Thomas More etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Thomas More etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2019 Pazar

SANATIN NAMUSU




Şair!    
Bize yağmurdan söz etme.
O yağmuru yağdır.

(Hint atasözü)





   "Bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum. Ama bu alçak gönüllü mucize için gerçekten minnettarım" der Jorge Luis Borges. Ancak onun yaşadığı gibi küçük mucizelere şahit olmak her zaman mümkün olmuyor tabii. Hele ki günümüzde sayısı artan, Ümit Alan'ın deyimiyle, kitap benzeri ürünler arasında nitelikli eserlere rastlamak; işte bu, önemli bir mutluluk kaynağı. Bu tarz kitaplar eline geçtiğinde eminim pek çok kişi de benim gibi mutlu oluyordur. Zira Latinlerin de dediği gibi "Ars longa, vita brevis" yani "sanat uzun, hayat kısa." (KEREM GÜREL - Cumhuriyet Kitap)








    Söyleşi: ÜMRAN AVCI (Gazete Habertürk)

   Büyü kurgudur. Sanatçının ilgi çekiciliği, insanları kurguyla etkilemesine bağlanabilir. Zaten sanatın varoluşunda büyücüler çok etken. Gösterim sanatçıları tarihin ilk büyücüleridir. Yazar, büyüsünü masasının başında yapar. Onun işi de insanı ummadığı durumlarla, kurgularla, sözlerle karşılaştırmaktır. Sanatçı, çağımızda büyücünün yaptığını üstlenmiştir. İlkel dönemlerden bu yana toplum, büyüyü kendi isteğine göre yapanı başının üstünde tutmuş, yapmayanı işkencelerle öldürmüştür.
  Sanatçı, çalgısını iktidarların havasında çalıyorsa ondan iyisi yoktur. Egemenlere eleştiri okları savuruyorsa hapislerde çürütülür. Tarih boyunca gerçek sanatçının böyle bir bahtsızlığı olmuştur. İnsanlığın hayrına bir şeyler yapıp da başına kötü şeyler gelmeyen sanatçı yok gibidir. Federico Garcia Lorca öldürüldü. Pablo Neruda, üzerinde hep bir baskının ağırlığını yaşadı. Thomas More'u düşünün. Başını gövdesinden ayırdılar! O dönemde sakal düşünürlerin simgesi; kafası idam kütüğüne yerleştirilirken, "Onun günahı yok" diyor, sakalını kütükten sallandırıyor.
   Picasso, "Resim, senin benden istediğin değil, benim sana verdiğimdir" diyor. Gerçek sanat budur. Sanatçı, talebi karşılayan bir aracı değil, yaratıcı gücünü sergileyen kişidir. Aman yarabbi, sokaklarda romancıdan geçilmiyor! Okuyorsunuz, düz anlatıdan başka bir şey yok. Dil kaygısı yok. Estetik, sanatın namusudur; o hiç yok! Yazılan estetik tat vermiyorsa, satırlar boş vagon gibi, takur tukur önünüzden geçiverir. Hangi türde olursa olsun, yazılan inandırıcı, düşünsellik belirgin olmalıdır. Röportaja başlamadan hüzünden söz ettiniz. "Bozkır Aydınlığında Aşk"ta bir cümle var: "Mutluluk gelimi gidimi tez bir konuktur; acı ise, gittiği yere postu seren yüzsüzün teki!.." Bir okur bu sözü yazıp görebileceği bir yere yapıştırmış. Demek ki, düz anlatma pek de önemli değil, anlatı düşünceyle beslenirse anlam taşıyor. Sanatçı, kişiyi düşündürmeli, beğeniyle duyarlı kılmalı. Gereksinimler göz önünde bulundurularak sanat yapılmaz. Ayrıca, sanat tevazu ister; büyücü her an içimizde olmalı, bizimle yaşamalı, bizimle soluk almalı. Yaptığını göklere çıkaranlar var. Öyle yapanı kimse ciddiye almaz.  


