Feridun Andaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feridun Andaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2024 Pazar

YENİ SÖMÜRGECİLİK

 


Eduardo Galeano, neredeyse bütün yazıları / kitapları / anlatılarında yeni sömürgeciliğin ne olduğunu anlatır.
Özellikle de Amerikan emperyalizminin en büyük üç pazarı olan Meksika / Arjantin / Brezilya gerçeğine ilişkin anlattıkları çarpıcıdır. 
Sistematik şiddet, işsizlik, eğitimsizlik, yoksulluk, eşitsiz toplum, nüfus artışı, ekilmeyen topraklar, kaynakların yağması, cinayetler, savaşı başlatan güçlerin paylaşımı...
Bir ulusun ilerlemesinin önünü engelleyen ne varsa bunların yaşandığı bir coğrafyanın gerçeğini getirip koyuyor önümüze. Onun gazeteciliği bu anlamda gözüpek bir duruşu, vicdanı, cesareti, bağlanmayı ve yaratıcılığı içeriyor.
(...)
Galeano, vicdandır. Susan her şeyin tanıklığını yapar.

Şunu diyordu bir yerde "kesik damarlar"dan söz ederken: Kesik damarların bölgesi Latin Amerika'dır. Keşfedildiğinden günümüze kadar her şey önce daima Avrupa sermayesine, sonra da Kuzey Amerikalı sermayesine dönüşmüştür ve uzak güç merkezlerinde o şekilde birikmiştir ve birikmeye devam etmektedir. 
Her şey: Toprak, meyveleri, madenler açısından zengin derinlikleri, insanlar ve onların iş ve tüketim kapasiteleri, doğal kaynaklar ve insan kaynakları. Her yerin üretim biçimi ve sınıfsal yapısı düzenli olarak dışarıdan, kapitalizmin evrensel katılımı tarafından belirlenmiştir.
Galeano, emperyal güçlerce, dünyanın ekolojik yapısını bozarak nasıl dönüştürüldüğünün trajik öyküsüne de taşıyor bizi. Ve giderek de azgelişmiş ülkelerde yaygınlaştırılan "muhalefetsiz diktatörlük"ün nasıl bir otokrasi yarattığını anlatıyor. Tüketim toplumunun güç simgesine dönüşen markaların dünyayı nasıl yönettiğinin öyküsünü burada gözler önüne seriyor. Kısa, özlü, inandırıcı her bir tanıklığının öyküsü.
"Girişim özgürlüğü, dolaşım özgürlüğü ve tüketim özgürlüğü adına şehirlerin havası solunmaz hale getiriliyor. Otomobil bugün dünya üzerindeki hava cinayetinin tek suçlusu değil, fakat şehirlerde yaşayanları en doğrudan etkileyen o. Kana karışan, sinirleri, karaciğeri ve kemikleri mahveden şiddetli kurşun boşalımları ne katalizör ne de kurşunsuz benzin mecburiyetinin olduğu Güney Yarı Küre'de korkunç etkiler doğuruyor."
Onun bu tespiti bile yeryüzünün egemen güçlerce nasıl bir cehenneme çevrildiğini anlatmaya yeter sanırım.

(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

23 Haziran 2024 Pazar

GERİSİ HİKÂYE !

 





Her zaman başıma gelen olaylardan esinlenerek yazıyorum.
Hikâye benim için gerçek değilse okur için de gerçek olmayacaktır.


Güzel bir hikâye tıpkı müzik gibi bestelenmeli bence.
Tamamı tek bir tondan söylenen hikâye yavan ve tekdüze olabilir.

(JOY COWLEY)


***


Hayata dair her şey nasıl anlatılır, hayatınıza dair her şeyi bir öyküde nasıl görebilirsiniz? Sanırım herhangi bir Alice Munro öyküsünü okuduğunuzda bunların karşılığını bulacaksınız.
İnsandan insana giden bir anlatıcıdır o. Kadının varoluş gerçeğini yaşadığı anların seyrinden alıp dünle bugünde oluşagelen her bir durumuyla yansıtır. 
Hayata sezgisel bakar. İzlenimci bakışının ardındaki ayrıntılar gene insanın iç dramına dairdir. Orada derin yarılmalar, bilinç kanamaları, hatırlamalar, kayıplar, iz bırakan yalnızlıkların dramı vardır. 
Bu anlamda yazdığı, gerçekliğini anlattığı her insanlık durumunu bir yer/mekân duygusuyla adeta taçlandırır. Taşıyıcıdır, başka seslerin renklerin anlatısına yansımasına kapı aralar [Alice Munro]:


"Genelde bir hikâyeyi yazmaya başlamadan önce onunla epey tanışıklığım olur. Yazacak düzenli bir zamanım olmadığında hikâyeler kafamda o kadar uzun süre dönüp dururdu ki yazmaya başladığımda onlara tamamen hâkim konumda olurdum. Şimdi bu işi defterleri doldurarak yapıyorum."

(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


Hadi çıkar not defterini. Hadi, yaz içinden geçenleri. Bir öykü, bir roman, bir kitap... Hadi bir kitap daha... Sözcüklerin, tümcelerin yeter mi kucağında bebeğiyle başı yana dönük, kimsenin yüzüne bakamayan o kadının kaygılı gözlerini anlatmaya? En bilinen, en yetenekli, en çok satan, daha büyük, çok daha büyük yazarların gücü yetebilmiş mi? Cilt cilt kitaplardan bize kalan... Daha yol kıyısına atılırcasına bırakılırken küçülen kara birer insan lekesi...
Tüm bu yazdıklarının üstünü çiziyor. Üstünü çiziyor her şeyin. İçi daralıyor. Bu dönemde edebiyat dediğin geçici bir müsekkin.

(CAN ÇELEBİ / Bodrum Terzisi - Artemis Yayınları)






Merhaba!
 

