eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2023 Perşembe

HALKTAN DAHA YÜCE BİR DEĞER YOKTUR

 

   "... Bağışlar geldi. Çok duyarlı bir toplum! Bu halkın çok güçlü olduğunu, bu halkın, bu coğrafyada yaşayan insanların güzelliğini gösteriyor. Aynı zamanda da üzüyor. Bu güzel insanlar bu kadar yalnız bırakılmamalı, bu güzel insanlar bu acıları yaşamamalı daha doğrusu!"

  "Bu çok üzdü. Keza hepimizin takip ettiği, sosyal medyadaki, benim en çok zaten anlayamadığım, orada güzel insanlar gönüllü gidiyor yardım ediyor. Oraya insanlar niye yardıma gidiyor; devlete yardıma gidiyor ya! Tabii ki insanlar acılı, tabii ki feryat edecek, isyan edecek! Çok doğal, o insanları kucaklamak lazım, o insanları cepheleştirmemek lazım, onları sağaltmak, anlamak lazım. Bu çok doğal yani! Orada insanın enkazın altında çoluğu çocuğu, annesi, babası var ve kimse yok yanında! Tabii ki bir şeyler söyleyecek, rahatsızlığını dile getirecek. Bunu anlamak lazım, bundan mikrofon, kamera çekmemek lazım! Gidip özellikle o insanlarla konuşmak lazım! 

   Yardıma giden insanları ötekileştirmemek lazım! Her gönüllü giden insan, her sivil toplum örgütü, devletine yardıma gidiyor, başka kime gidiyor. Devlet halktır. Halktan daha yüce bir değer yoktur. Ve insanlar orada acılar içerisinde. Birazcık kendini onların yerine koyması gerekiyordu siyasilerin. Bu çok üzdü ve düşündürdü. Hâlâ deprem öncesi söylemlerin tekrar ettiğini görmek çok üzücü!" 

    (SUNAY AKIN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Nasıl anlatmalı, insanların en çok şu sırada birbirine ihtiyacı var. Yüz yüze konuşmaya, bir araya gelmeye, birbirine dokunmaya, sarılmaya. İnsan sosyal bir hayvandır. Zaten 20 yıldır ayırımcılık politikalarıyla herkes yalnızlık, kin, "ötekileştirme" girdabına itilmişken, umutsuzluk içinde kıvranırken, gençleri arkadaşlarından, ortak mekânlarından, hocalarından ayırmak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür. 

   Şimdi aynı kötülüğü kültür ve sanat yaşamımıza da yapmaya çalıştıklarını görüyoruz. Müzik sustu. Tiyatrolar sustu. Olmaz! Yanlış!

  Beyler kendinize gelin! Müziğin de tiyatronun da kökeninde bir gereksinim var. Paylaşma ve dayanışma duygusu var. İnsanların birlikte, bir arada, yan yana, omuz omuza bunları izleme gereksinimi var.

  Tiyatro sözcüğü (Yunanca "Theatron" - görme yeri) Dionysos'tan günümüze, en batıdaki İngiltere'den en doğudaki Çin ve Japonya'ya, insanların bir arada görebilmesinden, izlemesinden gelir. Dinsel, inançsal kökenleri vardır.

 Batı tiyatrosunda koro, bizim geleneksel tiyatromuzda, köy seyirlik oyunlarında, ortaoyununda meddah, ortak duyguları anlatan olmuştur, "anlatıcı" olmuştur. Kitlelerin "dili, ağzı", "duygu ve düşüncesi" olmuştur. 

  Şimdi bunları, tiyatroyu da müziği de tümden susturmak değil, tam tersine acıları paylaşmak, dayanışmayı artırmak, görülmeyeni göstermek, fark ettirmek, yaraları sarmak; şefkate, empatiye, bütünleşmeye ulaşmak için kullanmalıyız.

   (...)

   Son sözü Nâzım Hikmet'e bırakıyorum: Sanatı tarif ettiği "Saman Sarısı"ndaki o dizelere:


bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşünüyorum ve anlıyorum ki

bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.


Eğitimden sonra sanatı da kurutmaya, kurban etmeye çalışmayın!

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)     

24 Kasım 2019 Pazar

CUMHURİYET VE EĞİTİM





   Var olmak için bağnazlık aşılmalı. Dünyanın adaletsiz gidişinde, bağnazlığın egemenliğinde iş zor. Ama zoru gerçekleştirebilmenin keyfi de çoktur. Bu keyfe kavuşmak için roman, öykü, şiir, deneme, felsefe okumalı.


