Fakir Baykurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fakir Baykurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2024 Cumartesi

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ - 2

 

Tarihi boyunca Anadolu, kendisini tutsak almak isteyen tüm yeni kültürleri bağrında eritmeyi bilmiştir.

(ÖNER YAĞCI)

***

Ben, Anadolu'nun korkunçluğunu görmüş, yüreğimde duymuş kişiyim. Makal da öyle, Fakir de öyle... Oyunlarınızı bize yutturamazsınız. Bundan sonra mağaradan, yer altından, açlıktan gelen hiç kimseye yutturamayacaksınız. Biliyor musunuz, haberiniz var mı, biz değil, o mağaradan beter yerlerde yaşayan ışıksızlar da görür gibi oldular oyunlarınızı. Heeeey, gözünü sevdiğimin yirminci yüzyılı, sen olmasan, sendeki halkın gücü olmasa, üstümüzdeki kara bulut, karanlık gece böyle kolayca kalkar mıydı?

Bu yirminci yüzyıldır. Yılanların Öcü oynanmasa da olur. Fakir yazmasa da, öğretmen olmasa da olur. Yüzlerce Yılanların Öcü yazılacak, binlerce Fakir Baykurt çıkacak.

Dün oyununuzu açık oynuyordunuz. Bugün bir paravan buldunuz. Yarın, er geç, o paravan önünüzden çekilecek. Ve siz Anadolu düzlüğünün ortasında çırılçıplak, ışığımızın içinde yarasalar gibi, baykuşlar gibi halkımızın karşısında, gerçek vatanseverlerin karşısında kalacaksınız.

Yobazlarınızla, ağalarınızla, yalanlarınızla, yutturmasyonlarınızla, bütün karanlık, gerici gücünüzle bir zaman daha oyalanacaksınız, biraz daha ışığımıza bent kurmaya çalışacaksınız. Ama sonunda ışığımız gözlerinizi kör edecek.

Ama siz içimizde, insanlığımızda birer çirkin yarasınız. Geçen yazımda da söyledim, bizim memleketimizde sizin gibiler var diye, ben yirminci yüzyıldan utanıyorum. (11 Şubat 1962)


YAŞAR KEMAL
(Fotoğraf: ARA GÜLER)

***

Ne zaman bir başka ülkeye gitsem dönüşte hüngür hüngür ağlarım.
Çünkü pek çok ülke dolaştım, yaşadığımız bu coğrafyanın çok renkliliğini hiçbir ülkede görmedim.
Bu renkliliğin acımasızca yok edilmek istendiğini de gördüm.
Ağlamam işte bu nedenden.

(IŞIL ÖZGENTÜRK)

***

Yılmaz Güney'in Oğluma Hikâyeler adlı kitabında yer alan öyküsünü anımsadım:

Şeftali çekirdeğini dişiyle kırmak için zorlanan çocuğa babası, dişleriyle kıramayacağını söyler. Çocuk inat eder, çekirdeği ayakkabısının topuğuyla, taşla kırmayı dener ama kıramaz. Tekmeleyince tulumbanın yanındaki toprağa düşen çekirdeği toprağa gömer.

Aradan günler geçer. Bir gün babası çağırıp topraktaki iki yeşil yaprağı göstererek bunun, dişleriyle ve taşla kıramadığı şeftali çekirdeğinden çıkan fidan olduğunu söyler ve devam eder:

"Ne zaman, hangi koşullarda olursan ol, dara düştüğünde şeftali çekirdeğini anımsa. Dişinle kıramadın o çekirdeği, taşla kıramadın. Ama uygun toprağa düşen çekirdek, günü gelince o sert kabuğu parçalar, toprağı deler ve yeşerir. Nedir o çekirdeğe bu gücü veren, güzel oğlum? Çekirdek, kabuğunu parçalayan gücünü kendi içindeki çekişmelerden alır oğlum. Her şey kendi içinde zıtlarını taşır. Her şey kendi içinde, kendini değiştirecek, başkaldıracak özü taşır...

Şeftali çekirdeğine inan, kendi gücüne güven!"

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)

***

"Anadolu, kendisine göz koymayan herkesi sevindirir!"

(AKGÜN AKOVA - Işığın Sevinci Türkiye)







Merhaba!

2 Haziran 2023 Cuma

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ve EDEBİYAT

 



   İklim değişikliği günümüzde aktivizmi gerekli kılıyor. Susup oturarak, ah vah ederek sorunun önüne geçilemez. İşte burada uyarıcı, gösterici, ivdirici güç bence edebiyattır. Edebiyatçının artık alana inmesi gerekiyor. Edebiyatın, özellikle kurmacanın iklim değişikliğine bunca zamandır uzak duruşu sorgulanmalıdır. Kaleminin ucu Amasralı madencilerin öyküsüne uzanamayan bir edebiyatçı çevreye ilişkin ne yazabilir?

