sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026 Pazar

SUSMA !

 


Bir çocuk ağlıyorsa
Asya'da Afrika'da dünyada,
O çocuk bizimdir.

Ağlayan çocuklar gülüyorsa
Asya'da Afrika'da dünyada,
O dünya hepimizindir.

(ORHON MURAT ARIBURNU)


***


"Uğranılan haksızlıklara, hakaretlere koyun gibi tahammül etmemek insanlığın başlangıcıdır."

(REŞAT NURİ GÜNTEKİN)


***


"Korkuyu yenmenin en iyi çaresi bir şeyler yapmaktır."



"En küstah imparatorluklar bile günün birinde yıkılmış, yerlerine yiğit, genç devletler kurulmuştur. Dünyayı yönetenler zirveye yükselmiş, sonra tepetaklak yine düşmüş, çürüyüp gitmişlerdir."

"Sanatçılar, kuşaklar boyunca köreltilmiş halka bölünmez ve yaralanamaz bireyin ne demek olduğunu eserleriyle anlatmakla yükümlüdürler."

"Sanatın gücünü tanıdığımız için sorumluluğumuz da bir o kadar büyüktür. En korkunç olan susma, yazarların susmasıdır. Çünkü hem işin doğası hem de toplumun istemi yazarlığın susmamak demek olduğunu açık açık belirlemiştir."

(ANNA SEGHERS)


***


"Özgürlük ve hatta yaşamak, göze almak demek, ne olacaksa onu!"

(REYHAN YILDIRIM)


***




DORUK MADENCİLİK İŞÇİLERİNİN HAKLI MÜCADELELERİNİN YANINDAYIZ !

2 Kasım 2025 Pazar

MİZAHİ

 

"Sanat, dünyadaki tek ciddi şeydir. Sanatçı ise asla ciddi olmayan tek kişi."

(OSCAR WİLDE)


***


İşte sırtım, vurun.

Bu öyküler, onları bilenlerin ağzından çıktığı gibi yazılmıştır.

Muallim Naci: "Arz-ı hakikat eyledim, efsane sandılar" demişse de, burada söylenceye yorulabilecek en küçük fırdalar bile öykü dışı tutulmuştur. Belki zaman zaman -o da yazarlık belası- sözcüklerin gözü çıkarılmıştır ama, gerçeklerin gözü çıkarılmamıştır. Diyeceğim, biz boş kuyuya taş atmıyoruz, kalemi elimize aldığımızda da kafamızı bir yerlerde bırakmıyoruz.

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi)




Burada biraz soluklanalım. Aynaya bak bak gözlerimiz karardı. Daha doğrusu, ey okur, sen çimenler üzerine biraz uzanıp dinlen de biz de buraya Keçecizade İzzet Molla'yı getirelim. Bu kez de onu öldüreceğiz. Daha doğrusu o kendini öldürecek. Bunun için de kendimizi 1810 yılına ışınlamamız gerek. Mollamız o yıllarda varını yoğunu içki ve cümbüşte bitirmiştir. Düşmanları da onun bu durumunu öne sürerek adını bilginler defterinden kazıtmışlardır. Molla da bütün bütüne tango rengine boyanıp, kendini öldürme bozuk düşüncesine çengel atar. Bu işi de Göksu'da uygulamak için yanına bir binlik rakı alarak kayıkla Göksu'nun yolunu tutar. Vaniköy'den geçerken yalısının penceresi önünde oturan bir Bükreş Beyi kendisini evine çağırır. Bükreş Beyi, Ahmet Vasıf Efendinin Vasıf Tarihi diye bilinen Mehansinü'l Âsâr ve Hakayikü'l Ahbar adlı kitabını okuyordur. Tarihin kimi cümlelerine takıldığından o sırada bilgin kılıklı bir kişinin oradan geçişini nimet bilmiştir. Molla, Göksu'ya gideceğini söyleyerek bağışlanmasını isterse de Bükreş Beyi -kimi kaynaklar bu Beyin Kuruçeşme'de yalısı olan Hançerli Bey olduğunu söyler- üstelediğinden yalıya girmek zorunda kalır. Bey, soracağını sorar, karşılığını da alır. Keçecizade'den pek hoşlanmıştır. Molla ikide bir: "Artık izin veriniz, Göksu'dan sonra gideceğim yol pek uzundur. Geç kaldım" derse de yalı sahibi pek kulak asmaz. Onu ancak birkaç saat sonra salıverir. Ne var ki, Molla, Göksu kıyısına gelip dayanınca hoş görünümlü uşaklar -onlar niçin uşaktır bilinmez- koltuğuna girip kayıktan çıkarırlar, çok alengirli ve çok lebalep bir içki sofrasına götürürler. Biraz sonra Hançerli Bey de -hadi biz de ona Hançerli Bey diyelim- gelir. Sazlar çalınır, şarkılar okunur. Öyle yemekler yenir ki Keçecizade düş gördüğünü sanır. Bre aman, bu ne biçim kendini öldürmedir? Yoksa Molla, bizi maskaralığa mı almak istersin? Okurlara verdiğimiz söz ne oldu?
Yeniden bize yüz bin eyvah! Molla o anda değilse de, ertesi sabah -o geceyi Hançerli'nin yalısında geçirmiştir- kafasındaki bütün ölüm düşüncelerini siler süpürür. Hançerli Beye yaşamın yükü altında ezildiğinden buralara kendini öldürmek üzere geldiğini anlatmıştır. Rastlantıya bakın ki -böyle zamanlarda rastlantı hiç eksik olmaz- bizim Halet Efendi, o sıralar, Hançerli Bey'den bir armağan istermiş. Ertesi gün Bey, Molla'yı Halet Efendi'ye götürür:

-İşte Efendimiz, değerli bir armağan sunuyorum.

