Küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2026 Pazar

COMANDANTE CHE GUEVARA

 


[Küba'daki sosyalist devrimin liderlerinden Arjantin asıllı Che Guevara 50. ölüm yıldönümünde Küba'nın başkenti Havana'da düzenlenen etkinliklerle anılıyor.
Euronews'in haberine göre; Havana sokaklarındaki reklam panoları Guevara'nın resimleriyle donatılırken birçok yerli ve yabancı turist ünlü devrimcinin figürlerinin olduğu hediyelik eşyalardan aldı. -Sözcü Gazetesi, 9 Ekim 2017]

Deniz kıyısına oturup da denize girmediğim, içki içtiğim günler. Kolombiyalı arkadaşım Luis Ospina'dan bir mektup almıştım. 1965-66 yılları Paris'inden, eski günlerden, Küba'ya gitmeyi hayal ettiğimiz günlerden söz ediyordu. O zamanlar kendime şu soruları sormuştum: Otomobil ve motosiklet kullanabilir misin, ata iyi binebilir misin, iyi yüzebilir misin, günde 12 saat yürüyebilir misin gibi sorular. Bunların hepsine cevabım "Hayır!" olduğu için bu devrimci hayalden vazgeçmiştim.
Ama düştüğüm keder kuyusu içinde, okuyacağınız iki şiiri yazmıştım:

1968 Günleri

Çamurlu kaldırımda bulduğun
o yazısı turası silinmiş nikel para  
denizin kumsala attığı
ağzı perdahlı cam kırığı
parmağına dar gelen nişan yüzüğü
düğmeleri kopmuş keten gömlek
güneşte sararmış defter sayfası
sahaflara sığınmış bir elyazması
bir evden sızan hüzzam faslı
bir akşam içkiden dönerken
terekende bekleyen borç senedi

Sierra Maestra, Casa Caramina,

ışık alıp kararmış fotoğraf kâğıtları
sesi tarçınlaşmış kasetler
asfaltla gizlenmiş parke sokaklar
hasta yürek, hasta dişetleri
bilgisayarlı Yuppiler, parkalı militanlar
ve evvel zaman çocukları
açık denizde bulduğun son ganimet
kendine armağan saydığın bir eksik hayat
nasıl da hırpalamıştı çürümüş kenti.

Bir bahar tek başına ölmez diyor
umur görmüş haneberduş şaman,
birlikte götürür öteki mevsimleri.

***

Comandante Che Guevara

Bir kent var, dilimi konuşmayan
Comandante Che Guevara

Bir gece var, uykumu uyumayan
Comandante Che Guevara

Bir tezgâh var, bezimi dokumayan
Comandante Che Guevara

Bir kapı var, denize açılmayan
Comandante Che Guevara

Bir çatı var, gökyüzünden çok uzak
Comandante Che Guevara

Bir hayat var, ayağıma dar gelen
Comandante Che Guevara

Bir ölüm var, ölmekle bitmiyor
Comandante Che Guevara

Düşün son menzilinde bir durak
Comandante Che Guevara


Kapitalizm onun anısını turistik eşya yapsa da devrim tarihini değiştiremez. "Che" Sierra Maestra'dan her an inebilir. 


ÖZDEMİR İNCE
(Cumhuriyet Gazetesi)



Karikatür: SAİT MUNZUR








Merhaba!

22 Mart 2020 Pazar

İNSANLIĞIN SOL YANI




   Almanya, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından enkaz halindeydi. Örneğin Münih'te savaş öncesi yaşayan 900 bin kişiden sadece 300 bini kalmıştı. Şehirler bombalanmış, binalar yerle bir olmuştu. İnsanlar apartman dairelerinde 4-5 aile bir arada yaşıyor ve zillerin üzerinde "Braun ailesi için 1 kez, Schmidt ailesi için 2 kez basınız" gibi yazılar yazıyordu. Almanlar, her şeyin bitip yeniden başladığı o gün için "Saat Sıfır" (Stunde Null) ifadesini kullanıyorlar. Şimdi bu ifade, tozlu raflardan indirilip korona pandemisi için yeniden kullanılmaya başlandı.
   Yunan mitolojisinde, baba Daedalus'un, Kral Minos'un labirentinden kaçsın diye kanatlar yaptığı İkarus efsanesi vardır. İkarus, uyarılara rağmen kibre kapılıp güneşe yakın uçunca, mumdan yapılan kanatları erir ve Ege Denizi'ne düşer. Sıfır borç politikası ile her sene ihracat ve dış ticaret fazlası rekorları kıran Almanya, elitlerinin mumdan yapılan kanatları eriyince, halkının gözünde İkarus gibi düşerek hayal kırıklığına neden oldu. Şimdi düştüğü yerden kalkıp yıllarca silah satıp göz yumduğu savaş bölgelerinden kaçan mültecilerle, aynı denizde yaşam mücadelesi verecek. (OKTAN ERDİKMEN - Cumhuriyet Gazetesi) 



