5 Temmuz 2026 Pazar

BAŞKA BİR DÜNYA

 

Münih Güvenlik Konferansı'nın 2026 raporunun ismi "Yıkım Altında" (Under Destruction) oldu. Kapakta bir fil görseli görülüyor. "Filler tepişir, çimenler ezilir" atasözünü akıllara getiren bu fil görseli, aynı zamanda ABD Cumhuriyetçi Parti'nin de simgesi. (Odatv)


Konferansta yaşananları konuşmadan önce, ABD'yi düşünerek hazırlanmış yıllık rapora ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Batı'nın şu andaki güvenlik ortamını "yıkım güllesi politikası", "yıkıcı adamlar" metaforlarıyla betimleyen rapor, bir "Zerstörungslust" (yıkma şehveti) egemen diyor. 
"Zerstörungslust" salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme, (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, "Hayatım artık daha iyiye gitmiyor" duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. "Kendimi çaresiz hissediyorum" diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60'ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık "bizden yana" olmayan yapılar olarak algılanıyorlar. 
"Zerstörungslust" tam da burada devreye giriyor: İnsanlar yalnızca statüko karşıtı değiller; aynı zamanda, önce "Tamamen yıkalım, sonra bakarız" duygusuna bir tür hazla bağlanıyorlar. "Sağ popülist" liderlerin zincirli testerelerle verdiği imajlar bu arzunun estetiği. Rapor, bu yıkımın şu anda en çok yoksulları, göçmenleri, kadınları, çocukları ezdiğini de gösteriyor: Eşitsizlikler derinleşiyor, temel gıda ve sağlık programlarının kesilmesiyle milyonlarca "önlenebilir ölüm" gerçekleşebiliyor.
Liberal uluslararası düzenin ideolojik hegemonyası çökmüş. Kimse "biraz daha serbest ticaret, biraz daha teknokrasi" paketinin sorunları çözeceğine inanmıyor. Bu, solun yıllardır işaret ettiği yapısal krizlerin ana akım tarafından da kabulü anlamına geliyor. Kapitalizmin, "herkesi zengin edecek küreselleşme" vaadi tükendi, yerini kaba kuvvetin çıplak diline bıraktı; sömürü ilişkileri artık daha iyi görülüyor.

'KOŞULLAR MÜKEMMEL'

G7'den BRICS ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada çoğunluk, "Gelecek daha iyi olacak" anlatısını artık satın almıyor. Üstelik pek çok ülkede seçkinler, küresel sorunların çözümünü artık ABD liderliğine bağlı görmüyorlar; yeni ittifaklara ve kurumlara açıklar.
Sağın (özellikle faşist sağın) yıkıcı projeleri çelişkilerle dolu. Trumpçı "otoriter" ırkçı milliyetçilik, bir yandan küresel elitlere ve kurumlara saldırırken diğer yandan toplumun en zenginlerini kayıran vergi rejimlerini, hidrokarbon kapitalizmini, militarizmi derinleştiriyor. "Ulusun çıkarı" adına yürütülen ticaret savaşlarının maliyetini, fiyat artışları ve işsizlik olarak emekçiler ödüyor. İklim kriziyle daha da sertleşen bu çelişkiler, egemen "siyaset rejiminde", solun, kapitalizmden çıkarak "başka bir dünya" yaratmak için kullanabileceği derin çatlaklar açıyor. Yeter ki "bu mükemmel koşullarda" sol, yeteri kadar radikal ve somut bir "kurucu vizyon sunabilsin.
Militarist emperyalist bir konferans için hazırlanan raporun sonunda dile getirilen "daha cesur inşacılar" çağrısı ise aslında ironik. Bu çağrıya en gerçekçi cevabı ancak sol verebilir, her yıl Münih konferansında toplanan kapitalizmin seçkinleri değil.  
Münih raporu, farkında olmadan, bize Mao'nun ünlü sözünü hatırlatıyor: Evet, bir "kaos" var ve bir büyük dönüşüm için "koşullar mükemmel"... Ancaaak... Yalnızca sol için değil, kopuş dönemi canavarları (faşizm) için de... Diyalektik işte! 