Halet Efendi, Molla'nın adını işitince burkulur. Keçecizade'nin bilginler katından indirildiğini biliyordur. Ama Molla ile laflamaya koyulunca yavaş yavaş ona değer göstermeye başlar. Böylece Keçecizade ile Halet Efendi de birbirlerini tanımış, birbirlerine çengel takmış olurlar. 
(...)
Şimdi izin verirseniz buraya bir de Hekimbaşı Behçet Efendi'yi getireceğiz. Yine İzzet Molla'nın yaşadığı günlerdeyiz. Göksu'ya adımını attıkta derenin kenarında bir takım testiler görür. Bunları İzzet Molla'nın ısmarladığını öğrenince, testiciye beş on kuruş verip testilerden birinin üstüne şu dörtlüğü kazdırır:

Sana nisbetle gevheri şair
Şenfera'ü Ferezdak olmuştur
İzzeta eski bildiğin çamlar
Kırılıp şimdi bardak olmuştur.

Şenfera ile Ferezdak eski Arap şairlerindendir. Hekimbaşı eski çamların bardak olduğunu söylerken Şenfera ile Ferezdak'ı çama, İzzet Molla'yı da testiye benzetmiştir. Keçecizade testileri alırken dörtlüğü kimin yazdırdığını sormuş, testici de: "Bir hoca efendi yazdırdı" yanıtını vermiştir. Molla, Behçet Efendi ile karşılaştığında dörtlüğü kendisinin yazdırdığını söyleyince Hekimbaşı:

-Benim yazdırdığımı nerden bildin?

-Neden bilmeyim, Şenfera ile Ferezdak'ı İstanbul'da bilen, senden benden başka kim kaldı?

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)


***


"Okuduğun her şeye inanacaksan, hiç okuma daha iyi."

(Japon atasözü)







Merhaba!

2 Şubat 2025 Pazar

TAM ORTASINDA HALK

 


Denizdeki son yunus da ölüyor. Çalılıkta bir iki serçe
öksürerek ötüyor. Tüccar, işçilere bir günü kırdırıyor
kovalıyor beni yaşadıklarım, o bahar yorgunluğu
bulduğum anlamsızlık, arkadaşlarımın keskin yanılgıları.

Yanlışımız aşk, tam ortasından bir halk geçiyor.

VEYSEL ÇOLAK


***


Şair yazdıklarında yaşadığı yeri, tarihi ve insanı temsil ettiği düşüncesini asla inkâr etmemeli ve şiirini yaşadığı çevreden soyutlamamalı. "İnsan yaşadığı yere benzer, şair de öyle" diyen Edip Cansever tam da bu dizelerle somutlaştırıyor şairin sorumluluğunu. Faşizmin yükselişi karşısında sessiz kalan Alman sanatçıları "sizler şu an batmakta olan geminin duvarlarına çiçekler yapıyorsunuz ve bunun adına da sanat diyorsunuz" sözleriyle suçlayan Bertolt Brecht de sanatın beraberinde getirdiği sorumlulukları vurguluyor. 

(NEHİR ÖZKIZAN - www.ankaradegillefkosa.org)


***


Tamam doğru, biz yontuyoruz bazı şeyleri, ama aslında bizi yontan sokaktan geçen adamdır. 
O hesabını sorar adamdan. Bu açık, bunu o kadar uzun yıllardır, en azından bir 27 yıldır yaşadım.

Ben bilmiyorum, ben mi heykel yonttum, beni mi halk yonttu? Bunu bilemem.



KUZGUN ACAR






Merhaba!

22 Aralık 2024 Pazar

İNSAN GİBİ

 

"Bir zamanlar insanlar hayatlarından memnun değillerse devrim yaparlardı.

Şimdi alışverişe çıkıyorlar.

Tamamen bir hafız kaybı dönemi yaşıyoruz."



"Çok çarpıcı bir sözdür. Bizim gibi ülkelerde daha trajik yaşanıyor. Toplum bir hafıza kaybı içerisinde. Bu hafıza kaybının dışına çıkaracak olan şiirdir, müziktir, resimdir, tiyatrodur, bütün dallarıyla sanattır. 
Bilim ve teknoloji hepimizin hayatını kolaylaştırır ama bizim bütünle kurduğumuz bağı paramparça eder. Bağ kuramayız, sosyal olaylarda, siyasal olaylarda, başka olaylarda yaşadığımız gerçeklik arasındaki ilişkileri göremeyiz. Dar bir alan içerisinde çırpınır döner dururuz. O bütünlüğü sağlayacak olan o yaşlardaki Çehov hikâyeleridir, bu yaşlardaki şu romandır."


