11 Ekim 2026 Pazar

BÂKÎ

 


Geçmiş yüzyıllarda Beyazıt Meydanı dut ağaçlarıyla doludur. Kâğıtçılar ve bin çeşit eşya satan dükkânlar meydanın çevresini süsler.
Reşat Ekrem Koçu Binbirdirek Batakhanesi adlı romanında Beyazıt Meydanı'nın XVI. yüzyıldaki dut ağaçlarını şöyle anlatır:
"Beyazıt Meydanı'nın dutları kırk kadar ağaçtı. Her yıl dut mevsimi, çarşının çıraklarından on beşer, on altışar yaşında kırk oğlan dutçu seçilirdi. Küçük hâfızlar her sabah Sultan Beyazıt Veli'nin hamamına girerler, yıkanıp boy aptesti alırlar, sabah namazından sonra da kolları sıvalı, çıplak ayaklarında takunyalar, ilahi okuyup meydanı üç defa döner dolaşırlar sonra ağaçlara çıkıp yerlere serilmiş tertemiz çarşaflara dalları silkelerlerdi. Ve her çocuk kendi silkelediği dutları 'Sultan Beyazıt Veli'nin ruhu için!' diyerek gümüş kepçelerle İstanbul halkına dağıtırdı."
Burada, [Beyazıt] Camii'nin önündeki çınarın dibinde XVI. yüzyılda divan şairlerinden Zâtî'nin küçük bir dükkânı da vardır. Balıkesir'de doğan, orada bir süre çizmecilik yaptıktan sonra İstanbul'a gelen ve II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman çağlarında devlet büyüklerine yazdığı kasidelerle geçinen Zâtî (1471-1546) yaşlılığında burada remil atarak geçimini sağlar. Şair Zâtî'nin Remilhanesi diye ün salmış bu dükkânda Zâtî genç ozanlara dersler verir, onların yetişmesine çalışır. Buranın gediklilerinden biri de şair Bâkî'dir.

(SALÂH BİRSEL - Kahveler Kitabı, İş Bankası Kültür Yayınları)

***

Zâtî'nin Beyazıt'taki Dükkânını Anlatır

Kırağı düşmüş soğuk mermer zemini süpürmeyi bırakmış, içeriyi gözetliyordu meydancı. Beyazıt Camii'nin kocaman avlusunda yan yana dizilmiş dükkânların önünü her sabah hızlıca süpürür, Zâtî'nin dükkânının önüne gelince yavaşlardı. Ot süpürgesini elinden bırakmadan, burnunu cama iyice yaslardı. Fark ederse, dikkati hemen dağılırdı Zâtî'nin.
Camın ötesinde her şey hep aynı görünse de kanmazdı meydancı. Hem şair hem remilciydi ya. Zâtî'nin dükkânında eşyalar havada uçuşuyormuş deseler bile yadsımazdı. O kadar olsa neyse. Feracesini takıp geleni de oradaydı.
Geniş avlu daima hareketli, tertemizdi. Ama güz mevsiminde kuru yapraklar olurdu. Yerdeki ak mermerin üstü, Bizans'tan kaldığı söylenen yaşsız bir devle, Fatih'in tek asırlık genç çınarlarının umursamazca döktüğü kuru yaprak öbeklerinden geçilmezdi. Bir de yeşil çam ağacının yanına kümelenmiş dut ağaçlarının -esnafın dut toplama merasiminden sonra- olgun, şerbetlenmiş tek tük dökülen taneleri.