25 Şubat 2024 Pazar

BİNBİR ÇİÇEKLİ BAHÇE

 



Çukurova'nın sarı sıcak güneşinde yanan, esmer tenli, iri yarı bir adamdır o. Çukurova toprakları kadar esmer, Toros Dağları kadar büyük bir Anadolu bilgesidir Yaşar Kemal. 
Gençliğinde adı komüniste çıkmıştı. Sık sık gözaltına alınıyor, herhangi bir işte bir aydan fazla çalıştırılmıyordu. Bu yüzden gençliğinde neredeyse yapmadığı iş yoktu; ırgatlık, ırgat kâtipliği, bostan bekçiliği, öğretmen vekilliği, traktör sürücülüğü, arzuhalcilik...
Adana'da barındırmadılar onu.
(...)
1951 yılında İstanbul'a geldiğinde ilk evi, Gülhane Parkı'nda bir çınarın altı oldu. Uzun süre burada yatıp kalktı, oltayla balık avladı, yediklerini yedi, diğerlerini sattı.
Sonra Abidin Dino ve Behçet Kemal Çağlar aracılığıyla "Bebek" öyküsü geçti Nadir Nadi'nin eline. Nadir Bey, bu saçı sakalı birbirine karışmış, teni güneşte kalmaktan kapkara olmuş gencin öyküsüne hayran kalmıştı. Bu öyküyü gazetede tefrika edecekti.
Ancak Yaşar Kemal için düşündüğü asıl iş röportaj yazarlığıydı. Böylesine güçlü bir dili olan bu genç adamın müthiş röportajlar çıkaracağını düşünüyordu. O dönemler röportaj; edebiyatın bir uzantısı olarak görülüyordu ve yazarların insanlar, yerler ve olaylarla ilgili inceleme ve araştırmalarına kendi görüş ve gözlemlerini de ekleyerek oluşturduğu bir yazı türüydü. Şimdiki soru-cevap şeklindeki söyleşiler röportajdan sayılmıyordu.
Nadir Bey'in talimatıyla muhasebeden 1500 lira alan Yaşar Kemal, ilk olarak Diyarbakır'ın yolunu tuttu. Gazeteye yazılarını yolluyordu ama yayımlanıp yayımlanmayacağını bilmiyordu. Röportajları beğenmeyip yayımlamazlarsa, baba yurdu Van'a gidip orada bir süre arzuhalcilik yapıp gazeteye borcunu ödeyecekti.
Anadolu'yu karış karış gezip röportajlar yazıyordu. Tatvan'dan Van'a giderken feribotta bir yüzbaşının okuduğu Cumhuriyet gazetesinde ilk defa yazılarının çıktığını gördü. O zamana kadar gerçek adı olan Kemal Sadık Göğceli'yi kullanıyordu. Fakat görmüştü ki Cumhuriyet'te adını değiştirmişlerdi, artık yeni adı "Yaşar Kemal"di. Çünkü gerçek adı fişlenmişti bir kere, mimliydi. Gazete yönetimi ona taze bir başlangıç yapma fırsatı vermişti bu yeni adıyla. 
Bir yeri sel mi bastı, deprem mi oldu? Otobüslere, trenlere, gemilere binip yolculuklara çıkan Yaşar Kemal hemen oraya varıp muhteşem röportajlar yazıyordu. Gazetedeki adı "ağır işçi"ye çıkan Yaşar Kemal, 1950'li yıllar boyunca Anadolu'yu gezip durdu. Çoğu kez yanında fotoğrafçı olarak Ara Güler ile birlikte hem de.
(...)
Fırsat buldukça aklında dönüp duran romanı yazıyordu. Hayli yaman geçen 1953 kışında İstanbul Boğazı'nı donduran o feci soğuklarda, eldiveniyle tuttuğu kurşun kalemiyle İnce Memed'i tamamlamıştı nihayet.
Götürüp Cumhuriyet'in Yazı İşleri Müdürü Cevat Fehmi Başkut'a teslim etti romanı. Beklemeye başladı, ses seda çıkmayınca 15 gün sonra Cevat Fehmi'ye romanı okuyup okumadığını sordu. "Yarısına kadar okudum" dedi Cevat Fehmi. "Hayır, okumamışsın" dedi Yaşar Kemal, "Eğer o romana başlasaydın yarısında duramazdın".
Cevat Fehmi bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırdı, "Önceki gün başladım romanına, bu sabaha kadar durmadan okudum. Sen haklıymışsın. Hemen yayımlayalım" dedi.
İnce Memed, 1954 yılında ocak-nisan arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi. Kısa bir süre sonra gazeteye Ankara'dan "yayını durdurma" uyarısı geldi. "Ağalara başkaldıran bir eşkiyayı yücelterek komünizm propagandası yapıyordu" Yaşar Kemal! Fakat gazete bu ikazı dinlemedi. Yaşar Kemal, dünyada en az kendisi kadar ünlü İnce Memed'i ertesi yıl kitap olarak çıkardı.
Işığın türkücüsü Yaşar Kemal, 28 Şubat 2015'de "o güzel atlara binip gittiğinde" 92 yaşındaydı. Bu topraklardan dünyaya açılan en güzel pencerelerden biriydi.

(OLCAY BAĞIR - Cumhuriyet Kitap)



Sözü Yaşar Kemal alsın:

"Bilinçli olarak ben aydınlığın türküsünü, güzelliğin türküsünü söylemek istedim. Romanlarım yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir. İyi ki dünyaya geldik, yaşadık, ışığı gördük. Ya gelmeseydik, ya bu güzellikleri görmeseydik..."  




Yaşar Kemal'in anlatı dünyasının keşfi "binbir çiçekli bahçe"yi andırır. Onun söz dünyasına adım attığınızda karşınıza çıkan her imge, konu, olay, insan gerçekliğinde öylesine çok şey bulursunuz ki bunu bir "keşif yolculuğu" olarak nitelendirmek yabansı gelmemeli.

(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

29 Ekim 2023 Pazar

RANT, KÂR; NEREYE KADAR ?

 





  1950'lerde Demokrat Parti iktidarıyla hızlandırılan iç göç, kentleri cazibe merkezi kılmaya dönük gibi görülse de "Marshall Yardımı" , "Truman Doktrini" ülkenin her alanda dokusunu bozmaya dönük bir adımdı. "Küçük Amerika" yaratma hayali, üretmeyen bağımlı bir Türkiye var etmek zihniyetini yansıtıyordu. Adım adım bu proje hayata geçiriliyordu.
  Göç, günümüzde, refah ve daha iyi bir yaşam arayışı olmaktan çıkmıştır bence! Bazı bölgelerde bu tetikleyici bir neden olabilir. Ama yaşadığımız coğrafyadaki iç ve dış savaş, kaynakların yağmalanması, toprağın verimsizleştirilmesi, eğitimin yetersizliği, siyasi iktidarın ülkeyi "rantiye alanına" çevirmesi...
  Tarıma dayalı bir ekonomiyi inşa etmek varken köylülüğü ortadan kaldırma çabası, her köyü bir mahalleye çevirerek tarımsal üretim alanlarını kıraçlaştırma, köylülüğün tarımsal üretimle bağını koparma çabaları... Bu mecradaki küçük üreticinin kooperatifleşerek tarım ekonomisini gelişkin kılabilecek, kendisini de toprağa bağlı yaşatabilecek değer üretmeden uzaklaştırmak...
  Suyunun, yeraltı kaynaklarının yağmalanması sonucu; bağlı, bağımlı bir kitle yaratmak siyaseti yıllardır inşa edilen bir gerçektir. 
  Eğer "göç"ü konuşacaksak öncelikle bunlardan söz etmeliyiz. Böylece "göç kültürü"ne nasıl bakmamız gerektiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.
 Yerli üretimin bu denli verimsizleştirilip cılızlaştırılmasının nedenlerini sorgulayınca, asıl toprak göçünün neden/nasıl/niye başladığını anlayabiliriz.
   Köylülük bugün iflas etmiştir.
  Kemal Tahir, 1967'de Bozkırdaki Çekirdek'i yazarken Köy Enstitüleri gerçekliğiyle (dönemin tek parti iktidarıyla) bitevi alay etmişti. Sanırım bugünkü sonuçları görseydi o romanı yazdığına pişman olurdu!
  "Yapan da biz yıkan da biz" diyordu.