(Görkemli Hatıralar, Halk Tv)


***


Ali Usta, paltosunu omuzuna atıp geldi:
"Kaş çatmanın, insanlığı geri itmenin gereği yok. Ne yaparsan yap, insan gibi yap. Ne yaparsan yap, kendinden kaçmadan yap. Yalnız başka güçlüklerden değil, kendi güçlüklerinden de kaçmadan yap. Devrimse de, sevdaysa da. Birini iyi yapan ötekini de iyi yapar zaten..."
Kapıdan sızan yarı aydınlıkta gözlerimin yaşlandığını seçmişti. En çok da o zaman utandım hocam. Artık utanmamı da, ağlamamaya çalışmamı da beğenmeyecekti Ali Usta.
"Ağla be ulan! Ağla hergele! Ağlamayandan insan mı olurmuş?"
Sonra sarıldı bana.
(...)
Tezel halam, bir seferinde İstanbul'dan gelirken güpgüzel bir tablosunu getirmişti size. Küçücüktüm. Hayran hayran bakakalmıştım. Şimdi daha iyi anlıyorum. Alay ede ede, "Nedir bu, tebeşir tahtası mı?" diyerek sandık odasına, dolabın arkasına tıkıverdin. Aysel halam, bir kitabını getirmişti. Sekiz yaşımdaydım. Bir yaklaşma, sizi bir aydınlatma çabası sayabilirdiniz bunu. Sayfalarını yırtıp yırtıp üstünde tırnak törpülediğini biliyorum. "Nedir bu İlhancığım, bir yığın harf dolu, sayı dolu. Ne işe yarar?" Babamın bile Aysel halaya ilk sorusu "Kaç para aldın bundan?" olmuştu. Bir de şaşıyorsunuz. Neden uzak duruyorlar bizden, diyorsunuz. Size yakın durmak için size benzemek gerek. Çünkü sizin onlara benzemeye hiç niyetiniz yok.
(...)
Ülke kaynıyor. Siz hâlâ oturunca, 'Anne, arayamadık sizi... Evin eşyaları değişecekti...' diyorsunuz. 'Anne, canımız burnumuzdan geldi. Bizim Gaziosmanpaşa'daki arsaya gecekondular yerleşmiş, uğraş da uğraş...' diyorsunuz. Ben şurda bir gencin vurulduğunu, burda bir arkadaşımın tutuklandığını söylüyorum. Hiç duymuyorsunuz sanki:
"Kavunlar ne tatsız çıkıyor bu yıl" diyorsunuz.
Başınıza o kavunlardan birini fırlatmak istiyorum.


ADALET AĞAOĞLU
(Bir Düğün Gecesi, 1979)






Merhaba!


16 Şubat 2023 Perşembe

HALKTAN DAHA YÜCE BİR DEĞER YOKTUR

 

   "... Bağışlar geldi. Çok duyarlı bir toplum! Bu halkın çok güçlü olduğunu, bu halkın, bu coğrafyada yaşayan insanların güzelliğini gösteriyor. Aynı zamanda da üzüyor. Bu güzel insanlar bu kadar yalnız bırakılmamalı, bu güzel insanlar bu acıları yaşamamalı daha doğrusu!"

  "Bu çok üzdü. Keza hepimizin takip ettiği, sosyal medyadaki, benim en çok zaten anlayamadığım, orada güzel insanlar gönüllü gidiyor yardım ediyor. Oraya insanlar niye yardıma gidiyor; devlete yardıma gidiyor ya! Tabii ki insanlar acılı, tabii ki feryat edecek, isyan edecek! Çok doğal, o insanları kucaklamak lazım, o insanları cepheleştirmemek lazım, onları sağaltmak, anlamak lazım. Bu çok doğal yani! Orada insanın enkazın altında çoluğu çocuğu, annesi, babası var ve kimse yok yanında! Tabii ki bir şeyler söyleyecek, rahatsızlığını dile getirecek. Bunu anlamak lazım, bundan mikrofon, kamera çekmemek lazım! Gidip özellikle o insanlarla konuşmak lazım! 

   Yardıma giden insanları ötekileştirmemek lazım! Her gönüllü giden insan, her sivil toplum örgütü, devletine yardıma gidiyor, başka kime gidiyor. Devlet halktır. Halktan daha yüce bir değer yoktur. Ve insanlar orada acılar içerisinde. Birazcık kendini onların yerine koyması gerekiyordu siyasilerin. Bu çok üzdü ve düşündürdü. Hâlâ deprem öncesi söylemlerin tekrar ettiğini görmek çok üzücü!" 

    (SUNAY AKIN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Nasıl anlatmalı, insanların en çok şu sırada birbirine ihtiyacı var. Yüz yüze konuşmaya, bir araya gelmeye, birbirine dokunmaya, sarılmaya. İnsan sosyal bir hayvandır. Zaten 20 yıldır ayırımcılık politikalarıyla herkes yalnızlık, kin, "ötekileştirme" girdabına itilmişken, umutsuzluk içinde kıvranırken, gençleri arkadaşlarından, ortak mekânlarından, hocalarından ayırmak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür. 

   Şimdi aynı kötülüğü kültür ve sanat yaşamımıza da yapmaya çalıştıklarını görüyoruz. Müzik sustu. Tiyatrolar sustu. Olmaz! Yanlış!

  Beyler kendinize gelin! Müziğin de tiyatronun da kökeninde bir gereksinim var. Paylaşma ve dayanışma duygusu var. İnsanların birlikte, bir arada, yan yana, omuz omuza bunları izleme gereksinimi var.

