23 Nisan 2026 Perşembe

AVONLU WİLLİAM

 

... Ertesi sabah gün ağarırken yola koyulduk, Arpad ve tiyatrosu gösterilerine Debrecen'de devam edecekti, oradan da bir başka şehre geçeceklerdi. Gezici tiyatro böyle bir şeydi, daimi hareket halinde bir hayat. Bizimki de öyleydi, ama biz tiyatro yapmıyorduk, hayatın kendisini yaşıyorduk. Bir ara düşündük, belki de yanılıyorduk; hayatın kendisini dürüstçe yansıtan yer o sahneydi, rol yapılan yer ise hayatın kendisi...

(SOLMAZ KÂMURAN - Macar, İnkılâp Kitabevi Yay.)

***



1590'larda yaklaşık 200 bin nüfuslu bir şehir olan Tudor Londra'sı özellikle tiyatrolarıyla ses getiriyordu. O dönemde, kentte kültür ve sanat hayatına yön veren iki oyuncu topluluğu egemendi: King's Men ve başlıca rakibi Admiral's Men. Bu toplulukların her birinin sahnelerini yaklaşık 3 bin seyirci izliyor ve Londra'da şehir nüfusunun en az üçte biri, her ay bir oyun izlemek için tiyatro kapılarında sıraya giriyordu. 
1585'te yirmili yaşlarında hırslı bir oyun yazarı olan William Shakespeare'i İngiltere'nin kırsal Stratford-upon-Avon kasabasından Londra'ya getiren de bu olağanüstü kültürel ortamdı. Bu ortama bakılınca Londra halkının tiyatroyu çok sevdiği belliydi ne var ki yetenekli oyun yazarları pek yoktu ve bu boşluk, Shakespeare gibi idealist oyun yazarları için bulunmaz bir fırsattı. O dönemde "Avonlu William" diye tanınan şair, bu fırsatı insan psikolojisi ve eylemleri hakkında olağanüstü merakı ve yapıtlarına eksiksiz taşıma yeteneğinin üstüne dil konusundaki becerisini de katarak çağları aşan, her dönemde yazın ve sahne dünyasını peşinden sürükleyen Shakespeare'e dönüşecekti.
Öyle ki tarihteki kimi önemli figürlerden bile daha çok tanınan kahramanlarından oluşan "Birinci Folyo" adını verdiği 38 oyunluk koleksiyonu bugün 400. yılında bile coşkulu alkışlar almayı, dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliğiyle mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 
(...)
Peki çağları aşan cazibesini korumayı nasıl başarıyor Shakespeare? Bunun yanıtı, insanın iç doğasına ilişkin derin anlayışına atfedilebilir. 
Betimlediği karakterler, kuşaklar ve kültürler boyunca izleyicilerde yankılar uyandıran çok çeşitli duyguları ve motivasyonları temsil ediyor.
Keder ve kararsızlıkla boğuşan kimlikler, hırslı ve acımasız kişiler, varlık-yokluk çatışmaları okuyucuları veya izleyicileri kendi mücadeleleri, arzuları ve ahlaki ikilemleriyle baş başa bırakıyor. Birçoğu çağdaş toplumda hâlâ aramızda dolaşan bu kahramanları ve onların yaşadıklarını, dramatik yapının alt türleri olan tarih, trajedi ve komediye bu türlerin keskin çizgilerini bulanıklaştırarak adeta nakşediyor. 
Öncelikle varlığını hissettirmeye çalıştığı erken döneminde İngiltere'nin sansasyonel tarihi olayları yanında niteliksiz yöneticileri ve taht kavgalarını eleştirip bu kavgaların yıkıcı sonuçlarını dramatize ediyor Shakespeare.


Shakespeare'in trajedi türünü gerçek anlamda keşfetmesi ve trajedi üzerine eğilmesi ise 17. yüzyılın başlarında gerçekleşiyor. Londra'da 1605 yılındaki Kral James ve Lordlar Kamarası'na suikastın bir parçası olan Barut Komplosu'nun ve ertesi yıl patlak veren veba salgınının ardından şair, bütün bu yaşananlardan esinlenip zamansız ve evrensel insan mizacının canlı birer portresini oluşturan Kral Lear, Macbeth ve Hamlet'i yazıyor. 
Hayal edin: Ülkeniz parçalanmak üzere. Zorbalar ve yalancılar iktidarı işgal ediyor. Kurumlara olan güven sıfırlanmış. Sadece bu değil. Kişisel hayatınız da karmakarışık.
Kariyeriniz, ilişkileriniz dağılmış, aileniz çözülmüş, kime güveneceğinizi bilemiyorsunuz. Yozlaşan dünyada çaresi olmayan sosyolojik çöküş, telafisi olanaksız bir noktaya getirmiş toplumu. Tanıdık geliyor mu?
(...)
Shakespeare, kariyeri boyunca unutulmaz komedileriyle de ölümsüz: Bir Yaz Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Windsor'un Şen Kadınları, Yanlışlıklar Komedyası akla ilk gelenler. Bu türü karakteristik olarak taşıyan yapıtı ise Yanlışlıklar Komedyası.


