişti; bir çöl çalısı kadar yalnızdı. Yalnız bir çöl hayvanı kadar çaresizdi.

  Sonra, çölün ortasında yalnızlığına ortak olacak bir hurma ağacı buldu. Ağaç bir seraptı sanki. Dallarını, doğacak çocuğunun sevgili kolları gibi açmıştı. "Ben bu ağaca yaslanmalıyım," dedi Meryem. Yaslandı. O ağaç, onun bütün acısını, bütün sancılarını aldı. Böylece Meryem, İsa'yı huzur içinde doğurdu. 

  Ertesi gün Lütfü Ustam yine sordu:

  "Dert ağacı nedir?"

  Ben yine cevap veremedim. Aklıma bir şeyler geldiyse de düşündüklerimi açıklamaya cesaret edemedim.

  O zaman Lütfü Usta takma bacağını salladı. 

  "Bu bacağa iyi bak," dedi. "Ne görüyorsun?"

  Sustum. Çok utandım.

  "Bu bir kayıp değil," dedi Lütfü Usta, "bu bir dert."

  Sonra kollarını açıp farlardaki kitapları gösterdi.

  "Bunlar da benim dert ağaçlarım. Başka bir deyişle tahammül ağaçlarım. İnsan, dünyaya, hakikatlere tahammül edebilmek için değişik yollar buluyor. Benimki de bu; okumak! Kimi işine sarılır, kimi paraya sarılır, kimi sevgiye, kimi de nefrete. Ben bunlara sarıldım. Bazılarına bu da kifayet etmiyor; okuduğumuz bu kitapları yazıyorlar. Âdemoğlunun dertlerine ortak olmak için, o dertlere tahammül edebilmek için yazıyorlar. Bazen ben de yazıyorum ama onlar gibi yazamıyorum. Yalnızca kendi hayatımın hakikatleri hakkında yazıyorum. Ayrıca, şu Meryem olma işini de henüz tam manasıyla çözebilmiş değilim. Okudukça derdim azalıyor mu, yoksa çoğalıyor mu; bunu bile bilmiyorum." 

(HÜSNÜ ARKAN / Gülhisarlı Terziler - Sia Kitap)


***


  André Maurois'nın anneannesi doksan yaşına çengel attığı vakit bile, bir gün olsun, yeni yazarları okumaktan geri kalmamıştır.

  Okumak budur.

  Yaşamın boyunca binlerce ton kitap devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın. Aralık aralık, yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek, ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar okuma sınırı içine girmez.

  Uzun lafa ne gerek, okumayı seven kişi, bir kitabı bitirdi mi, bir başkasının üstüne atılmadan duramaz. Kimileri de birini bitirmeden ötekine başlar, ya da birini okurken, ona ara vererek bir başkasını mideye indirir. Şu var ki, çok çok okumadan, boyuna okumadan dünya ve dünya yazını üzerine öksürüksüz bir yargıya varmanın yolu yoktur. İngiliz romancılarından Virginia Woolf şöyle der günlüğünde:

  Tanrım, okunacak ne çok kitap var!


SÂLAH BİRSEL
(Paf ve Puf / Denemeler)



***



  "Kitap vardır, ancak tadına bakmak içindir; kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek, özümsenmek içindir; başka deyimle, kimi kitapların insan ancak birkaç bölümüne göz atmalı, kimisini baştan sona şöyle bir okuyup geçmeli, pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak adamakıllı okumalı." (FRANCIS BACON - Denemeler)

  Bacon'ın deyişiyle tadını, yutulmasını-çiğnemesini-özümsenmesini bilmeyenler, birkaç bölümünü okumayı yeterli görenler açısından kitap, üzerine bir şeyler yazılı kâğıt yığınından başka bir şey değildir. Oysa iyi bir kitap, okumayı yaşamının kaçınılmaz parçası kılanların düşünce, duygu dünyasını ışıtmakla kalmaz, onları kendi yarattıkları bir kültür ortamında da yaşatır. (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba! 