    ... Yaşar Kemal 1973'te şunları yazıyordu:
  "Çağımızda doğanın yok edilmesi artık dünyamızın başlıca sorunudur. Havanın, suyun kirlenmesi, doğanın dengesinin bozulması insanlığın bugünkü sorunlarından başlıcasıdır." (Ağacın Çürüğü - Milliyet Yayınları)
    Toprağın aşınmasından, toprağın dengesinin bozulmasından söz ediyordu...
  "Bir ülkenin gelişmesinde temel olan, öz topraktır. Bir ülkede toprak ölmüşse o ülke ağzıyla kuş tutsa kolay kalkınamaz" diye de ekliyordu.
    "Vahşetin kaideye dönüştüğü bir döneme girdik" diyordu Amitav Ghosh.
   Edebiyatın tüm bu yok oluşlar / yok edişler / yağmalar karşısındaki tutumunun daha aktif olması gerektiğini de hatırlatıyordu.
  Eğer çağın bu yağması, talanı karşısında susuyorsak; bunları tartışmaya açamıyor, gündemleştiremiyorsak öncelikle edebi türlerde ürün verenleri de sorumlu tutmalıyız. Romancılar, öykücüler, şairler...
    Röportaj yazarları, gazete makale yazarları... Bir yerlerden sesiniz çıkmalı artık bu kıyım, yıkım, yağma karşısında.
    "Yaratıcı yok oluşun bir parçası" diyordu Ghosh, bu suskunluğa.
    Ve şunları ekliyordu:
   "Görünen o ki sorun bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor, iklim krizinin tüm dünyada yarattığı mevcut sıkıntılardan bihaber çok az yazar olduğuna eminim. Bunun hakkında yazmayı tercih eden bir yazarın neredeyse her zaman kurgu dışı yazması da çarpıcı gerçeklerden biri." (Büyük Kaos - Çeviren: İrem Uzunhasanoğlu / Timaş Yayınları)
  Arundhati Roy, bu bilinçle bakışın yazarıdır. Kurgu dışında yazdıklarında iklim krizi, çevre sorunlarına dair yazdıkları, anlattıkları önemlidir.
   Yaşar Kemal ise çevreye ilişkin kurguladıklarını söylemeden önce yaşayan biridir. Dahası o gerçekliklerin tanığıdır, bunların içinden çıkıp gelmiş biridir.
   Fakir Baykurt da öyledir; "Dikenlerin içinden çıkıp geldim" der.
   Edebiyatlarını bu bilinç üzerine kuran yazarların bir döneme tanıklıkları bugünün yağmasına karşı susanların dönüp okuyacakları ana anlatılar olacaktır.
 Soma gerçeğini görmeyen, bilmeyen, gidip oranın havasını solumayan bir romancının, öykücünün, şairin yazabileceği bir şey yoktur.
  "Uzaktan maval okumak" denir olsa olsa! Hele çağımızda, bugünün dünyasında "enerji krizi", "konut sorunu" vb. denilerek yağmalanan doğa/çevre tümüyle insan kaynaklıdır. Yani "insan"ın ihtiyacı öne sürülerek gene "insan" eliyle gerçekleştiriliyor.
   Toprağı çölleştiriliyor, havası kirletiliyor, ormanı yok ediliyor... Ötede suspus kalışlar. 
   Ghosh'un da altını çizdiği gibi, "iklim değişikliğine ilişkin temel bakışımız"da meydan okuma bilinci oluşmalıdır.
  İşte bunun gerçekleşmesinde birbirini tümleyen iki yol var: "Alana inmek" , "edebiyatla beslenmek". Edebiyatın, özellikle kurmacanın iklim değişikliğine bunca zamandır uzak duruşu sorgulanmalıdır. 
 Yaşar Kemal, Fakir Baykurt örneğini verdim; yapıtlarında bu sorunu ilk dile getirenlerden. Buna Halikarnas Balıkçısı'nı, Sait Faik Abasıyanık'ı, Yaman Koray'ı da eklemleyebiliriz.
  Yaşadığımız çağın karbon ekonomisi, her şeyi ürettiği gibi tüketiyor da. Haz çağında yaşanan her bir şeyin ucu doğanın katledilmesine uzanıyor. 
   Amasralı madencilerin öyküsü yeni oluşan bir durum değildir
  Kaleminin ucu oraya uzanamayan bir edebiyatçı çevreye ilişkin ne yazabilir? Ya da Elias Canetti'nin söylediğini bir kez daha tekrar edersek:
  "Gerçekten bugün yazar olma hakkından ciddi olarak kuşku duymayan kimse yazar sayılmaz. İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu görmeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur." (Sözcüklerin Bilinci - Çeviren: Ahmet Cemal / Sel Yayınları)

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)






   "Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi."


SAİT FAİK - Son Kuşlar
(Fotoğraf: ARA GÜLER)






Merhaba!