Medreseli Gencin Akşamın Dar Vaktinde Zâtî'nin Dükkânına Gelişini Anlatır

Genç hevesliler, günün son durağı remilci dükkânının küçük tokmaklı kapısından teker teker girdiler. Ellerinde özenle ciltlenmiş çoğu meşin kaplı defterlerde okunmayı bekleyen gazel, kaside, mesnevileri vardı. Üstatlarının yanında selamla kafalarını eğerek buldukları tabureye oturdular. Üstleri başları, defne kokulu pak gençler, önce kendilerininki okunsun diye, yine birbirleriyle gizli bir yarışa girdiler. Sarayın kapısından bir kasideyle girip hami edinmek hepsinin hayaliydi. Zâtî ne derse itirazsız düzeltiyor hatta gerekirse aruzun kalıbını değiştirip yeniden yazıyorlardı. Böylesi büyük gazel ustasının yanında oturmak bile onlar için gerçekleşmiş bir hayaldi. 
Fakat Zâtî'ye göre içlerinden biri hep dinliyor, sonra gidiyordu. Acaba ilk önce ne yazacaktı diye, merak etmiyor da değildi. Kaside, gazel, mesnevi yoksa mensur mu?
(...)
Geç vakitte kapının aralandığını görünce meraklandı, Zâtî. Gelen, medreseli gençti. Fakat tabiatı gereği ölçülü tavrıyla bekledi kapıda, içeri girmeden: -Hocam geç olmadıysa gelsem olur mu, dedi, elindeki kâğıdı göstererek. Zâtî, medreselinin neyi kastettiğini tahmin edince, acele etmekten vazgeçti. -Tabii, dedi. O vakitte okutamasa, bir daha okutamaz gibiydi gencin ifadesi. Nedense tez canlıydı bu yeniler, hemen olsun isterlerdi. Yeniden yerine oturmaya gitti. Genç, soğuyan dükkânın kapısını hızlıca kapatıp taburelerden birini hocasının karşısına çekti. İkisi de bu dar vakitte eski düzenlerine dönmüştü bile. Zâtî, her söze tamam diyecek bir ademî değildi. Onun yüreğindeki içtenliği, hevesle yüksünmeden gelişi, oturtmuştu Zâtî'yi tekrar yerine. Yorgunluğunu unutup merak ve heyecan onu da sarmış olacaktı ki, ayin başlamış gibi katılaştı: -Sen oku, ben dinleyeyim, dedi arifane bir edayla. Fakat birbirlerini bile zor seçtiklerini fark edince, içine sinmedi Zâtî'nin; çökmüş karanlığı aydınlatmak için epeydir kullanmadığı kandili buldu. Önce yağına baktı. Yaktığında etraf gün doğmuş gibiydi. Artık hazırdı. Alçak ses tonuyla başladı genç de okumaya:  

Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dilber düşer
Gûyiya mir'ata aks-i pertev-i hâver düşer

(Ne zaman gönlüme sevgilinin yanağının hayali düşse,
sanki güneş ışığı aynaya düşmüş gibi olur.)

