28 Eylül 2026 Pazartesi

ÜÇ ŞİİR

 

Nâzım hasta diye duyuyorduk. Nâzım'ın parası yok diye duyuyorduk. Nâzım bunalıyormuş diye duyuyorduk. O yazdıklarıyla bütün bunları yalanlamakta diretiyor, şaşılacak bir yürek sağlamlığı ve disiplin örneği veriyordu. "Nâzım ağabey hapislerde çürüdü" diye mısra düşürüp dövünen Cahit Sıtkı'yı özel bir şiiriyle terslemişti:

"Yatar ama zincirini kırmış yatar / en yüksek mertebeye ermiş yatar."

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Sol)

 



Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalbağrısı
Alır beni tâ Bursa'ya götürür

Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Yüreciğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür

Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür.

(CAHİT SITKI TARANCI)




hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız

biz, ey sürgünlerin nâzım'ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek 
lacivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

(HİLMİ YAVUZ)




Onca yılgıya yoldaştır,
dayatılan onca derin susmaya;
anlarız anlamasına da
hüzün değildir bize en çok yakışan.

Kirli eller sokulur ekmeğin barışına,
bozulur okulun mayası,
dilin köklerine zehir akıtılır,
kıramaz hüzün yaşamın çetin çekirdeğini.
İlle de yaşama sevinci, 
ille de yaşama istencidir
bizi direngen kılan
anlarız anlamasına,
yaşarız yaşamasına da
hüzün değildir bize en çok yakışan.

(AYTEKİN KARAÇOBAN)






Merhaba!

20 Eylül 2026 Pazar

AĞZIMDA ÇAKIL TAŞLARI

 


Her şeyi ağız dolusu gülermişçesine söylerdi.
Daha önce tarif etmiş olmalıyım.
Şöyle demiş miydim?
Ağzına bir avuç çakıltaşı doldurmuş, konuşmaya çalışır gibi.
Demiştim. 
Onu böyle tarif etmeyi seviyordum. 

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)


***




Şu ağaç, benden önce de ağaçtı, benden sonra da çiçeklenecek
ya ben, kuruyorum yazdıkça, ne soğurulacak bir yemiş
ne şafağın kılıcıyla dalgalanan bir damla gölge
sözcükler, çakıl taşları gibi gıcırdıyor ağzımda.
Sözcükler, sözcükler, sözcükler... Anlam çanları.
Nasıl inansınlar ki bana,
şiirime giren her sözcük öldüğünü biliyor
bazı sözcüklerse dokuz canlı, başka bir yüzle çalıyorlar kapımı
o öç duygusu yaşatıyor belki de onları bunca uzun ve öfkeli.

"Şiirim yaşayacak mı?" diye sormuştum
yaşlı, nemrut bir şaire bir gün, sözcüklerden çok.

(MUSTAFA KÖZ - İki Yüzlü Zar, Ve Yayınevi)


***



Demosthenes gibi yap
Ağzında çakıl taşı denize karşı konuşurdu o
Senin de dizeler olsun ağzında
Onlarla otur kalk
Onlarla uyu
Onlarla uyan.

(SABAHATTİN KUDRET AKSAL - Şiir Üstüne Notlar)






Merhaba!

13 Eylül 2026 Pazar

ORTADOĞU VE SÖMÜRÜ

 