26 Eylül 2021 Pazar

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN

 

  Halk arasında, "Güzelin düşmanı çoktur" diye bir deyim dolaşır. Güzelin düşmanı çoktur da düşünürlerin, sanatçıların, yetkin kişilerin, insanca yaşamayı ilke sayanların düşmanı az mıdır? Toplumu aydınlatmaya çalışan şairlerin, yazarların, özgür düşünceden yana olanların, güzel sanat yaratıcılarının başına gelmeyen kalmamıştır. Onların arasında süslü sözcüklerle alkış toplayanlar var. Bir de nereden türedikleri belli olmayanlar çıkıyor ki onlar bir zamanlar aşağıladıklarını, koşullar değişince övgüleriyle göklere çıkarırken yüzleri kızarmayanlardır.

   O türleri gözümün önüne getirince, Cervantes'in ünlü romanı Don Quijote'nin girişinde geçen şu sözlerini bir süre dilimden düşüremiyorum:

   "Unutma, kendi çatısı camdansa eğer,

delidir taş toplayan,

komşuya atmak için!"


   (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)


***



RAUF MUTLUAY


   "Terörün tırmandırıldığı 1979 yazında bir bomba atıldı Rauf'un evine; o sırada evde olan küçük oğul (Emre), bu bombayı tutup sokağa fırlatınca anlaşıldı bombanın tahrip gücü! 
   (...) 1979'daki bomba, Rauf'un yaşamını allak bullak etti. İlişkilerini daralttı. İçine kapandı. Yazı yazmaz oldu. Kendini unutturmaya çalışıyordu. Unutturdu da. Edebiyat okurlarının bellekleri pek güçlü değildir. Ve unutmaya hazırdırlar. Kimi insanların 'tek' ölümü olmuyor; 1979, Rauf'un 'ilk' ölüm yılı oldu." (FETHİ NACİ - Dönüp Baktığımda/Adam Yayınları) 



***


   Abidin Dino'nun okumalara doyamadığım Fikret Mualla kitabında kaleme aldıklarını hep aklımın bir köşesinde saklarım: "İpekböceği, kozasını ipekli kumaş tezgâhı uğruna yapmaz ki... Kozanın karanlığında ipliğini örer durur. Başka türlü baş edemez çünkü..." Sanatçılar da başka türlüsü ellerinden gelmediği için kozalarının karanlığına sığınmışlardır. Ama duyguları sözcüklerle algılamak yaşamın damarlarından koparmaz onları. Dünyaya kendilerinin ve insanın doğasında var olan özellikleri tamamlamak üzere geldiklerinin bilincindedirler. İnsanı, doğasındaki özgürlük gereksiniminden kopararak köleleştirmek isteyenlerin, egemen olamadıkları bu sanat ve düşünce adamlarına yüzyıllar boyunca düşman kesilmelerinin sırrı tam da budur. (EREN AYSAN - BİRGün Gazetesi)


***


"Sanatın özünde dünyayı değiştirme; daha güzel bir dünya yaratma amacı yatar. 
Bu nedenle sanatçı devrimci kişidir."  

(DURSUN AKÇAM)





Merhaba!  

7 Şubat 2021 Pazar

SEVGİ HAYATIN ÖZÜDÜR

 

"Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek."

SABAHATTİN ALİ


***


   Einstein'ın kızına yazdığı mektupları okurken düşünüp durdum; öyle bir bilim insanı hep sevgiden söz ederken, nasıl oluyor da en gelişmiş ülkelerde bile insanın savaş çıkararak birbirini boğazlaması önlenemiyor? Örneğin şu sözler bir sevdalının ağzından dökülmüyor, benzerine ancak birkaç yüzyılda bir rastlanılan bilim insanının beyninden süzülüp yerleşiyor insanlığın benliğine. 

   Ölümünden 20 yıl sonra açıklanan mektuplarının birinde,

  "İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpıtılmaya mahkûm. Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar. Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var" diyor.

   Sevgi

   Açıklamalarını sürdürüyor:

  "Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor, evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı. Bu evrensel güç sevgidir; sevgi ışıktır onu alıp verenleri aydınlatan... Sevgi yerçekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissetmelerini sağlıyor."