8 Ağustos 2021 Pazar

"CAN" DAN


    Hilmi Yavuz, Özdemir Asaf'ın bir etkinlikte, seyirciye anlattığı şu anıyı aktarır:

   "Edebiyat hocamız İsmail Habib Sevük'tü. Sınıfta heğkese şiiğ okutuğ, sığa bana gelince, atlayıp yanımdakine geçeğdi. Biğ-iki, bu hep böyle süğegidiyoğ. Biğ gün değste pağmak kaldığdım ve 'Hocam' dedim sınıfta heğkese şiiğ okutuyoğsunuz. Bana okutmuyoğsunuz. Niçin okutmuyoğsunuz?

  İsmail Habib Hoca, bu soğuma şu cevabı veğdi: Oğlum Özdemiğ, sen şiiğ okumuyoğsun. Şiiğin canına okuyoğsun..."

   Özdemir Asaf bu anekdotu anlatır anlatmaz, salon kahkahadan kırılmaktaydı ki Özdemir, kaşla göz arasında şunu ekledi: "Şimdi ben buğada, kendi şiiğleğimin canına okuyacağım..." (MÜNEVVER OĞAN - Aydınlık Gazetesi)  



   Şiirlerinde babasının Asaf ismini kullanır, oysa asıl ismi Halit Özdemir Arun. 1950 yılında Cağaloğlu'nda açtığı matbaasının açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memur adını sorar. R'leri "ğ" olarak söyleyen babam "Halit Özdemiğ Ağun" der. Özdemir bilinen bir isim olduğu için memur belgelere Halit Özdemir Ağun yazar. Bankonun üzerinden eğilerek bakar. Yanlış yazıldığını görünce "Soyadımı yanlış yazdınız. Doğğusu Ağun" der. Memur yüzüne bakar. "Evet, Ağun" der. "Hayığ, hayığ Ağğun". "Beyefendi anladım. Ağun". Babam sinirlenir. Cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ARUN yazar, r'lere basa basa yüksek sesle okur. "AĞĞĞĞĞUN". Can Yücel'de 28 Ocak 1981 günü Bebek Camisi'nden Aşiyan'a kadar geldikten sonra bir şiir yazar: CENAZE DÖNÜŞÜ

Anlaşıldı bu

R'lerin intikamı

Onlar yuttu Özdemir Asaf'ı.


   (SEDA ARUN - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CAN YÜCEL & FAKİR BAYKURT


   Fakir Baykurt, Can Yücel'in TÖS'ün 1968 yılında düzenlediği Devrimci Eğitim Şurası'na da katılıp 'Devrimci Eğitim Andı'nı yazıp şuraya sunduğunu, andın kabul edilip hep birlikte okunduğunu ifade eder.

"Türküm, doğruyum, devrimciyim
Yasam iç ve dış gavuru dışarı atmak
Yurdumu tez elden kalkındırmaktır.
Ülküm, işçiye iş,
Köylüye toprak,
Bebeye süt,
Yavruya ekmek ve kitap,
Gence gelecek sağlamaktır.
Varlığım ulusal kurtuluşumuza
Bağımsızlığımıza armağan olsun."


   Fakir Baykurt, anılarında sonrasını şöyle anlatır:

   "... Can'a teşekkür etmem gerekiyordu, yanına gittim. "Ötekini de baban yazmıştı, biliyor musun?" dedim. Orasını karıştırma! der gibi güldü cin, "Ondan yürüttüm!" dedi. Sonra ekledi, "Canım yürüttümse babamın andını yürüttüm, başkasının andını yürütmedim!" dedi, güldü... 1938-1946 yılları arasında Türk eğitim tarihinin en değerli şuralarını toplamış olan Hasan Ali Yücel'i de anmış olduk böylece..." (Mülkiye Haber)






Merhaba!    
 
 

17 Ocak 2021 Pazar

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ

 




   "Kitap sevgisi diye bir sevgi vardır sanırım. Ana sevgisi, kardeş sevgisi, yâr sevgisi gibi bir sevgi. Bu sevgi insanın içinde doğuştan mıdır? Yoksa sonradan mı uyanır? Bunu bilmiyorum. Daha doğrusu, ben şöyle inanıyorum: Kitap sevgisi de bütün öbür sevgiler gibi doğuştan vardır; ama uyuyordur. Onun, zamanı gelince uyandırılması gerekir." (MUSTAFA GÜZELGÖZ - "Eşekli Kütüphaneci")