ADNAN BİNYAZAR
(Fotoğraf: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN)










    Söyleşi: DERYA AYDOĞAN (BİRGün Gazetesi)

   ... Gerçek sanatçılar tarihte her zaman zorluklar yaşamış insanlardır. Müzikte öyle, heykelde öyle, resimde öyle, hepsine bir bakın. Tiyatroda da öyle oldu haliyle. Bu bakımda bu onların kaderidir demek istemiyorum. Sanat satılacak bir şey değildir. Böyle dükkânını açıp sanatı satamazsınız. Zaten sanatı satanlar çok zengin oluyorlar ama sanatçı olamıyorlar. Onun için bu bir ruh meselesi. Yani ben hem zengin olurum hem sanatçı olurum gibi bir şey yok. Tekrar söylüyorum, yok öyle bir şey. Mümkün değil. Çünkü ruhunuz yozlaşıyor. Yani işin içine para girdi mi, ticaret girdi mi aşk uçar gider. 
   Şöhreti taşımak çok zordur. Eğer entelektüelseniz, şöhreti taşırsınız. Çünkü okursanız bilgi sahibi olursunuz, nerede olduğunuzu bilirsiniz, haddinizi bilirsiniz, neyin ne olduğunu, neyin doğru olduğunu bilirsiniz. Sanatı daha bilimsel bir şekilde yapmak, dünya meseleleriyle ilgili olmak, dünyaya açık olmak ve okumak, okumak... O zaman şöhret size hiçbir şey yapamaz.



ZELİHA BERKSOY













Merhaba!
    
   





   






10 Nisan 2016 Pazar

KÜBA VE ÜTOPYA




   Bu kadar merak etmeleri anlaşılabilir, çünkü Küba hiç ABD'ye benzemiyor. Obama devlet başkanlarının basın toplantısında insan haklarından bahsetmeye kalkınca Raul tarafından azarlandı, elini sahtekarca omzuna atmayı denediğinde Raul o kolu öyle bir yakaladı ki Obama'nın eli uzun bir süre ölü martılar gibi havada sallandı durdu.




   Gerçekten bir ABD başkanının uyduruktan da olsa "insan haklarından" bahsedebileceği son yer Küba. Bunun nedenini, Sol Haber okuru Küba'yı zaten çok iyi bildiği için ABD'de arayacağım.
   Amerikalıların toplumsal eşitsizliklerin boyutunu bilmedikleri ve farkına varmaları durumunda isyan edecekleri söyleniyor. Bir araştırmada Amerikalılara bir çalışan ile CEO arasında kaç kat ücret farkı var ve sizce ideali ne olmalı diye soruluyor, yanıt olan 30 kat ve ideali 7 kat. Oysa gerçek 354 katmış.
   Sosyalizmde de bir sosyal motivasyon olarak ücret makası kullanılır, ama bu bir çok örnekte 2 katı bile aşmaz. Ayrıca bu farkın kaynağı diğer emekçilerin sömürülmesi değildir.
   50 milyona yakın Amerikalı yoksulluk içinde yaşıyor ve Kübalıların bütün kısıtlarına rağmen bilmedikleri şey ABD'de çok doğal: 1,5 milyon civarında insanın evi yok, sokakta veya bir arabada yatıyor. Bir çalışma; insanların % 62'sinin acil bir durumda harcamak için bir kenarda biriktirilmiş 500 dolarının olmadığını ve her an insanların evsizlerin durumuna düşebileceğini bildiriyor.
   Yine Kübalıların hiç anlayamayacakları bir konu, 48 milyon ABD vatandaşının hiçbir sağlık güvencesinin olmaması. Sağlık hizmeti Küba'da her vatandaşın doğuştan kazandığı bir hak olduğu için, bunun ticareti ve giderek artan güvencesiz insan sayısı akla sığmayacak bir "insan hakkı" ihlali olarak ortaya çıkıyor. (ERHAN NALÇACI-soL Haber)