Karikatür: BURAK ERGİN

***

MÖ beşinci yüzyılda yaşamış sofist filozof  Kallikles, yasaların alt sınıfları, ezilenleri korumak için güçlülere karşı oluşturulduğunu savunur. Ona göre üst sınıflar, aristokratlar zayıflara göre daha zeki, üretken ve iradelidir. Zayıflar bu eksiği kapatmak, güçlüleri sınırlandırmak için yasaları yapmışlardır. Ona göre doğaya uygun olan, güçlünün zayıfa efendi olmasıdır. Çünkü hâkimiyet kurma, daha çok kazanma ve içgüdülerini serbestçe gerçekleştirme doğaya uygun olandır. Bu hakla yasalar, güçlülerin önünde bir engel, yeteneksiz zayıflara avantaj sağlayan doğaya aykırı yapıdır.
Kallikles'in bu düşüncesinin arkasında, kendi çağında yaşanan siyasal dönüşüm de vardı. 
(...)
Buna karşılık antik Yunan'da özellikle Sparta ve Atina'da farklı yönetim modelleri gelişti. Örneğin, Likurgus, Sparta'da kral sayısını ikiye çıkarmış, senato kurmuş ve krallar ile senatoyu denetleyen Ephor sistemini kurarak mülkiyete sınırlama getirmiş, tarihin ilk sosyalist sayılacak devletini kurmuş ve kuvvetler ayrılığını insanlığın gündemine sunmuştur. Atina'da ise yönetici Arkhon halk meclisi ve Areopagos gibi kurumlarla yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrıldığı bir yönetim anlayışı ortaya çık[mıştır].
Oysa Kallikles bunun yerine bir zengin monarkın idaresini daha doğru buluyordu. Batı, Ortaçağ dinsel yönetiminden kurtulduğunda Rönesans, Fransız Devrimi ve Aydınlanma yoluyla antik Yunan'ın demokrasisini geliştirerek günümüzdeki çoğulcu demokrasi ve hukuk devletine ulaşmıştır. Batı'da çoğu kez, Kallikles'in düşündüğünün tersi olmuştur.
Ortadoğu'da ise tarihsel gelişim, demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletine ulaşamamış, -Kallikles'in önerdiği gibi- tek adam yönetimini, otoriter toplumsal yapıyı aşamamıştır. 
Ortadoğu'nun eski tarihine baktığımızda, Sümer Ur sitesinde Urugakina dışında zayıflardan yana bir siyasi oluşuma rastlamıyoruz. Urugakina güçlü rahiplerin tüm mahsule el koymasına karşı ihtilal yapmış, fakirleri koruyan yasalar ilan etmiştir. Ancak sonrasında Sümer, Asur, Akad, Babil ve İsrailoğulları devletlerinde, Firavunlar Mısır'ında yasalar hep güçlülerden yana olmuştur.
Zayıflar için Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinler başlangıçta olumlu uygulamalar getir[miş], zamanla güçlüler dini yapıları ele geçirmiş ve herhangi bir demokratikleşmeye, alt sınıfları koruyan yasalar yapmaya izin vermemiştir. 
Aslında Gılgamış Destanı bize Ortadoğu gerçeğini en iyi şekilde anlatmaktadır. Destana göre, Sümer'in Uruk şehrinde kral olan Gılgamış, önceleri şehrinin güçlü başka şehirlerden bağımsızlığını sağlamış, aşılmaz surlar yaptırmış, şehri mamur hale getirmiş ve refah sağlamıştır. Ancak kendini sınırlayan kurum ve yasalar olmadığı için halka baskı yapmıştır. Halk çaresiz kalınca tanrılara yalvarmış ve tanrılar onu dengelemek için eşdeğeri güçte vahşi Enkidu'yu yaratmıştır. Amaç Gılgamış'a karşı denge sağlamaktır. Ancak Gılgamış ile Enkidu ilk karşılaşmada kavga etse de kısa sürede arkadaş olup güçlerini birleştirmişlerdir. Böylece kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği, monarşi uygulanmış ve Ortadoğu halklarına tarihin başından beri kuvvetler birliği miras kalmıştır. 

"Merhametli monarşi: Fakire din, zengine kredi." 

Ancak büyük değişimi Atatürk, Cumhuriyet ile yapmış; demokratik toplumun temellerini atmış, bu açıdan tüm Ortadoğu'yu etkilemiştir. Tek derdi sömürmek olan emperyalizm, Atatürk gibi devrimci devlet adamları yerine Ortadoğu'da her zaman dinsel-mezhepsel ve gelenekçi monarşileri desteklemiştir. Günümüzde ABD'de iktidar olan Trump ve yönetimi, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi devletlerde açıkça "merhametli monarşi" istemektedir. Bu, muhalefetsiz, örgütsüz ve keyfi uygulanan bir devlet-iktidar sistemidir. Biliyoruz ki tek adamın merhameti, muhalefeti görene kadardır. 