  Tiyatro sözcüğü (Yunanca "Theatron" - görme yeri) Dionysos'tan günümüze, en batıdaki İngiltere'den en doğudaki Çin ve Japonya'ya, insanların bir arada görebilmesinden, izlemesinden gelir. Dinsel, inançsal kökenleri vardır.

 Batı tiyatrosunda koro, bizim geleneksel tiyatromuzda, köy seyirlik oyunlarında, ortaoyununda meddah, ortak duyguları anlatan olmuştur, "anlatıcı" olmuştur. Kitlelerin "dili, ağzı", "duygu ve düşüncesi" olmuştur. 

  Şimdi bunları, tiyatroyu da müziği de tümden susturmak değil, tam tersine acıları paylaşmak, dayanışmayı artırmak, görülmeyeni göstermek, fark ettirmek, yaraları sarmak; şefkate, empatiye, bütünleşmeye ulaşmak için kullanmalıyız.

   (...)

   Son sözü Nâzım Hikmet'e bırakıyorum: Sanatı tarif ettiği "Saman Sarısı"ndaki o dizelere:


bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşünüyorum ve anlıyorum ki

bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.


Eğitimden sonra sanatı da kurutmaya, kurban etmeye çalışmayın!

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)     

25 Aralık 2022 Pazar

SEÇİM SANATÇININ

 


HACER FOGGO

   Siz hiç yoksul oldunuz mu?

   Ailecek aç yattığınız geceler, evi ısıtamadığınız için mobilya yaktığınız günler, bebeğinize mama alamadığınız için şekerli su içirdiğiniz öğünler oldu mu?

   Dipsiz bir yoksulluk sarmalında yaşayan insanlar var Türkiye'de.

   Derin Yoksulluk Ağı kurucusu Hacer Foggo'nun yeni kitabı Askıda Hayatlar (Doğan Kitap) siyasetin, yöneticilerin, toplumun görmeyi reddettiği bir kesime yani yoksullara ışık tutuyor.  

 "İnşaat şirketleri bütün ülkeyi rezidanslarla, alışveriş merkezleriyle, HES'lerle kuşatmış durumdalar. Ülkenin tarihi, kültürel ve doğal zenginlikleri yok edildi, okullar ve hastaneler, kamusal alanlar, sinemalar, sahiller, yaylalar, parklar ve yeşil alanlar ranta açılarak kamunun elinden alınarak özelleştirildi."
   Büyük rantlar büyük yoksulluklar getirir. 
   Yoksulları yok sayan, içinde yaşadıkları imkansızlıkları hor gören, onları aşağılayan vahşi bir sistemin içindeyiz hepimiz.
   (...)
   Foggo özellikle kadın ve çocuk yoksulluğunun derinleştiğine işaret ediyor:
   "Elektrikten tasarruf etmek için çamaşırı elde yıkayanlar, eti, tavuğu, peyniri lüks gıda tüketimi olarak almayanlar, kadın pedi yerine atlet, kumaş parçaları kullananlar, çocuk bezi yerine poşet kullanıp çocuğu erken aylarda tuvalet eğitimine zorlayanlar, çocuğa beslenme koyamadığında okula göndermeyenler, bebeği mama yerine hazır çorbaya alıştırmaya çalışanlar, evin bir odasında lamba açıp aynı odadaki sobanın etrafında akşamları toplanıp orada uyuyanlar, doğalgazı yakmadan battaniye, mont ile günü geçirenler, pazar artıklarını, market önlerinde atılanları toplayanlar, her gün askıda ekmek için fırın önlerinde belli saatleri bekleyenler, temiz su yerine musluk suyunu içme suyu olarak kullananlar, çocuklarına, eşlerine "tokum" diyerek yemek yemeyenler, uzak yerlere, alışverişe, kaymakamlık kapılarına, hastanelere yürüyerek gidenler, sosyal yardımları kesildiğinde azarlanıp terslenseler de o kapıda beklemeyi sürdürenler var."
   
   Türkiye'nin, soğukta, açlıkta, derin bir umutsuzlukta, özetle hayatları askıda yaşayan insanların giderek arttığı akut bir yoksulluk sorunu var. Hacer Foggo, kitabında sorunu ve çözümü en iyi şekilde özetlemiş:

   "Derin yoksulluk, "Kimse bizi fark etmez, kimse bizi görmez" diye yakınanların yoksulluğudur. Hak temelli yaklaşım, yoksulluk deneyimleyen insanların "ihtiyaç sahibi" değil, "hak sahibi" insanlar olduğunu savunur.

   Türkiye'de yoksulluk sorunu bir insan hakları sorunudur ve ancak bu temel üstünden yürütülen siyasetle çözülebilir.