***



   En son yüz yıl önce görülen türde bir salgınla karşı karşıyayız. O zaman dünya bu kadar kalabalık değildi. Henüz küçülmemişti; bilgi bunca hızla akmıyordu. İnsanlar birbirleriyle bu kadar yoğun, sıkı fıkı ilişki halinde değildi. Aniden patlayan salgın karşısında, kapitalizmin tüm ezberi bozuldu. Her olayı, sorunu yöneteceğini sanan küresel şirketler ve işbirlikçisi siyasal iktidarlar panik yaşıyor. Meğer bir sıkımlık canı varmış kapitalizmin!
   Hani ulus devletlerin sonu gelmişti? Hani AB dünyanın en büyük dayanışma organizasyonuydu? Hepsi çöp oldu. Liberal demokrasiler yerini otoriter düzenlere bırakacak, öyle görünüyor. Pek çok gelişmiş (!) ülkede güvenlikçi politikalar artıyor. Yeni bir faşizm arifesindeyiz. Dünyayı yöneten meczup liderlerin maskesini de düşürdü korona, kapitalizminkini de?  
   Umut mu? Şımarık Avrupa'ya doktor ve malzeme gönderiyor Küba. Sanayisinin 22 ilacı tüm dünya için üretmeye hazır olduğunu söylüyor. Kapitalizm nedir biliyor musunuz: Kanser ilacını simitten ucuza satan Küba'ya, bunu yaptığı için tecrit uygulanmasıdır. (ENVER AYSEVER - Cumhuriyet Gazetesi)




***



    Dünya büyük bir sağlık kriziyle baş başa kaldı: Korona Krizi! 
   İnsanların büyük bir çoğunluğu var olan durumu 'hayatta kalma' sorunu olarak kabul ediyor. Kapitalist ülkelerin yönetimleriyse Korona Krizi'ne 'parasal' açıdan yaklaşıyorlar. Devasa bütçeler ayırdıklarını belirterek vatandaşlarını uyarıyorlar: 
  -Bizi dinleyin, dediklerimizi yapın, evlerinizden çıkmayın, ellerinizi yıkayın, seyahat etmeyin, yakın temastan kaçının, iyi beslenin, güzel uyuyun gibi...
   Oysa kapitalizm üretimi artırarak herkesi zengin edecek, özgürlükler aleminde her 'birey' istediği gibi yaşayacaktı. Herkesin işi olacak, herkes çok çalışacak, çok kazanacaktı. Kapitalizmin dünyayı getirip bıraktığı yeri uzunca bir süredir değerli bilim insanımız Doç. Dr. Fikret Başkaya hem makalelerinde hem de kitaplarında anlatıyor:
   -Kapitalizmin insanlığa vereceği hiçbir şey yok artık!
    Korona salgın hastalığından daha iyi bir örnek olamazdı Fikret Başkaya hocayı doğrulayan...
    Kapitalizm verebileceği en son armağanını korona salgını ile verdi insanlığa!
  Korona öncesi yaşanan -halen de süren- savaş mağdurlarının dramının da müsebbibi kapitalizmdir. Sömüre sömüre dünyanın pek çok ülkesini ve bölgesini yaşanamaz hale getirdi. İnsanlar artık doğdukları topraklarda yaşayamayacaklarına inanıyorlar. 
  Bu noktada insanlığın yüzünü ağartan çıkışlar dünyanın 'sol' yanından geliyor. İşte Yunanistan! Sınırlarına yönlendirilen zavallı insanlara karşı tel örgüler arkasından asker, polis ve ırkçı sağcıları olmadık işkenceler yapıyorlar. Sorulduğunda da 'Ülkemizi savunuyoruz' diyorlar. Atina ve Selanik'te ise Yunanistan'ın sol yanı hem ülkelerinin hem de insanlığın yüzünü ağartıyorlar:
   -Sınırları açın!
  Dünyanın en zor günlerinde sergilenen insani dayanışmanın bir başka güzel örneği Küba'dan geldi. İngiltere bandıralı MS Braemar adlı gemi 682 yolcu ve 381 mürettebatıyla Karayiplerde hiçbir ülkenin limanlarına yanaşmasına izin verilmediğinden ortada kalmıştı. Gemide 5 yolcuda korona virüsü tespit edilmişti. İngiliz gemisi 2020'lerin Struma'sı olarak bir trajediyle karşı karşıya kalmıştı. Küba gemiyi kabul etti. Hasta yolcuları tedavi etmek üzere hastaneye yatırdı. Sağlıklı yolcular İngiltere hükümetinin girişimiyle evlerine dönecekler. 
   Küba Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şöyle dedi: 
 -Gemiyi kabul etmemizin sebebi insani kaygılardır! 'İnsanlık ve sol' gelecek için en gerçekçi bileşenleri oluşturuyor.
  Kısa sürede yaşanan bu iki 'küçük' dayanışma açık olarak gösteriyor ki dünyanın geleceği olacaksa bunu ancak bedende kalbinin durduğu yer belirleyecek:
  -İnsanlığın sol yanı! 
  (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)   




Merhaba!      

17 Mart 2020 Salı

TEMEL ÇELİŞKİ: SOSYALİZM YA DA BARBARLIK




Sırbistan'dan AB'ye tepki: Dayanışma diye bir şey yokmuş

    Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'e bir mektup göndererek yardım talep ettiğini anlatan Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, Avrupa Birliği'nin (AB) üye olmayan ülkelere tıbbi malzeme ihracatını sınırlandırma kararına tepki gösterdi ve AB'nin ikiyüzlü tavrını şu sözlerle eleştirdi:
   "Avrupa'dan tıbbi malzeme alamıyoruz. Çünkü onlar için yeterince yokmuş. Bu kararı alan insanlar bize Çin'den ithalat yapmamamız konusunda ders veren insanlar. Bizden AB'nin ürünlerinin daha kaliteli olduğu varsayımıyla ihalelerin şartlarını fiyatın öncelikli olmadığı biçiminde ayarlamamızı istediler. Böylece her şeyi onlardan almak zorunda kaldık. Sırbistan'ın parasına ihtiyaçları olduğunda Avrupa şirketlerinin alması için ihaleler ve ihale şartları yapıldı. Şimdi ortada acı bir durum varken Sırbistan'ın parası kötü oldu. Sanki bedava istemişiz gibi...
   Şimdi anlıyoruz ki büyük uluslararası dayanışma aslında yokmuş. Avrupa dayanışması diye bir şey yokmuş, o yalnızca kağıt üzerinde bir masalmış. Kardeşim ve dostum Şi Cinping'e ve Çin'den gelecek yardıma inanıyorum. Bu zor süreçte bize tek yardımcı olabilecek ülke Çin Halk Cumhuriyeti'dir." (soL Haber)