ÖNER YAĞCI
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



   HASAN KUDAR anlatıyor:

   "İnönü gelmişti enstitümüze bir gün. Dersliklerimizi, işliklerimiz, tarım alanlarımızı gezmiş, yamaçta koyunları yayan bir kız arkadaşımıza rastlamıştı sonunda. Yanına yaklaşıp torbasında ne olduğunu görmek istemişti. Arkadaşımız kumanya torbasını açmış, bir çeyrek peynir ekmekle son okuduğu kitabı, Antiogone'u göstermişti cumhurbaşkanına. Hepimizin okuduğunu söyledi. Çok duygulanmıştı İnönü. Yanındakilere dönüp, 'Gördünüz mü' demişti, 'ekmekle kitap bir tutuluyor enstitülerde. Ne zaman erinden komutanına, cumhurbaşkanından sade vatandaşına değin ülkemde insanların azığının yanına kitap konabilirse, o zaman kurtulacaktır Türkiye." (Büyük Oğul Efsanesi - ÖNER YAĞCI)



   İSMAİL HAKKI TONGUÇ anlatıyor:

   Geziye katılan Sirer, trende bir ara bana sataştı: "Bindiğim atın benden akıllı olmasını istemem ben. Biz yöneticilerin kapısına kazma kürekle dayanmalarını mı istiyorsun bu köylülerin?"
     Sirer, o çekingen, yüzeysel de olsa saygılı meslektaş havasından çıkıyordu. Eğitim deyince onun kafasında her yaptığı doğru olan ulu bir devlete sorgusuz boyun eğecek uyruklar yetiştirmek vardı. Benim amacımsa kendi kendisini yönetecek, düşünen, tartışan, haklarını bilen, bunları almak için örgütlenebilen çağdaş cumhuriyet yurttaşları yetiştirmekti. (Büyük Oğul Efsanesi - ÖNER YAĞCI) 



***



   "Eğitimin amacı kişiyi, ülkesinin ekonomik düzenini, toplumsal koşullarını geniş halk kitleleri yararına değiştirecek, bu alanda karşısına çıkacak engelleri yenecek yetkinlik ve etkinliğe kavuşturmaktır."


İSMAİL HAKKI TONGUÇ



***



"Cumhuriyet nedir bilir misin! 
Kahramanmaraş'ta ayakkabı ustasının oğlu fakir Tahsin Yücel'in, 
Fransa'da Legion de Honour çeviri nişanı alabilmesidir."


ONUR CAYMAZ








Merhaba!
   

22 Nisan 2018 Pazar

ÇOCUKLARIMIZI İYİ YETİŞTİRELİM




   Okumayan öğretmen yahut kütüphaneci, yine okumayan pazarlamacının anlattıklarına inanır ve öğrencilerine muhtemelen okumayacakları kitaplardan almasını şart koşar. Bu çembere dahil olan hemen hemen herkes bir şeyler kazanır, ama kaybeden çocuk olur. Okuma alışkanlığı edinemez... Estetik beğenisi gelişmez... Dünyaya eleştirel bakma imkânından mahrum kalır... Dahası, birey olamaz. (NURGÜL ATEŞ - Aydınlık Kitap)




   Ortaokul ikinci sınıfta matematik dersinde öğretmen beni tahtadaki matematik problemini çözmeye kaldırıyor. Uğraşıyorum ama yapamıyorum, başımı umutsuzca iki yana sallıyorum. Öğretmen, "Başını sallayacağına tahtaya vur tahtaya" diye kükrüyor.
   Üzerinden 60 yıldan fazla geçmiş, hâlâ kabus gibi hatırlıyorum. Dahası, üniversitede felsefe okumaya gelip karşıma psikoloji ve bilim tarihi derslerinde de matematik çıkınca iyice yılıyorum...
 ... Geçenlerde Zeynep Oral, Münir Özkul'un şöyle dediğini nakletti: "Bırakmıyor adamın peşini çocukluk korkuları... O nedenle, çocukları çok sevmeli, onlara çok anlayış göstermeli."
   Olumlu duyguları desteklemeye, olumsuzları safdışı etmeye çalışmak önce okulun ve öğretmenlerin görevidir. Elbette kendileri bu olumsuzlukları yaratmasalar daha iyi olur.
   Bu vesileyle, öğrencileri - yaşları ne olursa olsun - öğretmenler hakkında birçok şeyin farkında olduklarını belirtmek isterim. İşte güzel bir örnek: Bütün öğretmenler eğlenceli, mizah duygusu sahibi, kibar, sabırlı, adil olmalı (Kimberley, 11 yaş). Ve çarpıcı bir diğer örnek: Bizim bir "öğretmene öğretme" günümüzün olması gerektiğini düşünüyorum. Öğretmene bir çocuk olmanın ne olduğunu öğretebiliriz (Jonathan, 10 yaş). (BEKİR ONUR - Cumhuriyet Gazetesi)