Shakespeare, gerek komedi gerekse trajedilerinde yaşadığımız değişen dünyayla ilgili evrensel temalar yanında dilden dile aktarılan şiirsel deyişler de hediye ediyor dört asırdır.
Tiyatrosunun güçlü yanlarında biri mutlak aksiyonsa diğeri bu aksiyonu belleklere kazıyan metaforik dildir. Dilinin İngiliz kültürüne etkisi, piyeslerinden halk ağzına geçmiş 1700 civarında sözcük ve ifadenin günlük iletişimdeki dolaşımıyla anlaşılabilir. 
Kariyerini ölümünden üç yıl önce 1613'te noktalayan Shakespeare'in dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliği, mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 

(Z. DOĞAN KORELİ - Cumhuriyet Kitap)

***

William Shakespeare, 23 Nisan 1564'te doğdu. Bu taşralı şair, dramlarıyla, soneleriyle doya doya yaşadığı 52 yıldan sonra insanlığa yepyeni bir şiir ve oyun dili bırakarak yine bir 23 Nisan günü,

"Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez."

diyerek sözcüklerini ve yeryüzünü bıraktı, gitti (1616).






Merhaba Avonlu William!   

22 Nisan 2026 Çarşamba

ÇOCUK VE ŞAİR

 

Gerçek ya da düş

Çetrefil sorunları

Çocuklarla ozanlar çözer anca

(OKTAY RİFAT)


***

Şairler, evrenin ortasında oyuncakları ellerinden alınmış çocuklar gibidir. Her yaratma ediminin özünde bu bulup yitirme oyunu vardır çünkü şair iyi bilir ki şiir, Heraud'un da söyleyişiyle "bir kazanma, yitirme oyunudur" ve her gerçek şair de bu yeryüzünden ayrılana değin hep yitiren kişidir. Özlenene duyulan istek, bazen de isteğin tutkusu, şairi zorla elinden alınan oyuncaklarını düş yoluyla ele geçirme çabasının yamacında bırakabilir. Bu, kuşkusuz çoğu zaman "zorla denize sokulan bir çocuğun umarsızlığı"ndan başka bir durum değildir. 
Gerçeğe erişmek için izlenen yolda, kurulan görkemli ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek düşlerde şair, şiirinde bir çocuğun yaptıklarında çok ayrı eylemlerde bulunmaz, çoğunlukla bir çocuk gibi davranır. Sözcüklerle kurduğu ilişkide, onların tozlarını aldığı içlerini parlatmaya çalıştığı zamanlarda -yalnızlık anlarında- onu şiire götüren patika, hep merakla, kuşkuyla ve bunları düze indirecek sorularla örülüdür. Böğürtlenlerin ve zakkumların arasında şair, üstü başı kan içinde, içindeki o ağlayan ve gülen çocuğa söz geçirmeye, onu eğitmeye çalışır. "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır." Ama iç erincini sağaltmaya uğraşan her şair, o "büyük çocuğu" sonsuza değin yalnız bırakmıştır artık. Yine de kendisi için yazdığını söylediği anlarda bile, ayrımında olmadan, susturamadığı, boğamadığı o çocuğun acısıyla hep kendinden büyük o çocuk veya çocuklar için yazar.
(...)
Freud da şairin "düşsel evreni" ile çocuğun "kendine özgü evreni" arasındaki bağıntıyı belirtirken, eylemlilik ve gerçeklik olgularını bu yönde değerlendirir: "Şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en sevdiği, en uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde yeni bir düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk, şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar, düşsel bir dünya yaratır kendine."
Doğal ki çocuğun kıra döke tanıdığı ve onardığı oyuncakların yerini, şairde sözcükler alır.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi) 

***

"Ustalık kazanılır ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur."


İLHAN BERK







ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN !

17 Nisan 2026 Cuma

KIZLAR DA YANMAZ

 


"Hürriyet düğünü" olarak kutlanan Cumhuriyetin 10. yılında, okulu olmayan bir dağ köyünde, "Ben de okumaya gideceğim" diye tutturan, "Okuyan kızlar başını örtmezmiş, yarın ahrette cayır cayır yanarsın!" diye korkutulan, aklı karıştırılan, uykuları kaçan ama "Okuyan kızlar cehennemde yanacak" tabusuna başkaldırarak babasının "Kızlar da yanmaz, okuyabilirsin" demesiyle dünyası değişen bir kız çocuğunun nasıl eğitimimizin onuru olduğunu öğrendiğimiz bir yaşamdan damıttıklarını yazdı Pakize Türkoğlu.

"İLKOKUL BENİM DEVRİMİMDİ!" 


Kızlar da Yanmaz / Genç Cumhuriyet'te Köy Çocuğu Olmak [İş Bankası Kültür Yayınları] kitabında, "İlkokul benim devrimimdi" diyen bir köy çocuğunun gözünden çocukluk ve ilkokul anılarını, Cumhuriyeti, Gazi Mustafa Kemal'i, kitapların büyülü dünyasını, kent yaşamını anlattı.
Genç Türkiye'nin eğitime verdiği önemi, temel eğitimin bir devlet hizmeti olarak her yere götürülmesi gereğinin önemini gözler önüne serdi. Köyünü, dönemin kültür ve eğitim ortamını, gittiği Aksu Köy Enstitüsü'nde bir eğitim cennetiyle kucaklaşınca aydınlanma ışığını yakan bir kızın öyküsünü aktardı.
Kadir İncesu'nun "Bu kitabı yazarken neler düşündünüz" sorusuna şu karşılığı verdi: "Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye'de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanların omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez..." 
Toplumlar gibi insanların da iç devinimleri olduğunu, Türkoğlu'nun bireysel iç devinimini küçük bir kızken yaşadığını söyleyen Adnan Binyazar, Köy Enstitülerinin "İlkokuldan sonra eğitime devam etmekten umudunu keserek köye dönüp örtülenmişken kendimi Aksu Köy Enstitüsü'nde cennet gibi bir eğitimin kucağında buldum" diyen küçük Pakize'ye cehennemi cennet eylediğini söylüyor:
"Kızlar da Yanmaz, Aksu Köy Enstitüsü'nde 'cennet gibi bir eğitim'le kucaklaşınca, başındaki örtüyü atıp aydınlanma ışığına bürünen küçük bir kızın öyküsüdür." (Cumhuriyet, 8 Ocak 2012).
(...)
"Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. 
Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu.
Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası.
Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. 
Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. (...)
Çocukların cenneti başkadır. Biz orada üretim içinde eğitim öğretim görürken, arı gibi çalışıp bir etkinlikten ötekine koşarak bir eğitim cenneti kuruyorduk."
(...)
YKKED'nin [Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği] 2012'de yayımladığı Pakize Türkoğlu-Armağan Kitap'ta, Pakize Türkoğlu'nun yaşamı ve yapıtları inceleniyor. 
Pakize Türkoğlu'nu Doğan Hızlan'ın bu kitaptaki yazısından bir paragrafla , saygıyla anıyorum:
"Cumhuriyet kızlarının biyografileri benim için çok çekicidir. Birincisi, köyden çıkıp bir mücadele vererek doruğa tırmanırlar. Çünkü inançları onları başarıya götürür. Bu başarının hikâyesini öğreniriz.
İkincisi, cumhuriyet rejiminin öğrenim eşitliği sayesinde, köylü çocukların, özellikle kızların okumasını tüm serüveniyle öğreniriz. 
Üçüncüsü, Köy Enstitülerinin köy çocuklarına okumak için tanıdığı imkânları birinci kaynaktan öğreniriz.
Dördüncüsü ise bilgili, donanımlı olabilenler için Halkevlerinin yaşamlarındaki rolünü bir kere daha gösterir." 

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***


"17 Nisan bir bayramın tarihidir. Unutulmuş, unutturulmuş, hatta hatıra geldikçe hafızalardan çıkarılmak istenen bir bayramın tarihi... Bir tarih ki her yerden silinse bile tarihin taş bağrına hakkolunmuştur."


HASAN ÂLİ YÜCEL







Bir gün, gerçekten bayram olarak kutlamak dileğiyle!