***



   Küba koronavirüs tedavisinde etkili ilaçların üretilmesine yönelik garanti verdi
   
   Küba'nın ilaç endüstrisi, yeni koronavirüse karşı etkili olduğu görülen Interferon Alpha 2B başta olmak üzere, virüs tedavisinde kullanılacak 22 ilacın üretileceğini duyurdu. BioCubaFarma Müdürü Eduardo Martinez Diaz, "Yeterli kapasitemiz olmasından dolayı, şu anda birçok ülkeden talepler alıyoruz ve ülkelere gerekli olandan fazla ilaç göndermiyoruz" diye konuştu. Diaz, Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi'nin (CIGB), Interferon Alpha 2B ilacının ulusal sağlık sistemine tedariğine ilişkin tüm yetilere sahip olduğunu sözlerine ekledi. 
  CIGB Genel Direktörü Eulogio Pimentel Vazquez de, "Envanterimizde, Çin'de vakanın görüldüğü herkese tedavi uygulayabilecek sayıda ilaç bulunuyor" açıklamasında bulundu. 
   Küba, söz konusu ilacı, Çin'in Jilin bölgesindeki Çangçun Heber Biyolojik Teknoloji kurumuyla ortak çalışma sonucu kendi teknolojisiyle üretiyor. Interferon Alpha 2B ilacı 2000'deki SARS ve 2012'deki MERS salgınında da kullanılmış ve tedavide etkili olmuştu. (soL Haber)



***



Devletlerin salgınla mücadelesinde üç farklı yaklaşım ortaya çıktı

   1. Çin metodu: Sosyalist temeller üzerine kurulu Çin, insan yaşamını ekonomik çıkarların önüne koyan bir biçimde, hiç süre kaybetmeden, üretimin düşmesi ve ekonominin aksaması pahasına, salgının görüldüğü bölgelerde sert karantina önlemleri uygulama yoluna gitti. Devasa karantina merkezleri, sokağa çıkma yasağı ve zorunlu sağlık uygulamaları üzerine kurulu Çin tipi yaklaşım, 1 ay gibi kısa bir sürede olumlu sonuçlar verirken, bugün salgının başlangıç noktası Wuhan'da insanların maskelerini çıkardığı ve günlük yaşamlarına geri döndüğünü görüyoruz.
   2. İdare-i maslahatçılar: İtalya, İspanya ve Fransa gibi Akdeniz ülkelerinin yanı sıra ABD, İran, İsrail ve diğer irili ufaklı devletlerde, salgının başlangıcında ekonomiyi canlı tutmak için karantina gibi önlemlere başvurulmadığına, vaka sayısındaki artış sonrası geniş anlamda karantina tedbirleri alındığına şahit olduk. Ekonomiyi önceleyen bu yaklaşımın sonucunda, bahsettiğimiz ülkeler siyasi, ekonomik ve sosyal anlamda büyük darbeler aldılar. Salgından çıkış sonrası, halihazırda kırılgan ekonomilere sahip bu ülkelerdeki tahribatı daha canlı bir biçimde göreceğiz.
   3. Protestan model: Almanya ve İngiltere salgına karşı benzer yaklaşımlar geliştirdiler. (Bu benzerliğin altında iki devletin ortak Lutheryen mirasının olup olmadığı sorusunu değerli tarihçilerimize bırakıyorum.)    

   İngiltere Başbakanı Boris Johnson, salgınla "sürü bağışıklığı" (herd immunity) doktriniyle mücadele edeceklerini açıklarken, Alman mevkidaşı Angela Merkel, "Almanya'daki insanların yüzde 60 ila 70'ine virüs bulaşabilir (...) Hayat kurtarmak bizim görevimiz. Aynı zamanda ekonominin de çalışmasını sağlamak" açıklamaları ve ülkesinde aldığı ve almadığı tedbirlerle İngiltere'yle aynı yolu izleyeceğinin sinyalini vermiş oldu. 
 Sosyal Darwinist esintiler taşıyan sürü bağışıklığı modelinde, virüsün engellenmesi için hiçbir çaba gösterilmezken, virüsün zaman içinde nüfusun büyük kısmına bulaşması sonucu halkta ortak bir bağışıklık sistemi gelişeceği hesaplanıyor. 
   İngiltere ve Almanya'nın yaklaşımındaki temel hareket noktası ise virüsün halka bir anda değil yavaşça bulaşması ve bu suretle sağlık hizmetlerine bir anda yoğun talep olmaması.
   Financial Times'ta, sürü bağışıklığı yaklaşımını "kumar" olarak nitelendirirken, 66 milyonluk İngiltere'de, nüfusun % 80'ine virüsün yayılması halinde, % 1 öldürücülük ihtimalinde dahi 500 bin kişinin ölümüne göz yumulduğu değerlendirilmesi yapılıyor. 
  Yaşlıları ve başka hastalıklardan muzdarip olanları salgına terk eden "sürü bağışıklığı" modelinin, Nazi izleri taşıdığını söylemek abartılı olmayacak.