***


   Eşekli Kütüphaneci'nin o gün söylediklerini hiç unutmadı. Navaronun Topları adlı kitabı geri verirken de;
   Ben bu kitabı okudum ama beğenmedim Mustafa Emmi, daha iyisi yok mu? diye sordu.
   Gidip eşeğin sırtındaki sandıktan başka bir kitap alıp Kamil'e uzattı kütüphaneci.
   Bak yiğenim dedi, bunu Fakir Baykurt diye bir öğretmen yazmış. O da bizim gibi köylü amma bir güzel yazmış ki, yeni basıldı. Sen bunu bir oku bakalım. Bana kalırsa bunu beğenirsin.
    Kamil, peki emmi deyip aldı kitabı. 
   Yılanların Öcü idi kitabın adı. Okudu ve gerçekten sevdi. Daha sonra, Eşekli Kütüphaneci yaz tatili boyunca her gelişinde Kamil için, Bizim Köy gibi, İnce Memet gibi köy edebiyatından kitaplar getirdi. Köyü, köylüyü anlatan bu kitaplarda kendi yaşamı ile ilgili benzerlikler buluyor, severek, duygulanarak okuyordu. Yaz boyunca, tarla, bahçe işleri yanında, kitap okumanın zevkine de varmış, on beş günde bir köylerine gelen Eşekli Kütüphaneci'nin yolunu gözler olmuş, Kütüphaneci'nin yaptığı aşı tutmuş, Kamil de bir kitap kurdu olup çıkmıştı.
   Yıllar sonra, dostları ile söyleşirken, Eşekli Kütüphaneci'yi ve aralarında geçen bu konuşmayı anlattıktan sonra, şu ilginç durumu da eklemişti:
   Sen şu işe bak, Mustafa Emmi bana Fakir Baykurt'un ilk yazdığı roman olan Yılanların Öcü'nü verirken, nerden bilecekti ki , yine aynı Fakir Baykurt son olarak yazdığı Eşekli Kütüphaneci adlı kitabında onun hayatını anlatacak! (HALİT ULTAV - Mumusun)


***


   Sıcak bir yaz günü, peribacaları diyarına Yunanistan'ın Larisa şehrinden Dimitrios Katsikas adında biri gelir. Bu genç adam, yıllar önce bu topraklardan göçe zorlanan büyükbaba ve büyükannelerinin izini sürmek, bir daha buraya dönemeyen akrabalarının yerine bu güzel yerleri gezmek istemiştir. Tesadüfler karşısına yörenin sevilen şahsiyetlerinden "Baba" lakaplı Aziz Güzelgöz'ü çıkarır. Aynı yaşlardaki bu iki genç kısa sürede kaynaşır. Dimitrios, Aziz'in evine konuk olunca, bu büyüleyici diyarda inanılmaz bir adamla tanışır. Aziz'in babası Mustafa Güzelgöz'dür bu kişi; namı diğer Eşekli Kütüphaneci.
   Ürgüp'teki kitaplığı yönetirken otuzdan fazla köyün halkına eşekle kitap taşıdığı için takılmıştır bu ad ona. Herkes, özellikle de kadınlar, kitap okusun diye yıllarca çırpınmıştır Mustafa Güzelgöz. 


FAKİR BAYKURT
(Eşekli Kütüphaneci kitabının arka sayfa yazısından)







Merhaba!
 

17 Nisan 2020 Cuma

"NEDEN" - 2




   

FAKİR BAYKURT


   Köy Enstitüleri  kırsal kesim için, sadece öğretmen yetiştirmedi. Aynı zamanda, üreten, araştıran, kurulu ve sömürü düzenini sürdürmek isteyen sermayeye, büyük toprak ağası ve tefeci-bezirganlara karşı savaşım veren; halkı bilinçlendiren bir "eylem insanı" yetiştirdi.
   Enstitü mezunu öğretmenlerin görevi, bulundukları köylerde öğrencileri yetiştirmekle sınırlı değildi. Yürekleri insan ve vatan sevgisiyle çarpan bu inançlı öğretmenler umutsuzluğa ve yoksulluğa karşı tek başına savaş verdikleri gibi; genç kuşakların da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım etmeleri için, onlara inanç ve cesaret vermeye çalıştı.



MEHMET BAŞARAN & MAHMUT MAKAL & TALİP APAYDIN


   Çok yönlü yetişmiş, halkın her türlü sorunlarıyla yakından ilgilenen ve çözüm yolları üreten, aydın, yurtsever, devrimci ve sosyalist bir "önder" yetiştirdi. Dünyada hiçbir ülkede öğretmen yetiştiren kurumlar, Türkiye'de enstitülerde olduğu gibi, çok yönlü bir "önder" yetiştirmedi.
   Enstitülerdeki eğitim anlayışını, sosyalist ülkelerde uygulanan eğitim anlayışından ayıran tek özellik, sadece öğrencilerine ders veren öğretmen değil; kırsal kesimin ve toplumsal yapının her türlü gereksinmelerine yanıt verecek çok yönlü bir "önder" yetiştirmesidir. Böyle bir öğretmen yetiştirme sistemi, dünyanın hiçbir ülkesinde ne önce ne de şimdi yaşama geçirilmedi. (Prof. Dr. ALİ ARAYICI - BirGün Gazetesi)