   Şu yargısı ise doğada varoluşumuzun bildirgesi:

  "Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır."

   (...)

  "Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, her şeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın özüdür." (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)  



***


Saçak altına sığınmış

göçmen kuşun

kar tanecikleri arasında

düşen beyaz tüyünü de 

görebilmek


İşte

sevmek

SUNAY AKIN




Merhaba! 

24 Ocak 2021 Pazar

"TATLI" DİL

 


Karikatür: CARLOS LATUFF



   Bir delikanlıyı yaşını büyüttürerek idam ettiren darbeci Kenan Evren, Türk Tarih ve Dil kurumlarının özerkliğini kaldırıp sıradan devlet dairesine dönüştürmeyi kafasına koymuştu. 
   Bunu yasal yolla yapıyor görünmek için 1982'nin mayıs ayında üniversitelileri, eğitimcileri, bakanlık temsilcilerini, gazetecileri MEB Şûra Salonu'nda bir araya getirir.
   Burada sözü, katıldığı toplantı ortamını ayrıntısıyla anlatmayı boynunun borcu sayan TDK uzmanı, aynı zamanda Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı asistanı Tayyibe Uç'a bırakıyorum:
  "Salon TDK karşıtlarıyla doluydu. Biz savunucular azınlıktaydık. Hocam Doğan Aksan, Sözlük Kolu Başkanı Kemal Demiray, Terim Kolu Başkanı Emin Özdemir, Dil Devrimi'nin başarılı sonuçlarını örneklerle kanıtlamayı kararlaştırmıştık. 
  Ben, 'Dil Devrimi'nin geriye dönüştürülemezliğini terimlerle, ad ve soyadlarımızdan bile anlayabiliriz' diyerek başladım. 'Örneğin çağrışımın Osmanlıcası ne?' diye salona soru yönelttim. Birkaç dilci hoca, 'tedai' diyebildi, 'Peki, solungaçınki ne?' dediğimde, salondan ses çıkmadı. 'Çağrışım, solungaç, bilinçle türetilmiş terimler; Türk halkına çağrışım yapan sözcükler' dedim. 
   Soyadı örnekleriyle savımı desteklemeye çalışırken, 'Erdem, Örnek, Ülkü, Ünlü, Ulus, Yıldız, Güneş soyadı olmuştur; ama Osmanlıca eşanlamlıları fazilet, misal, mefkûre, meşhur, millet, sitare, şems ya da hurşit olmamıştır' gibi bir dizi kanıtla savımı örneklemeye çalışıyordum ki ön sıralarda, gazetecilerin çoğunlukta olduğu yerden yükselen bir ses, 'Kim bu velet?' dedi. Adım, soyadım, üniversitem söylendi.
   O an fişlendiğimi biliyorum. 6 Kasım 1982'de sözleşmem yenilenmedi.  



 
   Konuşmacı Emin Özdemir söz alıp, Türk Dil Kurumu'nun söz varlığımıza kazandırdıklarını anlatmaya kalkıştığında TDK karşıtı, yaşlı bir militan sözünü kesip, 'Ağzımızı bozdunuz, dilimizi bozdunuz!' dedi. Emin Bey'in cümlesini tamamlatmama kararlılığıyla Ahmet Kabaklı da hem sesini yükselterek hem de sıra kapaklarını vurarak 'Ağzımızı bozdunuz, dilimizi bozdunuz, dili -sal, -sel'ler götürdü!' diye bağırdı. 
   Emin Özdemir, 'Biz sizin ağzınıza...' dedi ve sustu! Salonda çıt çıkmıyordu. O kısacık zaman öyle uzadı ki... Hocam Doğan Aksan, alt dudağını ısırarak duygularını dışa vururken, Kemal Demiray, hem de Özdemir'in öğretmeni, diliyle dişi arasından 'Tüh!' diye fısıldadı.
   Salon kulak kesilmişti. Sözünü tamamladı Emin Özdemir: 'Biz sizin ağzınıza, Türkçenin balını çaldık!'
   Salon alkıştan çınlıyordu..." (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)  


***


"En kolay öğrenilen dil, tatlı dil!"