Fotoğraf: DİLEK YURDAKUL UYAR









   "İlköğretim umum müdürünün aracılığıyla Ankara Hıfzıssıhha Kurumu doktorlarından - daha sonra Adana milletvekili olan - rahmetli Ali Menteşoğlu'nun köye gelmesi sağlandı. Doktor haftada bir gün geliyor, gece kalıyor, çocukları muayene ediyor, iğnelerini yapıyordu. Aynı zamanda köylünün de hastalarına bakan doktor ertesi gün Ankara'ya dönüyor ve bu iş için ücret almıyordu.
   Hasanoğlan'da istasyon yoktu.Yedi kilometre ilerde Lalahan istasyonunda iniliyor oradan enstitüye yayan geliniyordu. Enstitünün bir taşıma aracı yoktu. Ali Menteşoğlu'da yayan geliyor ama kendisine sorulduğunda, enstitü sakinlerini üzmemek için vesaitle geldiğini söylüyordu. Bir gün yine aynı şekilde geldiğini söyleyince, ayağındaki çamur gösterilerek pek de vesaitle gelmişe benzemediği söylenince, gülerek 'O kadar da olacak!' cevabını vermişti. Ali Menteşoğlu'nun bu şartlarda gelip gitmesi enstitü mensuplarını fazlasıyla üzüyordu. Bu fedakâr doktora herkes minnettardı.
   İdareciler bir araya gelerek bir defaya mahsus olmak üzere 500 lira ücret vermeyi kararlaştırdılar, bordroyu hazırlayıp imza etmesini rica ettiler. Ali Menteşoğlu gülümseyerek 'Siz burada sabah altıda kalkıyor, işe başlıyor, gece 24'te yatıyorsunuz; hatta geceleri de hizmetiniz oluyor. Bu memlekete hizmetlerin en büyüğünü yapıyor, bundan da zevk alıyorsunuz. O halde müsaade edin de bu kuruluşa hizmet ederek haftada birkaç saat de ben zevk alayım,' diyerek bordroyu iade etti. Bu sözleri orada bulunanların gözlerini yaşartmıştı." (MUSTAFA GÜNERİ - Hasanoğlan Köy Enstitüsü Müdür Yardımcısı)


  


   Babam Necati Arslan, Köy Enstitüsü mezunuydu. Denizli'nin geri kalmış köylerinden birinde, Çameli'ye bağlı Kolak'ta doğmuş, okuma - yazma oranının çok düşük bulunduğu köyden okumak için ayrılan ilk çocuk olmuştu. Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirip önce öğretmen, sonra da emekli olana dek ilköğretim müfettişi olarak çalıştı.
   Bir anlamda, kaderini kendisi çizmiş, yaşamını köklü biçimde değiştirme cesaretini göstermiş, çocuk denecek yaşta köy dışında ayakta kalabilmek için çaba göstermiş, bu konuda kardeşlerine de örnek olmuştu. En sevdiği türkü, "Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim / Hem annemi hem babamı, ben köyümü özledim / Kardeşlerim yolları bilse de gelse..."ydi.
   Ölene dek köyüne ve köylüsüne bağlı kaldı ama kültürel olarak da kentli olmanın ve Cumhuriyet değerlerinin her türlü gereğini yerine getirdi. İlerici, aydınlanmacı bir insandı. Aile boyu yapılan ev ziyaretlerinde tanıyarak çok sevdiğim okul arkadaşları da onun gibiydi.
   İyi bir kütüphanesi vardı, okumaya düşkündü ve en iyi hediyenin kitap olduğuna inanırdı. Uğur Mumcu'ya, Fakir Baykurt'a, İlhan Selçuk'a, Talip Apaydın'a hayrandı. Bu yazarlar İzmir'de "Fuar"a geldiklerinde mutlaka evdeki herkes için tek tek kitap alır ve adımıza imzalatırdı.
   Sık sık, eğer babamın yolu Köy Enstitüsü'yle kesişmese ne olurdu, nasıl bir hayat sürerdi, devamı, yani "bizler" nasıl insanlar olurduk diye düşündüm. Sonunda da kendimi hep, tıpkı babam gibi Köy Enstitüleri'ne borçlu hissettim... (TUNCA ARSLAN - Aydınlık Gazetesi)



   









"Kâhinler ve müneccimler hiçbir veriye dayanmadan gelecek öngörüleri yaparlar.
Bilimi rehber edinenlerse verilere dayanarak gerçekleri ortaya koyarlar ve toplumların yolunu aydınlatırlar."


EYYÜP ALTUN











Merhaba!