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    Çağlar boyunca insanlığın biriktirdiği, geliştirdiği, bulduğu ne varsa ki hepsinin amacı yaşamı daha kolay, eğlenceli kılmaktı... Yine insanın bula bula "bulduğu" kâr (aslında soygun) düzeni, bilimsel her gelişmeyi insanın zararına kullanmayı "başardı" , hem de gözünü kırpmadan hem de ayırmadan.
   Bilimsel ve teknolojik gelişmeler; mutluluk yerine yalnızlık, rahatlık yerine umarsızlık, paylaşım yerine bencillik olarak yansıdı insan yaşamına egemen aklın / gücün büyük "başarısı"yla...
   Platon, yıllar değil, yüzyıllar önce ve "büyük bir öngörüyle, insanlığın bazı buluşlarının iki taraflı çalışabileceğine dikkat çekmişti: İyiye kullanım ve kötüye kullanım."
    (...)
   Bula bula bulduğumuz yönetim hallerinin, onların en ahlaksızı kapitalizmin, değil "bazı" , "her" buluşu insanlığın zararına da kullanabileceğini öngörememiş işte Platon

    (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba! 
    

5 Ağustos 2023 Cumartesi

REÇETE

 

"Yazar, kuşkusuz yaşayabilmek ve yazabilmek için kazanmalıdır,

ama asla kazanmak için yaşamamalı ve yazmamalıdır."

(KARL MARX)


***


   Her şeyin bir nedeni var. Sizin çabalarınızın zaman zaman başarısız olması, kolaya kaçıp çabuk yazmanızdan. Gazetelere tefrika yetiştirmek, oraya buraya kol salıp her yerden geçim parası sağlamak!.. Bu arada gerçek sanat yapmaya, doğru dürüst yazı yazmaya zaman mı kalır! Demin de dediğim gibi, bir başka neden de şu: Kendinizle çok dolusunuz, yazılarınız çoğunca sizin kişiliğinizin damgasını taşıyor. Böyle olmaz, başka bir dünya var sizden öteye, başka insanlar, memleket var bütünüyle! Memleketinizin insanları var!.. Kocaman bir kentte yaşıyorsunuz. Kabuğunuzu kırıp çıkın dışarı, açık havaya, insanların içine, gerçek kavgaların, sevdaların çatıştığı, ekmek, sevda kavgalarının oluştuğu meydanlara çıkın...

   Biraz yazı yeteneği olan herhangi kişi hayatını konu alıp güzel bir hikâye, roman çıkarabilir. Kolay iş bu... Biraz da ustalığı varsa tamam! İnsanlar meraklıdırlar yaratılıştan. Başkalarının yaşamı üzerine eğilmekten hoşlanırlar... Önemli değil böylesi. Önemli olan, bizim kişisel sorunlarımızdan çok, toplumun, insanlığın sorunudur bana kalırsa. Çağımızı anlayabilmek, onu anlatabilmek, insanlarımızı oldukları gibi yaşadıkları anın içinde duyguları, duygusuzlukları, olumlu olumsuz yanları ile hani denizden yeni çıkmış balıklar vardır ya öyle kıvıl kıvıl canlı yakalayabilmek... Bunu yapabilmek için gereken bir tek şey var, okumak, kendini yetiştirmek... Bu işin yaratıcılarını okuyun, çok okuyun. Balzac, Stendhal, Dostoyevski, daha birçokları, romanın Allahları bunlar. Çevrenizi görmeye, anlamaya çalışın. Çağınızın yazarı olmak için çok ama çok çalışmanız gerekir. Usanmaya gelmez. İyi yazar olmak istiyorsanız yorulacak, yaşamınızdan vereceksiniz. Çaresi yok başka. 


(PERİDE CELAL / Üç Kadın - Remzi Kitabevi)


***


  Yazmak, bir bahçe kurmaktır. Toprağını her gün sulamak, ağacını budamak, aşılamak, çerden çöpten arındırmaktır... Taze yemişler, meyveler yetiştirmektir. Onlara lezzet taşıyabilecek kıvamı verebilmek için gözünüzün elinizin her gün üzerinde olması demektir. Yazmak, sorular sormaktır da. Hayata ve her şeye dair. Buradan yürüyerek kendi olma yolculuğunuza bakarsınız. Kim ve ne olduğunuza, nasıl biri olma hayallerinize...

   Işığa nasıl baktığınıza, suyu nasıl içtiğinize, taşlara nasıl dokunduğunuza, ekmeği nasıl bölüştüğünüze, kiminle uyandığınıza, hangi seslerle yol aldığınıza dönersiniz yüzünüzü yazarak. Yazıyla önce kendinizi eğitirsiniz, sonra okur(unuz)u... Yazmak, yaza yaza öğrenilebilen bir şeydir. Bir formülü, reçetesi yoktur.  


(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

30 Temmuz 2023 Pazar

YAŞAM YOLCULUĞU

 

"Hiç kimse kendisinin kim olduğunu bilmez.

Bize kim olduğumuzu başkaları söyler değil mi?

Bu bize bir milyon kez söylenmiş olsa da 

eğer yeterince uzun yaşarsanız sonunda kim olduğunuzu hâlâ tam olarak bilemezsiniz.

Siz kendiniz bile her an kendinize farklı bir şey söylersiniz."