    TEMEL ÇELİŞKİ: SOSYALİZM YA DA BARBARLIK  
  Salgınla mücadelede üç temel yaklaşımdan bahsetsek de temelde, insanı ön plana koyan sosyalist model ve Batı tipi "demokrasi"lerin başlangıçta idare-i maslahatçı fakat işler kızışınca Nazizme doğru yol alan modeli arasındayız. 
  Bu noktada, Avrupa Birliği üyesi İtalya'nın yardım çağrılarına birliğin diğer üyelerinden değil de Çin ve Küba'dan cevap gelmesi çarpıcıdır. 
  Salgın karşısında Batı tipi "demokrasi"ler bırakınız komşularına yardım etmeyi, kendi vatandaşlarına dahi bedava sağlık hizmeti götürmekten aciz bir duruma düştüler. 
   İran'ın salgın nedeniyle ambargoyu gevşetme çağrılarına karşı ABD'nin takındığı katı tavır ve yine Çin ve Küba'dan yardıma giden doktorlar, insanlığın kalbinin Washington'da mı yoksa Asya'da mı attığı sorusuna güzel bir cevap oluşturmaktadır. (ONUR SİNAN GÜZALTAN - Aydınlık Gazetesi)



***



   Nihayet kriz içindeki kapitalizmin egemen sınıflarının tutumunu da unutmamak gerekir. Bu egemen sınıfların başlangıçta Nazi partisine mesafeli yaklaştıkları, Hitler ve SA'lara güvenmedikleri doğrudur. Ancak Hitler ve Nazi partisi, kendi içindeki ütopik unsurları temizledikten, devleti yönetebileceğini gösterdikten sonra, 1933'te yapılan o ünlü toplantıda, içlerinde Krupp, Siemens, Bayer, Opel, I.G. Farben, Agfa, Telefunken de olmak üzere 33 büyük şirketin temsilcileri, ilk seçimlerde Nazi partisinin sendikaları işçi hareketini ve sosyalist hareketi bastıracak kadar güçlenmesine olanak sağlamak için milyonlarca marklık bir fon oluşturdular.
   Bu adamlar (Nazizm esas olarak erkek bir projedir), Yahudi soykırımı sürecinden, köle emeği kullanarak Yahudi kapitalistlerin mallarına, servetlerine, sanat koleksiyonlarına el koyarak yararlandılar. Nazi savaş makinesi de bu kapitalistlerin sermayesiyle, teknolojisiyle onlara büyük kârlar getirerek kuruldu ve beslendi. 
   Kamplardaki ölüm fabrikalarının kurulması, işletilmesi de bu sanayiden gelen uzmanlar ve makinelerle, kimyasal maddelerle oldu. Yahudi soykırımını görmezden gelen bu adamlar, Hitler rejimini satın aldıkları gibi, ondan sonraki "sözde demokratik" rejimleri de satın almaya devam ettiler ve hâlâ ediyorlar. (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

11 Mart 2018 Pazar

"ONLAR"




   Şevket Süreyya, Nâzım'ı Ankara'nın en yetkili kişilerinden bazılarıyla görüştürüyor: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer... Toplumcu - gerçekçi ilk yazarlardan Sadri Etem Ertem'in davet ettiği yemekte şair, Şükrü Sökmensüer'le konuşuyor. Sökmensüer: "Kapitalistleri, emperyalistleri yerdiğin zaman, bunlardan bizi mi kastediyorsun? Onlara karşı savaşan biz Kemalistler değil miydik," diye soruyor. "Pencereden dışarıya bak, gelişmek için bocalayan bir Ankara göreceksin. Bu davaya hizmet etmek hepimizin; bilim adamlarının, halktan kişilerin, şairlerin, memurların görevi değil mi?"
   Şevket Süreyya, gecenin devamını da anlatıyor: "Hava yumuşamıştı. Nâzım, İspanyol İç Savaşı hakkındaki şiirini okuduğu vakit, sert Emniyet Müdürü'nün dahi gözlerinde yaşlar vardı. Nâzım'a dönüp şu ilginç sözleri söyledi: 'Bu şiirde bir halk isyanı var, aynı bizim Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi. Nâzım, bizim Kurtuluş Savaşı destanımızı hiçbir şaiirin yazmamış olması yazık değil mi? İspanyol İç Savaşı, bizim Kurtuluş Savaşımızın yanında bir oyuncak. Sen bizim Kurtuluş Savaşımız hakkında bir destan yazmalısın.' Başka şiirler okundu, meclis sabaha kadar sürdü, dostça vedalaştılar." (Aydınlık Kitap)




Onlar ki toprakta karınca,  
                            suda balık, 
                                         havada kuş kadar
                                                      çokturlar;
korkak,
     cesur,
             câhil,
                     hakîm
                               ve çocukturlar
ve kahreden
          yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.


NÂZIM HİKMET











   "Hayatı yaratan, 
olayların yönünü çizen ve bunların karakter ve rengini veren tek başına insanlardır, 
Napolyonlar değildir, halkın kendisidir."

LEO TOLSTOY










biz sevdayı madenlerden tanırız
sevda ile dağları delen de bizden
paslanmaz bir yürekle sev de
demir bir yüzük ver sevdiğine istersen.