Zâtî katılığını bozmadı: -Fikr-i ârız-ı dilber -sevgilinin yanağının hayali- bak sen... Devamını genç çekinerek getirdi: -Gûyiya mir'ata aks-i pertev-i hâver düşer. Tekrar mırıldandı Zâtî: -Sanki güneş ışığı aynaya düşmüş gibi olur. Müthiş! Olamaz böyle sağlam, kusursuz söyleyiş. Bu mananın aruz ile uyumu, yok yok, genç birine ait olamaz, dalga mı geçiyor, diye düşündüğü yüzüne de yansıdı o anda. Bu medreseliyle konuşmalı, nasihatlerde bulunmalıydı. Burası remilci dükkânıydı. Sözün sırrıydı remil. Lazım gelirse de söylenirdi. İki mürekkebe kalem batıran hemen böyle oluyordu nedense. Akşam akşam, diye kızdığı yüzüne vurdu. Fakat genç ısrarla: -Medresedeki Karamanîzâde Mehmet Hocama yazdım. Eğer hatam yoksa yarın sabah hediye edeceğin, diye suçluymuş da suçsuzluğuna delil arar gibi söyledi. Zâtî'nin ikna olmadığını görünce isterse yemin edeceğini bile. 
Zâtî çoktan kendi içine dönmüştü. İşin zorluğunu bildiğindendi itirazı. İfade kudreti, ince hayaller, ikinci manayı yakalamak kolay değil, diye düşündü. -Bir şartla anlarım, bunu  senin yazdığını, deyiverdi. Aklına yeni başladığı sabahki gazel gelmişti. Remil baktıran hatunun yüzünü düşünürken, sonunu bir türlü getiremediğini söyleyemedi: -Aslında buldum fakat muhayyileme gelen, dilime gelmedi, dedi. Hayalini anlattı gence: -Yüzüne vuran ateşin aksi. Gözleri, hüznü, belli etmediği perişanlığı... Odun ateşinin aydınlığında geldi hayalime, dedi. Yarım bıraktığı gazele tekrar baktı, umutsuzca uzattı. 
Hocasının anlattığı tahayyülü, sabah kapıda karşılaştığı kadına benzetse de söylemedi. Sadece o anın içindeydi şimdi medreseli. "Odun ateşinin aydınlığı," diye tekrarladı. Hocasının uzattığı yarım kalan beyite baktı. Genç, daha okurken aruzun kalıbına oturttu şiiri, bir an düşündü fakat o kadar kısa sürdü ki o an, elindeki kalem, sanki kendiliğinden gitti, kâğıdın üzerinde. Yanlış anahtarla zorlanan kapıya, doğru anahtarın takılması gibi açıldı tıkanan sözcükler. Şiirin tamamını son haliyle yeniden okusa da, Zâtî sadece eksik olan beyiti duydu. Hızla uzandı, aldı elinden. İçinden tekrar okudu:

Noldun inlersin felek hercâyi cananun mı var
Seyr ider her menzili bir mâh-tâbanun mı var

(Felek, ne oldu inliyorsun? Uçarı bir sevgilin mi var?
Her yeri dolaşan bir parlak ayın mı var?)

-Bir mâh-ı tâbanun mı var. -Her yeri dolaşan bir parlak ayın mı var? Zâtî, besmele çekti içinden. Tam ifade etmek istediğiydi bu. Heyecanını belli etmekten hiç rahatsızlık duymadı. -Hocana hediyeni verirken çok selamımı söyle, dedi. 
Katladığı kâğıdı cübbesinin iç cebine özenle gülümsedi, genç Bâkî. 

(MELİHA YILDIRIM - Remil, Alakarga Yayıncılık)






Merhaba!
     

4 Ekim 2026 Pazar

KÖMÜR MADENİ: HERKESİN BİLDİĞİ SIRLAR

 



"Bizdik kemiklerimizdi yanan.
Isıtan evlerinizi
Odanızı ısıtan
Yemeğinizi pişiren
Çarklarınızı çeviren.

Bizdik kara elmasın törenlerinde övülen.
Ama
Yanan hep bizdik
Sizler kömür sandınız."

(MUSTAFA EYRİBOYUN)