   (ELÇİN POYRAZLAR - Cumhuriyet Gazetesi) 
    

***



ÖNER YAĞCI


 İnsanlık tarihi, düşünen, düşündükleri doğrultusunda yaratan, toplumun ve dünyasının dertlerini dert edinen sanatçılarla toplumlara ve dünyaya dert salanlar arasındaki savaşımın da tarihidir.
 Sanatçı içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. Sanatı, sanatçıyı yaratan koşullar, içinde bulunduğu toplumun koşullarıdır. Toplumdaki değişim istekleri ve değişimler, sanatçıyı da değişime zorlar. Öte yandan toplumları değişime zorlayan da sanatçılardır. 
   (...)
  Düşüncenin çeşitli yollarla aktarımında, içinde bulunulan dünyanın ve bu dünyada yaşayan insanların sorunlarından yola çıkan sanatçılar, bu sorunları yaratanların çeşitli engelleriyle karşılaşır.
  Her sanat, kendi çağının, çağındaki yaşama biçiminin izlerini taşır. Her çağ, kendi sanatının niteliğini belirler. Her çağın içindeki yeni arayışlar, her sanat için de geçerlidir.
  Emperyalizmin Yeni Dünya Düzeni'nin devlet güçlerinden paraya, silaha, medyaya, markaya kadar tüm araçlarıyla insanlığın her şeyini tükettiği koşulları yaşıyoruz bugün. Varlığını insanların sömürülmesine dayamış olan bu vahşi düzen, insanlığın bilimsel, teknolojik kazanımlarını, kültürünü özgür, demokratik, adaletli bir yaşama dönüştürmesini engelliyor. 
   Bu "yalan, korku ve baskı düzeni"nin geliştirdiği "tüketim kültürü" insanlığı tutsak alıyor. 
  Bir insanlık sevdası olan, özgürlük ve ölümsüzlük arayışının çağlar boyunca getirdiklerinin geleceğe taşınmasının en önemli aracı olan sanat, tarihinin en büyük engeliyle karşı karşıya bugün.
   Bu koşullara teslim olmak sanata ve sanatçıya yakışmaz.
 Yaşadığı dünyanın haksızlıklarına, adaletsizliklerine, yoksunluklarına, eşitsizliklerine karşı olmak sanatın, sanatçıların görevidir. Bu has görev, sanatın onurunu koruma, toplumun öfkesinin vicdanının çığlığı olma sorumluluğunu yükler sanatçılara. 
  Günümüzde yalanın, tüketimin, magazinleşmenin, korkunun, metalaşmanın, tekelleşmenin, bellek yitiminin yoğun saldırısıyla karşı karşıya bulunan sanatın, sanatçının görevi, kendisini ve yaşamı savunmaktır.
  Sanat, sanatçı, varlığını sürdürmek için, bu yalan ve korku düzeninin politikalarına karşı gerçek bir "siper" olmak, gerçek bir "duvar" oluşturmak zorundadır ki bu da sanatın, sanatçının "politikadan etkilenen" olmaktan çıkıp "politikayı belirleyen" bir düzeye yükselmesiyle olanaklıdır.
  Yaşadığı dünyanın ve toplumun ürünü olan, aynı zamanda dünyayı ve toplumu değiştirme kaygısı taşıyıp insanlığın sorunlarını dert edinen sanatçı, insanlığın başına bela olan düzenlere karşı olmak zorundadır.
  Yaşamı savunan sanatçıların sanatı politikayla iç içe olmak zorundadır.
 Sanatçı kimliğiyle politikaya müdahale etmek, sanatsal ürünüyle politik gerçeklerin savunulmasını üstlenmek sanatçının görevidir.
  İster istemez "politikanın içinde" olan sanatçı bir seçme yapmak zorundadır.
  Ya bu düzene boyun eğen, dolayısıyla dayatılan politik gerçekliği kabullenen bir sanat ve sanatçı: Ki örneği çok.
  Ya da başkaldıran bir sanat ve sanatçı: Ki gereksinmemiz bu.
  Bu ikisinin arasında bir yol yoktur ve seçim sanatçınındır. 

  (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***



ÖZDEMİR İNCE


   Tehdit edilen yaşam karşısında gerçek şair insan, vatandaş ve şair olarak ne yapabilir, ne yapmalı?

   Şu anda şöyle düşünüyorum: ilkin bu kapanı fark edecek kadar zeki ve duyarlı olmalı. Sonra asla teslim olmamalı. Pısmamalı. Gerekiyorsa şiiri bırakıp mekkârelik yapmalı. Ama asla Ortaçağ karanlığına teslim olmamalı. Karanlığı görecek ama karanlıkta da görmeli. 
   Her zaman olduğu gibi. Şairlerin artık sultan, vezir, paşa, prens, derebey gibi mesenleri (le mécénat, le mécéne, koruyucu, sponsor) yok, aileden zenginlerin dışında tamamı emekçi. Akılları varsa yoksuldan, ezilenden yana olurlar.

   (ÖZDEMİR İNCE - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)


***


   Mağrur, azın kıymetini bilen, çokta gözü olmayan, saygıyı ve nezaketi yüreğine mıh gibi çakan ve bu yüzden bu neoliberal ve bireyci toplumda var olamayan insanları yaşama savaşımı...
   Dünün de bugünün de yarının da kavgası adalet. Er ya da geç kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağını umut eden insanların yazgısının anlatımı...
    Ve öykülerim bu kavgada, kısa çöpü çekeni anlatan, omuz veren tarafta.

    (MEHMET S. AMAN - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

11 Nisan 2021 Pazar

OKU! İNSAN SANATLA YAŞAR!



Bağırırlar şaire: 

"Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.

Şiir de ne?

Boş iş.

Çalışmak, harcınız değil demek ki..."

 Doğrusu

bizler için de 

en yüce değerdir çalışmak.

Ve kendimi

bir fabrika saymaktayım ben de.

Ve eğer 

bacam yoksa

işim daha zor demektir bu.