***



   1951 yılı sona ererken yıkım tamamlanmış sayılırdı. 1951/52 öğretim yılında ilkokuldan sonra öğrenimlerini sürdürmek isteyen birçok köylü çocuğu düş kırıklığına uğradı. Köy enstitülerinin kurulduğu yıllarda yönetici ve öğretmenler öğrenci bulabilmek için köy köy dolaşıp ana babaların çocuklarını yollamaları için çabalar, neredeyse onlara yalvarırdı. Müdürler alabildikleri öğrenci sayısıyla övünürlerdi. Şimdi tersine dönmüştü, enstitülere başvuran çocuklar geri çevriliyordu. Köylü, çocuğunu okutmak, tüm kara çalmalara karşın köy enstitülerine vermek istiyordu.
   Köktendinciler bu eğilimi değerlendirerek, tüm o köylü çocuklarını açacakları imam hatip okullarında kendi amaçlarına göre eğiteceklerdi. Sonuçta düzeltme, reform, ıslahat gibi savlarla köy çocuklarının öğrenim olanaklarını sınırlamış, asıl amaçlarını gerçekleştirmişlerdi. 


ÖNER YAĞCI
(Büyük Oğul Efsanesi)



***



   "Kaldı ki, daha uyanık toplumlarda bile halk, kanlı devrimlerle kazandığı hakları her zaman koruyamamış, devirdiği krallardan beter zorbalara, maceracılara dizginlerini kaptırmıştır. Her yerde halk, durmadan yenilemek zorunda kalmıştır devrimlerini. Öyle olmasa çok çabuk değişirdi dünyamız, insanlık İlk Çağ'dan beri savaştığı nice düşmanlarını sırtında taşımazdı hâlâ."


SABAHATTİN EYÜBOĞLU
(Mavi ve Kara)



***



"Cumhuriyet yaralanınca, en önce çocuklar ve kadınlar kurban oluyor!"

ALİ DEVELİOĞLU
(Aydınlık Gazetesi)










Merhaba!


   

27 Ekim 2019 Pazar

DÜŞÜNCE NAMUSU




   

FAKİR BAYKURT


  Nâzım'la Vera, evlendiklerinin ikinci yılında Roma'ya giderler. İtalyan PEN Kulübü, Nâzım'la ilgili bir toplantı düzenlemiştir. Nâzım, coşar, şiirler okur. Konuşur. Bu toplantı aynı zamanda orada iki dilli basılan Memleketimden İnsan Manzaraları' nın kutlamasıdır. 
   Roma'da öğrenim gören iki Türk gelip kendilerini tanıtır. Nâzım gençlerle ilgilenir. "Türkiye'de ne var, ne yok? Bana biraz yeni yazarlardan, kitaplardan söz eder misiniz?" der. Gençlerden biri Yılanların Öcü' den söz eder.
   Vera, notlarını yazdığı defterden okuyor:
   "Konusu nedir bu romanın?"
   Gençler anlatıyor.
   "Getirebilir misiniz onu bana? Okur geri veririm!"
   O kitap o gece otele geldi. Nâzım, okumaya başladı. Ben uyandım o hâlâ okuyor. Ertesi sabah kahvaltıdan önce okudu. Sonra okudu. Program çok yüklü. Yine bir toplantıya katılması gerekiyor. Bıraktı öyle. Ertesi gece sabaha kalmadan bitirdi. Kahvaltıda kitap elinin altında:
   "Veracığım, bu delikanlı dünyaya benim baktığım gibi bakıyor. İşi de benim bıraktığım yerden almış. Ama başka türlü yazıyor. Yetenekli olduğu belli. Bizim hükümet böyle yazarlara çok baskı yapar, bilmem dayanabilir mi? Dayanamazsa ya bırakır yazmaz ya da alkolik olur. İki halde de Türk yazınına yazık olur."
   Nâzım'ın korktuğu olmaz, Fakir bütün sürgünlere, açığa almalara, cezaevlerine tıkmalara karşın çalışkanlığıyla, direnciyle, bilgeliğiyle "Fakir Baykurt Destanı" nı yazar. Gerçekten bir destandır onun yaşamı kahramanı kendi olan. (HİDAYET KARAKUŞ - Cumhuriyet Kitap)



***



  Bir yazınızda dikkat çektiğiniz Borges'in "Şair başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak görmelidir; bahtsızlığı bile," sözünüzü yazının her türü için geçerli sayabilir miyiz?