THOMAS BERNHARD


***


   Sizi karşılayan yazarlarla yolculuğunuzun sürebilmesi için dokunan bir ses, alıp götüren bir duygu tınısı, kanatlandıran düşünce derinliği olması gerekiyor. Yazdıklarında, anlattıklarında bunları bulamadığınız bir yazarla pek ilerleyemezsiniz, yavan gelir okuma seyriniz.  
   Antoine de Exupéry'nin bendeki ilk imgesi, özgürlük düşüncesini kanatlandırması, duygu dokunuşlarını hiç eksiltmemesiydi. 
    İnsanların Dünyası'nı okumuştum ilkten. Ezberimdedir o ilk satırlar: "Dünya, bütün kitapların öğrettiğinin daha fazlasını öğretir bize. Çünkü direnir bize karşı. İnsan engelle boy ölçüştüğü zaman tanır kendini."

     (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


   İnsan gençlikte, yani büyük yorgunluklar ve hayal kırıklıkları yaşamadığı yıllarda, dünyanın kolaylıkla doğru yola getirilebileceğini ve insanların isterlerse rahatlıkla birbirlerini anlayabileceklerini düşünür. Bu düşüncede yanlış hiçbir şey yoktur. Gel gör ki, dünyada doğrunun yerli yerine konduğu anlara da kolay rastlanmaz.

   (FARUK DUMAN / Sus Barbatus! 3 - Yapı Kredi Yayınları)


***


   Aştığımız tüm yollar nice uzun olursa olsun, yalnızca ulaştığımız sınıra değindir. Ötesi ne getirir, sonrası nasıl biçimlenir, ne olur bilinmez. Bir sınıra ulaşmak çaba, sınırda durmak umut, ötesine geçmek cesaret ister.
 
   (CAN ÇELEBİ / Bodrum Terzisi - Artemis Yayınları)


***


"Kendin olmak özgürlüklerin başlangıç kapısıdır."








Merhaba!

2 Haziran 2023 Cuma

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ve EDEBİYAT

 



   İklim değişikliği günümüzde aktivizmi gerekli kılıyor. Susup oturarak, ah vah ederek sorunun önüne geçilemez. İşte burada uyarıcı, gösterici, ivdirici güç bence edebiyattır. Edebiyatçının artık alana inmesi gerekiyor. Edebiyatın, özellikle kurmacanın iklim değişikliğine bunca zamandır uzak duruşu sorgulanmalıdır. Kaleminin ucu Amasralı madencilerin öyküsüne uzanamayan bir edebiyatçı çevreye ilişkin ne yazabilir?

    ... Yaşar Kemal 1973'te şunları yazıyordu:
  "Çağımızda doğanın yok edilmesi artık dünyamızın başlıca sorunudur. Havanın, suyun kirlenmesi, doğanın dengesinin bozulması insanlığın bugünkü sorunlarından başlıcasıdır." (Ağacın Çürüğü - Milliyet Yayınları)
    Toprağın aşınmasından, toprağın dengesinin bozulmasından söz ediyordu...
  "Bir ülkenin gelişmesinde temel olan, öz topraktır. Bir ülkede toprak ölmüşse o ülke ağzıyla kuş tutsa kolay kalkınamaz" diye de ekliyordu.
    "Vahşetin kaideye dönüştüğü bir döneme girdik" diyordu Amitav Ghosh.
   Edebiyatın tüm bu yok oluşlar / yok edişler / yağmalar karşısındaki tutumunun daha aktif olması gerektiğini de hatırlatıyordu.
  Eğer çağın bu yağması, talanı karşısında susuyorsak; bunları tartışmaya açamıyor, gündemleştiremiyorsak öncelikle edebi türlerde ürün verenleri de sorumlu tutmalıyız. Romancılar, öykücüler, şairler...
    Röportaj yazarları, gazete makale yazarları... Bir yerlerden sesiniz çıkmalı artık bu kıyım, yıkım, yağma karşısında.
    "Yaratıcı yok oluşun bir parçası" diyordu Ghosh, bu suskunluğa.
    Ve şunları ekliyordu:
   "Görünen o ki sorun bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor, iklim krizinin tüm dünyada yarattığı mevcut sıkıntılardan bihaber çok az yazar olduğuna eminim. Bunun hakkında yazmayı tercih eden bir yazarın neredeyse her zaman kurgu dışı yazması da çarpıcı gerçeklerden biri." (Büyük Kaos - Çeviren: İrem Uzunhasanoğlu / Timaş Yayınları)
  Arundhati Roy, bu bilinçle bakışın yazarıdır. Kurgu dışında yazdıklarında iklim krizi, çevre sorunlarına dair yazdıkları, anlattıkları önemlidir.
   Yaşar Kemal ise çevreye ilişkin kurguladıklarını söylemeden önce yaşayan biridir. Dahası o gerçekliklerin tanığıdır, bunların içinden çıkıp gelmiş biridir.
   Fakir Baykurt da öyledir; "Dikenlerin içinden çıkıp geldim" der.
   Edebiyatlarını bu bilinç üzerine kuran yazarların bir döneme tanıklıkları bugünün yağmasına karşı susanların dönüp okuyacakları ana anlatılar olacaktır.
 Soma gerçeğini görmeyen, bilmeyen, gidip oranın havasını solumayan bir romancının, öykücünün, şairin yazabileceği bir şey yoktur.
  "Uzaktan maval okumak" denir olsa olsa! Hele çağımızda, bugünün dünyasında "enerji krizi", "konut sorunu" vb. denilerek yağmalanan doğa/çevre tümüyle insan kaynaklıdır. Yani "insan"ın ihtiyacı öne sürülerek gene "insan" eliyle gerçekleştiriliyor.
   Toprağı çölleştiriliyor, havası kirletiliyor, ormanı yok ediliyor... Ötede suspus kalışlar. 
   Ghosh'un da altını çizdiği gibi, "iklim değişikliğine ilişkin temel bakışımız"da meydan okuma bilinci oluşmalıdır.
  İşte bunun gerçekleşmesinde birbirini tümleyen iki yol var: "Alana inmek" , "edebiyatla beslenmek". Edebiyatın, özellikle kurmacanın iklim değişikliğine bunca zamandır uzak duruşu sorgulanmalıdır. 
 Yaşar Kemal, Fakir Baykurt örneğini verdim; yapıtlarında bu sorunu ilk dile getirenlerden. Buna Halikarnas Balıkçısı'nı, Sait Faik Abasıyanık'ı, Yaman Koray'ı da eklemleyebiliriz.
  Yaşadığımız çağın karbon ekonomisi, her şeyi ürettiği gibi tüketiyor da. Haz çağında yaşanan her bir şeyin ucu doğanın katledilmesine uzanıyor. 
   Amasralı madencilerin öyküsü yeni oluşan bir durum değildir
  Kaleminin ucu oraya uzanamayan bir edebiyatçı çevreye ilişkin ne yazabilir? Ya da Elias Canetti'nin söylediğini bir kez daha tekrar edersek:
  "Gerçekten bugün yazar olma hakkından ciddi olarak kuşku duymayan kimse yazar sayılmaz. İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu görmeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur." (Sözcüklerin Bilinci - Çeviren: Ahmet Cemal / Sel Yayınları)

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)






   "Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi."