AZİZ NESİN
(Karikatür: SEMİH POROY)





Merhaba!

17 Kasım 2019 Pazar

DOĞA ELİMİZDEN GİDİYOR







   Bütün kariyeri su sorunuyla uğraşmakla geçmiş olan BM Su Birimi (UN Water) Başkanı Dr. Olcay Ünver, iklim üzerinde baskı yaratan kalkınma sorunlarının bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceğini şöyle açıkladı:
   "2050'ye doğru dünya nüfusunun 10 milyara dayanması bekleniyor. Nüfus artışıyla gıda üretiminin de yaklaşık yüzde 50 artması gerekiyor. Gıda üretimi için su gerekiyor. İklim değişikliğiyle su rejiminin değiştiğini görüyoruz. Taşkınlar ve kuraklık önümüzdeki en büyük sorun. Yağışlar istikrarsızlaştı. Dolayısıyla gıda üretimi için tehlike çanları çalıyor. Bir diğer sorun fazla tüketim. Şu anda üretilen gıdaların üçte biri çöpe gidiyor. Çürüyen çöplerden yayılan metan gazı atmosfere yayılıyor. Bu aynı zamanda çöpe atılan gıda maddelerinin üretiminde kullanılan suyun da heba olması demek. (Cumhuriyet Gazetesi)



***



   Ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa, "Su Değirmenleri Köyü" filminin 103 yaşındaki başkişisine ağaç üzerine şunları söyletiyor:
   "İnsanoğlu için en önemli şeyler temiz hava ve sudur. Ve bu ikisini üreten ağaç ve bitkiler. Her şey kirletiliyor, temizlenmemek üzere! Kirli hava ve kirli su insanoğlunun ruhunu da kirletiyor."
    Su değirmencisi, doğa kirliliğinin, bütün canlıların ölümüne yol açacağını, bunun da doğayı yaşanmaz kılacağını da ekliyor sözüne:
   "Günümüz insanı, doğanın bir parçası olduğunu unutmuş. Şu anda, hayat kaynakları olan doğayı yok etmeye devam ediyor. Her zaman daha iyisinin yapılabileceği sanılıyor. Özellikle bilim adamları... Akıllı olabilirler, ancak anlayamadıkları şey doğanın gücü. İnsanları mutsuz eden şeyleri icat edip duruyorlar. Daha beteri, insanların bu icatları bir mucize olarak görmeleri. Tapıyorlar onlara. Farkında değiller, oysa doğa ellerinden gidiyor..." 


ADNAN BİNYAZAR
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



Karikatür: BEHİÇ AK
(Cumhuriyet Gazetesi)









Merhaba!
     

27 Ekim 2019 Pazar

DÜŞÜNCE NAMUSU




   

FAKİR BAYKURT


  Nâzım'la Vera, evlendiklerinin ikinci yılında Roma'ya giderler. İtalyan PEN Kulübü, Nâzım'la ilgili bir toplantı düzenlemiştir. Nâzım, coşar, şiirler okur. Konuşur. Bu toplantı aynı zamanda orada iki dilli basılan Memleketimden İnsan Manzaraları' nın kutlamasıdır. 
   Roma'da öğrenim gören iki Türk gelip kendilerini tanıtır. Nâzım gençlerle ilgilenir. "Türkiye'de ne var, ne yok? Bana biraz yeni yazarlardan, kitaplardan söz eder misiniz?" der. Gençlerden biri Yılanların Öcü' den söz eder.
   Vera, notlarını yazdığı defterden okuyor:
   "Konusu nedir bu romanın?"
   Gençler anlatıyor.
   "Getirebilir misiniz onu bana? Okur geri veririm!"
   O kitap o gece otele geldi. Nâzım, okumaya başladı. Ben uyandım o hâlâ okuyor. Ertesi sabah kahvaltıdan önce okudu. Sonra okudu. Program çok yüklü. Yine bir toplantıya katılması gerekiyor. Bıraktı öyle. Ertesi gece sabaha kalmadan bitirdi. Kahvaltıda kitap elinin altında:
   "Veracığım, bu delikanlı dünyaya benim baktığım gibi bakıyor. İşi de benim bıraktığım yerden almış. Ama başka türlü yazıyor. Yetenekli olduğu belli. Bizim hükümet böyle yazarlara çok baskı yapar, bilmem dayanabilir mi? Dayanamazsa ya bırakır yazmaz ya da alkolik olur. İki halde de Türk yazınına yazık olur."
   Nâzım'ın korktuğu olmaz, Fakir bütün sürgünlere, açığa almalara, cezaevlerine tıkmalara karşın çalışkanlığıyla, direnciyle, bilgeliğiyle "Fakir Baykurt Destanı" nı yazar. Gerçekten bir destandır onun yaşamı kahramanı kendi olan. (HİDAYET KARAKUŞ - Cumhuriyet Kitap)



