Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2019 Pazar

YEMEN SOYKIRIMI







   Yemen! Kanayan yara...
   
   Bir deri bir kemik kalmış ceylan gözlü masum yavruların açlıktan ölüme terk edilişteki son bakışları...

   Parçalanmış küçücük bedenlerin fotoğrafları...

  Batı basınının genellikle hiç yokmuş gibi davrandığı, çoğu kez sadece sosyal medyada yer alan, her seferinde hafızaya ok gibi saplanan emperyalist vahşetin kareleri.

   Yaşatılan acılara yüreğin yetmediği, bir halkın çığlığının susturulduğu yer,

   Yemen...

   Coğrafyayı kasıp kavuran, kana bulayan emperyalist zulmün ateşi, Yemen'de de düştü içimize.

   YEMEN HALKI YOK EDİLİYOR

  ABD, Mısır, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Fas, Sudan ve Senegal koalisyonu Mart 2015'ten bu yana Yemen'e karşı savaş yürütüyor. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) verilerine göre Yemen'de savaşın başlatılmasından itibaren en az 7 bin 300 çocuk katledilmiş. Resmi olmayan rakamlara göre on binlerce kurban söz konusu. 85 bin çocuğun açlık nedeniyle ölüm tehdidi ile karşı karşıya kaldığı, halkın yüzde 80'inin insani yardıma muhtaç olduğu bildiriliyor. Bombalı saldırılar sonunda ülkenin altyapısının neredeyse tamamının zarar gördüğü rapor ediliyor. Yetmezmiş gibi, özellikle Mısır ve diğer saldırı ortağı ülkelerden organ mafyalarının Yemen'e musallat olup, kaçak organ ticareti yaptığı söyleniyor. 

   Yemen halkına benzersiz büyük vahşet yaşatılıyor.

 Yemen'e karşı ABD ve AB ile ortaklarının Suudi Arabistan önderliğinde yürüttüğü savaşın adı 'soykırım'dır! (GÖNÜL KENTER - Aydınlık Gazetesi)




***






   İngiltere merkezli Çocukları Kurtarın Vakfı'nın bu yıl yayımladığı 'Çocuklar Üzerindeki Savaşı Durdur' raporunda, dünyada çocukların yaklaşık beşte birine karşılık gelen 420 milyon çocuğun çatışma bölgelerinde yaşadığı belirtildi.
  Bu sayının 2016'dan itibaren 30 bin arttığına işaret edilen raporda, çatışma bölgelerindeki çocuk sayısının Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana iki katına çıktığı vurgulandı.
  Raporda, 142 milyon çocuğun şiddetli çatışma bölgelerinde bulunduğuna, bu bölgelerde her yıl binlercesinin savaşa bağlı nedenlerle hayatını kaybettiğine işaret edildi.
  Raporda, Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Irak, Mali, Nijerya, Somali, Güney Sudan, Suriye ve Yemen'in çocukların çatışmadan en fazla etkilendiği ülkeler olarak öne çıktığı bildirildi. 
 Yemen halen devam eden çatışmalardan dolayı en fazla çocuğun yaşamını yitirdiği ülkelerden biri. Birleşmiş Milletler'e göre ülkede geçen yıl bin 427 çocuk öldürüldü veya saldırılarda sakat kaldı. 
 Ülkede okullar ve hastaneler sık sık saldırıya uğruyor ya da çocukların eğitim ve sağlık haklarına erişimleri engellenerek bu yerler askeri amaçlar için kullanılıyor.
 Her 10 dakikada bir çocuğun öldüğü Yemen'de 400 bin çocuk yetersiz beslenmeden dolayı hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya. (Aydınlık Gazetesi)




***




'Savaşı bitirin' derken silah satan ülke: Fransa

   Fransa, Yemen'deki çatışmaların sonlanması için çağrılarda bulunmaya devam ederken, 2018 yılında Suudi Arabistan'a yaptığı silah satışı yüzde 50 arttı. amerikanın sesi.com' un haberine göre, Fransa'nın 2018 yılında silah satışları 9 milyar 100 milyon Euro'ya ulaştı. Bu satışın 1 milyar Euro'luk kısmıysa Suudi Arabistan'a yapıldı. Satışın büyük kısmının deniz devriye tekneleri olduğu belirtilirken,  teknelerin Yemen'deki çatışmalarda denizden uygulanan blokaj ve operasyonlarda kullanıldığı bildiriliyor.