SAİT FAİK - Son Kuşlar
(Fotoğraf: ARA GÜLER)






Merhaba!

1 Ocak 2023 Pazar

YAZAR HÂLLERİ


"Gözlemcilik, değerli olanı göz alıcı olandan ayırt edebilmektir."

ÖMER F. OYAL
(Zamanın Lekeleri)


***


   (...) Yazmak için ne gerekiyor derseniz; tutku derim ilkten. Sonra merak, sonra dünyayı dost edinmek; insanı anlamak... Her biri bir yolculuktur aslında. Yaşamın size sunabildiklerini algı ve duyularınızın imbiğinden geçirerek yazıyorsunuz. Elbette ki size bu ivmeyi taşıyan birçok neden var. Ama hayata karşı duruşunuz, yaşama sevginiz her şeyin başı. Kaleminizin gölgesi kâğıda dokunduğunda anlatacaklarınız insanın insanda çoğalan sesi olacaktır bir süre sonra. 
    (...) 
  Yazmak, farkına vararak görmektir; ayırdında olmak, ayırarak sezmek, sezgileriyle de o ayrı olanların neden niçinlerini sorgulamaktır. Bu, bir yeti midir? Evet!..

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***



NAZLI ERAY


    Yazın dünyasına nasıl adım attınız? Her şey nasıl başladı? Neden yazma eylemini seçtiniz?

    Çok eskilere dayanır... Fakat ben seçmedim. İlk öyküm uçan kapıcı Mösyö Hristo'yu yazdığımda ortaokul üçüncü sınıf öğrencisiydim. İstanbul'da, Şişhane yokuşunda, annem babamla Saadet Apartmanı'nda otururken yazdım.
  Saadet Apartmanı kapıcısı Hristo'nun güvercin olup Pera'nın üzerinde dolaşarak yaşamının muhasebesini yapmasını, özgürlüğü tartmasını, 12 saatlik bir zaman diliminde yaşadıklarını yazdım. Daha önce hiç öykü yazmamıştım. 
   Güneşin az girdiği bir evde oturuyorduk. O zamanlar dünya hem çok küçük hem çok büyüktü. Bir tek bakalit telefonlar var, Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi gibi yapıtlar yok, televizyon yok. Sadece  Fransa'da Jean Paul Sartre, Albert Camus, Luis Buñuel gibi insanlar gerçeküstücülüğün temellerini atıyorlar ama Türkiye'de hiç bilinmiyor, ben hiç bilmiyorum. 
   Ama çok okuyan bir çocuktum ve kendimden çok emindim. Hristo'yu hissetmiştim, yazdığım öyküyü beğendim, sonra imza attım altına, katladım, zarfladım, okula koştum, edebiyat kulübünün kapısından zarfı attım. Edebiyat kulübüne alınmamıştım daha önce. Kayda değer biri olarak görülmüyordum. Yazdığım bu öyküyle keşfedilmeyi bekledim. Bir kere bu bile çok fantastik bir şey. 
  Sonra aklıma şu geldi: "Öyküyü okuyanlar, 'Yahu bir adam güvercin olup uçar mı?' diye düşünüp ya bana deli derlerse?" Çünkü o zamanlar ne büyülü gerçekçilik var ne fantastik öykü...
   Derken telefon çaldı, edebiyat kulübüne tesadüfen girmişler, zarfı görmüşler ve okumuşlar. Beni okula çağırdılar. Öğretmenler, öğrenciler beni tebrik etti, sonra da beni edebiyat kulübüne üye yaptılar. Sonra beni bir maroken koltuğa oturttular, tebrik etmeye devam ettiler. O koltukta yazar olduğumu anladım. 

   Yazdığınız ilk öykü büyülü gerçekçi. Büyülü gerçekçilikle nasıl tanıştığınızı sorayım.

   Ben dünyayı bir prizmadan görüyorum. Bu prizma zaten büyülü gerçekçilik. Örneğin, arkadaşlarım arasında en durağan hayat benim hayatım olmasına karşın çocuk kitaplarında çocukluğumu anlatırken olağanüstü, mutlu, büyülü bir çocukluk anlattım. Böyle bir çocukluğu öyle hissetmek, öyle görmek ve öyle yazmak işte bu büyülü gerçekçilik. Hayatı başka açıdan görüp, hissedip yazmak...
   Şöyle ilginç bir şey anlatayım: Ben bir çırpıda kitap yazabiliyorum. Türkçe öğretmenim sert bir kadındı. Bir gün kompozisyon konusu verdi. Ben arkada arkadaşımla konuşuyordum. Beni işaret edip "Sen oku" dedi. Elime kâğıdı aldım, bomboş. O an kendi kafamda yazdığım bir kompozisyon okudum, öğretmenin gözleri doldu. "Çocuklar bakın neler yazmış, hayretler içinde kaldım. Tekrar oku tüm sınıf duysun" dedi. Fakat kâğıtta bir şey yazmıyor ki. Bu yüzden sıfır almıştım...

    (NAZLI ERAY - Söyleşi: MEHMET S. AMAN / Cumhuriyet Kitap)    


***


   20. yüzyıl Alman tiyatrosunun en önemli ve etkileyici tiyatro adamı ve lirik şairi Bertolt Brecht'in daha okul yıllarında yazılı çalışmalarında Goethe'den alıntılar yaptığı bilinir. Öğretmenlerinin bütün Goethe sözlerini tanımadığına inandığı için de kimi çalışmasında kendi görüşlerini kullanırdı. Öğretmenleri de bunu fark etmez, öğrenci Bertolt'un Goethe'den alıntı yaptığına inanırdı.