***



  Bir yazınızda dikkat çektiğiniz Borges'in "Şair başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak görmelidir; bahtsızlığı bile," sözünüzü yazının her türü için geçerli sayabilir miyiz?

   Yazı da sanat gibi, bir kişilik yansımasıdır. "Üslup, insanın kendisidir" sözü doğruluyor bunu. Yazının hangi türü olursa olsun, iki satırlık mektupta bile kişiliğinin izleri vardır. Mutlu yazar yoktur; şair, bir şiiri yazmak için iç gerilimlere girer; her çağda onun bunun sözcüsü olmamayı seçtiği için hiçbirinin yaşamında rahat bir döneme rastlanmaz. İnsan sevgisini, gerçeği coşkularla, lirik bir söylemle dile getiren Nâzım Hikmet bile, toplumu etkileyici gücünü köreltmek için hapsedilmiştir. Sabahattin Ali, yazdıklarından dolayı canından olmuştur. Düşünürler için de geçerlidir bu. Yasaları çiğneyip kralın buyruğunu yerine getirmeyen Thomas More'un, kütüklerde başı kesilmiştir. Borges'in deyimiyle "başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak gördüğü"nden duygularını dile getirmeyi düşünce namusu saymıştır. (KADİR İNCESU - BirGün Gazetesi)

   

ADNAN BİNYAZAR



***



   ...Eksik olmasınlar, yaşamı, özgürleştirme eylemine dönüştürmeye çalışan eğitim kurumlarından geldiğimiz için, düşman belledi, etmediklerini komadı bize egemenlerimiz. Onların çabaları boşa gitmesin diye kanıma banarak, karşılıkları ödenerek yazılmıştır ürünlerim...


MEHMET BAŞARAN



***



Usul usul geceleyin
Sirenler duyarsan derin
Kapını gökyüzüne dayayıp da bekle
Yolunu şaşırmış bir yıldız düşer belki üstüne
Başını yastığa göm
Yüreğini ayışığına ayarla
Yorganına sıkıca sarın
Derin bir nefes al
    Ve sakın ağlama...


AHMET ERHAN










Merhaba!


10 Mart 2019 Pazar

SANAT VAR!




 

Resim: CAN GÖKNİL

   ... Huzur sevginin içinde var olabiliyor. Sevgi, gücünü doğadan alıyor. Hayvan doğaya ait. İnsan da öyle. Gerçi insan bunu unutmuş. Anımsatmak istiyorum ben de. Var böyle bir dünya. Sanat var...


CAN GÖKNİL
(Cumhuriyet Gazetesi)





   Hikmet Altınkaynak (Cumhuriyet Gazetesi):
   
   ... "Bana düşlerini anlat" demesi boşuna değil Çapan'ın. Yaşadıklarında olduğu gibi düşlerinde de sorumluluk peşini bırakmaz. Yaşadıklarında ise hep arkadaşa, sevgiliye, eşe, çocuğa, sanatçıya adanan şiirler, yolculuklar kuşatır dünyasını. Bunlardan birini "Melih Cevdet Anday'ın 80. Yaş Kutlaması" için yazar:

Ne güzel yolculuktu, aklımdan çıkmaz-
Oysa unuttum nice yolculukları-
Trenle boydan boya geçmiştik bütün Fransa'yı,
Dağların yamaçlarında açan çiçekler,
Ovalarda sabahın dağılmaya başlayan sisi,
Yol alıyorduk dar saatlerinde zamanın.
İnsan bir bilebilse nereye gideceğini yola çıkarken.
Bizimki bir kaçış daha çok, nerdeyse kendimizden.