FİDEL CASTRO


   ABD Başkanı Barack Obama'nın Küba ziyaretinin ardından, Fidel Castro ziyaretle ilgili 1500 kelimelik uzun bir mektup kaleme aldı.
   Casto "Kardeş Obama" başlıklı yazıda Küba'nın "onurlu ve özverili" bir ülke olduğunu belirterek "Küba halkı eğitim, bilim ve kültürel gelişmelerle elde edilmiş zaferlerden, haklardan ve manevi zenginliklerden asla vazgeçmeyecektir" ifadelerini kullandı.
   "İmparatorluğun bize bir şey hediye etmesine muhtaç değiliz. Bizim çabalarımız yasal ve barışçı yollardan olacaktır. Çünkü bu bizim, gezegen üzerinde yaşayan tüm insanların barış ve kardeşliğine karşı olan sorumluluğumuzdur" diyen Castro, Küba halkının sahip olduğu güç ve zekası ile "gıda ve maddi zenginlik üretecek kapasiteye sahip" olduğunu vurguladı.
   89 yaşındaki devrimci lider, Obama'nın Havana Gran Teatro'da yaptığı konuşmada "geçmişi unutup geleceğe bakalım" sözlerini de "allı pullu sözler" olarak nitelendirerek ABD Başkanı'ndan Kübalılar ve Amerikalılar hakkında "arkadaş, aile ve komşu" gibi sözler duyan Kübalıların "kalp krizi geçirme" riskiyle karşı karşıya kaldıklarını yazdı.
   Obama'nın konuşmasında Küba ve ABD'nin afroamerikan kökenlerine yaptığı vurguyu da eleştiren Fidel Castro "Yerli halklar Obama'nın havasında hiçbir yer tutmuyor. Irk ayrımcılığının Devrimle birlikte süpürülüp yok edildiğine dair tek bir laf etmedi. Sayın Obama daha on yaşını bile doldurmadan tüm Kübalıların çalışma ve emeklilik hakları ilan edilmişti. Siyah vatandaşların eğlence ve kamusal alanlardan men edilmesi için haydut tutulması gibi iğrenç ve ırkçı burjuva alışkanlığı Küba Devrimince bu topraklardan süpürülmüştü" dedi.  (BirGün Gazetesi) 







    



   (!) İyi eğitilmiş insanlara birkaç yasa yettiği için, pek az sayıda yasa vardır Utopia'da. Utopialıların başka uluslarda en çok ayıpladıkları şeylerden biri, sayısız hukuk kitabının ve yorumların bile yetmeyişidir. Bir insanın, ya okumayacağı kadar çok, ya da anlayamayacağı kadar şaşırtıcı ve karanlık yasalarla bağlanmasını, hak ve adalete aykırı bulur Ütopialılar. Bundan başka hukuk işlerini kurnazca ele alan, hilelere başvurarak tartışan avukatların, noterlerin, dava vekillerinin yeri yoktur Ütopia'da. Herkesin kendi davasını savunmasını, avukatın söyleyeceklerini doğrudan doğruya yargıca söylemesini daha doğru bulurlar. Yargıç, hiçbir avukattan yalan söylemeyi öğrenmemiş bu adamların sözlerini aklıyla tartar; safları, düzenbazların kötü niyetli ve kurnazca dolaplarından korur.
   Uzun süre önce Ütopialıların yardımıyla baskıdan kurtulan, hiç kimseye boyun eğmeden özgür yaşayan komşu ülkelerin halkı, Ütopialıların hukuk işlerindeki ustalığını bilirler. Onlardan, bazen bir yıl bazen de beş yıl için yönetici ve yargıç alırlar. Bir yargıcın çalışma süresi bitince; şerefler ve ödüller bağışlayarak, onu Ütopia'ya geri götürüp, bir yenisini alırlar yerine. Bu sayede komşu ülkelerin kendi devlet işlerini çok akıllıca düzenledikleri su götürmez. Çünkü bir devletin gelişmesi de, yıkılması da, o devleti yönetenlerin ve yargıçların elindedir. Ütopialılar, bir süre sonra kendi ülkelerine döneceklerini, orada paranın hiçbir değeri olmadığını bildikleri için, rüşvet alıp namus yolundan şaşmazlar. O ülkede yabancı oldukları, halkı tanımadıklar için, ne kimseyi kayırırlar, ne de kimseye kötü niyet gösterirler. Oysa bu iki şey, yani yargıçların adam kayırmaları ve para tutkusuna kapılmaları, bir devletin en sağlam ve en güvenilir yanı olan adaletini yıkıverir. (Özet : Dertsiz Başım Azıcık Aşım)

 THOMAS MORE
(Ütopia)





    



Merhaba!