   (AHMET ARPAD - Cumhuriyet Kitap)


***

  

JOSÉ SARAMAGO


   Lizbon devlet hastanelerinin idari kısmında düşük bir maaşla kıt kanaat geçinen bir "işçi" olan Saramago'nun 1947 yılında önce kızı doğacak sonra ilk romanı yayımlanacaktı. Taşrada yaşadığı dönemde birkaç ağaç da diktiği için kendi ifadesiyle hayatta yapacak bir şeyi kalmamış gibidir... Çünkü Portekiz'de yaygın bir deyişe göre hayatta üç şeyi yapmadan ölmemelidir: Evlat sahibi olmak, ağaç dikmek ve kitap yazmak.

   (EGEMEN BÜYÜKCAN - Cumhuriyet Kitap)


***




   Amerikan edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen ve yaşamını geçirdiği yerlere öykülerinde yer veren Mark Twain, 1857 yılında bir süre kılavuz yardımcısı olarak Mississippi Irmağı'nda gelip giden bir buharlı gemide çalıştı. 
  Kaptanlık sınavlarına hazırlık için çalıştı; nehrin her yerini öğrenmesi iki yılını aldı. Çok iyi öğrendiği bu yerler romanlarının mekânını oluşturdu. 24 yaşında kaptanlık ehliyetini aldı ve Amerikan İç Savaşı çıkıp nehir gezileri yasaklanana kadar nehirde kaptanlık yaptı. 
  Yapıtlarında Mississippi Irmağı kıyısındaki yaşamı ve farklı sınıflardan insanları betimledi. Toplumsal gerçekleri mizahi bir dille ustaca yazıya geçirdi. Bu gemide ve Mississippi Irmağı kenarında geçirdiği zamanların birçok eseri için ilham kaynağı meydana getirdiği kabul edilir. 
  Gerçek adı Samuel Langhorne Clemens olan Amerikalı yazar, öykülerinde ırmakta gemilerin seyredebilmesi için gerekli derinliği belirten ve "iki kulaçlık derinlik" anlamına gelen bir gemici terimi olan Mark Twain takma adını kullandı. 
   Halley kuyruklu yıldızının dünyaya geldiği 1835 yılında Missouri eyaletinin Florida şehrinde doğdu ve 1900 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide kuyruklu yıldızın bir dahaki gelişinde, 1910'da ölmesinin iyi olacağını söylemişti, öyle de oldu! Halley kuyruklu yıldızının dünyanın yanı başından geçişinin ertesi günü öldü. 

   (Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

3 Temmuz 2022 Pazar

UMUT NEREDE?


Umutsuzluğa kapılmaktan korkup kaçma. Üstüne yürü, geç onu. Karanlığı aşınca umudun ışığını göreceksin.

(ANDRE GIDE)


***


  (...) Sanılır ki mutluluklar, gülümsemeler, sevinçler, heyecanlar... Hayatta ne varsa yüz güldüren, varlığa / varsıllığa bağlıdır. Böyle düşünenlere bombaların susmadığı bir kentte ya da bir deprem sonrası yıkıntılar arasında koşup oynayan çocuklar verir asıl yanıtı hem de kırıp dökmeden hem de yüzlere bile vurmadan.

 Çöplerden toparladıklarını ekmeğe dönüştürme telaşındaki insanın sevinci, hayatı katlanılır kılma inadı sokak lambalarından daha çok aydınlatır umutların köşebaşlarında yittiğini sandığımız sokakları... (Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Evet, insana yaraşan da bu. Umuttan umut kesmemek...

(FERİDUN ANDAÇ)



***



 Suat Hayri Ürgüplü'nün babası Mustafa Hayri Ürgüplü, savcı yardımcılığı, Şûrayıdevlet Danıştay) Başkanlığı, Niğde Milletvekilliği, şeyhülislamlık ve bakanlık yapmış bir Osmanlı aydını olmasına karşın Bekir Ağa Bölüğü'nde Fethi Okyar gibi özgürlük yanlılarıyla tutuklu kalır, sonrasında Malta'ya sürülür. Maaşı ödenmez ve ailenin ekonomik durumu bozulur. Okulun taksitleri birikir.
  Milli Mücadele dönemidir. Öğrenci Suat Hayri, bir gün Galatasaray Lisesi'nin bahçesinde arkadaşlarıyla dolaşırken müdür yardımcısı "318 Suat Efendi" diye onu çağırır. Bekleme odasında babasının bir arkadaşının beklediğini söyler. Gider, babasının arkadaşı ona çeşitli sorular sorarak, gerçekten oğlu olup olmadığını anlar ve cebinden çıkardığı bir torbayı onun cebine sokar: "Mustafa Kemal'in gönderdiği bu paralarla biriken taksitlerinizi ödeyin" der. Torbadaki altınları nerede nasıl bozduracağını anlatır.
  Suat Hayri Ürgüplü, aradan yıllar geçtikten sonra kendisine bu altınları getireni TBMM albümündeki fotoğraflardan tanır. Bu, Mustafa Kemal'in yakınında olan Karesi (Balıkesir) Milletvekili olan Vehbi Hoca'dır.
  Mustafa Kemal'in Milli Mücadele yıllarında bile mücadeleyi destekleyenlerin aile sorunlarını çözen bu büyük ilgisi ve duyarlılığı nasıl unutulur? Öte yandan Mustafa Kemal'in böyle bir desteğini kazanmaksa, büyük bir onurdur!
  Suat Hayri Ürgüplü de Galatasaray Lisesi'ni, hukuk fakültesini bitirir. Öğrencilik, çalışma ve siyaset yaşamında hep çalışkan güvenilir biri olur. Çevirmen, yargıç, büyükelçi, bakan ve başbakan kimliğiyle kendi damgasını vurur. Mustafa Kemal'in okuttuğu bir başbakandır! (HİKMET ALTINKAYNAK - Cumhuriyet Gazetesi)  


*** 


  Muazzez Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne öğrenci alınacağı ilanını görmemişti. Babası duymuştu, haber verdi. Muazzez bu sırada 21 yaşında, yeni mezun bir öğretmen olarak Eskişehir'de bir ilkokulda öğretmenliğe başlamıştı. Küçük aylığı ile eve yardım ediyordu. Gidip fakülteye kaydolursa eve yardım edemeyecek, üstelik babasına yük olacaktı. Bir süre bocaladı. Arkadaşı Hatice de "gidelim" diye zorluyordu. Babası "Bu Atatürk'ün kurduğu yeni bir okul, git kızım" deyince razı oldu. Eşyasını küçük bir denk yapıp Hatice ile Ankara'ya geldi. Dengini istasyona bıraktı. Kayıt için geç kalmış olmaktan korkuyorlardı. Okul Ocakta açılmıştı. Şimdi Şubatın 15'iydi.
   Milletvekili seçilmiş olan Fakihe Öymen Öğretmen Okulunda öğretmenleriydi. Telaş içinde Fakihe Öymen'i buldular. Fakihe Hanım okula telefon etti, fakülte öğrenci almaya devam ediyordu. 


















