30 Ağustos 2026 Pazar

HAYIR DE !

 

"Bunların hepsi olacak eğer 'HAYIR' demezseniz!"


WOLFGANG BORCHERT

Sen, Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana,
Sen, San Francisco'daki ana ve Londra'daki ana. Sen, 
Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana.Sen, 
Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana;
yeryüzünün dört bir köşesindeki analar,
dünyanın bütün anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!
Analar, HAYIR deyin!

Wolfgang Borchert, "Kapıların Dışında" dedi ama Nazilerin kapılarının dışında kalamadı. Naziler evlere, odalara girdiler ve "ari ırk" saydıkları Alman gençlerini askere alıp savaştırdılar, milyonlarca Yahudi'yi öldürdüler.
Sonunda kendileri de öldü. Öldürüldüler, intihar ettiler. Hâlâ onların izinden giden partiler, dernekler var; dünyayı yeniden kana bulamak için sabırsızlanıyorlar, durmadan örgütleniyorlar.
Günümüzde savaşlar; ölümler, öldürmeler, bombalar, füzeler, tehditlerle hızlanarak sürüyor. Ortadoğu kan gölüne döndürülüyor. Gel de Borchert'in yazdıklarını anma, eline yeniden alma: Hayır De'yi.
Hamburg doğumlu Borchert, annesinin etkisinde büyümüş. Dünyaya gelişini de "ana cennetinden kovulma" olarak dillendirmiş. Soyutlamalar, semboller ve imgelerle yüklü anlatımlarında gözlemlerinin ağırlığı hep dikkat çekmiş. Ruhsal saptamalar da yapıtlarında hep yer almış. 
Öykülerinde ayrıntılar, trajik ve komik unsurlar da eksik olmaz. "İsa Bu İşte Yok", "Ne Kötü Kahve Bu Böyle?", "Ekmek"te hem ayrıntılı ruhsal, çevresel betimlemeler hem de güldüren, düşündüren, içinde bulunulan duruma, durumlara göndermeler yapan anlatımı dikkat çekmeyecek gibi değil. 
Tiyatro oyuncusu olmayı çok istese de ailesinin uygun görmemesi nedeniyle bir yandan kitapçıda çalışır bir yandan da gizlice oyunculuk dersleri alır. 
1940'ta yazdığı bir mektupta sürekli Gestapo tarafından izlendiğinden yakınır. Kitapçıda bir kız arkadaşına okuduğu şiir yüzünden tutuklanır. Annesi, Nasyonal-Sosyalist hareketlere karşı "tuhaf bir tutum" takındığı gerekçesiyle sogulanır.
(...)
Yirmi yaşında askere alınır. Çok ağır yaralanır. Naziliğe karşı gelmekten hapsedilir, ölüm cezasına çarptırılır. Sağlık sorunları nedeniyle affedilir, tekrar askere alınır. Hastalanır. Çürüğe çıkarılır. Yeniden tutuklanır. Özgürlüğüne 1945'te kavuşur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra birliğine gönderilir. Frankfurt yakınlarında esir düşer ve yük vagonuyla götürülürken kaçar, kurtulur. Ateşli hastalığına rağmen 600 kilometreyi yürüyerek varır Hamburg'a, evine. Ölüme karşı direnir. 

Hayır De!, onun şiirsel manifestosudur. Savaşa "Hayır" denmezse olacakları göstermeye çalışır çeşitli meslek gruplarına, kadınlara, erkeklere. 
Almanya'da doğan "Trümmerliteratur"un, yani "yıkım edebiyatı"nın en önemli ve en güçlü temsilcisi Borchert, şairlere de şöyle seslenir: 

"Sen odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını
bir yana bırakıp, nefret şarkıları söylemeni
emrederlerse, yapacağın tek şey var:

HAYIR de!"

Atölyedeki adam, tezgâhtar kız, fabrika sahibi, laboratuvardaki araştırmacı, doktor, rahip, kaptan, pilot, terzi, yargıç, tren istasyonundaki, köydekiler, kenttekiler, dünyanın her yerindeki anneler eğer savaşa "HAYIR" demezlerse olacakları da şöyle dile getiriyor çarpıcı bir biçimde Borchert:


"Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş
ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve
yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına
dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız
mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve
ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip
gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin
molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı
sığınaklarına çarpıp parçalanacak...

Son hayvan-insan son hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde
boğulacak...