***


Öncelikle ülkemizin her kömür madeni bölgesinde herkesin bildiği sırlardan başlayalım: Sevgili okurlarım, kömür damarının en önemli özelliği, "narin" olması. Ne demek narin? Adı üstünde, çıkarırken onun suyuna gideceksin, kızdırmayacaksın, ona soluk alması ve yanmaması için zaman vereceksin. Sonuçta kömür yaşayan bir şey. 
Kömür ocağına girerken uykunu almış olacaksın. Karnın tok olacak. Öyle pazardan alınan çizmelerle madene inilmez. Çizmenin tabanında koruyucu olması gerekir. Çünkü her an ayağın kayabilir ve önlenemeyen metan kuyularından birine düşüp anında ölebilirsin.
Madende tuvalet yoktur, bu durumda aşırı ishal olduğunda madende çalışmayı reddedeceksin! Ama anında yevmiyen kesilir.
Maskelerin uyduruk olduğunu dünya âlem bilir. 
"Hadi" sözcüğü madencinin lügatında lanetlenmiş bir sözcüktür. Çünkü gün boyu, arada uyuklayan çavuşlar, uykularında bile "hadi, hadi" diye seslenirler. "Hadi ulan bugün kotayı dolduramadık!" Bu nedenle madencilerin yakınları onlara asla "hadi" diye seslenmezler. 
Madenci aileleri çocukları erkek olduğunda pek bir sevinirler. Çünkü 18 yıl sonra çocuk da madende çalışmaya başlayacağından eve giren para artacaktır.
Kızlar madencilere kaçarlar. Böylece kızın ailesi çeyiz yapma yükünden kurtulur. Eh oğlan da madende çalıştığına göre, yapsın. Düğünden hemen önce iki ailenin barışması şaşılacak bir durum değildir.
Yeni yasadan önce madenciler yirmi yılda emekli oluyorlardı. Bu pek güzel yasa değiştirildi, şimdilerde 56 yaş aranıyor. Gene de erken girenler 40'a gelmeden emekli oluyorlar. Bu da madenciliği cazip hale getirmiş.
Madencinin en sevdiği vardiya gündüz vardiyasıdır. Bu vardiya 7'de başlar, 3'te biter. Hem geceyi yaşarsın hem gündüzü. Vardiyası gündüz olanın yüzü güler. Ailesi bayram eder. 
Madenci bir süre sonra yerin altında, "Dikkat, ölüm tehlikesi" levhalarını görmemeye başlar. Bu da ölümcül kazalara neden olur. 
İşçi toplayan taşeronlar, vicdanlarını yitirmek için adeta kendilerini eğitmişlerdir. Ne çocuğun hastalığı ne işçinin kendisinin hastalanması mazeret kabul edilir! Yevmiye derhal kesilir.
Madenci eşleri gün boyu sürekli dua ederler. Yemek yaparken, çocukları okula gönderirken: "Şu vardiya bitse de kocam sağ salim eve gelse." Çünkü bellekleri madende ölen insanların hikâyeleriyle dopdoludur. Herkesin uzak ya da yakın bir akrabası madende ölmüştür.
Maden sahipleri, onun amirleri asla işçiyi düşünmezler. İşçiler bunu bilir ve ne yazık ki kabul ederler. "Bu iş böyle gelmiş böyle gider" derler.
Ve gene bilirler ki devlet ve iktidar sahipleri, Bülent Ecevit dışında, madencileri adamdan saymaz.

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)



Merhaba!

28 Eylül 2026 Pazartesi

ÜÇ ŞİİR

 

Nâzım hasta diye duyuyorduk. Nâzım'ın parası yok diye duyuyorduk. Nâzım bunalıyormuş diye duyuyorduk. O yazdıklarıyla bütün bunları yalanlamakta diretiyor, şaşılacak bir yürek sağlamlığı ve disiplin örneği veriyordu. "Nâzım ağabey hapislerde çürüdü" diye mısra düşürüp dövünen Cahit Sıtkı'yı özel bir şiiriyle terslemişti:

"Yatar ama zincirini kırmış yatar / en yüksek mertebeye ermiş yatar."

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Sol)

 



Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalbağrısı
Alır beni tâ Bursa'ya götürür

Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Yüreciğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür

Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür.

(CAHİT SITKI TARANCI)




hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız

biz, ey sürgünlerin nâzım'ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek 
lacivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

(HİLMİ YAVUZ)




Onca yılgıya yoldaştır,
dayatılan onca derin susmaya;
anlarız anlamasına da
hüzün değildir bize en çok yakışan.

Kirli eller sokulur ekmeğin barışına,
bozulur okulun mayası,
dilin köklerine zehir akıtılır,
kıramaz hüzün yaşamın çetin çekirdeğini.
İlle de yaşama sevinci, 
ille de yaşama istencidir
bizi direngen kılan
anlarız anlamasına,
yaşarız yaşamasına da
hüzün değildir bize en çok yakışan.