Bilirim

hoşlanmazsınız boş lâftan

kütük yontarsınız kan ter içinde.

Fakat

bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:

Kütükten kafaları yontarız biz de.


VLADİMİR MAYAKOVSKİ

                                                                   (Çeviri: ATAOL BEHRAMOĞLU)


***


   Nazilerin 1933 yılından itibaren toplu kitap yakma eylemlerine hız verdiği, 1945 yılına dek de bu tarihe geçecek utanç verici pratiği sürdürdüğü biliniyor. Bilinen en büyük "yakma organizasyonlarından" biri 10 Mayıs 1933 günü gerçekleşmişti. Bu, kitapların yalnızca öylece ateşe atıldığı bir eylem değil, neden belli yazarın ve belli kitapların seçildiğine dair bildirilerin okunduğu, etraflı bir organizasyona sahip toplaşmalardan biriydi. Örneğin, Erich Maria Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok 'u, "savaştan kaçan askerleri betimlediği" gerekçesiyle yakılmıştı. Freud'un yapıtları ise "cinselliğe aşırı derecede vurgu yaptıkları" gerekçesiyle kara listeye girmişti. (sabitfikir.com)


***


   "Ne kadar ilerledik bilemem ama ortaçağda olsak beni yakarlardı, şimdi kitabımı yakıyorlar."

SIGMUND FREUD

(Portre: SALVADOR DALİ)


***


"Çocuktuk, büyüdük. Kitapları seçtik, başka şeyleri seçen insanlar arasında..."

ENİS BATUR

(Fotoğraf: ARA GÜLER)


***


"Çocukken kitapların tılsımlı olduklarına inanırdım, büyüdüğümde kesinlikle tılsımlı olduklarına ikna oldum."           (SENTA URGAN - Cumhuriyet Kitap)


***


   Yaşam başka türlü yaşanmıyor. Eğer düşleriniz varsa ömrünüzü uzatabilirsiniz. Bir insanı sevmekle nasıl çoğalabildiğinizi görürsünüz. Ve onun için yaşamayı göze alırsınız. 

   Sevince, tıpkı okurken ki gibi, ilerler insan. Zihninin kalıpları kırılır, yeni algılar edinir. Irmaklar yaratır kendine, kuyular açar, atlaslar kurar, dağları aşma gücünü kuşanır... Yetinmeyen bir duyguyla kendini amber kokulu çarşılara taşır. İnsan sesine, insan sözüne erdirir her bir bakışını. Günü dokur, zamanı eğitir, gözlerini soldurur bir kitabın sayfalarında. (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


   İnsan sanatla yaşar. Muhakkak ki barınma, beslenme, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel gereksinimlerimiz geliyor akla ama onlar yaşamak için. "İnsan" olmak için, "insan" gibi yaşamak için gereksindiğimiz öncelikle sanat. (KORKUT AKIN - Cumhuriyet Kitap)


***


"Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır."

ANDREY TARKOVSKİ




Merhaba!  

11 Mart 2018 Pazar

"ONLAR"




   Şevket Süreyya, Nâzım'ı Ankara'nın en yetkili kişilerinden bazılarıyla görüştürüyor: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer... Toplumcu - gerçekçi ilk yazarlardan Sadri Etem Ertem'in davet ettiği yemekte şair, Şükrü Sökmensüer'le konuşuyor. Sökmensüer: "Kapitalistleri, emperyalistleri yerdiğin zaman, bunlardan bizi mi kastediyorsun? Onlara karşı savaşan biz Kemalistler değil miydik," diye soruyor. "Pencereden dışarıya bak, gelişmek için bocalayan bir Ankara göreceksin. Bu davaya hizmet etmek hepimizin; bilim adamlarının, halktan kişilerin, şairlerin, memurların görevi değil mi?"
   Şevket Süreyya, gecenin devamını da anlatıyor: "Hava yumuşamıştı. Nâzım, İspanyol İç Savaşı hakkındaki şiirini okuduğu vakit, sert Emniyet Müdürü'nün dahi gözlerinde yaşlar vardı. Nâzım'a dönüp şu ilginç sözleri söyledi: 'Bu şiirde bir halk isyanı var, aynı bizim Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi. Nâzım, bizim Kurtuluş Savaşı destanımızı hiçbir şaiirin yazmamış olması yazık değil mi? İspanyol İç Savaşı, bizim Kurtuluş Savaşımızın yanında bir oyuncak. Sen bizim Kurtuluş Savaşımız hakkında bir destan yazmalısın.' Başka şiirler okundu, meclis sabaha kadar sürdü, dostça vedalaştılar." (Aydınlık Kitap)




Onlar ki toprakta karınca,  
                            suda balık, 
                                         havada kuş kadar
                                                      çokturlar;
korkak,
     cesur,
             câhil,
                     hakîm
                               ve çocukturlar
ve kahreden
          yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.


NÂZIM HİKMET











   "Hayatı yaratan, 
olayların yönünü çizen ve bunların karakter ve rengini veren tek başına insanlardır, 
Napolyonlar değildir, halkın kendisidir."

LEO TOLSTOY










biz sevdayı madenlerden tanırız
sevda ile dağları delen de bizden
paslanmaz bir yürekle sev de
demir bir yüzük ver sevdiğine istersen.