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece
eğer... eğer... eğer...

HAYIR demezseniz!" 

1947 tarihli Kapıların Dışında, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından radyodan yayınlandığında çok ilgi görür.
Oyunun kahramanı, gidecek bir yeri olmayan "savaş artığı bir askerdir." Rusya cephesinden ülkesine döndüğünde "karısını ve evini" yitirir. Askerin, yani Beckmann'ın yüzüne tüm kapılar kapanır. 
Borchert, Kapıların Dışında'yı "Hiçbir tiyatronun, hiçbir seyircinin izlemek istemediği bir oyun" diye betimler. Fakat savaşın acılarını, yıkımları, parçalanmaları anlatan bu çok etkili oyunun gösterilmediği, oynanmadığı ülke kalmaz kısa sürede. Oyun, Borchert'in ölümünden bir gün sonra sahnelenir.

"Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Borchert, 26 yıllık kısa ömründe yaşamıyla, yazdıklarıyla gecelere fener olmayı sürdürüyor. Savaşlar, ölüm tehditleri, kıyımlar hiç durmadığı gibi daha da alevleniyor.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba! 

24 Ağustos 2026 Pazartesi

HAKLI KAVGA !

 


KARTALLI KÂZIM


Parlıyor arpacık
namlunun ucunda
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
bir damlacık.
O gün merkezden emir aldık:
Gebze'deki İngiliz yüzbaşısının tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur:
satıyor bizimkileri...

İyi hesaplamışım herifin geçeceği yeri.
Söküldü karşıdan.
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
onun da başı sallanıyor
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Aramızda kaldı kalmadı dört yüz adım.
namluyu kaldırdım biraz
Mansur'un sallanan başını nişanladım.
Soldaki yamaçtan düştü bir taş parçası.
Bir kuş uçtu sağımdaki ağaçtan,
ağaç çınar,
kuş ürkmüş olacak.

Sustu birdenbire Kartallı Kâzım
sonra devam etti hemen:

Herif namussuzun biriydi,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç tane din kardeşinin başını yedi,
biliyorum.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim
öyle günlerde bile böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Bizimkisi taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malum? dersen:
Dövüştük pir aşkına,
yaralandık birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik aldım, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandık
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan.
Yalnız işte ara sıra
yerli yersiz böyle anlatırız...

NÂZIM HİKMET
(Memleketimden İnsan Manzaraları)

***

Zaptiyeler gittikten sonra çıktı Nare ortaya; kaynamış süt getirdi, ekmek getirdi; sırtındaki çantaya, yola çıkmak için sabırsızlandığına baktı baktı da, "Çoluğum çocuğum yok dedin ya, bi bekleyenin var senin Çavuş... Git, kavuş hadi..." dedi; Bayram'la birlikte, avlunun çıkışına kadar, arkası sıra yürüdü geldi.

Yolunun üstünde, "Nare iyi, Bayram iyi, insanlar iyi..." diye düşünürdü Yusuf.

Nehir kıyısı boyunca üç saat doğuya yürüdü; ağaçlı, sulak, küçük bir köyün harman yerinden geçti, güneye döndü... Nare iyi, Bayram iyi; insanı insanla yaratanın, insanı insanla sınaması neden?.. İyilik varken kötülük neden? Sıcak da soğuk da bizdense, sıcağı soğuktan nasıl ayırmalı? Bilmeyen bilmediğini kime sormalı, içinin ağusunu nereye dökmeli? Bölükler, taburlar, alaylar... karda kışta, baharda, yazda... topla, tüfekle, bombayla, süngüyle yüzbinlerin birbirinin gırtlağına sarılması, vardığı yere yıkım getirmesi neden? Yerinden, işinden, sevdiğinden ayrılanların kavgadaki acılarını; öçle, öfkeyle bilenişlerini kendi kanında, soluğunda yaşar; yüzü, yüreği kasılır kalır insanın... Kavga olmayacaksa, birileri kavgadan kaçınmalı... Kim, hangisi, nasıl? O kendisi Yusuf, Ferhat oğlu Yusuf, kavgadan kaçınmadı... O kendisi Yusuf, durmak, durulmak, şunun bunun buyruğunda olmak insanın ayıbıdır diye bilir: Suya haktır akıp gitmek... Kuşa uçmak... Kula kul olmamak... Böyle bellemiştir. İşte, haksız olan kavgadan kaçınmalı... Düpedüz bu haklı, bu haksız, nerde görülmüş? İnsan ömrü, halka halka dünyanın girdabında; şimdi haklı, şimdi haksız. İşin incesi ne olursa olsun; o kendisi Yusuf, gücü gücü yetene bir dünyanın hasmıdır... Nerede, ne kadar işe yararsa o kadar hasmıdır... Eli erdiği, gücü yettiği, aklı yattığınca! Sıcağa soğuğa bizdendir demesi Ömer Ustanın, sözün ötesini, iyiliğin kötülüğün de bizden olduğunu bildiğindendir... Bilir, bildiğine yüreklenir, insana öyle bakardı usta. Ömer Usta derviştir... Ömer Usta ereceği yere ermiştir...