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 16 Şubat 2026)


Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu'nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih karşımıza, bir çöküşün semptomları olarak Caligula'yı anımsatan Trump'ı, Platon'un "pleonexia" dediği "doyumsuz açgözlülüğü" trilyoner Elon Musk'ı çıkarıyor. 
(...)
Platon'a göre, ideal bir cumhuriyette en zengin vatandaşın serveti en yoksul vatandaşınkinin dört katını geçmemeliydi. Musk'ın serveti, tipik bir Amerikan ailesinin net servetinin 5 milyon katı. Bu yurttaşlık kavramını da anlamsızlaştıran müstehcen bir eşitsizlik.
Bu arada, keyfi bir savaşın patlattığı enerji fiyatları, ortalama Amerikalı işçinin bir buçuk yıllık ücret artışını silip süpürüyor. Ulusal gelir içinde ücretlerin payı dibe vurmuş durumda, düşmeye devam ediyor. Amerikalıların yüzde 60'ı maaştan maaşa yaşıyor. Trump'ın Caligula gibi siyaseti tiyatroya çevirdiği, başta Musk olmak üzere teknoloji baronlarının, her gün yani bir servet artışı rekoru kırdığı bu ülkede emekçiler, prekarya bir yana, orta sınıf bile kendini terk edilmiş hissediyor.
Bu tablo, Sokrates'in uyarısını haklı çıkarıyor: Aşırı zenginlikle aşırı yoksulluğun yan yana bulunduğu bir toplum, artık tek bir toplum değildir. Bir tarafta Musk'ın 250 milyon dolarlık seçim harcamalarıyla, teknoloji, kripto milyarderlerinin milyonlarca dolar bağışlarıyla siyaseti satın alması, diğer tarafta emeklilik, sağlık sigortası endişesiyle uykuları kaçan milyonlar. 
Roma, öncelikle, içeriden çürüdüğü için çöktü, dış düşmanlar yüzünden değil. Vatandaşlar sistemin kendileri için çalışmadığını anladığında, cumhuriyeti savunma isteği öldü. Bugün Amerikalıların yüzde 60'ı "Ekonomi benim için çalışmıyor" diyor. Bir "imparatorluğun" yurttaşları geleceğe ilişkin umutlarını yitirdiklerinde, hegemonyası da söner. Financial Times'ta Martin Wolf, "yönetim yozlaşmış, beceriksiz ve en önemlisi kurucu norm ve değerlere düşmandır... Trump tiranlığa özeniyor" diyordu.
Roma yanarken Neron lir çalıyormuş, bugün Trump, balo salonu yapmak için Beyaz Saray'ın bir kanadını yıktı, anıt havuzu da yeşil bir bataklığa çevirdi. Roma'da çürüme ve çözülme iki yüz yıl sürmüştü, bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 25 Haziran 2026)







"Bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor"
Yurdumuzda ve tüm dünyada!  
 

2 Temmuz 2026 Perşembe

FOTOĞRAFTA ÜÇ ADAM

 KÜL HARMANI

indirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece

ne yapsam
pirinç şamdan taşısam

geçirdi hevengini yağlı urgan
boynumuzda bir kiraz dalı

ne yapsam
çatal dirgen kullansam

bindirdi dengini bir katara
balrengi kömür gibi acıdan

açlık gözyaşı kan
bindallı fistanı gül
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman

yaralı ve yayan yürümektedir yaşam

ne yapsam ne yapsam
bir çatal dirgen bir pirinç şamdan


BEHÇET AYSAN

***

Acı temmuz geldi yine. Madımak'ın lobisini saran alaz, genzimizi paralıyor ve dahi harlıyor öfkemizin ateşini. Öfkemiz, ateşle yatışmaz; hafızamız ateşle susmaz. Metin Altıok, elinde süpürge sapıyla bekliyor ateşi. Hasret'in hasretiyle bekliyor. Behçet Aysan'ın çok önceden söylediği şiir ile, Kül Harmanı ile gelecek ateş. Yanık bedenlerin kokusu üzerimize sinecek.