SENNUR SEZER











Dolayısıyla ülkeler bombalanmakta, iç savaşlar tetiklenmekte,
 küresel paylaşım mücadelesi sürmekte ve bunun sonucunda memleketlerinden ayrılmak zorunda kalanlar da ucuz işgücü olarak küresel kapitalizmin tedarik zincirine dahil olmaktadır. (EREN KORKMAZ - soL Haber)





  ...Bugün ambargolar altında kıvranan küçücük Küba, BM Gıda ve Tarım Örgütü tarafından dünyada açlıkla savaşta örnek ülke olarak gösterildi.
  Çünkü neden? Dünyada aslında her bir insana karşılık 7 kat fazla gıda üretiliyor. Ama mesele paylaşımda da ondan...



... 70'li yıllarda SSK'nın işçi primleriyle kurulan hem hastaneleri vardı, hem de jenerik ilaç fabrikaları.
   Bugün ise bir kanser ilacının neredeyse bir dozunu Hollanda firması Türkiye'de 200 - 300 bin lira gibi fiyatlardan satıyor.
   Amerikan, Fransız, İsrail firmaları da hakeza.
   SSK oldu SGK, jenerik ilaç fabrikaları çoktan kapatıldı.
   Her kullandığımız ilaca dünya kadar emperyalizm vergisi ödüyoruz.
 Michael Moore'un "Sicko" belgeselinde ABD'den alıp Küba'ya götürdüğü hastalar, Havana'daki eczaneden kullandıkları ilaçları birkaç kuruşa alınca mutluluk ve üzüntüden ağlıyorlardı.
   Çünkü aynı ilaçlar ABD'de 100 katına satılıyordu.
   Bizim hastalar da artık Kübalı değil, Amerikalı gibi. ( HÜSEYİN VODİNALI - Aydınlık Gazetesi)












Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Nasıl bir sevinç vardı gözlerinde.
Nasıl bir tutku.
Nasıl bir çareyi bilip de...
Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Neden kalmadı Küba'da, neden bilir misiniz yerleşmedi.
Çocuklar ölüyordu ilerde.
Çocuklar açtı. Çocuklar...
İşte.
Gözlerinde umut ve öfke, sürdü motosikletini, sürdü yaşamını sarpa.
Yol boyu çocuklar onu bekliyordu.
Çantasında ilaç, çantasında şeker ve devrim ellerinde...
Sonra çocuklar...
Sonra çocuk gülüşleri kanadı göğsünde.
Bir doktordu o...
Çocuklar And dağlarının tepelerinde onu selamlarlar.
O hep ordadır: Çantasında ilaç ve şeker, ellerinde devrim...
Ve göğsünde kanayan çocuk gülüşleriyle.

SENNUR SEZER











    Ne yapacağız ağabey, üretmeyelim mi?
  -Yok öyle şey, bütün sahneler bizim. Sonuna kadar üreteceğiz. Kardeşlik diye, eşitlik diye, aşk diye, şarkı diye, türkü diye, dans diye, resim diye, heykel diye, roman diye, şiir diye, ağaç diye, kuş diye, su diye, kadın diye, çocuk diye, erdem, vicdan, şeref diye diye üreteceğiz.
  Tiyatro suya yazılan yazıdır derler, halt ederler, tiyatro oyunu dediğin; hayatın bağrında, insan aklını zenginleştirmek için yazılır, oynanır ve oraya kazınır.
  Zalimin tiyatrodan korkması da bu yüzdendir.


ORHAN AYDIN












   Sanatı politikadan ayıramazsın. Memlekette kötü giden şeyler yükseldikçe sanat da tırmanır, engel olamazsın. Her şey sütliman giderken de sanat eleştirir. Yapıcıdır, onarıcıdır ve yol göstericidir. Sanata sırtını dönen iktidarlar ne kendilerinin ne de halkın hayallerini asla gerçekleştiremezler. Özetle;
 Güneşle ilgili hayalleri olmayanın, aydınlık geleceği de olmaz.


MENDERES SAMANCILAR














Merhaba!


                                      

8 Ekim 2017 Pazar

KAPİTALİZM - SOSYALİZM




...Zenginlerin afet halinde servetlerinden nasıl faydalandığını şöyle anlatıyor New York Üniversitesi'nden Jacob Remes: "Bir zengin evini sel bastığı ya da depremde yıkıldığı için terk etmek zorunda kaldığında, yine zengin olan bir arkadaşlarının rahat evinin misafir odasında ya da otelde kalabilir. Zenginlerin saatlik ücret değil aylık maaş veren işlerde çalışma olasılığı daha yüksektir. Bir hafta işe gidemezlerse, bunun bir önemi yoktur. Eğer paranız yoksa,  bu söylediklerimizin tam tersi olur. Yoksullar aynı durumda yine yoksul bir arkadaşlarının kanepesinde ya da yerde yatmak zorundalardır, oteli karşılayamazlar. Saatlik ücretle çalışırlar ve iş yerinde vardiyayı kaçırdıklarında, çok para kaybederler. Bu nedenle, işe gitmek için suların içinden yürümeye çalışırlar, çünkü işi kaçırmanın maliyetini karşılayamayacaklardır." Houston'daki sel sırasında çamaşırhanesinde çalıştığı otele gitmek için suların içinden gitmeye çalışan El Salvador göçmeni bir işçi kadını örnek veriyor Remes. Sel felaketinin ilk günlerinde, New York Times'a konuşan kadın beline kadar su içinde, "Bugün çalışma günüm ve ben sorumluluk sahibi bir insanım" demişti.