(ŞEMSETTİN ÜNLÜ - Yüz Uzun Yıl)






Merhaba! 

16 Ağustos 2026 Pazar

KİTABIN ONURUNU KORUMAK !

 



D. H. Lawrence "Kitaplar" adlı denemesinde, "Bir kitap iki kapaklı bir yeraltı kovuğudur. Yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer..." diyor. Özellikle kurmaca yapıtlar için geçerli olabilecek bu söylem bizi aynı zamanda bir sanat yapıtının oluşturulan öyküsüyle ilgili bir gerçekliğin içine çeker. Çünkü o yeraltı kovuğuna iner inmez bambaşka bir maceranın ortasında buluruz kendimizi. Her şeyden önce insan, mutsuzluğunu yenmek, makus talihini tersine çevirmek için kitaplara sığınır. Ahap Kaptan'la birlikte balinanın sırtında denize açılır, Samsa'yla böceğe dönüşür, Anna Karenina'yla şehvet denizinde yıkanır, Madam Bovary'le arsenik içer. Böylece içine girdiği yalan denizinde kendi benliğini bulur. 
Yirminci yüzyılın İspanyol ressamlarından Juan Gris'in "Açık Kitaplı Ölüdoğa" adlı yağlıboya bir eseri vardır. Bu ünlü resimde küçücük bir masa üzerinde kocaman bir kitabı görürüz önce. Masanın üzerinde bambaşka nesneler de vardır: Pipo, şarap kadehi, peçete, meyveler ve adı görünmeyen başkaca kitaplar... Bu resim ilk önce "Hangi kitap acaba bu?" sorusunu sordurur. Ancak kitabın adının önemi yoktur. Çünkü ressam; her kitabın başka bir dünyaya giriş olmasını, yeni bir kapıyı açmasını söylemektedir bakan gözlere...
Yaşadığımız gerçek dünyada ise kitap, Gris'in resminden adeta fırlayarak kendisi nesneleşmiş durumda. Özellikle sosyal medyada kütüphaneli odalar; o odaların dekorasyonuyla ilgili fotoğraflar çıkıyor. Böylece kitap kendinden bağımsız bir malzemeye dönüşüyor. Bu içinde yaşadığımız acımasız dünyanın her şeyin içini boşaltması gibi kitabı da içeriğinden bağımsız bir şekilde değerlendirme arzusundan kaynaklanıyor.
Oysa Mario Vargas Llosa, edebiyatın, yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları yaşamdan hoşnut kalan insanlara hiçbir şey söylemeyeceğini dillendirirken, şunları da ekler: "Edebiyat ruhu besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla şeyi ya da çok az şeyi olan insanların sığınağıdır." Ayrıca kitaplar onca kurmacasına rağmen "eleştirel düşünme"yi dayatır. Üstelik "eleştirel düşünce" , soluk aldığımız dünyaya ait apansızca sorular ortaya atmaktan, zaman zaman "kışkırtıcı" gelebilecek bir ayartıcılığa bürünmekten hiç ama hiç çekinmez. Zaten yaşadığımız dünyaya dair düşünce üretmek, gittikçe zahmetli bir hal alsa da demokratik ve özgür bir toplum oluşturabilmek adına çalışmak, her şeyden önce sorumlu yurttaşlığın da gereği değil midir?
Artık yalanın kitaplarda kalmayıp dünyanın her yerine sirayet ettiği, siyasetin sadece yalanla ilişkili olduğu, öznel dünyalarında en yalan söylemeyecek kişilerin bile yalanı yaşamının bir parçası olarak gördüğü bu dünyada kitaba yapılan çok mu?