(FARİS KUSEYRİ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

FOTOĞRAFTA ÜÇ ADAM

Unutma, zaman ayrılmaz ölümlerden!

Fotoğrafta işlevsiz bir merdiven,
merdivende üç adam, üçü de şair adam.
Çenesinde birinin eli,
birinin eli batmış yanağına,
ötekinin elinde bir sopa, bir sigara.
Kalem tutan, okşayan, tokalaşan o ellere
dokunsam dörtnala geçiyor zaman
dokunmasam gökyüzü düşecek üstümüze
Sivas'ta gece sabahı ararken!

HÜSEYİN ATABAŞ

***








unutMADIMAKlımda!

27 Haziran 2026 Cumartesi

YÜREĞİN SESİ ZEYTİN ÜLKESİ





Köyde doğup toprağı sevmeyen var mıdır? Mehmet Başaran iliklerine kadar toprak kokuyor!

Mehmet Başaran'ın, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün arkasından Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra ülkesine duyduğu sorumlulukla çağcıl insan olmanın sancılarını yaşayarak yarattığı bir yolculuk bu. 
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra rahat verilmeyen bir aydının her şeye karşın ülkesi için yaratmaya, çalışmaya ara vermemesinin, onun kişiliğini oluşturan Köy Enstitülerinin ne denli çağcıl okullar olduğunun da kanıtı.

Şiirle yürümeye başladığı yazın yaşamında benim belleğimde kalan ilk kitabı Gönen İlköğretmen Okulu'nda Kitap Haftasındaki sergide gördüğüm Nisan Haritası'ydı. 
O günlerde okumaya zaman bulamamıştım. Nisan Haritası'nı Başaran'ın ilk kitabı sanıyordum. Şiirlerine bakarken Ahlat Ağacı'nın ilk şiir kitabı olduğunu gördüm.
Sabahattin Eyüboğlu'nun önsözüyle çıkan kitabın ilk şiiri, Başaran'ın dünyaya bakışını gösteren dizelerle başlıyor:

"Görebildiğin kadar mavi
Sürebildiğin kadar toprak
Sarabildiğin kadar kadın
Bu dünya
                                   Güvenebildiğin kadar dost
                                  Düşünebildiğin kadar güzel
                                  Yaşayabildiğin kadar dünya."

İnsan, doğduğu, büyüdüğü toprağın kokusuyla, havasıyla, suyuyla var oluyor. Doğanın en büyük güç olarak biçimlendirdiği bir yaşam, kendi sözcükleriyle anlatıyor kişiye kendini. 

"Tabanlarımda hâlâ sızın
Sırtım terli
Bak nasıl yanıyor avuçlarım
Kara toprak seni seviyorum."

Emin Özdemir, "Adanmışlığın, bir ülküye, bir ilkeye bağlanmışlığın ürünüdür bu şiirler. Üreten, yaratan, yaşamı daha güzel, daha yaşanılır kılmaya yönelik her çabayı ululayan bir yaşamın ürünüdür" diye tanımlar onun şiirini. (Başaran'ın şiir evreni, Koca Bir Troya Dünya).
Her kitabında hem kendi gerçekliğini hem de ulusumuzun yaşadığı siyasal dönemlerin acılarını, sıkıntılarını öyküleştirir Başaran. Çarığımı Yitirdiğim Tarla, Aç Harmanı öykü kitaplarında kendi köyünden, ailesinden, Trakya'dan toprak insanlarının öykülerini anlatır. Hep sıkıntı, hep yoksulluk, hep çile, hep umut... 

Bütün Köy Enstitülülerin derdi köyler, köylülerdir.