12 Nisan 2026 Pazar

PEKİ ŞİMDİ NEREYE ?

 

"Doğayla savaş halindeyiz ve eğer kazanırsak kaybedeceğiz!"

(HUBERT REEVES)

***


ANAR RIZAEV

Azerbaycan'da 2024 yılı "Yeşil Dünya İçin Dayanışma Yılı" ilan edilmişti. Bu kapsamda Bakü'de yayımlanan "Yeşilim, Yeşilim Nereye Gidiyorsun?" adlı şiir koleksiyonuna Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rızaev'in yazdığı önsözden:
Tüm şehirleri yok eden volkanların ateşi yerden fışkırıyor. Dağlardan köy ve mezraları alıp götüren sel suları akıyor. Dalgalar, insan yerleşimlerinin üzerinde yükselen fırtınalar, tsunamiler, kasırgalar denizlerden karaya saldırıyor. Dünyalılar ayrıca masum gölleri ve denizleri kurutarak "intikam alıyorlar". Kaybeden yine insandır. 

(HÜSEYİN DUYGU - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden 
diyorlar.
Stronsium 90 yağıyormuş
ota, süte, ete
umuda, hürriyete
kapısını çaldığımız büyük 
hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız,
gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.


NÂZIM HİKMET

***


"Bu küçük mavi noktadan başka gidecek yerimiz yok. 
Yıldızların çocuklarıyız biz; 
bir araya gelmeyi, birbirimizin gözünde gökyüzünü görmeyi öğrenmedikçe,
hiçbir keşif bizi kurtaramaz.
Ama belki de asıl devrim, daha fazla bilgi değil;
daha fazla vicdan, 
daha fazla dayanışma,
daha fazla merak olacaktır.
Ada, Nova...
Ve tüm çocuklar.
Siz büyürken, biz hâlâ soruyor olacağız:
Nasıl bir insan olmak istiyoruz?
Ve nasıl bir dünyayı size bırakacağız?"

ÖZLEM YÜZAK
(Peki Şimdi Nereye? - Cumhuriyet Kitapları)






Merhaba!

5 Nisan 2026 Pazar

AĞAÇSIZ OLMAZ !

 


ÇINAR AĞACI
(Kütahya/Simav-Gökçeler Köyü, yaklaşık 710 yaşında)


"Okul" adıyla yaşanan süreçlerin uygulamadan çok bilgi biriktirmeye / yığmaya dayalı hallerine [bakıyorum].
Dağarcığımızda bilginin olması başka, onu dar zamanda / gereksinim duyduğumuzda işe yarar kılmak başka elbette.
Otların, ağaçların çeşidini bilmek; kuşların sesinden, bulutların selamından hayatın akışını yorumlamak; ezber edilmiş korkuları, edinilmiş umarsızlıkları geride bırakıp emeğimizle ilmik ilmik kurduğumuz dünyanın / hayatın bireyleri olmaktır asıl başarı ve mutluluk kaynağı.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Bir meyveyi elle toplamanın, bir çiçeği koklamanın, bir ağacın serin gölgesinde nefes almanın güzelliği hep bizimle yaşamaz mı? Asırlardır ağaçlarla iç içe sürüp giden yaşamımızda mutlu, uyumluymuşuz. Ama şimdilerde unutmuşuz onlarsız yaşayamayacağımızı. Oysa onlar hâlâ yağmurda yıkanan pırıl pırıl yapraklarıyla sessizce insanları izler, yararlar sunar, iyileştirir, sırlarını saklarlar.
Çocukluk yazlarımın bir bölümü Toroslar'da yemyeşil bir yaylada geçerdi. Bu nedenle yaşamım boyunca ağaçlara hep hayranlık duydum. Araştırdıkça onlara ne denli gereksinimimiz olduğunu öğreniyordum. 
Daha çok korunmasını, çoğaltılmasını beklerken kıyımlar artıyordu. Hem de birilerinin çıkarları için. Akıl ve vicdan almıyordu. Her biri bir candı. Üzerindeki ya da çevresindeki börtü böcek, kuş, bitki çeşitleriyle, bin can.

(ŞAHSENE CAMIZ - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: İCLAL NUR)


***


"Derler ki, ağaçlar insanları duyamazlarmış ama kendilerine göre zamana, hayata ve hikâyelere dokunurlarmış."