  "Gidin kaydınızı yaptırın!"
  Fakülteye koştular. Görevli, "Hangi şubeyi istiyorsunuz?" diye sordu. Muazzez "Fransızca" dedi. Aklına başka bir yer gelmemişti. 
  "Orası dolu. Ben size hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye edeyim."
  "Buyrun."
  "Hititoloji. Yanında Sümeroloji ile Arkeoloji derslerini de alacaksınız. Tamam mı?"
  Bu sözcükleri ilk kez duyuyor, ne olduğunu hiç bilmiyorlardı. Ama ikisi birden atılıp "Tamam" dediler. Amaç yükseköğrenim yapmaktı. Kaydoldular. Yüzleri güldü. Duruşlarına bir çalım geldi. Artık bir fakülte öğrencisiydiler. 
  Samanpazarı'nda çok odalı bir evin alt katında çıplak bir oda buldular. Camı gazete kâğıdı ile kapatıp yataklarını serdiler. Mevsim kış, aylardan Şubat. Sobayok, ocak yok, su yok, elektrik yok, eşya yok, üzerinde çalışılacak eski bir masa bile yok. Yakın bir aşçı dükkânından tek kişilik yemek alıp paylaşacaklardı. Tutumlu yaşamak zorundaydılar. Donmamak için yatağın içinde çalışacaklardı.
 Hocaları Alman Landsberger'di, yardımcısı Güterbock. Hoca dersi Almanca anlatıyordu. Çevirmen Türkçeye çeviriyor, öğrenciler not tutuyorlardı. Hepsi üç-beş öğrenci. Kaytarmak imkânı yoktu. Hoca bir gün önce anlattığını ertesi gün istiyor. Sıkı çalışmak şart. Ama geçim için para da gerek. Muazzez bir yandan da iş aramaya başladı.
  Sabahları fakülteye ısınmak için koşa koşa gidiyorlardı. Fakülte hamam gibi sıcaktı. Küçük bir çay ocağı vardı. Çayla içleri de ısınıyordu. Hiçbir sorunu büyütmeden, üşüyünce ağlamadan, aç kalınca sızlanmadan, ışık yok diye hayata küsmeden, masasız çalışılır mı diye isyan etmeden okumaya kararlıydılar. Yatılı olma hakkını kazanınca rahatlayacaklardı. Devlet yatılı öğrencilere çok iyi bakıyordu.* 
  Muazzez ünlü bir Sümerolog olacak, Türkiye onu Muazzez İlmiye Çığ olarak tanıyacaktı. (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet Türk Mucizesi / Bilgi Yayınevi) 

  *Muazzez İlmiye Çığ yatılı olmayı şöyle anlatıyor: "O fena odadan sonra bize yatakhane cennet gibi göründü. İki tane yatak, kar gibi kolalı çarşaflar, emrimize ait iki beyaz dolap. Eğer cennet varsa, o işte burasıydı... Yatılı olduktan sonra çalışmama gerek kalmadı. Öyle bir yatılıyız ki bir elimiz yağda bir elimiz balda. Hep turfanda yemek yerdik. Günde altı tür yemek. Giyimimizi veriyorlar. Harika bir öğrencilik geçirdik." (M. İlmiye Çığ Kitabı, Çivi Çiviyi Söker, Söyleşi: SERHAT ÖZTÜRK)  


***



ZEYNEP ORAL & MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ


  Yaş gününü kutlamak için aramıştım. Telefonu "Canım benim sana uzun ömürler diliyorum" diye açtı. Sesi cıvıl cıvıldı. Benimkinden çok daha genç ve dinamikti. En son 2019 yılının kasım ayında buluşmuştuk. Mersin'de Kongre ve Sergi Sarayı'nda sahneyi iki ulu çınarla; biri 106, biri 91 yaşındaki iki ulu çınarla Muazzez İlmiye Çığ ve ressam, hattat Etem Çalışkan'la paylaşmıştım. Harf devrimini, Cumhuriyet devrimlerini, Atatürk sevdasını konuşmuştuk. Muazzez Hanım konuşurken sık sık ellerimi yakalıyordu. Ve hiç unutmuyorum ellerim kuş oluyor, su oluyor, ateş oluyor, bir elim Sümer ve Hitit'e; bir elim Atatürk'ün harf devrimine uzanıyordu... (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Umut nerede?   
  

16 Ocak 2022 Pazar

HAYAT

 

"Geceyi seyrede seyrede öğrendim ki ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor."

(ŞÜKRÜ ERBAŞ)


***


Hayat bir hikâye gibidir. Ne kadar uzun olduğu değil ne kadar güzel olduğu önemlidir. 

(LUCIUS ANNAEUS SENECA)


  Ama eninde sonunda bir hikâyenin de sonu gelmelidir. Neden, sonu gelmeyen hikâye hayata benzer de onun için. Hayatsa sıkıcı bir şeydir. İnsanın, işte hayatı dinlerken esneyesi gelir. İsteyen kavga etsin, isteyen savaşsın, birbirinin canını çıkarsın, isteyen kıyıda köşede at gibi sevişsin, ne yaparsa yapsın, hikâyeye göre hayat sıkıcıdır. (FARUK DUMAN - Sus Barbatus! 2 / Yapıkredi Yayınları)








  Edebiyatın bir "özelliği", gerçekten de belli bir döneme tanıklık etmesidir. Toplumsal meselelerle ilgilenmeyen büyük yazarlar da vardır. Ancak yazar aynı zamanda bir aydınsa olup bitenle içtenlikle ilgilenmemesi olanaklı değildir. İşte onu tanıklığa zorlayan kendi içinde acısını hissettiği, neredeyse kendi yaşantısı gibi deneyimlediği toplumsal olaylardır. (ERENDİZ ATASÜ - Cumhuriyet Kitap)



Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ATAOL BEHRAMOĞLU


***


"İyi şairlerin yüzü her daim insana dönüktür. Dünyaya, insanlık durumlarına oradan bakarlar."

FERİDUN ANDAÇ




Merhaba!

22 Ağustos 2021 Pazar

YAŞAMA SANATI

 

"Dışarıda yağmur yağıyor. Çok yağıyor. Çay koydum. Oturdum, izliyorum.