CEVAT ÇAPAN











   Özkan Mert, şairi şöyle tarif ediyor: "Şiire yolculuk, insana, doğaya ve evrenin sonsuzluğuna yolculuktur. İnsanın, doğanın ve evrenin milyarlarca yılda geçtiği yerlerden, bir dizeyle, bir şiirle geçmeye kalkan bir çılgındır, bir delidir şair!.." 








Sanat incelikler senfonisidir; 
şiir ilk dizesinde,
 roman-öykü ilk tümcesinde, 
resim ilk bakışta, 
müzik ilk notalarında 
sarsmalı okuyanı, göreni, dinleyeni.



ADNAN BİNYAZAR
(Cumhuriyet Gazetesi)










Merhaba!







   

















3 Mart 2019 Pazar

SANATIN NAMUSU




Şair!    
Bize yağmurdan söz etme.
O yağmuru yağdır.

(Hint atasözü)





   "Bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum. Ama bu alçak gönüllü mucize için gerçekten minnettarım" der Jorge Luis Borges. Ancak onun yaşadığı gibi küçük mucizelere şahit olmak her zaman mümkün olmuyor tabii. Hele ki günümüzde sayısı artan, Ümit Alan'ın deyimiyle, kitap benzeri ürünler arasında nitelikli eserlere rastlamak; işte bu, önemli bir mutluluk kaynağı. Bu tarz kitaplar eline geçtiğinde eminim pek çok kişi de benim gibi mutlu oluyordur. Zira Latinlerin de dediği gibi "Ars longa, vita brevis" yani "sanat uzun, hayat kısa." (KEREM GÜREL - Cumhuriyet Kitap)








    Söyleşi: ÜMRAN AVCI (Gazete Habertürk)

   Büyü kurgudur. Sanatçının ilgi çekiciliği, insanları kurguyla etkilemesine bağlanabilir. Zaten sanatın varoluşunda büyücüler çok etken. Gösterim sanatçıları tarihin ilk büyücüleridir. Yazar, büyüsünü masasının başında yapar. Onun işi de insanı ummadığı durumlarla, kurgularla, sözlerle karşılaştırmaktır. Sanatçı, çağımızda büyücünün yaptığını üstlenmiştir. İlkel dönemlerden bu yana toplum, büyüyü kendi isteğine göre yapanı başının üstünde tutmuş, yapmayanı işkencelerle öldürmüştür.
  Sanatçı, çalgısını iktidarların havasında çalıyorsa ondan iyisi yoktur. Egemenlere eleştiri okları savuruyorsa hapislerde çürütülür. Tarih boyunca gerçek sanatçının böyle bir bahtsızlığı olmuştur. İnsanlığın hayrına bir şeyler yapıp da başına kötü şeyler gelmeyen sanatçı yok gibidir. Federico Garcia Lorca öldürüldü. Pablo Neruda, üzerinde hep bir baskının ağırlığını yaşadı. Thomas More'u düşünün. Başını gövdesinden ayırdılar! O dönemde sakal düşünürlerin simgesi; kafası idam kütüğüne yerleştirilirken, "Onun günahı yok" diyor, sakalını kütükten sallandırıyor.
   Picasso, "Resim, senin benden istediğin değil, benim sana verdiğimdir" diyor. Gerçek sanat budur. Sanatçı, talebi karşılayan bir aracı değil, yaratıcı gücünü sergileyen kişidir. Aman yarabbi, sokaklarda romancıdan geçilmiyor! Okuyorsunuz, düz anlatıdan başka bir şey yok. Dil kaygısı yok. Estetik, sanatın namusudur; o hiç yok! Yazılan estetik tat vermiyorsa, satırlar boş vagon gibi, takur tukur önünüzden geçiverir. Hangi türde olursa olsun, yazılan inandırıcı, düşünsellik belirgin olmalıdır. Röportaja başlamadan hüzünden söz ettiniz. "Bozkır Aydınlığında Aşk"ta bir cümle var: "Mutluluk gelimi gidimi tez bir konuktur; acı ise, gittiği yere postu seren yüzsüzün teki!.." Bir okur bu sözü yazıp görebileceği bir yere yapıştırmış. Demek ki, düz anlatma pek de önemli değil, anlatı düşünceyle beslenirse anlam taşıyor. Sanatçı, kişiyi düşündürmeli, beğeniyle duyarlı kılmalı. Gereksinimler göz önünde bulundurularak sanat yapılmaz. Ayrıca, sanat tevazu ister; büyücü her an içimizde olmalı, bizimle yaşamalı, bizimle soluk almalı. Yaptığını göklere çıkaranlar var. Öyle yapanı kimse ciddiye almaz.  