   Yazı da sanat gibi, bir kişilik yansımasıdır. "Üslup, insanın kendisidir" sözü doğruluyor bunu. Yazının hangi türü olursa olsun, iki satırlık mektupta bile kişiliğinin izleri vardır. Mutlu yazar yoktur; şair, bir şiiri yazmak için iç gerilimlere girer; her çağda onun bunun sözcüsü olmamayı seçtiği için hiçbirinin yaşamında rahat bir döneme rastlanmaz. İnsan sevgisini, gerçeği coşkularla, lirik bir söylemle dile getiren Nâzım Hikmet bile, toplumu etkileyici gücünü köreltmek için hapsedilmiştir. Sabahattin Ali, yazdıklarından dolayı canından olmuştur. Düşünürler için de geçerlidir bu. Yasaları çiğneyip kralın buyruğunu yerine getirmeyen Thomas More'un, kütüklerde başı kesilmiştir. Borges'in deyimiyle "başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak gördüğü"nden duygularını dile getirmeyi düşünce namusu saymıştır. (KADİR İNCESU - BirGün Gazetesi)

   

ADNAN BİNYAZAR



***



   ...Eksik olmasınlar, yaşamı, özgürleştirme eylemine dönüştürmeye çalışan eğitim kurumlarından geldiğimiz için, düşman belledi, etmediklerini komadı bize egemenlerimiz. Onların çabaları boşa gitmesin diye kanıma banarak, karşılıkları ödenerek yazılmıştır ürünlerim...


MEHMET BAŞARAN



***



Usul usul geceleyin
Sirenler duyarsan derin
Kapını gökyüzüne dayayıp da bekle
Yolunu şaşırmış bir yıldız düşer belki üstüne
Başını yastığa göm
Yüreğini ayışığına ayarla
Yorganına sıkıca sarın
Derin bir nefes al
    Ve sakın ağlama...


AHMET ERHAN










Merhaba!


30 Aralık 2018 Pazar

OKUMA SANATI




   "Yazarlar kendi okurlarını arar, kendi okurlarını yaratırlar, okurlar da kendi yazarlarını."


EMİN ÖZDEMİR










   Damon Young, kitapları önemseyenlerin geçtiği ya da geçebileceği yollara değinirken okumanın, kişiyi "dünyanın arınmış ve onarılmış görüntüsüyle karşılaştırabileceğini" söylüyor. Okuma, bu noktadan itibaren bir sanata dönüşüyor ve Young'a göre tam anlamıyla bireyselleşiyor. Koleksiyonerler gibi okurlar da deneyimlerini veya onunla eşleştirdiklerini biriktirip bir sanat inşa ettiğinde, kütüphane ve zihin alabildiğine büyüyor. (ALİ BULUNMAZ - Cumhuriyet Gazetesi)


DAMON YOUNG










Yazmadan yaşanabilir ama, okumadan asla. 
Toplumlar yazı olmadan da vardır ama, hiçbir toplum okumadan var olamaz.


ALBERTO MANGUEL
(Okumanın Tarihi)











   Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok, kitaplığı ne yapacağız?
   Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur!


FAKİR BAYKURT
(Eşekli Kütüphaneci)












Merhaba!

27 Mayıs 2018 Pazar

MİZAH CİDDİ BİR İŞTİR




   Mizah, biz akıllı insanların büsbütün çıldırmasını engeller. 


AYDIN BOYSAN








   O günlerde, 1930'larda filan, şimdi herkesin bildiği çayın yeni yeni içilmeye başladığı yıllarda yani, köy meydanına açılan kahveden gelen, mis gibi çay kokusuna dayanamayan Fakir Baykurt bir gün; "Çay isterim, ille de çay, kahve çayı" diye tutturmuş. Elif ana oğluna kıyamamış, elinden tutup kahvenin önüne götürmüş. Kahveci Topal Hüseyin'i çağırmış: "Hüseyin bir bardak çay getir!" Çay gelmiş, çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içmiş ama ağzı yanınca bardağı yere atmış. Çay yere dökülmüş ama toprak zemine düşen bardak kırılmamış. "Anam şimdi vuracak. Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak? diye korkarken anası kahveciği yeniden çağırmış: "Hüseyin bir çay daha ver oğlana!"
   İkinci çay gelmiş. Çayı üfleye üfleye, korka korka içmiş bizimki. Ama bir gözü de hep anasındaymış. Yıllarca sormuş durmuş: "Anacığım o gün çayı döktüm bir tokat vurmadın; neden vurmadın?"
   Bu sorunun yanıtını anası yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt, o gün sınıfa girer, oğlunun ders verişini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatır anılarında: "Sınıfta estim gürledim!" Ders bitince dışarıya çıkar ana - oğul. Baykurt dayanamaz, biraz da şımartılmak isteğiyle anasına sorar: "Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?"
   Anası: "Eh, işte fena değil!" der... Fena içerler Fakir Baykurt. "Nasıl fena değil, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?"
   Anası sakince konuşur: "Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını beni dinle! Ben sana hani o çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!.." (HAYRETTİN FİLİZ - Ege Telgraf)