   Öte yandan; Bangledeş, Hindistan ve Nepal'i vuran selde 1.200 kişi hayatını kaybetti. Bu ülkelerdeki sel felaketiyle Harvey'i karşılaştırdığımızda eşitsizliğin başka bir boyutunun ortaya çıktığını ifade ediyor Remes: "Afetler yoksul insanlar için zenginler için olduğundan çok daha kötüdür. Bu durum hem küresel ölçekte hem de toplumsal ölçekte doğrudur. Afet sonrasında, Houston'daki en yoksul kişi Mumbai'deki en yoksul kişiden çok daha iyi durumda olacak."





   Yarım yüzyıldır ABD'nin ekonomik ablukası altında olan Küba, 2005'teki Katrina Kasırgası sonrası, New Orleans'ta afetten etkilenen Amerikalılara yardım için 1.500 sağlık personeli göndermeyi teklif etmiş, dönemin Başkanı George Bush tarafından reddedilmişti.
   Uzun yıllar Küba'da yaşayan Gazeteci Gail Reed, Telesur'a verdiği röportajda, fırtına ve kasırgaların en çok görüldüğü ülkelerden biri olan Küba'da afetlere karşı etkili önlemler geliştirildiğini bu nedenle afetlerde ABD'de olduğundan çok daha az kayıp yaşandığını anlatıyor. Fırtınalara maruz kalan ada ülkesinde, artık tahliyeden değil, önlemden bahsediliyor. Tüm halkın ve özellikle yardıma muhtaç kesimlerin afetlerle ilgili derinlemesine eğitildiğini anlatan Reed, afetlerden yedi gün önce halkın haberdar edildiğini belirtiyor. Küba'da sürekli tatbikatlar yapılıyor, her bölgede bir okul afet mağdurlarının ve evcil hayvanların kalabileceği şekilde güçlendiriliyor. Reed'e göre, Küba halkı, Teksas'takilerden farklı olarak, ne olursa olsun yüz üstü bırakılmayacağını ya da hayati malzemelerin afet sırasında yüksek fiyatlarla satılmayacağını biliyor. (ÖMÜR ŞAHİN KEYİF - BirGün Gazetesi)









TUNCEL KURTİZ

   
   Tuncel Kurtiz  bir röportajında hâlâ komünist misiniz sorusunu şöyle yanıtlar:
   "Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek."









Tankınız ne güçlü, generalim,
siler süpürür bir ormanı,
yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var:
İster bir sürücü.

Bombardıman uçağınız ne güçlü, generalim,
fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var:
Usta ister yapacak.

İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
bilir uçmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var:
Bilir düşünmesini de.

(Çeviren: ASIM BEZİRCİ)


BERTOLT BRECHT













Merhaba!

10 Eylül 2017 Pazar

SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ İÇİN


   Kapitalizm sömürür:

   Kapitalizmin, "düşük maliyet - yüksek kâr" hedefi sınır tanımıyor. Parlak vitrinleri süsleyen pahalı ürünlerin bir kısmı çocuk işçilerin ucuz emeğiyle üretiliyor. (ÇİĞDEM ERMAN - Cumhuriyet Strateji)






"Tarih, insanlığın önüne çözemeyeceği sorunları koymaz."




KARL MARKS





    Kapitalizm öldürür:

    Dünyada her gün 16 bin bebek, henüz birinci doğum gününü göremeden ölüyor. Bu ölümlerin önemli kısmı sıtma, zatürre, ishal gibi önlenebilir hastalıklara bağlı. Sahra Altı Afrika'da bebek ölüm hızı, dünyanın diğer bölgelerinin tam 14 katı. 
   Anne ölümlerinin yüzde 99'u "gelişmekte olan" ülkelerde yaşanıyor. Çadlı bir kadının yaşamı boyunca anne ölümüne maruz kalma riski 16'da 1. Aynı risk İsveçli bir kadın için 10 binde 1'den az.
    Veremden ölümlerin yüzde 95'i "gelişmekte olan" ülkelerde. Bu ölümler daha çok genç nüfusta görülüyor. 
   Bulaşıcı olmayan hastalıklara bağlı erken ölümlerin yüzde 87'si düşük ve orta gelirli ülkelerde gerçekleşiyor. Bu ülkelerdeki aileler gelirlerinin önemli kısmını bu hastalıklarla mücadele için harcamak zorunda kalıyor.
   Düşük gelirli ülkelerde doğuşta beklenen yaşam umudu 62 yıl iken, yüksek gelirli ülkelerde 81'e çıkıyor. Sierra Leone'de doğan bir bebeğin beklenen yaşam süresi 50 yıl iken Japonya'da doğan için 84 yıl. (İLHAN BELEK - soL Haber)






"Problemleri onları üreten kafalarla çözemeyiz."