***













Merhaba!
     


      

   

   

   

23 Nisan 2017 Pazar

ÇOCUKLAR - 3



Yalan bile söylerken
Prensibim doğruluk
İsterim ki ben
Sen de öyle ol çocuk


ÖZDEMİR ASAF




   Seda Arun anlatıyor:

   Birinci sınıfa başladığım gün, öğretmen "şiir bilenler parmak kaldırsın" dediğinde ben de parmak kaldırdım. Benden önce kalkanlar ya Atatürk, ya bayram ya da anne şiirleri okudular alkışlar eşliğinde. Sıra bana geldiğinde siyah rugan ayakkabılarımın gıcırtıları eşliğinde heyecanla tahtaya kalkıp o küçücük yaşımda evdeki toplantılarda sık sık okunan ve bu yüzden ezberlediğim babamın bir şiirini okudum; ama şiir bittiğinde alkış değil derin bir sessizlik doldurdu sınıfı. Ve sonra öğretmenin, "Sen bu şiiri nereden biliyorsun, kim ezberletti bu şiiri, kimin şiiri bu?" diye art arda soruları sıralandı...
  -Babamın.
  -Baban ne iş yapıyor?
  -Matbaacı.
  -Babana söyle yarın okula gelsin.
   Akşam eve gider gitmez olanları anlattım babama ve beklediğim gibi bir yanıt aldım babamdan...Evet, sessizce dinledi ve güldü, yalnızca güldü..."Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r'leri söyleyemeyişi" onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.











   İlkokul, ortaokul çocuklarının seçimlerde sandık nöbeti tuttuğu tek ülke herhalde Küba'dır. Seçim sandıklarının her iki yanında birer çocuk, iki saatte bir nöbet sırasını bekleyen arkadaşlarıyla değişerek sandıklar açılıp, kesin sonuçlar imza altına alınıp, belgeler seçim komisyonu görevlilerine teslim edilene kadar seçmen oylarının güvenliğini sağlarlar. Nöbetlerini tutarken ne sandık görevlileri, ne öğretmenleri, ne de anne babaları ve ne de Devlet Başkanı onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyebilir. Çünkü onlar ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilmektedirler, bunu büyük bir ciddiyetle yerine getirirler. Herhangi bir sorun çıktığında nöbetçi çocuklar, en ilk ve tek doğru tanıktırlar. Seçim komisyonu, başka hiçbir kimsenin tanıklığını dikkate almaz. Seçmenin kullanmakta olduğu "oy" un değerini bundan daha gerçek ilan edecek, kanıtlayacak bir başka yöntem olabilir mi? Sandık başında okul önlükleriyle nöbette olan çocuklar, oy veren her bir seçmeni dikkatle izler ve ayrı ayrı selamlayarak seçme işinin önemini ayrıca ilan ederler. (soL Haber)











  


"Düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."



TURGUT UYAR















DÜNYANIN TÜM ÇOCUKLARI

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!










23 Nisan 2016 Cumartesi

GELECEK ÇOCUKLARIN




   İranlı şair akademisyen Prof. Dr. Asgar Ferdi anlatıyor:


   Nazım Hikmet'le tanışmam İran'ın meşhur yazarı Samed Behrengi'nin bir çocuk kitabı aracılığıyla oldu. Behrengi kitabında Nazım'ın bir şiirini tercüme ederek yayımlamış, ben oradan okudum ve çok beğendim. Çocuktum ama çok sevdim. Acaba bunun aslını bulabilir miyim diye de araştırmaya girdim. Nazım aşkıyla Türkçeye merak sardım. 12 yaşındaydım. Sonra Nazım'ın şiirleri basıldı İran'da. Türkiye'de hukuk okumuş olan, Onat Kutlar'ın da yakın arkadaşı Celâl Husrevşahi ile en büyük çevirmen Rıza Seyit Hüseyni ortak çalışmayla " Güneşi İçenlerin Türküsü" nü kitaplaştırdılar. Onu okumuştum. Sonra Nazım'ın diğer kitaplarının peşine düştüm.
   Türkiye'den kamyon şoförleri gelip giderdi Tebriz'e, mal getirip götürürlerdi. Tebriz'deki buğday silosunun önünde uzun kuyruklar halinde beklerlerdi, onları görürdüm. O şoförlerden yardım isteyerek getirtebileceğimi düşündüm kitapları. Bir kış günüydü. Şoförler sıralarını beklerken ateş yakmış, ısınıyorlardı. Nazım'ın kitaplarını okumak istediğimi ve parasını vererek getirtmek istediğimi söyledim. Hiç unutmuyorum, şoförler bana bir çıkıştı. " Vay sen o vatansız komünistin kitaplarını nasıl istersin. Nasıl Türksün? " diye... Küfür bile ettiler. Sonradan anladım ki bunlar sağcı... Nazım'ı da sevmiyorlar. Canım sıkılarak ve şaşkınlık içinde onların yanından ayrılırken, biraz ileriye gitmiştim ki birisi arkadan ıslık çalarak beni durdurdu ve yanıma geldi. Sessizce beni kamyonun arkasına çekti ve " Sen Nazım'ı nereden tanıyorsun? " dedi. Ben de şiirlerini okumak istiyorum dedim. Adının Murat olduğunu söyledi ve " Ben sana bulurum " dedi, telefonumu aldı. Heyecanla evin yolunu tuttum. Para vermek istedim almadı, " Gelince ararım " dedi. Neredeyse bir yıl geçti haber çıkmadı. Tam ümidimi kesmiştim ki bir telefon geldi ve kitapları getirdiğini söyledi. Çok heyecanlandım, hemen onun bulunduğu yere koştum. 
   Oturduk. Merakla çıkarıp kitapları vermesini bekliyorum... İlk sözü " Bana bir çay ısmarlar mısın, anlatacaklarım var " oldu. Memnuniyetle diyerek bir kahvehaneye götürdüm. Oturduk konuştuk. Elinde de benim kitapların paketi... Merakla anlatacaklarını dinlemeye başladım. Anlattıkça da şaşkınlığım arttı.
   " Senin kitabını İstanbul'da kitabevlerini tek tek gezerek sordum, bulamadım. Gittiğim bir kitabevinde durumu anlattım, telefon numaramı aldılar, bulacaklarını söylediler. Bir gün sonra aradılar, 'Kitaplar hazır gel al' dediler. Ertesi gün gittiğimde daha kapıdan girer girmez polisler gözaltına aldı. Neye uğradığımı şaşırdım. Karakola götürüp sorguladılar. Bana durmadan 'Sen bunları nereye götürüyorsun. Kimlerle temastasın. Yabancılarla mı, hangi örgüte bağlısın? diye soruyorlardı. 
   'Abi ne örgütü, TIR şoförüyüm. İran'dan birisi rica etti, ben de ona götürüyordum' diyorum, onlar da 'TIR şoföründe Nazım Hikmet'in toplu kitapları ne arıyor. Bunların yasak olduğunu bilmiyor musun?' diyorlar. Ne desem kâr etmiyor. İlla beni bir yerle ilişkilendirecekler. 
   Mahkemeye çıkana kadar üç ay tutuklu olarak Bayrampaşa Cezaevi'nde  yatmış. Hale bak... Benim yüzümden başı belaya girmiş, haberim yok. Şaşırdım kaldım. 13 yaşındayım, ne diyeceğimi bilemiyorum... Yıl 1976.
   Bizim şoför ahdetmiş, bu kitapları illa bulacak... Bu arada cezaevinde de solcu olmuş. Duymuş ki bu kitaplar Bulgaristan'da bulunur. Ambardan özellikle Bulgaristan'a yük almış. Oraya gitmiş. Sormuş soruşturmuş dört gün bunun için uğraşmış ve sonunda yedi cilt kitabı bulmuş. " Çocuğa söz verdik yerine getirelim " diye...
   Başına gelenlerden sonra olur da Türkiye'de kamyonu aranır diye, kitapları plastik torbayla sıkıca sarıp sarmalıyor, arabanın altında bir yere de zulalıyor. Sonra Türkiye'den Tebriz'e yük bularak geliyor.
Murat Can... 30 yaşındaydı o zaman. Sonra çok sıkı dost olduk. Her gelişinde görüştük. Tebriz'in her yerini gezdirerek borcumu ödemeye çalıştım. Gerçekten kahraman bir adam. Düşünebiliyor musunuz? Bir çocuğa söz verdim diye başına gelmedik kalmıyor ve inat edip kitapları alıp bana getiriyor...(ERCAN DOLAPÇI -  Aydınlık Gazetesi) 








İnsanlar sizi çağırıyorum:
kitaplar, ağaçlar ve balıklar için,
buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.