ADNAN BİNYAZAR
(Fotoğraf: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN)










    Söyleşi: DERYA AYDOĞAN (BİRGün Gazetesi)

   ... Gerçek sanatçılar tarihte her zaman zorluklar yaşamış insanlardır. Müzikte öyle, heykelde öyle, resimde öyle, hepsine bir bakın. Tiyatroda da öyle oldu haliyle. Bu bakımda bu onların kaderidir demek istemiyorum. Sanat satılacak bir şey değildir. Böyle dükkânını açıp sanatı satamazsınız. Zaten sanatı satanlar çok zengin oluyorlar ama sanatçı olamıyorlar. Onun için bu bir ruh meselesi. Yani ben hem zengin olurum hem sanatçı olurum gibi bir şey yok. Tekrar söylüyorum, yok öyle bir şey. Mümkün değil. Çünkü ruhunuz yozlaşıyor. Yani işin içine para girdi mi, ticaret girdi mi aşk uçar gider. 
   Şöhreti taşımak çok zordur. Eğer entelektüelseniz, şöhreti taşırsınız. Çünkü okursanız bilgi sahibi olursunuz, nerede olduğunuzu bilirsiniz, haddinizi bilirsiniz, neyin ne olduğunu, neyin doğru olduğunu bilirsiniz. Sanatı daha bilimsel bir şekilde yapmak, dünya meseleleriyle ilgili olmak, dünyaya açık olmak ve okumak, okumak... O zaman şöhret size hiçbir şey yapamaz.



ZELİHA BERKSOY













Merhaba!
    
   





   






5 Kasım 2017 Pazar

BİLGİSİZLİKTEN KURTULMAK İÇİN




"Beyin toprak gibidir, bilgiyle beslenmedi mi düşünme çoraklığına uğrar."


ADNAN BİNYAZAR







   Kapitalist düzen,
 zenginliklerin ve kaynakların giderek daha az bir kesimde toplanmasına 
ve kalan işçi çoğunluğunun daha da fakirleşmesine sebebiyet verir.

KARL MARX









   Sadece kuramsal kısmı ele alan çağdaşlarımın aksine, benim için Marx doymak bilmez bir merakla dünyayı kavramanın bir biçimidir. Dönemin Alman ütopyacı sosyalizminin belli başlı siması Wilhelm Weitling ile unutulmayan atışmasında, Marx benim için ilham verici olan şu tümceyi söyler: "Bilgisizlik hiç kimseye yardımcı olmadı." Oysa bugün bilgisizlik içinde yüzüyoruz. Diğerini bilmeme, tarihini bilmeme. Göçmenleri bize sinsice tehdit olarak sunuyorlar. Avrupa kendi içine kapanıyor. Çöküşün, saltanatın sonu reçeteleri devreye giriyor. Diyalektik olarak düşünmeyi yeniden öğrenmemiz gerek, saklı bağlantıları ortaya çıkararak, olguları tarihselliğin içine koyarak. Bu dünyada birkaç tarih yok, her şeyin bağlı olduğu tek bir tarih var. Dünyanın bir yerinde zenginliğin yaratılması, başka bir yörede fakirliğin yaratılmasına eşlik eder. Bir firma bir bölgeyi terk ettiğinde işsizlik ve sefalet yaratır ama uçup gitmez. Ücretlerin düşük olduğu, sermaye-emek güç ilişkisinin sermaye lehinde olduğu yere, başka bir yere sömürmeye gider. Özellikle bu yer neresi olursa olsun, yararlananlar zenginliği yaratanlar değil ama mülk sahipleri, hisse senedi sahipleridir. (Röportaj: LAURENT ETRE -  L'Humanite / Çeviren: İSMAİL KILINÇ)