(AYTEKİN KARAÇOBAN)






Merhaba!

20 Eylül 2026 Pazar

AĞZIMDA ÇAKIL TAŞLARI

 


Her şeyi ağız dolusu gülermişçesine söylerdi.
Daha önce tarif etmiş olmalıyım.
Şöyle demiş miydim?
Ağzına bir avuç çakıltaşı doldurmuş, konuşmaya çalışır gibi.
Demiştim. 
Onu böyle tarif etmeyi seviyordum. 

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)


***




Şu ağaç, benden önce de ağaçtı, benden sonra da çiçeklenecek
ya ben, kuruyorum yazdıkça, ne soğurulacak bir yemiş
ne şafağın kılıcıyla dalgalanan bir damla gölge
sözcükler, çakıl taşları gibi gıcırdıyor ağzımda.
Sözcükler, sözcükler, sözcükler... Anlam çanları.
Nasıl inansınlar ki bana,
şiirime giren her sözcük öldüğünü biliyor
bazı sözcüklerse dokuz canlı, başka bir yüzle çalıyorlar kapımı
o öç duygusu yaşatıyor belki de onları bunca uzun ve öfkeli.

"Şiirim yaşayacak mı?" diye sormuştum
yaşlı, nemrut bir şaire bir gün, sözcüklerden çok.

(MUSTAFA KÖZ - İki Yüzlü Zar, Ve Yayınevi)


***



Demosthenes gibi yap
Ağzında çakıl taşı denize karşı konuşurdu o
Senin de dizeler olsun ağzında
Onlarla otur kalk
Onlarla uyu
Onlarla uyan.

(SABAHATTİN KUDRET AKSAL - Şiir Üstüne Notlar)






Merhaba!

13 Eylül 2026 Pazar

ORTADOĞU VE SÖMÜRÜ

 