FAKİR - ELİF BAYKURT










 ... Sultan Hamit, beni Mithat yukarı çıkardı ve bir gün o indirecek, güçlüdür, diyordu. Sultan Aziz'in ölümü ya da intiharından yıllar geçti ve yıllar sadece korkusunun artmasına sebep oldu ve beş yıldan sonra harekete geçti. Yıldız Sarayı'nda bir çadır mahkemesi kurdurdu. Mahkeme heyetinin arkasında, Adliye Nazırı Cevdet Paşa, tarihçi Cevdet vardı ve o idare ediyordu. Aslında idare edilecek bir iş yoktu, sonuç belliydi.
    Mithat çok şakacıydı ve sonucu belli mahkeme bunu etkilemedi. Mahkeme Başkanı ilk önce İddianame'yi okudu ve sonra Mithat Paşa'ya nasıl bulduklarını sordu. Cevabı şudur: "İki mahallini doğru ve sahih buldum. Onun da birisi başındaki besmelesi ve diğeri nihayetindeki tarihidir, kusur yerleri yalan ve yanlış ve kaideyi menazırdan hariç sözlerden ibarettir..." (YALÇIN KÜÇÜK - soL Haber)


MİTHAT PAŞA









"Bir toplum mizah duygusunu kaybetmişse, aslında ciddiyetini kaybetmiştir."

OKTAY YILDIRIM - TUNCAY BATIBEKİ
(Satır Artığı)













Merhaba!
   

25 Şubat 2018 Pazar

"KİMSESİZLERİN KİMSESİ CUMHURİYET" İN AYDINLARI




   Şimdi katar katar trenler Anadolu'da
Bahardan bahara dolaşmaktadır.
Biri Sivas'tan kalkar, biri Malatya'ya varır
Gurbetçiler Ardahan'dan, Posof'tan
Yayan yapıldak dağları aşmaktadır.
Bilmem bu delişmen sevda içinde halim
Nereye varır.


TURGUT UYAR












CELÂL YALINIZ



   Sakallı Celâl yoksulluktan kırılan bir köy kahvesinde konuşurken:

  - Bastonumu soksam yeşertecek kadar verimli bu Anadolu toprağından, üzerinde yaşayan insanların karnını doyuracak kadar ürün alamamayı başardığımız için ne kadar alkışlansak yeridir! demiş ve bunun sorumluluğunu aydınlara yüklemişti:

  - Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir... Türkiye'de 'aydın' geçinenler 'Doğu'ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde 'Batı' yönünde koşturarak 'Batılılaştıklarını' sanırlar! (ORHAN KARAVELİ - Sakallı Celâl / Bir 'Bilinmeyen Filozof'un Yaşam Öyküsü)









   Akçaköy'de o yüksek göklerin altında doğan, yoksulluk yüzünden köyün sığırını sıpasını güden çocuk, evlerinde bir tek kitap olmadığı, anası babası okuma yazma bilmediği halde nasıl ünlü bir öğretmen; yapıtları sahneye, perdeye aktarılan, yabancı dillere çevrilen bir yazar oldu? (FAKİR BAYKURT - Özüm Çocuktur / Özyaşam Öyküsü - 1)




   "Dikenlerin arasından çıkıp gelen bir yazarım ben. Yüzyıllarca karanlıkta bırakılmış köylerin birinden, Akçaköy'denim. Ailem yoksuldu. Kır bayır kırk iki dönüm toprağımız vardı... Annem babam okuma yazma bilmiyordu. Köyümüze geçten geç tek açılan ilkokul yalnız üç sınıftı. Evimizde tek bir kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy Enstitüsü'nde eğitti. Öğretmen yaptı. Elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına attı."



FAKİR BAYKURT










   "Ben bir rastlantıyla okuma olanağı bulmuştum. Açların, çıplakların, okumayanların yerini, şans bize gülmüş, biz doldurmuştuk. Peki, bana bunları kim veriyor diye sorduğumda, o günlerdeki yanıtım devlet oluyordu. Daha sonra devlet kimi temsil ediyor sorusuyla asıl karşılığını buldum. Halk veriyordu, Türkiye gibi okumayanların milyonları bulduğu bir ülkede okuyabilenleri aslında halk okutuyordu... Bu borç ödenmez, ama ödemeye çalışmak gerekiyor işte böylece de sosyalist oldum..."



AZİZ NESİN










Bu toprak bizim yurdumuzdur
Deli gönül yücesine çıkar
Bir üveyik olur uçar gider
Ardahan'dan Edirne'ye
Edirne'den Ardahan'a kadar



CAHİT KÜLEBİ













Merhaba!

25 Ekim 2015 Pazar

ÇOCUKLARA KIYMAYIN EFENDİLER




   Ah en zengin sofra çocukların gülüşlerinin olduğu sofra değil midir Agafya?
   Çocukların gülüşleri, narın ikiye ayrılması gibidir, kırmızı kırmızı gülüşler dökülür sofraya, birçok nar tanesi nasıl dökülürse bereketiyle eve...Düşer eline, yemeye kıyamayacağın kadar güzel gülüşler...