RAOUL PECK
(Genç Karl Marx adlı filmin yapımcısı)







   Timothy Mitchell'in "Mısır'ın Sömürgeleştirilmesi" isimli kitabındaki 'Gece-Gündüz İzleniyorlardı' başlıklı bölümde köylüler için oluşturulan akıllara zarar izlenme mekanizması şöyle gerçekleşiyordu: 
  "Kırsal nüfusun olduğu yerde sabitlenip Avrupa'nın tüketimi için pamuk veya başka emtiayı üretmesinin sağlanması için yerlerinin dikkatle tespit edilmesi, görevlerinin ya da üretmeleri gereken miktarın tam olarak belirlenmesi ve performanslarının sürekli olarak gözlenip rapor edilmesi gerekiyordu... Köylüler, kendilerine verilen işleri yaparken, 'Program'da belirtildiği gibi gözlenecekler, tarlada piyade ve yabancıların denetiminde çalışacaklardı. Bu resmi görevliler fellahları her gün kontrol ediyor ve köylerini terk etmelerini engellemek için gece-gündüz takip ediyorlardı. İşini yapmakta kusur eden köylüler, hükümet tarafından atanan köy reisine (Şeyh-ül Beled) bildiriliyordu . Şeyh, bir fellahın tarlayı gerektiği gibi işlemediğini öğrendiğinde kırbaçla 25 kere vurarak cezalandırıyordu. Reis, köylüleri denetleme görevini savsaklarsa, ilk seferinde dövülüyor, ikinci seferinde 200 kırbaçla, üçüncü seferinde 300 kırbaçla cezalandırılıyordu."



   Zamanda hızlı bir sıçrama yaptığımızda, pamuğun sağ salim Batı'ya ulaştırılması uğruna Mısır'da yürütülen uygulamaların, bugün de farklı yöntemlerle petrol ya da başka emtianın ticaretinin güvenle yapılması adına yürütüldüğünü, ancak uygulama metotlarının daha karmaşık ve gelişmiş olduğunu görmekteyiz. Darwin'in Kâbusu (2004) isimli belgeselde Avrupa başkentleri ile Tanzanya arasındaki bir uçak seferinden bahsedilir. Uçak Tanzanya'dan Avrupa'ya pahalı havyar taşırken, Avrupa'dan Tanzanya'ya da 'boş dönmemek için' silah taşır. (BirGün Gazetesi)








Beni sevmekten utanıyor
Oysa şimdi tüfekler kan-kına
Arpacık gez göz
Madrid'e uzanıyor
Ve pirinç kokan ellerine Han'ın
Pirinç saçlı Li'ye
Hedef Çin

Niçin ekmek yediğimiz eller çeker tetiği
Altın halkalar taktığımız
Tanrının önüne çıkmadan ilk arıttığımız
Çeker tetiği

Beni sevmekten utanıyor
Elleriyle örtüyor yüzünü


SENNUR SEZER







   "Niçin ekmek yediğimiz eller çeker tetiği" diye soruyor Sennur Sezer 1966'da yayımladığı ikinci kitabı Yasak'ta yer alan Durmadan adlı şiirinde. İnsan evladı henüz bu sorunun cevabını hakkıyla veremedi. Çünkü güç, iktidar arzusu, sömürü düzeni devam ettiği sürece, insanın ekmek yediği elleri tetikten ayrılmayacak. Ve utanç peşinizi bırakmayacak, yüzünüzü yine o ellerle saklamak durumunda kalacaksınız." (DENİZ DURUKAN - Cumhuriyet Gazetesi)










Merhaba!