Karikatür: BURAK ERGİN

***

MÖ beşinci yüzyılda yaşamış sofist filozof  Kallikles, yasaların alt sınıfları, ezilenleri korumak için güçlülere karşı oluşturulduğunu savunur. Ona göre üst sınıflar, aristokratlar zayıflara göre daha zeki, üretken ve iradelidir. Zayıflar bu eksiği kapatmak, güçlüleri sınırlandırmak için yasaları yapmışlardır. Ona göre doğaya uygun olan, güçlünün zayıfa efendi olmasıdır. Çünkü hâkimiyet kurma, daha çok kazanma ve içgüdülerini serbestçe gerçekleştirme doğaya uygun olandır. Bu hakla yasalar, güçlülerin önünde bir engel, yeteneksiz zayıflara avantaj sağlayan doğaya aykırı yapıdır.
Kallikles'in bu düşüncesinin arkasında, kendi çağında yaşanan siyasal dönüşüm de vardı. 
(...)
Buna karşılık antik Yunan'da özellikle Sparta ve Atina'da farklı yönetim modelleri gelişti. Örneğin, Likurgus, Sparta'da kral sayısını ikiye çıkarmış, senato kurmuş ve krallar ile senatoyu denetleyen Ephor sistemini kurarak mülkiyete sınırlama getirmiş, tarihin ilk sosyalist sayılacak devletini kurmuş ve kuvvetler ayrılığını insanlığın gündemine sunmuştur. Atina'da ise yönetici Arkhon halk meclisi ve Areopagos gibi kurumlarla yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrıldığı bir yönetim anlayışı ortaya çık[mıştır].
Oysa Kallikles bunun yerine bir zengin monarkın idaresini daha doğru buluyordu. Batı, Ortaçağ dinsel yönetiminden kurtulduğunda Rönesans, Fransız Devrimi ve Aydınlanma yoluyla antik Yunan'ın demokrasisini geliştirerek günümüzdeki çoğulcu demokrasi ve hukuk devletine ulaşmıştır. Batı'da çoğu kez, Kallikles'in düşündüğünün tersi olmuştur.
Ortadoğu'da ise tarihsel gelişim, demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletine ulaşamamış, -Kallikles'in önerdiği gibi- tek adam yönetimini, otoriter toplumsal yapıyı aşamamıştır. 
Ortadoğu'nun eski tarihine baktığımızda, Sümer Ur sitesinde Urugakina dışında zayıflardan yana bir siyasi oluşuma rastlamıyoruz. Urugakina güçlü rahiplerin tüm mahsule el koymasına karşı ihtilal yapmış, fakirleri koruyan yasalar ilan etmiştir. Ancak sonrasında Sümer, Asur, Akad, Babil ve İsrailoğulları devletlerinde, Firavunlar Mısır'ında yasalar hep güçlülerden yana olmuştur.
Zayıflar için Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinler başlangıçta olumlu uygulamalar getir[miş], zamanla güçlüler dini yapıları ele geçirmiş ve herhangi bir demokratikleşmeye, alt sınıfları koruyan yasalar yapmaya izin vermemiştir. 
Aslında Gılgamış Destanı bize Ortadoğu gerçeğini en iyi şekilde anlatmaktadır. Destana göre, Sümer'in Uruk şehrinde kral olan Gılgamış, önceleri şehrinin güçlü başka şehirlerden bağımsızlığını sağlamış, aşılmaz surlar yaptırmış, şehri mamur hale getirmiş ve refah sağlamıştır. Ancak kendini sınırlayan kurum ve yasalar olmadığı için halka baskı yapmıştır. Halk çaresiz kalınca tanrılara yalvarmış ve tanrılar onu dengelemek için eşdeğeri güçte vahşi Enkidu'yu yaratmıştır. Amaç Gılgamış'a karşı denge sağlamaktır. Ancak Gılgamış ile Enkidu ilk karşılaşmada kavga etse de kısa sürede arkadaş olup güçlerini birleştirmişlerdir. Böylece kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği, monarşi uygulanmış ve Ortadoğu halklarına tarihin başından beri kuvvetler birliği miras kalmıştır. 

"Merhametli monarşi: Fakire din, zengine kredi." 

Ancak büyük değişimi Atatürk, Cumhuriyet ile yapmış; demokratik toplumun temellerini atmış, bu açıdan tüm Ortadoğu'yu etkilemiştir. Tek derdi sömürmek olan emperyalizm, Atatürk gibi devrimci devlet adamları yerine Ortadoğu'da her zaman dinsel-mezhepsel ve gelenekçi monarşileri desteklemiştir. Günümüzde ABD'de iktidar olan Trump ve yönetimi, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi devletlerde açıkça "merhametli monarşi" istemektedir. Bu, muhalefetsiz, örgütsüz ve keyfi uygulanan bir devlet-iktidar sistemidir. Biliyoruz ki tek adamın merhameti, muhalefeti görene kadardır. 

(SUAT DÜLGER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

6 Eylül 2026 Pazar

İMBATLA GELEN KARANFİL KOKUSU

 


Dünya edebiyatında silinmez izler bırakan Victor Hugo, hiç gelmemesine karşın kentin ününden, efsaneli büyüsünden etkilenip İzmir'e bir şiir yazmıştır. 1829 yılında yayınlanan "Les Orientales" (Doğulular) isimli kitabındaki "La Captive" şiirinde İzmir'i bir prensese benzetir:

İzmir bir prensestir, 
çok güzel küçük şapkasıyla.
Mutlu ilkbaharlar durmaksızın,
onun çağrısına yanıt verir.
Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse,
O da denizler arasından ışıldar.
Hatta Arşipel'in yaratılışından çok daha tutkulu...