OYLUM YILMAZ
(Ağaçların Rüyası - Doğan Kitap)


***



Bir tepenin üzerindeyim. Büyük bir çınar ağacı var yanımda. Çıplak dalları buzdan kılıçlar gibi uzanıyor gökyüzüne. Gövdesinin bir yanı karla kaplı... Toprakla birleştiği yerde genişleyen sağlam, büyük gövdesi ve kalın dalları, yaşlı bir ağaç olduğunu anlatıyor. Elimi uzatıp gövdesine dokunuyorum. Soğuk, cansız bir nesne gibi... Oysa kalın kabuğunun altında usul usul akan özsuyunun, kupkuru görünen dal uçlarına dek yaşamı taşıdığını biliyorum. Derin uykusundan uyanmak için baharın ılık okşayışlarını, serin yağmurlarını ve güneşin aşk dolu öpücüklerini beklediğini biliyorum. O zaman ölü görünümlü dallarından yaşam dolu yaprakların fışkıracağını ve kısa sürede ağacı yemyeşil, görkemli bir anıta dönüştüreceğini biliyorum.
Bu ulu çınar, kim bilir kaç yüz yıl yaşadı? Dikildiği bu tepede nelere, nelere tanıklık etti...
(...)
Bir ağaç, niteliği ve özelliği ne olursa olsun insanı sadece insan olarak kabullenir; tüm insanlara gölgesini aynı sevgi ve aynı cömertlikle sunar. Hiç ayırt etmeden... Farklılıkları ve düşmanlıkları yaratan, insanları sınıflandıran yine biz insanlar değil miyiz?

(GÜLSEREN ENGİN - Sancılı Kent Ankara, Heyamola Yayınları)


***


Orman bilge, duyarlı, şifalı bir doğaya sahip.


Bu kitap ağaçları nasıl kurtarabileceğimiz anlatmıyor.
Bu kitap ağaçların bizi nasıl kurtarabileceğini anlatıyor.

SUZANNE SIMARD
(Anne Ağaç: Ormanın Bilgeliğinin Keşfi - Tellekt Yayınları)







Merhaba! 

29 Mart 2026 Pazar

ŞAİRİN BAVULU

 


Kara bir dam altı,
çok şey istemiyorum,
ta kenar mahallelerde
kara bir dam altı...
Görmesin zararı yok
göğü caddeyi denizleri.
Bir ev ki her karışında parmak izleri,
bir ev ki
kapısı kalın tokmakla çalınır.
Masamda isli bir lamba yansın,
masamda, açık kapalı kitaplarım tozlansın.
Siz bana odaların birinde
eski bir şilte serin
buna baş konur diye
patiska kılıflı bir yastık verin.
Hele sonra,
hele sonra,
benimki şöyle uzansın yanımda.
Ben onun nefeslerini duyayım canımda.
24 saat, 360 gün, 50 sene.
Ama benimki olsun o
benimki olsun o
benimki.
Başka bir şey istemem...

(İLHAMİ BEKİR TEZ)


***


"Bavul"u sözlük, "içinde giysiler olan ve yolculukta kullanılan büyük çanta" diye tanımlıyor ama [Haydar] Ergülen'in [Şairin Bavulu / Portreler - SRC Kitap,2024] adlı kitabında söz konusu olan bavulun mecaz olarak kullanıldığını belirtmeye gerek yok: Burada söz konusu olan şairin şiir yolculuğu sırasında kullandığı bavul.
Şiir yolculuğunda kullanılan bavulun içinde neler var? Öncelikle şairin şiircesi (poetikası) var, günlük yaşamı var, edebiyat yaşamı var, çevresi var, ilişkileri var, anıları var... Anlatılan şair konusunda bilinenler var kısacası ama Ergülen bilinip de üzerinde durulmayanları ve bilinmeyenleri de gündeme getiriyor, bilinir kılıyor.
Ergülen, artık aramızda olmayan şairleri konu etmiş. Bu durumda, şair bavulunu kapatıp gittiğine göre içindekilerden artık bir şey eksilip artmayacak bavullar söz konusu. Acaba öyle mi?

(Bavulu açılanların hepsi bizim şairlerimiz ama yalnızca biri yabancı şair: Lorca. Bu şairi seçmesinin nedenini de yazısının başında açıklıyor: "Bizim Lorca"...)