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

9 Ağustos 2026 Pazar

MİLLİYETÇİLİK

 

'MİLLİYETÇİLİK' BİR 'IRK' SORUNU DEĞİL, BİR 'YURT' SORUNUDUR !


(...) Evet, sık sık yazarım, Fransa'da, o toprağın halkından olup, dili başka, kültürü farklı, göreneği kendine göre, hayli 'etnik grup' vardır: Brötonlar, Basklar, Korsikalılar, Alzaslılar vb. Üç aşağı beş yukarı hepsiyle temasım olmuştur. Hotel le Tango'nun yöneticisi Bröton'du, Fransızcasını zor anlardım, üstüne varırsanız Fransızım derdi, Bröton asıllıyım. Mari, France Normand'dır (sahi onları unuttuk), onun da sorunuza vereceği cevap öbürlerinden farklı mı olacak sanırsınız? Paris Polis Müdüriyeti'nde ikamet izni alabilmem için bana 'torpil yapan' Baba Sanguinetti Korsikalıydı ama, ana dili bal gibi İtalyanca olduğu halde, Fransa için dövüşmüş, yaralanmış, tutsak düşmüştü.
Benzeri sözleri size İngiltere'de yaşamış bir Türk de tekrarlayabilir. Orada da İskoçlar, Galler, İrlandalılar vardır, kimisinin dili farklı, kimisinin dini başkadır. Sorduğunuz zaman hepsi Britanyalıyım der, ama İskoç asıllıyım, ya da İrlanda asıllıyım. Gerçekte bu saptama, çağdaş uluslarda bizdeki birtakım salakların tartıştıkları 'halklar' sorununun hangi düzeyde çözüldüğünü pek güzel göstermektedir. İnsan gruplarını ırksal kökenlerine göre ayırmaz da, tarihsel yazgı beraberliklerine, ekonomik ortaklıklarına, kültür birikimlerine göre birlikte düşünürsen, çağdaş ulus anlayışı ortaya çıkar, bunda da esas, yurttaşın kendini içinde yaşadığı ulusun hissetmesidir, böyle hisseti mi, bitti, o ulusun çocuğudur, ama şu ya da bu asıldandır, fark etmez. 
Acaba bilir misiniz, Anadolu'dan şu ya da bu nedenle Avrupa'ya, Amerika'ya dağılmış Musevi ya da Ermenilerin kendi soydaşları arasındaki adları Türk'tür. Besbelli yüzyıllarca Türk kaderini paylaştıkları için. Hiç unutmam, Paris'te İstanbul'dan gitme Madam Victoire'i bana tanıtan, Fransız Musevisi dostum, 'Türk'tür' diye tanıtmıştı, Madam Victoire da, (toprağı bol olsun) daha ilk sözünde bana kahveyi orta mı şekerli mi içeceğimi sorduğuna göre, elbette Türk'tü. Salonunda Boğaz resimleri, sofrasında tahin helvası, gramofonunda Deniz Kızı Eftalya'nın plakları olan bir Türk. Emperyalizm, Osmanlı'yı dağıtmak için Ermeni'yi, Rum'u, Yahudi'yi doğduğu toprağa düşman edip, kökeninden kopararak, bin beter kötü bir talihe mahkûm etmiştir.
Türk yönetimleri, milliyetçiliği soğuk savaş milliyetçiliği diye alınca ya da soruna ırksal bir açıdan yaklaşınca en büyük yanlışı yapmışlardır. Milliyetçilik bir ırk sorunu değildir, bir yurt sorunudur. İstiklâl Savaşı'nda Intelligence Service'den Mim Mim Grubu'na gizlice haber aktaranlardan birisi Ermeni Pandikyan Efendi değil miydi? (Toprağı bol olsun.) Mustafa Kemal Paşa, Kuva-yı Milliye'yi örgütlerken, ilk başvurduğu kişiler, hepimizin de bildiği gibi Doğu Anadolu'daki Kürt beyleri olmuştur. Şimdi Kürtçülük taslayanlar acaba o zaman dedelerinin ya da babalarının neden Kemal Paşa'ya hayır demediklerini hiç düşünmüşler midir? Türkiye, üstünde uygarlıkların ve devletlerin doğup öldüğü eski bir topraktır, elbette her uygarlıktan, her devletten bir sürü zenginlik taşıyor, hepsi hepimizindir, mutfağımızdan müziğimize, göreneklerimizden oyunlarımıza değgin ne çok şeyimizde ne kadar çok halkın katkısı var; canı isteyen bu toprakta Süryani de bulur, Mecusi de bulur, Yezidi de bulur, kurcalayan Urartu'dan kalma insanlara da rastlar, Asurlulardan kalma olanlarına da, Ermeni Krallığı döneminin insanlarına da. Sultan Orhan'ın annesi Ermeni değil miydi? Bütün Osmanlı padişahları bölgedeki çeşitli halklardan çeşitli kadınlara anne demediler mi? Bunda şaşılacak ya da üzülecek ne var? 
Türk olmak, ırksal bir ayrıcalık değildir. Türk olmayı böyle almak, böyle koymaksa, düpedüz faşistliktir. Ama bunun tersi de doğru: Kürt olmak, Ermeni olmak, Rum olmak da ırksal bir ayrıcalık değildir. Bunu böyle almak ve koymak, düpedüz faşistliktir. Anlaştık mı?
(...)
Mustafa Kemal Paşa'nın Kemalizmi'nin oturduğu fikrî zemin, aslında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp'in bir sentezidir. Bunların ortaya atmış olduğu bütün düşünceleri, Mustafa Kemal Paşa kendi düşüncesi içinde yoğurmuş, âlimlerle paylaşarak bunlardan ortaya bir Türk Milliyetçiliği çıkarmıştır. Bu milliyetçilik kesinlikle şoven değildir, ırkçı değildir. Çünkü açıkça söyler, dünya milletleri kardeş olmuşlardır. Bunlar tartışılamaz. Ve Türkiye'deki Cumhuriyet hareketlerini ve İstiklâl Savaşı'nı yapanların da Türkler, Lazlar, Çerkezler, Kürtler, hepsinin bir araya gelerek yaptıklarını söyler. Ve bu böyle karma bir harekettir.
Mustafa Kemal Meclis'teki milletvekillerine seslenirken, onun için 'Buradaki öğeler yalnız Türk değildir, Kürt değildir, Çerkez değildir, Laz değildir' diyor, onun için yıllar sonra Türk milliyetçiliğini tanımlarken 'Ne mutlu Türk'üm diyene' diyecektir. 