(SUAT DÜLGER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

6 Eylül 2026 Pazar

İMBATLA GELEN KARANFİL KOKUSU

 


Dünya edebiyatında silinmez izler bırakan Victor Hugo, hiç gelmemesine karşın kentin ününden, efsaneli büyüsünden etkilenip İzmir'e bir şiir yazmıştır. 1829 yılında yayınlanan "Les Orientales" (Doğulular) isimli kitabındaki "La Captive" şiirinde İzmir'i bir prensese benzetir:

İzmir bir prensestir, 
çok güzel küçük şapkasıyla.
Mutlu ilkbaharlar durmaksızın,
onun çağrısına yanıt verir.
Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse,
O da denizler arasından ışıldar.
Hatta Arşipel'in yaratılışından çok daha tutkulu...


***



Hakan Cem'den iki kitap bir arada: Papa Scala ve Tendeki Huy (Pikaresk Yayınları).
Papa Scala, "Nemli Fırçada Girizgâh'la başlıyor Smyrna'nın tarihinde iz sürmeye şiirlere ilişkin ipuçları vererek. (Papa Scala, İzmir Karşıyaka'nın devamı olan Bostanlı bölgesinin eski adı. Papa Scala / Papas köyü).
Hakan Cem'in şiir diliyle çizdiği minyatürlerin hayali ustası, kahramanı "Pagur" (aslında bir Ermeni çocuğun adı) çalışmaya şöyle hazırlanıyor: "aharlı kâğıdı mermere yatırdı suya dokunur gibi yavru kedinin ensesinden incecik birkaç tüy aldı, ibrişimle bağlayıp fırçası için güvercin kanadından çıkardığı kaleme özenle yerleştirdi."
Sanatçı, sonra "kök ve toprak boyalarını tek tek gözden" geçirir, "ve yumurta sarısı yerine tutkal kullanmaya karar" verir. "Çizdiklerine parlaklık versin diye yanından ayırmadığı saf pekmezle üzüm suyunu da göz ucuyla kontrol" eder.
"Deniz kulağı adlı yumuşakçanın sert parlak kabuğuyla, aharlı kâğıdı mühürledikten sonra nemli fırçasını kiremit rengi boyaya daldırıp, deniz yönünden kuş uçuşu önceden çizdiği ters U'yu kâğıda" çizer.
Sonrası da şöyle: "Bir an, kâsedeki altın tozunu eliyle" ovuşturur "ve kâğıda hayran hayran" bakar. "Ona" da Smyrna adını" verir.
(...)
Smyrna olarak doğan kent, ileride İzmir adını alır. Ege kıyılarında yayılır, gelişir, genişler kültürel, mimari olarak. Ortaya çok kültürlü bir kent çıkar. Kozmopolit bir kent olur tarihe damgasını kalıcı bir biçimde vuran:

"Tahta bavullar zamanına uyanıyorum; taş sokakta evler bahçeli,
kediler köpekler evin hanesine kayıtlı; ince telli üç yanı tel dolap
balkondan el ediyor, imbatla gelen karanfil kokusu ah, bizim Smyrna!" 

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)







9 Eylül İzmir'in Kurtuluş Bayramı 
Kutlu Olsun!

30 Ağustos 2026 Pazar

HAYIR DE !

 

"Bunların hepsi olacak eğer 'HAYIR' demezseniz!"


WOLFGANG BORCHERT

Sen, Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana,
Sen, San Francisco'daki ana ve Londra'daki ana. Sen, 
Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana.Sen, 
Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana;
yeryüzünün dört bir köşesindeki analar,
dünyanın bütün anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!
Analar, HAYIR deyin!