ERTÜRK AKŞUN
(Agafya)







   "1946'larda TBMM'de Toprak Kanununa karşı çıkanlardan birkaç milletvekili, Hasanoğlan'a geliyor. Üretilen dedikoduların belgelerini toplayacaklar.Birkaç gün derslere girip çıkıyorlar, kız erkek ilişkilerine bakıyorlar, havadan orakla çekice benzediği keşfedilen! yapıları gözden geçiriyorlar. Enstitüleri karalamaya yetecek tutamak bulamıyorlar. Ayrılacakları gün biraz erken kalkıp sabah hayatını da gözlüyorlar. Öyle 'kaldır kolları, indir kolları' biçiminde bir kültürfizik çalışması yok! 1200 öğrenci geniş bir alanda daire olmuşlar. Ortada mandolinler, sazlar ve kocaman bir davul, zeybek oynuyorlar. Oyun başı, 'Kollar' deyince, 1200 kişi kolları kaldırıyor; 'sek!' deyince sekiyor, 'çök!' deyince çöküyor. Halay horon hep böyle birlik halinde oynanıyor. Sonra türkülere geçiyorlar. 1200 kişi hep bir ağızdan aynı türküyü söylüyor: 'Atımı bağladım nar ağacına.'
   Hemen Tonguç'a koşuyorlar: 'Yahu, bunlar her gün bu oyunları böyle oynarlar mı?' 'Oynarlar.' 'Türküleri söylerler mi?' 'Söylerler.' 'Bu Enstitülerden kaç tane var?' '20-21.' 'Hepsinde de sabahlar böyle mi başlar?' 'Evet, böyle başlar!'
   'Hımmmm' diyorlar. Hım diye diye Ankara'ya koşup kara kazanların altını ateşliyorlar."

FAKİR BAYKURT
(TÖS Gazetesi-20 Nisan 1968)





   Okulda öğrendiklerini köylerde uygulamaya başladılar. Köylüye kooperatif kurdurdular. Köye su, elektrik getirdiler. Köylüye modern tarımı, hayvancılığı öğretmeye başladılar. Motor ve teknik bilgilerini köye taşıdılar. Köylüye her konuda yardımcı oldular. Hastaya iğne yaptılar. Köylünün saban demirini onardılar; evinin temelini attılar, çatısını çattılar. Köyde zihniyet değişmeye başlamıştı. Yüzyıllardır köylünün sırtından geçinenler bu uyanışa izin veremezlerdi. "Böyle giderse çobanlık yapacak kimse bulamayacağız" diye dert yanıyordu bir ağa. 
   Önce Hasanoğlan Müdürü Rauf İnan görevinden alındı. Tonguç "Bir kez kelle verirseniz bir daha önünü alamazsınız" diye uyarmıştı İnönü'yü. 1947'de Tonguç görevden alındı. Arkasından Hasan Ali Yücel'in bakanlığına son verdiler. Köy Enstitüleri programı değiştirildi; tarım ve teknik program uygulanmaz oldu. Tüm Enstitü müdürleri değiştirildi. Öğretmenlerin okulla bağları koparıldı. Hasan Ali'nin yerine gelen Reşat Şemsettin Sirer "Tonguç'un belini kıracağım" diyordu. İki seneden az görevde kalmasına karşın Enstitüleri bitirdi, köy çocuklarının çanına ot tıkadı. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyetin aydınlanma kurumlarını kendi eliyle boğmuştu. Aydınlanma çocuğu daha serpilip gelişemeden bağırta bağırta boğulmuştu. İşlenen bir cinayetti.
   Sonuç çok acı oldu. Köyler akın akın kentlere geldi. Onları kentlerde din tüccarları bekliyordu. Dini politikaya alet edenler kente yeni gelenleri avuçlarının içine aldı ve başımıza iktidar oldu. Tonguç'un belini kıracakken Cumhuriyetin beli kırıldı.(Aydınlık Gazetesi)


   Karalama kampanyalarına rağmen Köy Enstitülerinin  toplumsal bellekteki olumlu izi silinemedi ve mezunlarının sesi yurdun dört bir yanında duyuldu.
   Yoksul köylü çocuklarının devrimci, toplumcu, halkçı, aydınlanmacı birer Cumhuriyet aydınına dönüşmelerinin ve kendileri gibi kuşaklar yetiştirmelerinin öyküsü kuşaktan kuşağa aktarıldı.
  







   Pamukpınar Köy Enstitüsü'nde yetişen Emin Özdemir'in "Gençler Anadolu'ya" parolasını  iliklerinde duyan 17 yaşında bir genç olarak başladığı köy öğretmenliği büyük bir düş kırıklığıyla sonuçlanır. Cehaletin elinden güzel bir kız çocuğunu kurtaramaz, okuldan zorla alınıp evlendirilmek üzereyken çocuk intihar etmiştir. Çok güzel, etkili konuşan Emin Bey, cenazenin başında köylülere tek bir söz söyleyemez, tutulur kalır, yere tükürür sadece.


EMİN ÖZDEMİR






Merhaba!