NAZIM HİKMET










   " O günler aklıma geldikçe hep gülümserim. Mutlu olmak için çok şeye sahip olmanın gerekmediği zamanlarda çocuktum ben. Şimdiki gibi değil! Bugün insanlar, başkalarının sahip olup, kendilerinde olmayanlar yüzünden inanılmaz mutsuzlar. Bizim de pek bir şeyimiz yoktu. Zaten o zamanların Yugoslavya'sında kimse zengin değildi. Annem, babam, kardeşim, büyükannem ve ben kooperatif bloklarında yaşıyorduk. Ne yüzme havuzuna ücret öderdik, ne basketbol sahasına. Belki de bunlar mutlu bir çocukluk geçirmemin nedenleriydi, çünkü hep birilerinin bizi sevip kolladığına inanmıştım."

SLAVEN BİLİC 










" Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin varlığı, şerefi için çalışmakla bulunabilir..."

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK










Merhaba!

25 Ekim 2015 Pazar

ÇOCUKLARA KIYMAYIN EFENDİLER




   Ah en zengin sofra çocukların gülüşlerinin olduğu sofra değil midir Agafya?
   Çocukların gülüşleri, narın ikiye ayrılması gibidir, kırmızı kırmızı gülüşler dökülür sofraya, birçok nar tanesi nasıl dökülürse bereketiyle eve...Düşer eline, yemeye kıyamayacağın kadar güzel gülüşler...

ERTÜRK AKŞUN
(Agafya)







   "1946'larda TBMM'de Toprak Kanununa karşı çıkanlardan birkaç milletvekili, Hasanoğlan'a geliyor. Üretilen dedikoduların belgelerini toplayacaklar.Birkaç gün derslere girip çıkıyorlar, kız erkek ilişkilerine bakıyorlar, havadan orakla çekice benzediği keşfedilen! yapıları gözden geçiriyorlar. Enstitüleri karalamaya yetecek tutamak bulamıyorlar. Ayrılacakları gün biraz erken kalkıp sabah hayatını da gözlüyorlar. Öyle 'kaldır kolları, indir kolları' biçiminde bir kültürfizik çalışması yok! 1200 öğrenci geniş bir alanda daire olmuşlar. Ortada mandolinler, sazlar ve kocaman bir davul, zeybek oynuyorlar. Oyun başı, 'Kollar' deyince, 1200 kişi kolları kaldırıyor; 'sek!' deyince sekiyor, 'çök!' deyince çöküyor. Halay horon hep böyle birlik halinde oynanıyor. Sonra türkülere geçiyorlar. 1200 kişi hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyor: 'Atımı bağladım nar ağacına.'
   Hemen Tonguç'a koşuyorlar: 'Yahu, bunlar her gün bu oyunları böyle oynarlar mı?' 'Oynarlar.' 'Türküleri söylerler mi?' 'Söylerler.' 'Bu Enstitülerden kaç tane var?' '20-21.' 'Hepsinde de sabahlar böyle mi başlar?' 'Evet, böyle başlar!'
   'Hımmmm' diyorlar. Hım diye diye Ankara'ya koşup kara kazanların altını ateşliyorlar."

FAKİR BAYKURT
(TÖS Gazetesi-20 Nisan 1968)