Wolfgang Borchert, "Kapıların Dışında" dedi ama Nazilerin kapılarının dışında kalamadı. Naziler evlere, odalara girdiler ve "ari ırk" saydıkları Alman gençlerini askere alıp savaştırdılar, milyonlarca Yahudi'yi öldürdüler.
Sonunda kendileri de öldü. Öldürüldüler, intihar ettiler. Hâlâ onların izinden giden partiler, dernekler var; dünyayı yeniden kana bulamak için sabırsızlanıyorlar, durmadan örgütleniyorlar.
Günümüzde savaşlar; ölümler, öldürmeler, bombalar, füzeler, tehditlerle hızlanarak sürüyor. Ortadoğu kan gölüne döndürülüyor. Gel de Borchert'in yazdıklarını anma, eline yeniden alma: Hayır De'yi.
Hamburg doğumlu Borchert, annesinin etkisinde büyümüş. Dünyaya gelişini de "ana cennetinden kovulma" olarak dillendirmiş. Soyutlamalar, semboller ve imgelerle yüklü anlatımlarında gözlemlerinin ağırlığı hep dikkat çekmiş. Ruhsal saptamalar da yapıtlarında hep yer almış. 
Öykülerinde ayrıntılar, trajik ve komik unsurlar da eksik olmaz. "İsa Bu İşte Yok", "Ne Kötü Kahve Bu Böyle?", "Ekmek"te hem ayrıntılı ruhsal, çevresel betimlemeler hem de güldüren, düşündüren, içinde bulunulan duruma, durumlara göndermeler yapan anlatımı dikkat çekmeyecek gibi değil. 
Tiyatro oyuncusu olmayı çok istese de ailesinin uygun görmemesi nedeniyle bir yandan kitapçıda çalışır bir yandan da gizlice oyunculuk dersleri alır. 
1940'ta yazdığı bir mektupta sürekli Gestapo tarafından izlendiğinden yakınır. Kitapçıda bir kız arkadaşına okuduğu şiir yüzünden tutuklanır. Annesi, Nasyonal-Sosyalist hareketlere karşı "tuhaf bir tutum" takındığı gerekçesiyle sogulanır.
(...)
Yirmi yaşında askere alınır. Çok ağır yaralanır. Naziliğe karşı gelmekten hapsedilir, ölüm cezasına çarptırılır. Sağlık sorunları nedeniyle affedilir, tekrar askere alınır. Hastalanır. Çürüğe çıkarılır. Yeniden tutuklanır. Özgürlüğüne 1945'te kavuşur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra birliğine gönderilir. Frankfurt yakınlarında esir düşer ve yük vagonuyla götürülürken kaçar, kurtulur. Ateşli hastalığına rağmen 600 kilometreyi yürüyerek varır Hamburg'a, evine. Ölüme karşı direnir. 

Hayır De!, onun şiirsel manifestosudur. Savaşa "Hayır" denmezse olacakları göstermeye çalışır çeşitli meslek gruplarına, kadınlara, erkeklere. 
Almanya'da doğan "Trümmerliteratur"un, yani "yıkım edebiyatı"nın en önemli ve en güçlü temsilcisi Borchert, şairlere de şöyle seslenir: 

"Sen odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını
bir yana bırakıp, nefret şarkıları söylemeni
emrederlerse, yapacağın tek şey var:

HAYIR de!"

Atölyedeki adam, tezgâhtar kız, fabrika sahibi, laboratuvardaki araştırmacı, doktor, rahip, kaptan, pilot, terzi, yargıç, tren istasyonundaki, köydekiler, kenttekiler, dünyanın her yerindeki anneler eğer savaşa "HAYIR" demezlerse olacakları da şöyle dile getiriyor çarpıcı bir biçimde Borchert:


"Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş
ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve
yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına
dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız
mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve
ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip
gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin
molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı
sığınaklarına çarpıp parçalanacak...

Son hayvan-insan son hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde
boğulacak...

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece
eğer... eğer... eğer...

HAYIR demezseniz!" 

1947 tarihli Kapıların Dışında, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından radyodan yayınlandığında çok ilgi görür.
Oyunun kahramanı, gidecek bir yeri olmayan "savaş artığı bir askerdir." Rusya cephesinden ülkesine döndüğünde "karısını ve evini" yitirir. Askerin, yani Beckmann'ın yüzüne tüm kapılar kapanır. 
Borchert, Kapıların Dışında'yı "Hiçbir tiyatronun, hiçbir seyircinin izlemek istemediği bir oyun" diye betimler. Fakat savaşın acılarını, yıkımları, parçalanmaları anlatan bu çok etkili oyunun gösterilmediği, oynanmadığı ülke kalmaz kısa sürede. Oyun, Borchert'in ölümünden bir gün sonra sahnelenir.

"Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Borchert, 26 yıllık kısa ömründe yaşamıyla, yazdıklarıyla gecelere fener olmayı sürdürüyor. Savaşlar, ölüm tehditleri, kıyımlar hiç durmadığı gibi daha da alevleniyor.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba! 

24 Ağustos 2026 Pazartesi

HAKLI KAVGA !

 


KARTALLI KÂZIM


Parlıyor arpacık
namlunun ucunda
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
bir damlacık.
O gün merkezden emir aldık:
Gebze'deki İngiliz yüzbaşısının tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur:
satıyor bizimkileri...

İyi hesaplamışım herifin geçeceği yeri.
Söküldü karşıdan.
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
onun da başı sallanıyor
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Aramızda kaldı kalmadı dört yüz adım.
namluyu kaldırdım biraz
Mansur'un sallanan başını nişanladım.
Soldaki yamaçtan düştü bir taş parçası.
Bir kuş uçtu sağımdaki ağaçtan,
ağaç çınar,
kuş ürkmüş olacak.

Sustu birdenbire Kartallı Kâzım
sonra devam etti hemen:

Herif namussuzun biriydi,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç tane din kardeşinin başını yedi,
biliyorum.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim
öyle günlerde bile böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Bizimkisi taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malum? dersen:
Dövüştük pir aşkına,
yaralandık birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik aldım, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandık
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan.
Yalnız işte ara sıra
yerli yersiz böyle anlatırız...

NÂZIM HİKMET
(Memleketimden İnsan Manzaraları)

***

Zaptiyeler gittikten sonra çıktı Nare ortaya; kaynamış süt getirdi, ekmek getirdi; sırtındaki çantaya, yola çıkmak için sabırsızlandığına baktı baktı da, "Çoluğum çocuğum yok dedin ya, bi bekleyenin var senin Çavuş... Git, kavuş hadi..." dedi; Bayram'la birlikte, avlunun çıkışına kadar, arkası sıra yürüdü geldi.

Yolunun üstünde, "Nare iyi, Bayram iyi, insanlar iyi..." diye düşünürdü Yusuf.

Nehir kıyısı boyunca üç saat doğuya yürüdü; ağaçlı, sulak, küçük bir köyün harman yerinden geçti, güneye döndü... Nare iyi, Bayram iyi; insanı insanla yaratanın, insanı insanla sınaması neden?.. İyilik varken kötülük neden? Sıcak da soğuk da bizdense, sıcağı soğuktan nasıl ayırmalı? Bilmeyen bilmediğini kime sormalı, içinin ağusunu nereye dökmeli? Bölükler, taburlar, alaylar... karda kışta, baharda, yazda... topla, tüfekle, bombayla, süngüyle yüzbinlerin birbirinin gırtlağına sarılması, vardığı yere yıkım getirmesi neden? Yerinden, işinden, sevdiğinden ayrılanların kavgadaki acılarını; öçle, öfkeyle bilenişlerini kendi kanında, soluğunda yaşar; yüzü, yüreği kasılır kalır insanın... Kavga olmayacaksa, birileri kavgadan kaçınmalı... Kim, hangisi, nasıl? O kendisi Yusuf, Ferhat oğlu Yusuf, kavgadan kaçınmadı... O kendisi Yusuf, durmak, durulmak, şunun bunun buyruğunda olmak insanın ayıbıdır diye bilir: Suya haktır akıp gitmek... Kuşa uçmak... Kula kul olmamak... Böyle bellemiştir. İşte, haksız olan kavgadan kaçınmalı... Düpedüz bu haklı, bu haksız, nerde görülmüş? İnsan ömrü, halka halka dünyanın girdabında; şimdi haklı, şimdi haksız. İşin incesi ne olursa olsun; o kendisi Yusuf, gücü gücü yetene bir dünyanın hasmıdır... Nerede, ne kadar işe yararsa o kadar hasmıdır... Eli erdiği, gücü yettiği, aklı yattığınca! Sıcağa soğuğa bizdendir demesi Ömer Ustanın, sözün ötesini, iyiliğin kötülüğün de bizden olduğunu bildiğindendir... Bilir, bildiğine yüreklenir, insana öyle bakardı usta. Ömer Usta derviştir... Ömer Usta ereceği yere ermiştir...