SENNUR SEZER











Dolayısıyla ülkeler bombalanmakta, iç savaşlar tetiklenmekte,
 küresel paylaşım mücadelesi sürmekte ve bunun sonucunda memleketlerinden ayrılmak zorunda kalanlar da ucuz işgücü olarak küresel kapitalizmin tedarik zincirine dahil olmaktadır. (EREN KORKMAZ - soL Haber)





  ...Bugün ambargolar altında kıvranan küçücük Küba, BM Gıda ve Tarım Örgütü tarafından dünyada açlıkla savaşta örnek ülke olarak gösterildi.
  Çünkü neden? Dünyada aslında her bir insana karşılık 7 kat fazla gıda üretiliyor. Ama mesele paylaşımda da ondan...



... 70'li yıllarda SSK'nın işçi primleriyle kurulan hem hastaneleri vardı, hem de jenerik ilaç fabrikaları.
   Bugün ise bir kanser ilacının neredeyse bir dozunu Hollanda firması Türkiye'de 200 - 300 bin lira gibi fiyatlardan satıyor.
   Amerikan, Fransız, İsrail firmaları da hakeza.
   SSK oldu SGK, jenerik ilaç fabrikaları çoktan kapatıldı.
   Her kullandığımız ilaca dünya kadar emperyalizm vergisi ödüyoruz.
 Michael Moore'un "Sicko" belgeselinde ABD'den alıp Küba'ya götürdüğü hastalar, Havana'daki eczaneden kullandıkları ilaçları birkaç kuruşa alınca mutluluk ve üzüntüden ağlıyorlardı.
   Çünkü aynı ilaçlar ABD'de 100 katına satılıyordu.
   Bizim hastalar da artık Kübalı değil, Amerikalı gibi. ( HÜSEYİN VODİNALI - Aydınlık Gazetesi)












Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Nasıl bir sevinç vardı gözlerinde.
Nasıl bir tutku.
Nasıl bir çareyi bilip de...
Onu çocuklara bakarken gördünüz mü hiç.
Neden kalmadı Küba'da, neden bilir misiniz yerleşmedi.
Çocuklar ölüyordu ilerde.
Çocuklar açtı. Çocuklar...
İşte.
Gözlerinde umut ve öfke, sürdü motosikletini, sürdü yaşamını sarpa.
Yol boyu çocuklar onu bekliyordu.
Çantasında ilaç, çantasında şeker ve devrim ellerinde...
Sonra çocuklar...
Sonra çocuk gülüşleri kanadı göğsünde.
Bir doktordu o...
Çocuklar And dağlarının tepelerinde onu selamlarlar.
O hep ordadır: Çantasında ilaç ve şeker, ellerinde devrim...
Ve göğsünde kanayan çocuk gülüşleriyle.

SENNUR SEZER











    Ne yapacağız ağabey, üretmeyelim mi?
  -Yok öyle şey, bütün sahneler bizim. Sonuna kadar üreteceğiz. Kardeşlik diye, eşitlik diye, aşk diye, şarkı diye, türkü diye, dans diye, resim diye, heykel diye, roman diye, şiir diye, ağaç diye, kuş diye, su diye, kadın diye, çocuk diye, erdem, vicdan, şeref diye diye üreteceğiz.
  Tiyatro suya yazılan yazıdır derler, halt ederler, tiyatro oyunu dediğin; hayatın bağrında, insan aklını zenginleştirmek için yazılır, oynanır ve oraya kazınır.
  Zalimin tiyatrodan korkması da bu yüzdendir.


ORHAN AYDIN












   Sanatı politikadan ayıramazsın. Memlekette kötü giden şeyler yükseldikçe sanat da tırmanır, engel olamazsın. Her şey sütliman giderken de sanat eleştirir. Yapıcıdır, onarıcıdır ve yol göstericidir. Sanata sırtını dönen iktidarlar ne kendilerinin ne de halkın hayallerini asla gerçekleştiremezler. Özetle;
 Güneşle ilgili hayalleri olmayanın, aydınlık geleceği de olmaz.


MENDERES SAMANCILAR














Merhaba!


                                      

4 Şubat 2018 Pazar

GERÇEK SANAT





   "Sanatçı çağına karşı birinci derecede sorumludur. Birinci derecedeki sorumluluğu, belge bırakması gerektiğidir. Yaşadığı coğrafyanın meselelerinde kendini sorumsuz göremez. Bunca acının, talanın, yağmanın ve insan onurunun ezildiği yerde, sanatçı oturup natürmort yapmamalı..."



MUZAFFER AKYOL








   "Batmakta olan geminin duvarlarına çiçek resimleri yapıyorsunuz ve bunun adına sanat diyorsunuz."



BERTOLT BRECHT







"Sorumsuzluk ayrıcalığını talep eden yazarların ve sanatçıların sayısı çok fazla.
Tarihten ve toplumsal mücadeleden ayrı tutulunca kültürel işlev metafizik bir şey olur."



EDUARDO GALEANO








   "Dolayısıyla sanat ve edebiyat kapitalizme karşı verilen mücadelenin cephelerinden biridir ve bu anlamda politiktir. Fakat kaba politika yapamaz. Kendi politikasını, estetik kaygıları gözeterek, insanlık durumunu en gerçekçi biçimde anlama çabasıyla sürdürmek durumundadır."