ALBERT EINSTEIN








    Sosyalizm umuttur:

   Sağlığa sözümona muazzam yatırımlar yapmış, Batı merkezlerinden en son tıp teknolojilerini getirmiş, kurmuş, doktorlarının, sağlık ekiplerinin Batı'yla yarıştığı şeklinde böbürlenilen ülkemizdeki sağlık istatistiklerine, çocuk ölümlerine, salgın tehlikelerine şöyle bir göz attığınızda dehşete düşüyorsunuz. Küba'ysa, bırakın kendi halkının sağlığını tamamen garanti altına almış olmasının rahatlığını, sağlığı yoksul ülkelere de bedava dağıtıyor, sözümona zengin ülkelerin fakir halk kesimlerine yetişiyor. Yeni bir rakam: Bu yıl, Küba tıp fakültelerinden tam 147 ABD vatandaşı diploma aldı. Tabii bunlar ABD'nin en yoksul, en siyahi sınıflarının çocukları; ve Küba'daki 6-7 yıllık eğitimleri süresince ceplerinden tek kuruş harcamadılar!
   Evet, insan bu ve buna benzer onlarca diğer can alıcı konunun Küba'da ne şekilde hale yola konduğu karşısında şaşırmalı. Doğal bir insani tepki. Fakat aklı ön plana koymalıyız ve şaşırmak yerine sevinmeliyiz. Çünkü sosyalizmin bir ulaşılmaz ütopya olmadığını bizzat yaşayıp görüyoruz Küba'da...(CELİL DENKTAŞ - soL Haber)






"Bütün sorunların çözümü, asıl temel bir sorunun çözümüne bağlıdır ki, o da kalkınma ve bağımsızlık sorunudur."


     SERVER TANİLLİ










Merhaba!

23 Nisan 2017 Pazar

ÇOCUKLAR - 3



Yalan bile söylerken
Prensibim doğruluk
İsterim ki ben
Sen de öyle ol çocuk


ÖZDEMİR ASAF




   Seda Arun anlatıyor:

   Birinci sınıfa başladığım gün, öğretmen "şiir bilenler parmak kaldırsın" dediğinde ben de parmak kaldırdım. Benden önce kalkanlar ya Atatürk, ya bayram ya da anne şiirleri okudular alkışlar eşliğinde. Sıra bana geldiğinde siyah rugan ayakkabılarımın gıcırtıları eşliğinde heyecanla tahtaya kalkıp o küçücük yaşımda evdeki toplantılarda sık sık okunan ve bu yüzden ezberlediğim babamın bir şiirini okudum; ama şiir bittiğinde alkış değil derin bir sessizlik doldurdu sınıfı. Ve sonra öğretmenin, "Sen bu şiiri nereden biliyorsun, kim ezberletti bu şiiri, kimin şiiri bu?" diye art arda soruları sıralandı...
  -Babamın.
  -Baban ne iş yapıyor?
  -Matbaacı.
  -Babana söyle yarın okula gelsin.
   Akşam eve gider gitmez olanları anlattım babama ve beklediğim gibi bir yanıt aldım babamdan...Evet, sessizce dinledi ve güldü, yalnızca güldü..."Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r'leri söyleyemeyişi" onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.











   İlkokul, ortaokul çocuklarının seçimlerde sandık nöbeti tuttuğu tek ülke herhalde Küba'dır. Seçim sandıklarının her iki yanında birer çocuk, iki saatte bir nöbet sırasını bekleyen arkadaşlarıyla değişerek sandıklar açılıp, kesin sonuçlar imza altına alınıp, belgeler seçim komisyonu görevlilerine teslim edilene kadar seçmen oylarının güvenliğini sağlarlar. Nöbetlerini tutarken ne sandık görevlileri, ne öğretmenleri, ne de anne babaları ve ne de Devlet Başkanı onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyebilir. Çünkü onlar ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilmektedirler, bunu büyük bir ciddiyetle yerine getirirler. Herhangi bir sorun çıktığında nöbetçi çocuklar, en ilk ve tek doğru tanıktırlar. Seçim komisyonu, başka hiçbir kimsenin tanıklığını dikkate almaz. Seçmenin kullanmakta olduğu "oy" un değerini bundan daha gerçek ilan edecek, kanıtlayacak bir başka yöntem olabilir mi? Sandık başında okul önlükleriyle nöbette olan çocuklar, oy veren her bir seçmeni dikkatle izler ve ayrı ayrı selamlayarak seçme işinin önemini ayrıca ilan ederler. (soL Haber)











  


"Düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."



TURGUT UYAR















DÜNYANIN TÜM ÇOCUKLARI

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!










10 Nisan 2016 Pazar

KÜBA VE ÜTOPYA




   Bu kadar merak etmeleri anlaşılabilir, çünkü Küba hiç ABD'ye benzemiyor. Obama devlet başkanlarının basın toplantısında insan haklarından bahsetmeye kalkınca Raul tarafından azarlandı, elini sahtekarca omzuna atmayı denediğinde Raul o kolu öyle bir yakaladı ki Obama'nın eli uzun bir süre ölü martılar gibi havada sallandı durdu.




   Gerçekten bir ABD başkanının uyduruktan da olsa "insan haklarından" bahsedebileceği son yer Küba. Bunun nedenini, Sol Haber okuru Küba'yı zaten çok iyi bildiği için ABD'de arayacağım.
   Amerikalıların toplumsal eşitsizliklerin boyutunu bilmedikleri ve farkına varmaları durumunda isyan edecekleri söyleniyor. Bir araştırmada Amerikalılara bir çalışan ile CEO arasında kaç kat ücret farkı var ve sizce ideali ne olmalı diye soruluyor, yanıt olan 30 kat ve ideali 7 kat. Oysa gerçek 354 katmış.
   Sosyalizmde de bir sosyal motivasyon olarak ücret makası kullanılır, ama bu bir çok örnekte 2 katı bile aşmaz. Ayrıca bu farkın kaynağı diğer emekçilerin sömürülmesi değildir.
   50 milyona yakın Amerikalı yoksulluk içinde yaşıyor ve Kübalıların bütün kısıtlarına rağmen bilmedikleri şey ABD'de çok doğal: 1,5 milyon civarında insanın evi yok, sokakta veya bir arabada yatıyor. Bir çalışma; insanların % 62'sinin acil bir durumda harcamak için bir kenarda biriktirilmiş 500 dolarının olmadığını ve her an insanların evsizlerin durumuna düşebileceğini bildiriyor.
   Yine Kübalıların hiç anlayamayacakları bir konu, 48 milyon ABD vatandaşının hiçbir sağlık güvencesinin olmaması. Sağlık hizmeti Küba'da her vatandaşın doğuştan kazandığı bir hak olduğu için, bunun ticareti ve giderek artan güvencesiz insan sayısı akla sığmayacak bir "insan hakkı" ihlali olarak ortaya çıkıyor. (ERHAN NALÇACI-soL Haber)