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)






Merhaba!

2 Ağustos 2026 Pazar

ZAMAN ZAMAN


"Elma gibi rengi, tadı, kokusu olan varlıktır zaman.

Nasıl ki elmanın çekirdeğinde başka bir elma gizliyse,

zamanın içinde de başka bir zaman uyur.

Bu saklı zaman, şairin ruhudur."

(MUSTAFA KÖZ)

***

"Dizginlenmek isteyen vahşi bir at gibidir zaman" 


Ioannes Orfanotrofos, ani bir ilhamla doğrulup, yatağın içinde oturuyor. Kronografyasını yazacak. Hiçliği alt edecek! Zamana egemen olarak. "Şu heretik Bogomillerin de dediği gibi her şey karşıtıyla mevcutsa, hiçliği alt etmenin yolu da zamana egemen olmaktan geçiyor olsa gerek. Yokluğun karşıtı varlıksa, hiçliğin karşıtı ne? Zaman elbette."
Şimdi görüyor ki zamanı durdurabilmek değilmiş asıl marifet. Zaptedebilmekmiş. Tıpkı zihni dizginler gibi dizginleyip ehlileştirebilmekmiş. Anbean yaşayıp her anını kayıt altına alabilmekmiş.

(FEYZA ZAİM / Körler Ordusu - Kırmızı Kedi Yayınevi)

***

"Zamanı anlamakla geçiriyorum zamanımı."


ALAIN BOSQUET






Merhaba!

26 Temmuz 2026 Pazar

DEMOKRATİK SÜRÜ

 


"Demokrasi,
ulus yerine iktidara törenle oturarak,
birkaç akıllı çoban yararına sürünün yünlerini kırkma sanatıdır."

(ROMAIN ROLLAND)

***

Çobanın görevi koyunun yününü kırkmaktır, derisini yüzmek değil. 
İktidarlar, sürüleştirdikleri halkların derilerini yüzüyor yüzyıllardır. Olan sürüye oluyor. Derisini tabakçı, yününü dokumacı, etini kurtla kasap alıyor. Çobanı da kurdu da kasabı da besleyen sürü. Kurda kuşa, düzenbaza tacire yem olan sürü, ruhunu da "zamanın yırtıcı kuşu yabancılaşma"ya teslim ediyor. (ÇINGIRAKLI SOKAK ŞİİR GAZETESİ)

***

"Zavallı koyun sürüsü!
Çobanı da o besler, çoban köpeğini de, kurdu da..."