***



Hakan Cem'den iki kitap bir arada: Papa Scala ve Tendeki Huy (Pikaresk Yayınları).
Papa Scala, "Nemli Fırçada Girizgâh'la başlıyor Smyrna'nın tarihinde iz sürmeye şiirlere ilişkin ipuçları vererek. (Papa Scala, İzmir Karşıyaka'nın devamı olan Bostanlı bölgesinin eski adı. Papa Scala / Papas köyü).
Hakan Cem'in şiir diliyle çizdiği minyatürlerin hayali ustası, kahramanı "Pagur" (aslında bir Ermeni çocuğun adı) çalışmaya şöyle hazırlanıyor: "aharlı kâğıdı mermere yatırdı suya dokunur gibi yavru kedinin ensesinden incecik birkaç tüy aldı, ibrişimle bağlayıp fırçası için güvercin kanadından çıkardığı kaleme özenle yerleştirdi."
Sanatçı, sonra "kök ve toprak boyalarını tek tek gözden" geçirir, "ve yumurta sarısı yerine tutkal kullanmaya karar" verir. "Çizdiklerine parlaklık versin diye yanından ayırmadığı saf pekmezle üzüm suyunu da göz ucuyla kontrol" eder.
"Deniz kulağı adlı yumuşakçanın sert parlak kabuğuyla, aharlı kâğıdı mühürledikten sonra nemli fırçasını kiremit rengi boyaya daldırıp, deniz yönünden kuş uçuşu önceden çizdiği ters U'yu kâğıda" çizer.
Sonrası da şöyle: "Bir an, kâsedeki altın tozunu eliyle" ovuşturur "ve kâğıda hayran hayran" bakar. "Ona" da Smyrna adını" verir.
(...)
Smyrna olarak doğan kent, ileride İzmir adını alır. Ege kıyılarında yayılır, gelişir, genişler kültürel, mimari olarak. Ortaya çok kültürlü bir kent çıkar. Kozmopolit bir kent olur tarihe damgasını kalıcı bir biçimde vuran:

"Tahta bavullar zamanına uyanıyorum; taş sokakta evler bahçeli,
kediler köpekler evin hanesine kayıtlı; ince telli üç yanı tel dolap
balkondan el ediyor, imbatla gelen karanfil kokusu ah, bizim Smyrna!" 

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)







9 Eylül İzmir'in Kurtuluş Bayramı 
Kutlu Olsun!

30 Ağustos 2026 Pazar

HAYIR DE !

 

"Bunların hepsi olacak eğer 'HAYIR' demezseniz!"


WOLFGANG BORCHERT

Sen, Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana,
Sen, San Francisco'daki ana ve Londra'daki ana. Sen, 
Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana.Sen, 
Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana;
yeryüzünün dört bir köşesindeki analar,
dünyanın bütün anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!
Analar, HAYIR deyin!