Yerel sözcüklerle, yerel söyleyişlerle bezeli öyküleri kendi yöresinin dilini taşır bize. Gerçeği, ülkemiz insanının yüzlerce yıldır değişmeyen yazgısını gösterir. 
Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, "Ocak Tüttüreceğiz" öyküsüyle başlar. Köy Enstitülü öğretmenlerin, bu okulları savunan aydınların başına gelenlerin tanıklığıdır bu öykü. 
Göreve giderken demokrasi inancını, karşısında biri varmış gibi kendi içinde sorgular: "Aman kardeşim dikkatli ol, yerin de duvarların da kulakları vardır bu ülkede... Köşebaşlarındaki gizli gözler, yüzünü incelerler; alnındaki çizgilerden, gözlerinden, aklından geçenleri izlemeye çalışırlar..."
"Ama demokrasi... Çok partili yaşam!"
"Çocuksun be, hâlâ akıllanamadın... Karnını doyuramayana gezi özgürlüğü... Okuma yazma bilmeyene, düşünce söz özgürlüğü... Hadi canım sen de!
Bu, gerçekte bir aydının kendi özünü ezmesidir.

Eylünün Kızgın Soluğu, evde Berlin'e gitmeye hazırlanan yazarın, beklentilerinin birer birer nasıl söndüğünü, ülkedeki aydın kıyımının boyutlarını yaşadıklarından yola çıkarak anlatan bir roman.
Yasaklı romanı, akıl almaz bir engellerle, gizli ellerin acımasızca Yüksek Köy Enstitüsü'nden çıkan bir aydının yine bir pasaport verilmeyişinin dayanılmaz sıkıntılarını anlatır. Yasaklı için kendisi de alt başlık olarak Acının ve Sevginin Yurttaşı demiş.
Öyle ki pasaport veriliyor ama otuz yıl kadar önce köyünde kurulan bir derneğe haberi olmadan adının yazılmasının gerçeği, ilgililerce bir türlü anlaşılamaz. 
Gizemli bir suçlu havasında elinde pasaportuyla bindiği uçaktan indirilecek denli eziyet edilir Başaran'a.
Tüm bunlara kaşın o, bu ülkeyi de insanlarını da toprağımızı da sevmekten vazgeçmez. Öylesine sevgiyle yazar yazdıklarını. 
Önüne çıkarılan engellerin hiçbiri bu ülkeyi, insanlarını sevmekten alıkoyamaz onu. O engelleri çıkaranların onun yurt sevgisiyle yarışamayacaklarını bilerek direnir.
Bir yazar yapıtlarını oluştururken konusunu kurgular. Mehmet Başaran'ın konusunu kurgulamasına gerek kalmıyor. Çektiği sıkıntılar, eziyetler sırasıyla anlatıldığında zaten bir roman, öykü, anı olarak kendi kurgusuyla çıkıyor karşımıza.
Temiz Türkçesiyle içtenlikle anlatıyor yaşadıklarını, gözlediklerini. O bir yandan da Türkçemizin yılmaz bir "Mehmetçiği"dir. Onunla konuşurken kullanacağınız bir yabancı sözcüğe hemen dikkat kesilir, Türkçesini söyleyip konuşanı uyarırdı. Buna çok kez, çok kişi tanık olmuştur.

1979 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan Memetçik Memet, "Köy Enstitülerini millileştireceğiz" diyen Reşat Şemsettin Sirer'in, onun gibi Köy Enstitüsü düşmanlarının yetkilendiği 1947 sonrası eğitimde de ülkenin baş aşağı gitmeye başladığı yılların romanıdır. 
Hasan Âli Yücel bakanlıktan ayrılmış, İsmail Hakkı Tonguç görevden alınıp resim öğretmeni olarak bir okula verilmiştir. Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, Köy Enstitülerinin izlenceleri budanmaya başlamış, bu güzelim okulları bitiren öğretmenler, ağaların, politikacıların, kendilerini milliyetçi sanan ilgililerin zulmüyle sınanır olmuştur. 1947'den sonra 19 Yüksek Köy Enstitülü öğretmen; yedek subaylık hakları ellerinden alınıp kıtaya er olarak yollanır.
Ülkedeki siyasal havanın etkisinde kalan, Köy Enstitüleri konusunda da Cumhuriyetin Aydınlanma devrimi konusunda da dahası Atatürk'ün yüreğinde taşıdığı yurt ülküsü konusunda da en küçük bilgisi olmayan kimi "milliyetçi" subaylar, bu aydın insanlara eziyet etmeyi yurtseverlik sanırlar. 
Bu bakımdan Başaran'ın Memetçik Memet'i bir dönemin tarihçilerine de ışık tutacak bir romandır.
Başaran, öykülerinde de romanlarındaki yolu izler. Onun kurguya gereksinmesi yoktur.