MUHSİN ERTUĞRUL

***

"Demokrasi öyle bir sistemdir ki,
hak ettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eder."


BERNARD SHAW







Merhaba!

19 Temmuz 2026 Pazar

HAYATIMIZ GÜZELDİR !

 

"İsyanım adaletsizliğe, yalana, sömürüye, yurt ve insan sevgisizliğine, 

genel olarak da yaşam düşmanlığınadır."


Yıl: 1983. Tren iki saat kadar rötar yaptığı Kapıkule'den ayrılmak üzere. Polis, pasaport kontrolü yapıyor. Yolcular arasındaki bir adama dikkatlice bakıyor. Ona "Türkçe biliyor musunuz?" diye soruyor, Fransızca "Anlamadım" diye yanıt alıyor. Bu defa İngilizce soruyor. Belli ki bir şeylerden kuşkulanıyor; nedense üstelemiyor. Bir lahmacuncu dolaşıyor kompartımanlar arasında. Bu defa yolcu çok az parası olmasına rağmen belki de uzun yıllar yiyemeyeceğini düşündüğü lahmacundan istiyor, bir yandan da içinden gülüyor: "Türk olduğum anlaşılır mı acaba?" Cebinde sahte İspanyol işçi kimliği. Yakalanırsa öldürüleceğini, hatta mezarının bile bulunamayacağını biliyor. Tıpkı Sabahattin Ali gibi. Bir süredir kaçak. Önce soğuk kış günlerinde Ege kasabalarında ısınmasız evlerde kalmış. Sonra İstanbul'da bir arkadaşının evine sığınmış. Son geceyi ise yakın dostu Oktay Arayıcı'nın evinde geçirmiş, bu sayede kızı Barış'a sarılabilmiş: 

"Uzun bir ayrılık var önümüzde
aylarca belki yıllarca sürecek olan"

dizeleri dökülmüş dudaklarından.   

Bıyıklı ve gözlüklü adamın adı: Ataol Behramoğlu. Barış Derneği davasından sekiz yıl hapis cezası almış. Hakkında açılan TKP davası ise sürüyor. 80 darbesi sonrası 141 ve 142. maddelerden iki kere ceza alanlar idamla yargılanıyor.
***
Bu anı okuru yanıltmasın! Okan Toygar'ın Ataol Behramoğlu'yla gerçekleştirdiği nehir söyleşi kitabı "Hayatımız Güzeldir" yalnızca şairin hayatta kalma eşiğini, tesadüfi de olsa geçme başarısını anlatmıyor bize. Kitap şairin özyaşamöyküsünü anlatan oylumlu söyleşi değil. Türkiye tarihini sorgulayan, ülkemizin 60'lı yıllardan günümüze düşünsel ve siyasal atmosferini mercek altına alan özgün bir çalışma. Bu nedenle de bir yaşamöyküsünün sınırları aşılıyor, bu sayede toplumsal kırılma, çatışma hatta ayrışma anlarıyla yüzleşen sıradışı bir metin çıkıyor karşımıza. 
***
Yine yıl: 1983. Behramoğlu, Türkiye'den çıkmış ve Atina'ya varmıştır. Amacı bir an önce Paris'e gitmektir. Atina'da kendisini oğlu gibi gören şair Yannis Ritsos, onunla buluşmaya gelir ve yaşamı boyunca unutamayacağı şu sözü söyler: "Hayatımız güzeldir!" Ritsos, "hayat" değil, "hayatımız" diyerek çoğul bir yerden bakmış, bir bakıma tüm devrimcilerin hayatı güzeldir demek istemiştir. Gerçekten de bütün devrimcilerin hayatı güzel ve onurludur! İşte kitabın başlangıç noktası tam da buydu! O "ömür ki hayata sunulmuş bir armağan" dı. Ve "hayat sunulmuş bir armağan" dı insana.

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Devrimcilik gibi şairlik de
İnen darbeyi duyabilmektir
Kaslarının liflerinde
İster copların darbesi olsun
İster bilincin."


CAN YÜCEL







Merhaba!