YAVUZ ALOGAN












   "Üç maymun önlerine yığılan dağ gibi etin, kanın keyfini çıkarırken, altta bu etleri parçalamak için kurtlar saldırıyor. Emperyalizmin bugün Suriye'de, Irak'ta, Libya'da, Afganistan'da yaptığı bu olaydır işte. Kurtlar sofrası kan revan içinde.
    Ben resmi yapacağım, şair şirini yazacak, heylektıraş taşını yontacak, tiyatrocu oyununu oynayacak, seramikçi hamurunu yoğuracak. Bir şartla. Olup biteni ıskalamadan, olup bitene sırtını dönmeden."



MUZAFFER AKYOL
   









"Bildiğim bir şey varsa, o da sanatta, şiirde güzellik kendi başına bir anlam taşımaz. Bir manası olmalı güzelliğin."



NÂZIM HİKMET














Merhaba!

27 Kasım 2016 Pazar

SANAT - EĞİTİM - İNSAN




   Okuyup da ne olacaksın dediler, ilkokuldan sonra okutmadılar. Hep ressam olmak istedi. Annesi, "Köy yerinde ressam mı olurmuş" deyip resimlerini yaksa da eline geçen her kağıda çizmeye devam etti...
   Mahişeker Kaya, karakalemle başlayan resim tutkusunu eşinin desteğiyle büyüttüğünü eşiyle gurur duyarak anlatıyor:
   Rengarenk tablolar çizmeyi çok istiyordum. Ama resim malzemeleri pahalıydı. Ne yapsam diye günlerce düşündüm. Eşim benim için bahçeye turşu malzemeleri ekti. Onları turşu yapıp sattım. Aldığım ilk parayla boya ve tuval aldım. Sanki içimde bir kuş vardı. Hâlâ kırtasiyeye giderken çocuklar gibi heyecanlanıyorum. Sanat benim için hayatın tüm renklerini kapsayan bir alan...


   Mahişeker Kaya, resimlerini yaparken Farid Farjad ve Cem Adrian dinliyor. Kaya, "Sanatsız bir hayat düşünemiyorum. Şiir yazıyorum, kitap okuyorum. Ev işlerinden kalan tüm zamanımı sanata ayırıyorum. Çektiğim zorlukların yanında resim ve şiir bana terapi gibi geliyor. Evimde küçük bir atölye kurdum. O küçük atölye benim dünyam" dedi. (MÜJDE OKTAY - Aydınlık Gazetesi) 









   Fazıl Say'ın annesi Gürgün Hanım evladının nasıl dünya yıldızı olduğunu şöyle anlatıyor:


  "Toplumda Fazıl Say'ın başarısını tamamen doğanın ona bahşettiği üstün yeteneğe bağlayıp parlak sözlerle, süslü edebiyat cümleleri ile sihirli bir yükseliş şeklinde anlatma eğilimi var. Onun başarısını peri masalı gibi anlatmanın kimseye bir yararı yok. Çünkü, bana göre çocuktaki üstün yetenek doğadaki petrol yataklarına benziyor. Evet, eğer ilgilenilmiyorsa doğada petrol yataklarının var olması hiçbir değer taşımaz. Çocuklarda var olan müzik yeteneği ile de ilgilenilmediği takdirde yetenek yok olup gider. Oysa petrolün araştırılması, bulunması ve yeryüzüne fışkırtılması gerek, tıpkı çocuktaki üstün yeteneğin ipuçlarını bulup ortaya çıkartmak gibi.
   Fışkıran ham petrolün nasıl işlenip rafine edilmesi gerekiyorsa yetenekli çocuğun da yetkin hocalar tarafından eğitilip pırıl pırıl parlatılması gerekir..." (Cumhuriyet Kitap)





   Paris Komünü'ne damgasını vuran fikir, "politeknik", yani "bütünsel" eğitimdi, çocuklar öyle eğitileceklerdi ki; kafa emeğiyle kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalkacaktı. Erkek ve kız çocuklar hem teorik hem pratik eğitim alacaklar, hem okula hem atölyeye gidecekler, hem bir aleti ustalık derecesinde kullanabilecekler hem de kitap yazabilecekler ya da enstrüman çalabileceklerdi. Böylece sadece elleriyle değil kafalarıyla da üretmeleri amaçlanıyordu.
   Kömün eğitiminin ahlaki ilkeleri, Paris sokaklarına asılan posterlerde şöyle sıralanıyordu: "Çocuğa başkalarını sevmeyi ve onlara saygı duymayı öğretmek, çocukta adalet sevgisi uyandırmak, kendisine verilen eğitimin herkesin çıkarları düşünülerek verildiğini öğretmek." ( FATİH YAŞLI - BirGün Gazetesi)  







   ...Müzik, daha geniş bakarsak da sanat, bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminin tohumları zihinlerine, kalplerine yerleşmiş çocuklar,"birisi" olmanın yollarını insani değerlerde arayacaklardır... ( NURGÜL ATEŞ- Aydınlık Kitap)






   Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir. Onlar için umut vardır. 



OSCAR WİLDE
(Dorian Gray'in Portresi)






   Kapitalizm insanı, insan olmaktan çıkarıyor, yerine yalnızca tüketen/sorgulamayan "insan olmayan insan" olarak "The İnsan"ı koyuyor. Oysa gerçek sanatın bir tek temel ölçütü var; insan. Her şey bunun için. Yazın da, sanat da!

HALİT PAYZA







Merhaba!