(HİDAYET KARAKUŞ - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!
  

21 Haziran 2026 Pazar

BİR ŞİİR HAZİNESİ

 


Dünyamızda hâlâ, her ülkeden ve taraftan sızıp da ortalığı kirleten kötülük ve çirkinliklere de karşın, yüreğimizi temizleme gücünde insanlar ve olaylar bulunuyor. Bazısı, geçmişin karanlıklarına saklanmış olsa da...
Ne denli saklanmış olsalar, ne denli uzaklarda da olsalar, onları yine ortaya çıkaracak olan ışıklar var. Bu ışık, onların hak ettikleri sevgi.
Örneğin bir Lucretius (MÖ 95-55) yaşamış... Dünyamızı terk edeli beri, iki bin yıldan fazla zaman geçmiş. Doğum tarihi kesin bilinmiyor, yakıştırılıyor. Ama daha 40 yaşlarında iken yaşama kendi isteğiyle veda eden Romalı şair, arkasında hayranlık veren bir eser bırakmış: De rerum natura (Evrenin Yapısı).

Eser, altı kitaptan ve 7400 dizeden oluşan, şaşılası bir şiir hazinesi... Bu görkemli eser şiir ama, evrenin fiziksel nitelikleriyle birlikte, insanları ölüm korkusundan kurtarmayı amaçlıyor. İnsanları her şeyden önce, ahlaklı ve doğru yaşamaya yönlendiriyor. Batıl inançlardan sıyrılarak gönül rahatlığıyla yaşamalarının yolunu gösteriyor. Önyargılardan kurtularak, kaderciliği reddederek, aklına güvenmesi cesaretini veriyor. 
Lucretius, şöyle başlıyor: 

Başlayacağım işe. Sana atomları açıklayacağım ki 
Doğa her şeyi onlarla yaratır, besler, onlara
Ayrıştırır tükenince - onlara hammadde ya da
Genellikle doğurgan gövdeler derim, yerine göre
Nesnelerin tohumları diye de adlandıracağım;
İlksel tozanlar da diyebilirim. Çünkü önce
Onlar vardır, her şey onlardan oluşur aslında.

Evet, atom sözcüğü Eski Yunan döneminde de kullanılıyordu. Ama İsa'dan bile önce, iki bin yıldan da daha önce atomu bir şiirde böylesine anlatabilmek, nasıl olasıdır ki?.. Daha ortada fizik denen bilim, ufuklarda bile gözükmemişken... Buralara varmanın tek yolu, "düşünme gücü"nden geçse gerekir.


Lucretius yine o eserinde, yine çağımız kimya bilimi en ilkel döneminde iken, kimyanın anayasasını, hem de bir şiirde şöyle anlatabiliyor:

Yani hiçbir varlık hiçliğe dönüşemez,
Kendini oluşturan öğelere ayrışır yalnızca.

Ne denli ilginçtir ki çağımız kimya biliminin gerçek kurucusu Lavoisier'dir. Onun da çok bilinen, çok ilginç yargısı: "Hiçbir şey yoktan var olmaz, varken yok olmaz"dır. Lucretius'un Lavoisier'den (1743 - 1794) 18 yüzyıl önce kimya biliminin bu gerçeğini bir şiirinde anlatmış olmasının, hayranlık vermenin de, hayretlere düşürmenin de ötesinde "şaşırtıcı" olduğu, yadsınamaz ki...

(AYDIN BOYSAN - Ne Güzel Günlermiş, Yapı Kredi Yayınları, 2005)






Merhaba!

14 Haziran 2026 Pazar

RESİMDEN ANLAYAN HIRSIZ !