Bunun dünyanın en güzel, en eşsiz, en değerli tablosu olduğuna yemin edebilirim."


ŞERMİN YAŞAR

(Deli Tarla)


***


"Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?"


 

***


Ufak şeylerden zevk alabilmek,

lüks yerine zarafet aramak,

saygı istemek yerine değerli olmak,

zengin olmak yerine kimseye muhtaç olmamak,

sıkı çalışmak, sessizce düşünmek ve dürüst konuşmak,

yıldızları, kuşları, kelebekleri ve bilgeleri açık kalple dinlemek.

İşte benim hayat senfonim.

WILLIAM ELLERY CHANNING


***


  İranlı vezir Abdul Kasım İsmail'in öyküsünün gerçek olduğuna inanmışımdır hep. Onun sayısı yüz bini bulan kitaplarına sevgisi hiç de anlaşılmaz gelmez bana. Bunlardan ayrı kalmama tutkusunu ise anladığımı söyleyebilirim! Nereye giderse onları da yanında götürmesi şaşırtıcı gelebilir belki! Ama hiç de ol(a)mayacak şey değil!

   Dört yüz devesine taşıtırmış kitaplarını. Develer yüklendikleri kitapları alfabetik sıraya göre taşırlarmış... Bu düzen ve kitap düşkünü vezirin öyküsünü öğreneli beri kendimi de hep sorgulayadururum. Kitaplarımın, defterlerimin, kalemlerimin ve masalarımın tutkunu olarak zaman zaman bir tutsak mıyım yoksa demeye başladım.

   Belki şu öyküyü de bilirsiniz: İranlı şair ve yazar Feridüddin-i Attar'ın ilk işi aktarlıktır. Bir gün dükkânına bir derviş gelir; onun dükkân raflarındaki düzeni, şişeleri, kutuları gözden geçirerek şunları söyler: "Ne mutlu bana, böyle bağlandığım, bu dünyadan göçüp giderken bırakmaya kıyamadığım şeylerim yok." Ve çeker gider derviş. Attar düşünedurur. Ertesi gün dükkânını kapatır, her şeyi satar, ailesine bırakır hacca gider; sonrasında da kendini gezgin kılar. İsfahan'a döndüğünde ise tüm zamanını okuma ve yazmaya verir.

   Doğrusu bu öyküyü öğrendiğimde ise "bunları nasıl bırakır giderim" düşüncesindense bağlandıklarımın anlamını düşündüm daha çok. Hayatımıza anlam katanlar nelerdir? Bir yelek, bir hırka, bir parça peksimet mi? Yoksa daha başka şeyler mi? Nedir yaşamdaki sıralamalarımız sahi? (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)  


***



   Yaşamak bir sanat ise eğer; "yaşama sanatı" herkes tarafından öğrenilebilir herhalde. 

   Bu nedenle kimse bulunduğu yeri abartmamalı mı acaba! Hem abartsak ne olacak! 

   Montaigne, öyle güzel demiş ki bu konuda:

  "İstediğimiz kadar yüksek sırıklar üzerine çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız."

   (ÜNAL ERSÖZLÜ / Yeryüzü Misafiri - Karakarga Yayınları)




Merhaba!


11 Nisan 2021 Pazar

OKU! İNSAN SANATLA YAŞAR!



Bağırırlar şaire: 

"Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.

Şiir de ne?

Boş iş.

Çalışmak, harcınız değil demek ki..."

 Doğrusu

bizler için de 

en yüce değerdir çalışmak.

Ve kendimi

bir fabrika saymaktayım ben de.

Ve eğer 

bacam yoksa

işim daha zor demektir bu.

Bilirim

hoşlanmazsınız boş lâftan

kütük yontarsınız kan ter içinde.

Fakat

bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:

Kütükten kafaları yontarız biz de.


VLADİMİR MAYAKOVSKİ

                                                                   (Çeviri: ATAOL BEHRAMOĞLU)


***


   Nazilerin 1933 yılından itibaren toplu kitap yakma eylemlerine hız verdiği, 1945 yılına dek de bu tarihe geçecek utanç verici pratiği sürdürdüğü biliniyor. Bilinen en büyük "yakma organizasyonlarından" biri 10 Mayıs 1933 günü gerçekleşmişti. Bu, kitapların yalnızca öylece ateşe atıldığı bir eylem değil, neden belli yazarın ve belli kitapların seçildiğine dair bildirilerin okunduğu, etraflı bir organizasyona sahip toplaşmalardan biriydi. Örneğin, Erich Maria Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok 'u, "savaştan kaçan askerleri betimlediği" gerekçesiyle yakılmıştı. Freud'un yapıtları ise "cinselliğe aşırı derecede vurgu yaptıkları" gerekçesiyle kara listeye girmişti. (sabitfikir.com)


***


   "Ne kadar ilerledik bilemem ama ortaçağda olsak beni yakarlardı, şimdi kitabımı yakıyorlar."

SIGMUND FREUD

(Portre: SALVADOR DALİ)


***


"Çocuktuk, büyüdük. Kitapları seçtik, başka şeyleri seçen insanlar arasında..."

ENİS BATUR

(Fotoğraf: ARA GÜLER)


***


"Çocukken kitapların tılsımlı olduklarına inanırdım, büyüdüğümde kesinlikle tılsımlı olduklarına ikna oldum."           (SENTA URGAN - Cumhuriyet Kitap)


***


   Yaşam başka türlü yaşanmıyor. Eğer düşleriniz varsa ömrünüzü uzatabilirsiniz. Bir insanı sevmekle nasıl çoğalabildiğinizi görürsünüz. Ve onun için yaşamayı göze alırsınız. 

   Sevince, tıpkı okurken ki gibi, ilerler insan. Zihninin kalıpları kırılır, yeni algılar edinir. Irmaklar yaratır kendine, kuyular açar, atlaslar kurar, dağları aşma gücünü kuşanır... Yetinmeyen bir duyguyla kendini amber kokulu çarşılara taşır. İnsan sesine, insan sözüne erdirir her bir bakışını. Günü dokur, zamanı eğitir, gözlerini soldurur bir kitabın sayfalarında. (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


   İnsan sanatla yaşar. Muhakkak ki barınma, beslenme, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel gereksinimlerimiz geliyor akla ama onlar yaşamak için. "İnsan" olmak için, "insan" gibi yaşamak için gereksindiğimiz öncelikle sanat. (KORKUT AKIN - Cumhuriyet Kitap)


***


"Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır."

ANDREY TARKOVSKİ




Merhaba!