Şairin Bavulu'ndaki şairler Yunus Emre (1240-1322) ve Tevfik Fikret (1867-1915) ile başlıyor, yaşadığımız yılda (2024) yitirdiğimiz Süreyya Berfe'ye kadar geliyor. Kitapta 48 şairin "bavulu" söz konusu! Gelgelelim Yunus Emre'ye "heybe"yi, Gülten Akın'a "valiz"i, küçük İskender'e "waliz"i, yakıştırmış yazar. "Garip'in Bavulu" başlıklı yazıda "Garipçiler" (Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat) topluca değerlendiriliyor ama sonra üçü için de ayrı yazı var. "Bir Okurdan Onat'a Mektup" yazısı Onat Kutlar'ın Bavulu'nun tamamlayıcı parçası gibi. 
(...)
"Hiçoğlu'nun Bavulu'nda Neyzen Tevfik için "Hiç bavulu olmamış adam" demiş Ergülen. Bu niteleme bana İlhami Bekir'i çağrıştırdı. İlhami Bekir, tam tersine "bavulu" olan bir şairdi. Ömrünün son yıllarını otellerde yaşayarak geçirdiydi. Yakından tanıdığım için biliyorum, her şeyi tek bavulunun içindeydi: Giysileri, şiir ve yazı müsveddeleri, yayımlanmış kitaplarından bir iki tanesi, çıkarmakta olduğu SEK adlı kitap/derginin bazı sayıları... Belki de gerçek bavul sahibi tek şairimiz İlhami Bekir'di...

(ERAY CANBERK - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***


Ne mi çıkar bir şairin bavulu açılırsa?

Göçmenin bavulundan çıkan her şey
çıkar onunkinden de,
yarattığı gerçekliklerin yalancısı 
olmak dışında.

(AYTEKİN KARAÇOBAN)


***


(Şair, yazar, öğretmen, İlhami Bekir, Vecdi Ahmed, Herhangi Biri.

Libya'nın Trablus şehrinde 1906 yılında doğdu. Şiir ve yazılarında "İlhami Bekir", "Vecdi Ahmed" ve "Herhangi Biri" müstear isimlerini de kullandı. Berberî asıllıdır. Küçük yaşta, subay olan dayısıyla birlikte İstanbul'a gitti (1911). Dayısının ölümü üzerine Darüleytam'a verildi. İlköğretmen okulunu bitirdi (1926). 1954'e kadar Bolu, Düzce, İzmir, İstanbul gibi şehirlerde öğretmenlik yaptı. Cumhuriyet, Vatan, Son Posta ve Tan gazetelerinde çalıştı. 
Nâzım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Vâlâ Nurettin gibi isimlerin çevresinde bulunan İlhami Bekir, sosyalist düşüncenin önde gelen edebiyatçılarından biri olmuştur. Tuna Baltacıoğlu hatıralarında İlhami Bekir'in portresini şu cümlelerle çizmektedir:
"İlhami Bekir Tez'le Yeni Adam günlerinde ve sonrasında yakın ilişkimiz oldu. Yumuşak, sevecen bir insandı. Görünümü bir Habeş'i andırırdı. Yüzünden eksik olmaya gülüşüyle ve sıcak yaklaşımıyla sizi kolaylar, her konuyu rahatça tartışabilirdiniz."
İlhami Bekir 1955'ten itibaren, eşinden ayrıldığı ve ailesinden kimsesi kalmadığı için, yalnız olarak otellerde yaşadı. Son yıllarını İstanbul Bağcılar Huzurevi'nde geçirdi ve 29 Mart 1984 tarihinde burada öldü.)
(Türkiye Yazarlar Sendikası)  







Merhaba!  
   

21 Mart 2026 Cumartesi

ŞİİRSİZ ASLA !

 

"Şiir insanları sevmeye yarar."

(METİN ALTIOK)

***


AFŞAR TİMUÇİN

Afşar'ın şiiri düpedüz insana dairdir. Ona göre şiir, insan olmanın/olmamızın yolunu gösterir.

Afşar'a göre şiir, kim olduğumuzu göstererek yapar bunu. İnsan için ne yapmamız gerektiğinin yolunu çizer. Çünkü şiir, kimseyi öldürmez, kendi için bir şeyler elde etmek istemez, insanlığı üçe, dörde, beşe bölmeyi düşünmez. İnsana güzelim yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için, işsiz babalar için, acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışır. Şiir, insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır, umuttur, savaştır, inanıştır.

(ADNAN ÖZYALÇINER - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir

ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir.


HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL

***

"Sağlıklı bir insan birkaç gün yemeksiz kalabilir ama şiirsiz asla!"

(CHARLES BAUDELAIRE)







Dünya Şiir Günü Kutlu Olsun!