 


Baylan Pastanesi'nin yerinde eskiden Tokatlı vardır. Birinci ve ikinci dünya savaşları arasında Fikret Adil, Peyami Safa, Necip Fazıl, Elif Naci, Çallı İbrahim, Mahmut Yesari burada sık sık görünürler.
Elif Naci, Çallı'nın öğrencisi, Peyami Safa'nın da -Vefa Lisesi'nden- sınıf arkadaşıdır. Peyami iyi resim yapar okulda. Resim öğretmenleri Şevket Dağ'dır. Peyami resimden on alır. Elif Naci de altı. Ama edebiyat öğretmenleri İbrahim Necmi Dilmen de Elif Naci'ye on, Peyami'ye altı verir. 
Elif Naci, Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdikten sonra Çallı'nın kadehdaşı da olur. İçkide ondan aşağı kalmaz. Bir gün bir dostları şöyle der:
- Elif Naci'nin Çallı'nın öğrencisi olduğu belli. Maşallah iyi içiyor.
Çallı:
- Vallahi ben ona resim yapmasını öğrettim, o rakı içmesini öğrenmiş.


Doğrusu, Elif Naci'nin resim alanındaki değeri ömrü boyunca anlaşılmış değildir. Bir tarihte, gazeteci Mekki Sait Esen'in evine giren hırsız da bu yanlış değerlendirmenin kurbanları arasındadır. Hırsız bütün evi soyup soğana çevirir, salonda sadece boş bir vitrinle, Elif Naci'nin duvarda asılı duran tablosunu bırakır. Elif Naci, hırsızın kendi tablosuna gönül indirmemiş olmasına çok üzülürse de bu olaydan bir süre sonra bir başka hırsız, Cihat Baban'ın ev taşımasından yararlanarak eşyalar arasından Elif Naci'nin tablosunu -hem de sadece onu- aşırmakla Elif Naci'nin onurunu kurtarır. 

(SALÂH BİRSEL - Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, 1976)






Merhaba!

7 Haziran 2026 Pazar

ÜÇ AYRI TARİH

 


Emperyalizmin Tanzimat'la birlikte ekonomimizi nasıl duman ettiğini söyleyip duruyoruz ya, bakın Mustafa Kemal Paşa 1922 Mart'ında bunu ne güzel anlatıvermiş:
"...Tanzimat'ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini müdafaa edemeyen iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zincirleri ile bağladı. Teşkilât ve ferdi kıymet nokta-yı nazarlarından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şerait tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat şubelerimize bu sayede mutlak hâkim olmuşlardı.
Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayr-ı meşru, hakikaten çok kahir idi. Rakiplerimiz bu surette inkişafa müsait sanayiimizi de mahvettiler. Ziraatımızı da rahnedar eylediler. İnkişaf ve tekâmül-ü iktisadi ve maliyemizin önüne geçtiler."
Uyarmam gerekiyor mu? Mustafa Kemal için, 30 yıldır kuyruğuna takıldığımız Avrupa ve Amerika 'rakiplerimiz'dir, 'inkişafa müsait sanayiimizi mahvedenler, ziraatımızı rahnedar edenler'dir. Bunun nedeni de, yine 30 yıldır, Tanzimat'ta olduğu gibi 'yabancı sermayesini' memleketimizde imtiyazlı kılmamızdır.

(ATTİLÂ İLHAN - 24 Şubat 1977 / Hangi Atatürk, İş Bankası Kültür Yayınları)