   Okulda öğrendiklerini köylerde uygulamaya başladılar. Köylüye kooperatif kurdurdular. Köye su, elektrik getirdiler. Köylüye modern tarımı, hayvancılığı öğretmeye başladılar. Motor ve teknik bilgilerini köye taşıdılar. Köylüye her konuda yardımcı oldular. Hastaya iğne yaptılar. Köylünün saban demirini onardılar; evinin temelini attılar, çatısını çattılar. Köyde zihniyet değişmeye başlamıştı. Yüzyıllardır köylünün sırtından geçinenler bu uyanışa izin veremezlerdi. "Böyle giderse çobanlık yapacak kimse bulamayacağız" diye dert yanıyordu bir ağa. 
   Önce Hasanoğlan Müdürü Rauf İnan görevinden alındı. Tonguç "Bir kez kelle verirseniz bir daha önünü alamazsınız" diye uyarmıştı İnönü'yü. 1947'de Tonguç görevden alındı. Arkasından Hasan Ali Yücel'in bakanlığına son verdiler. Köy Enstitüleri programı değiştirildi; tarım ve teknik program uygulanmaz oldu. Tüm Enstitü müdürleri değiştirildi. Öğretmenlerin okulla bağları koparıldı. Hasan Ali'nin yerine gelen Reşat Şemsettin Sirer "Tonguç'un belini kıracağım" diyordu. İki seneden az görevde kalmasına karşın Enstitüleri bitirdi, köy çocuklarının çanına ot tıkadı. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyetin aydınlanma kurumlarını kendi eliyle boğmuştu. Aydınlanma çocuğu daha serpilip gelişemeden bağırta bağırta boğulmuştu. İşlenen bir cinayetti.
   Sonuç çok acı oldu. Köyler akın akın kentlere geldi. Onları kentlerde din tüccarları bekliyordu. Dini politikaya alet edenler kente yeni gelenleri avuçlarının içine aldı ve başımıza iktidar oldu. Tonguç'un belini kıracakken Cumhuriyetin beli kırıldı.(Aydınlık Gazetesi)


   Karalama kampanyalarına rağmen Köy Enstitülerinin  toplumsal bellekteki olumlu izi silinemedi ve mezunlarının sesi yurdun dört bir yanında duyuldu.
   Yoksul köylü çocuklarının devrimci, toplumcu, halkçı, aydınlanmacı birer Cumhuriyet aydınına dönüşmelerinin ve kendileri gibi kuşaklar yetiştirmelerinin öyküsü kuşaktan kuşağa aktarıldı.
  







   Pamukpınar Köy Enstitüsü'nde yetişen Emin Özdemir'in "Gençler Anadolu'ya" parolasını  iliklerinde duyan 17 yaşında bir genç olarak başladığı köy öğretmenliği büyük bir düş kırıklığıyla sonuçlanır. Cehaletin elinden güzel bir kız çocuğunu kurtaramaz, okuldan zorla alınıp evlendirilmek üzereyken çocuk intihar etmiştir. Çok güzel, etkili konuşan Emin Bey, cenazenin başında köylülere tek bir söz söyleyemez, tutulur kalır, yere tükürür sadece.


EMİN ÖZDEMİR






Merhaba!

23 Nisan 2014 Çarşamba

ÇOCUKLAR - 1





        İşte size iki büyük insandan çocuklarla ilgili güzellikler:

     Mimar Sinan, Süleymaniye' yi bitirip de açılış için halkla beraber Kanuni' yi beklediği sırada, veledin biri," Aaaa, caminin minaresi eğik! " deyivermesin mi? Bütün halkın gülüştüğü, zaptiye çavuşunun " Hastir lan, koparmayım şimdi eşek arısı sokasıca dilini senin! " diye çıkıştığı sırada, Usta, çocukla muhabbete başlar: " Gel uşak, de bana, ne yana eğik? " derken ahalinin şaşkın bakışları arasında ırgatlara uzun halatlar getirterek bir ucunu caminin içinden geçirip minareye doladıktan sonra aşağıdaki ucundan çocukla beraber onun gördüğü eğimin tersi yönde çekmeye koyulur. Çocuk yorulup ıhlamaya başladığında, " Bak bakalım, düzeltebildik mi? " diye sorar. Çocuk " tamam " der soluk soluğa, " düzelttik."







    Çocuklar. En değerli varlıklarımız. Aziz Nesin bütün kazancını, hayatını adamıştır kimsesiz çocukların eğitimi için, barınmaları için. Bu şiirine de yansımıştır:

Öyle bir ağlasam
Öyle bir ağlasam çocuklar
Size hiç gözyaşı kalmasa.
Öyle bir aç kalsam
Öyle bir aç kalsam çocuklar
Size hiç açlık kalmasa.
Öyle bir ölsem
Öyle bir ölsem çocuklar
Size hiç ölüm kalmasa.




      ( 1956 yılında İtalya' da yapılan Uluslararası Gülmece Yarışması' nda Altın Palmiye' yi " Kazan Töreni " adlı öyküsüyle kazandı. Ertesi yıl aynı ödülü " Fil Hamdi " öyküsüyle ikinci kez kazandı. İlk ödülünü 1960 yılında devlet hazinesine bağışladı.)

                                                                                        Merhaba!