Wolfgang Borchert, "Kapıların Dışında" dedi ama Nazilerin kapılarının dışında kalamadı. Naziler evlere, odalara girdiler ve "ari ırk" saydıkları Alman gençlerini askere alıp savaştırdılar, milyonlarca Yahudi'yi öldürdüler.
Sonunda kendileri de öldü. Öldürüldüler, intihar ettiler. Hâlâ onların izinden giden partiler, dernekler var; dünyayı yeniden kana bulamak için sabırsızlanıyorlar, durmadan örgütleniyorlar.
Günümüzde savaşlar; ölümler, öldürmeler, bombalar, füzeler, tehditlerle hızlanarak sürüyor. Ortadoğu kan gölüne döndürülüyor. Gel de Borchert'in yazdıklarını anma, eline yeniden alma: Hayır De'yi.
Hamburg doğumlu Borchert, annesinin etkisinde büyümüş. Dünyaya gelişini de "ana cennetinden kovulma" olarak dillendirmiş. Soyutlamalar, semboller ve imgelerle yüklü anlatımlarında gözlemlerinin ağırlığı hep dikkat çekmiş. Ruhsal saptamalar da yapıtlarında hep yer almış. 
Öykülerinde ayrıntılar, trajik ve komik unsurlar da eksik olmaz. "İsa Bu İşte Yok", "Ne Kötü Kahve Bu Böyle?", "Ekmek"te hem ayrıntılı ruhsal, çevresel betimlemeler hem de güldüren, düşündüren, içinde bulunulan duruma, durumlara göndermeler yapan anlatımı dikkat çekmeyecek gibi değil. 
Tiyatro oyuncusu olmayı çok istese de ailesinin uygun görmemesi nedeniyle bir yandan kitapçıda çalışır bir yandan da gizlice oyunculuk dersleri alır. 
1940'ta yazdığı bir mektupta sürekli Gestapo tarafından izlendiğinden yakınır. Kitapçıda bir kız arkadaşına okuduğu şiir yüzünden tutuklanır. Annesi, Nasyonal-Sosyalist hareketlere karşı "tuhaf bir tutum" takındığı gerekçesiyle sogulanır.
(...)
Yirmi yaşında askere alınır. Çok ağır yaralanır. Naziliğe karşı gelmekten hapsedilir, ölüm cezasına çarptırılır. Sağlık sorunları nedeniyle affedilir, tekrar askere alınır. Hastalanır. Çürüğe çıkarılır. Yeniden tutuklanır. Özgürlüğüne 1945'te kavuşur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra birliğine gönderilir. Frankfurt yakınlarında esir düşer ve yük vagonuyla götürülürken kaçar, kurtulur. Ateşli hastalığına rağmen 600 kilometreyi yürüyerek varır Hamburg'a, evine. Ölüme karşı direnir. 

Hayır De!, onun şiirsel manifestosudur. Savaşa "Hayır" denmezse olacakları göstermeye çalışır çeşitli meslek gruplarına, kadınlara, erkeklere. 
Almanya'da doğan "Trümmerliteratur"un, yani "yıkım edebiyatı"nın en önemli ve en güçlü temsilcisi Borchert, şairlere de şöyle seslenir: 

"Sen odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını
bir yana bırakıp, nefret şarkıları söylemeni
emrederlerse, yapacağın tek şey var:

HAYIR de!"

Atölyedeki adam, tezgâhtar kız, fabrika sahibi, laboratuvardaki araştırmacı, doktor, rahip, kaptan, pilot, terzi, yargıç, tren istasyonundaki, köydekiler, kenttekiler, dünyanın her yerindeki anneler eğer savaşa "HAYIR" demezlerse olacakları da şöyle dile getiriyor çarpıcı bir biçimde Borchert:


"Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş
ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve
yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına
dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız
mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve
ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip
gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin
molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı
sığınaklarına çarpıp parçalanacak...

Son hayvan-insan son hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde
boğulacak...

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece
eğer... eğer... eğer...

HAYIR demezseniz!" 

1947 tarihli Kapıların Dışında, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından radyodan yayınlandığında çok ilgi görür.
Oyunun kahramanı, gidecek bir yeri olmayan "savaş artığı bir askerdir." Rusya cephesinden ülkesine döndüğünde "karısını ve evini" yitirir. Askerin, yani Beckmann'ın yüzüne tüm kapılar kapanır. 
Borchert, Kapıların Dışında'yı "Hiçbir tiyatronun, hiçbir seyircinin izlemek istemediği bir oyun" diye betimler. Fakat savaşın acılarını, yıkımları, parçalanmaları anlatan bu çok etkili oyunun gösterilmediği, oynanmadığı ülke kalmaz kısa sürede. Oyun, Borchert'in ölümünden bir gün sonra sahnelenir.

"Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Borchert, 26 yıllık kısa ömründe yaşamıyla, yazdıklarıyla gecelere fener olmayı sürdürüyor. Savaşlar, ölüm tehditleri, kıyımlar hiç durmadığı gibi daha da alevleniyor.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!