(ŞEMSETTİN ÜNLÜ - Yüz Uzun Yıl)






Merhaba! 

16 Ağustos 2026 Pazar

KİTABIN ONURUNU KORUMAK !

 



D. H. Lawrence "Kitaplar" adlı denemesinde, "Bir kitap iki kapaklı bir yeraltı kovuğudur. Yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer..." diyor. Özellikle kurmaca yapıtlar için geçerli olabilecek bu söylem bizi aynı zamanda bir sanat yapıtının oluşturulan öyküsüyle ilgili bir gerçekliğin içine çeker. Çünkü o yeraltı kovuğuna iner inmez bambaşka bir maceranın ortasında buluruz kendimizi. Her şeyden önce insan, mutsuzluğunu yenmek, makus talihini tersine çevirmek için kitaplara sığınır. Ahap Kaptan'la birlikte balinanın sırtında denize açılır, Samsa'yla böceğe dönüşür, Anna Karenina'yla şehvet denizinde yıkanır, Madam Bovary'le arsenik içer. Böylece içine girdiği yalan denizinde kendi benliğini bulur. 
Yirminci yüzyılın İspanyol ressamlarından Juan Gris'in "Açık Kitaplı Ölüdoğa" adlı yağlıboya bir eseri vardır. Bu ünlü resimde küçücük bir masa üzerinde kocaman bir kitabı görürüz önce. Masanın üzerinde bambaşka nesneler de vardır: Pipo, şarap kadehi, peçete, meyveler ve adı görünmeyen başkaca kitaplar... Bu resim ilk önce "Hangi kitap acaba bu?" sorusunu sordurur. Ancak kitabın adının önemi yoktur. Çünkü ressam; her kitabın başka bir dünyaya giriş olmasını, yeni bir kapıyı açmasını söylemektedir bakan gözlere...
Yaşadığımız gerçek dünyada ise kitap, Gris'in resminden adeta fırlayarak kendisi nesneleşmiş durumda. Özellikle sosyal medyada kütüphaneli odalar; o odaların dekorasyonuyla ilgili fotoğraflar çıkıyor. Böylece kitap kendinden bağımsız bir malzemeye dönüşüyor. Bu içinde yaşadığımız acımasız dünyanın her şeyin içini boşaltması gibi kitabı da içeriğinden bağımsız bir şekilde değerlendirme arzusundan kaynaklanıyor.
Oysa Mario Vargas Llosa, edebiyatın, yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları yaşamdan hoşnut kalan insanlara hiçbir şey söylemeyeceğini dillendirirken, şunları da ekler: "Edebiyat ruhu besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla şeyi ya da çok az şeyi olan insanların sığınağıdır." Ayrıca kitaplar onca kurmacasına rağmen "eleştirel düşünme"yi dayatır. Üstelik "eleştirel düşünce" , soluk aldığımız dünyaya ait apansızca sorular ortaya atmaktan, zaman zaman "kışkırtıcı" gelebilecek bir ayartıcılığa bürünmekten hiç ama hiç çekinmez. Zaten yaşadığımız dünyaya dair düşünce üretmek, gittikçe zahmetli bir hal alsa da demokratik ve özgür bir toplum oluşturabilmek adına çalışmak, her şeyden önce sorumlu yurttaşlığın da gereği değil midir?
Artık yalanın kitaplarda kalmayıp dünyanın her yerine sirayet ettiği, siyasetin sadece yalanla ilişkili olduğu, öznel dünyalarında en yalan söylemeyecek kişilerin bile yalanı yaşamının bir parçası olarak gördüğü bu dünyada kitaba yapılan çok mu?

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!