***

...Çünkü Avrupa Birliği (AB) Türkiye'de sömürü düzeni kurdu. Ustaca manevralarla ekonomik olarak Türkiye'yi kendine bağımlı hale getirdi. Gümrük Birliği ile Türkiye'nin elini kolunu bağladı. AB'nin kazanımlarından doğrudan ya da dolaylı pay alan bir zenginler grubu yarattı. Bu grup siyaset üzerinde de etkin bir konuma geldi. AB lehine kamuoyu oluşturmak için bütün kaynaklarını seferber etti. Bu grup TBMM'deki bütün siyasi partiler üzerinde az ya da çok denetim sağladı. Ayrıca siyasi olarak Avrupa-Atlantik sistem, Türkiye'yi AB yörüngesinde tutmayı temel hedef haline getirdi.
Bu nedenle AB, Türkiye'deki anlı şanlı siyasi partilerin, "kuru gürültü dışında" adım atamayacağını biliyor. Gürültünün 2-3 gün içinde fısıltıya dönüşeceğini görüyor. Bu temelsiz ve ufuksuz partilerin AB'ye ekonomik ve siyasi olarak meydan okuyamayacağını anlıyor. Her aşamada başka bir taviz koparıp, hiçbir şey vermeden yoluna devam ediyor. Türkiye ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor. Düşman kamp Varşova Paktı'nın bütün üyeleri AB'ye girmişken, NATO'nun en sadık müttefikinin kapıda bekletilmesinin ardındaki gerçekleri algılayamayanlar TBMM'yi doldurmuş durumda! Bütün ilgi alanı özlük hakları, kıyak emeklilik ve özel ayrıcalıklar olan ve en büyük kavgayı kırmızı pasaport için veren bu meclisin yapısı değişmediği sürece, AB'nin sömürüsü artarak devam edecektir.

(AMİRAL SONER POLAT - 20 Nisan 2018 / Aydınlık Gazetesi)






Merhaba!    

30 Mayıs 2026 Cumartesi

"O" OLMASAYDI !..

 


Nâzım Hikmet'in yazdığı "Saman Sarısı" şiirinde kendisine "Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?"  demesi üzerine ona bir şiirle karşılık veren usta ressam, röportajlarında da aynı sorunun kendisine sorulması üzerine, "Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet, tekrar tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin'le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum." ifadelerini kullanmıştı. (Cumhuriyet Gazetesi)


...Abidin Dino'nun yolu II. Dünya Savaşı yıllarında Adana'dan geçmiştir. Melih Cevdet Anday anılarında Abidin Dino'nun savaşın ortasında İstanbul'daki sıkıyönetim komutanlığı tarafından Adana'ya sürgün edildiğini belirtir. Abidin Dino nişanlısı Güzin ile 1943'ün Ağustos ayında Adana'ya ulaşmış, istasyon yakınlarında ev tutmuş ve 22 Eylül 1943 günü evlenmiştir. Böylece Kemal Sadık Göğceli ile de yolları kesişmiştir. O zaman adı "Yaşar Kemal" olmamıştır tabii. Yaşar Kemal, Abidin Dino'nun Adana sürgününe sevinen tek kişidir belki de ve şöyle demiştir: "...bildiğim her şeyi kendisinden öğrendim. O ve ağabeyi Arif Dino olmasaydı Yaşar Kemal de olmazdı. Sürgün de bazen işe yarıyor."

(TOLGA AYDOĞAN - Cumhuriyet Gazetesi) 


Zülfü Livaneli sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının önemli değeri Yaşar Kemal'le ilgili bir anısını anlatıyor. Olay Fransa'da geçiyor:
"Cannes Film Festivali'ndeyiz, bir kahvenin terasında oturuyoruz. Önümüz ana cadde, ötesi kumsal ve deniz. Caddeden iki yana yıkıla yıkıla, sarı sakallı, yırtık ceketli, gözleri baygın baygın bakan bir Fransız berduşu geliyor, bize yaklaşıyor ve para istiyor. Sabah sabah öyle bir alkol kokusu geliyor ki adamdan anlatamam. Masada kalabalığız, gazeteci arkadaşlarımız var. Yaşar abi adama cömert bir bahşiş veriyor, adam 'mersi' diyor. Bu sırada bir arkadaş sarhoşa Fransızca 'Bu mösyöyü tanıyor musun?' diye soruyor, sonra ekliyor 'Yaşar Kemal'. Ben içimden 'amma da soru ha' diyorum, sokakta yatıp kalkan adam nerden tanısın Yaşar Kemal'i? Sarhoş ileri geri sallanarak gözlerini kısıyor, Yaşar abiye bakıyor bakıyor, sonra ağzında şu kelimeler dökülüyor:
'Memed le Bandit'. Yani 'Eşkıya Memed'. Ağzımız açık kalıyor."

(bisorubicevap.com)





Merhaba!