FİDEL CASTRO


   ABD Başkanı Barack Obama'nın Küba ziyaretinin ardından, Fidel Castro ziyaretle ilgili 1500 kelimelik uzun bir mektup kaleme aldı.
   Casto "Kardeş Obama" başlıklı yazıda Küba'nın "onurlu ve özverili" bir ülke olduğunu belirterek "Küba halkı eğitim, bilim ve kültürel gelişmelerle elde edilmiş zaferlerden, haklardan ve manevi zenginliklerden asla vazgeçmeyecektir" ifadelerini kullandı.
   "İmparatorluğun bize bir şey hediye etmesine muhtaç değiliz. Bizim çabalarımız yasal ve barışçı yollardan olacaktır. Çünkü bu bizim, gezegen üzerinde yaşayan tüm insanların barış ve kardeşliğine karşı olan sorumluluğumuzdur" diyen Castro, Küba halkının sahip olduğu güç ve zekası ile "gıda ve maddi zenginlik üretecek kapasiteye sahip" olduğunu vurguladı.
   89 yaşındaki devrimci lider, Obama'nın Havana Gran Teatro'da yaptığı konuşmada "geçmişi unutup geleceğe bakalım" sözlerini de "allı pullu sözler" olarak nitelendirerek ABD Başkanı'ndan Kübalılar ve Amerikalılar hakkında "arkadaş, aile ve komşu" gibi sözler duyan Kübalıların "kalp krizi geçirme" riskiyle karşı karşıya kaldıklarını yazdı.
   Obama'nın konuşmasında Küba ve ABD'nin afroamerikan kökenlerine yaptığı vurguyu da eleştiren Fidel Castro "Yerli halklar Obama'nın havasında hiçbir yer tutmuyor. Irk ayrımcılığının Devrimle birlikte süpürülüp yok edildiğine dair tek bir laf etmedi. Sayın Obama daha on yaşını bile doldurmadan tüm Kübalıların çalışma ve emeklilik hakları ilan edilmişti. Siyah vatandaşların eğlence ve kamusal alanlardan men edilmesi için haydut tutulması gibi iğrenç ve ırkçı burjuva alışkanlığı Küba Devrimince bu topraklardan süpürülmüştü" dedi.  (BirGün Gazetesi) 







    



   (!) İyi eğitilmiş insanlara birkaç yasa yettiği için, pek az sayıda yasa vardır Utopia'da. Utopialıların başka uluslarda en çok ayıpladıkları şeylerden biri, sayısız hukuk kitabının ve yorumların bile yetmeyişidir. Bir insanın, ya okumayacağı kadar çok, ya da anlayamayacağı kadar şaşırtıcı ve karanlık yasalarla bağlanmasını, hak ve adalete aykırı bulur Ütopialılar. Bundan başka hukuk işlerini kurnazca ele alan, hilelere başvurarak tartışan avukatların, noterlerin, dava vekillerinin yeri yoktur Ütopia'da. Herkesin kendi davasını savunmasını, avukatın söyleyeceklerini doğrudan doğruya yargıca söylemesini daha doğru bulurlar. Yargıç, hiçbir avukattan yalan söylemeyi öğrenmemiş bu adamların sözlerini aklıyla tartar; safları, düzenbazların kötü niyetli ve kurnazca dolaplarından korur.
   Uzun süre önce Ütopialıların yardımıyla baskıdan kurtulan, hiç kimseye boyun eğmeden özgür yaşayan komşu ülkelerin halkı, Ütopialıların hukuk işlerindeki ustalığını bilirler. Onlardan, bazen bir yıl bazen de beş yıl için yönetici ve yargıç alırlar. Bir yargıcın çalışma süresi bitince; şerefler ve ödüller bağışlayarak, onu Ütopia'ya geri götürüp, bir yenisini alırlar yerine. Bu sayede komşu ülkelerin kendi devlet işlerini çok akıllıca düzenledikleri su götürmez. Çünkü bir devletin gelişmesi de, yıkılması da, o devleti yönetenlerin ve yargıçların elindedir. Ütopialılar, bir süre sonra kendi ülkelerine döneceklerini, orada paranın hiçbir değeri olmadığını bildikleri için, rüşvet alıp namus yolundan şaşmazlar. O ülkede yabancı oldukları, halkı tanımadıklar için, ne kimseyi kayırırlar, ne de kimseye kötü niyet gösterirler. Oysa bu iki şey, yani yargıçların adam kayırmaları ve para tutkusuna kapılmaları, bir devletin en sağlam ve en güvenilir yanı olan adaletini yıkıverir. (Özet : Dertsiz Başım Azıcık Aşım)

 THOMAS MORE
(Ütopia)





    



Merhaba!