24 Mayıs 2026 Pazar

HANGİ ATATÜRK

 


Ben Mustafa Kemal'i önemserim. Önemsememde haklı olduğuma inanırım. Bence Kemal Paşa, iktidarın yapısal niteliğini değiştirdiği için önemli bir devrimcidir, 'mazlum milletler'e karşı azgın saldırganlığını sürdüren emperyalizmle boğuştuğu için de yaman bir Üçüncü Dünya lideridir. Mustafa Kemal Hareketi, Tanzimat'la Mütareke arasında oluşan, ama bir türlü gerçek doğrultusunu bulamayan uluslaşma sürecine gerçek dinamiğini verebilmiş, Osmanlı'nın ümmet toplumundan Türk ulusunu çekip çıkarmıştır, hem de ulusal kuvvetleri (Kuva-yı Milliye), ulusal iradenin (irade-i milliye) buyruğuna vererek! Bir önceki iktidarın hâlâ dinsel nitelikler taşıdığı, hâlâ teokratik bir düzenin üzerinde oturduğu hatırlanırsa, "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesinin ne büyük bir devrim sloganı olduğu şıp diye anlaşılır. Sosyalist bir devrim değildi elbette bu, olmayı da düşünmedi, Jöntürkler'in (ne yazık ki biraz da batılı emperyalizm adına) başlatıp da gerçekleştiremedikleri ulusal demokratik devrimin anti-emperyalist bir platformda gerçekleştirilmesinden ibaretti.
Mustafa Kemal'in talihsizliği, adına devrim yaptığı toplumsal sınıfın, yani ulusal burjuvazinin henüz Türkiye'de o tarihte oluşmamış bulunmasıdır. Bilindiği gibi yabancı sermayesi Osmanlı mülküne girdikten sonra Müslüman olmayan azınlıklardan bir komprador burjuvazisi oluşmuş, Kurtuluş Savaşı tam bağımsızlık ilkesini öne alınca, bunların çoğu selâmeti Türkiye dışına kaçmakta bulmuştu. Gariptir ama, bu düzeyde, Mustafa Kemal'in Ulusal Demokratik Devrimi ile Lenin'in Sosyalist Devrimi arasında bir kader benzerliği vardır: Her ikisi de yukarıdan aşağıya devrimlerdir, her ikisi de adına devrim yaptıkları toplumsal sınıflara tam anlamıyla sahip değildirler, her ikisi de az gelişmiş ülkelerde gerçekleştiklerinden ister istemez merkeziyetçi bürokrasi diktalarına doğru yozlaşırlar. Ne var ki bu, her iki devrimin devrim olmak niteliğine gölge düşürmez; çünkü nasıl Sovyetler'de proletarya oluşmuşsa, Türkiye'de de ulusal burjuvazi oluşmuştur.
Ama ulusallığını koruyabiliyor mu, o ayrı hikâye!
1960 sonrası, Atatürkçülük diye iki yanlışa inanmıştır: Birincisi, Mustafa Kemal hareketini, 27 Mayıs ya da 12 Mart türünden bir cuntacılık sanmaktır bunun; Anadolu İhtilâli'nde hiç kuşkusuz ordunun rolü büyüktür ama, başrol onda değildir, tam tersine başından başlayarak devrimi önce halk kongreleri, sonra Millet Meclisi yönetmiştir, ordu ulusal iradeye tâbi kılınmıştır. Kemal Paşa, hele Karabekir ve Ali Fuat Paşalar onunla birlik olduktan sonra, istediği anda Anadolu hareketini bir askeri cunta hareketine dönüştürebilirdi; asla dönüştürmemiş, tam tersi sırası geldiğinde askerin sivile dönüşmesini şart koşmuştur. Atatürk bir Jakobin'dir, bir Fransız Devrimi devrimcisidir, 27 Mayısçılar 12 Martçılar ise Bonapartiste'tirler, aradaki fark uçurumdur, bir uçurum!
1960 sonrası kuşaklarının ikinci yanılgısı, İnönü ile Atatürk'ü karıştırmak oluyor. Gerçi İnönü Kurtuluş Savaşı boyunca ve savaştan sonra da Mustafa Kemal'in yanında bulunmuştur hep, ama o dönemler Kemal Paşa dönemleridir, sonraki İnönü döneminden farklıdırlar. 
(...)
İnönü dönemi, Atatürk devrimciliğinin biçimleştirilmesi, bütün toplumsal ve ekonomik özünden soyutlanarak bir üstyapı devrimi haline getirilmesi demek oluyor. İnönü için çağdaşlaşmak hemen Batılılaşmak haline gelmiş, bunun için de ağırlık üstyapısal değişimlere verilmiştir. 
[İnönü'nün faşizan CHP diktası döneminde, Mustafa Kemal Paşa'nın 'çağdaşlaşmak' ilkesi ('muassır medeniyet seviyesine ulaşmak'), gayet ustalıkla 'Batılılaşmak' biçimine dönüştürülmüştür. Nasıl ki dış politikada, Mustafa Kemal'in ölümüne kadar Batılı emperyalist ülkelerle ittifaklara girmeyen Türkiye, İnönü döneminde İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları imzalamıştır. Daha 1937'de Mustafa Kemal Paşa'nın Hatay dolayısıyla savaşmaya kalkıştığı Fransa ile.]
Batı musikisi, köy enstitüleri, klâsiklerin çevirisi, halkevlerinin önem kazanması, ilköğretim seferberliği gibi öğeler bu İnönü Atatürkçülüğü'nün temelleridir. Bu temellerin anti-emperyalist, büyük sanayileşmeden yana, tam bağımsızlıkçı Anadolu devrimi ilkeleri ile yakınlığı tartışma götürür.
Bana kalırsa, gençler Mustafa Kemal gerçeğini tarihsel bağlamı içinde yeniden ele alırlarsa, en azından onun sunyatsen konumunda olduğunu görecek, üstelik çok daha radikal bir girişimci olduğunu saptayacaklardır. Yanılgılar, ödüncü, emperyalist yardakçısı, diktaya eğilimli bazı yönetici kadroların Atatürkçü geçinmelerinden, genç kuşakların da inceleyip araştırmadan buna inanmalarından doğuyor besbelli...

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)





Merhaba!
   

10 Mayıs 2026 Pazar

TOPLUMSAL ADALETSİZLİK: BALA TUZ KATMAK !

 


Çağımıza uymak zorundayız palavrasına da hiç mi hiç inanmıyorum.

Eğer yaşadığım çağın en yüce ideali köşeyi dönmekse;
eğer yaşadığım çağ toplumsal adaletsizlik üstüne kuruluysa;
eğer yaşadığım çağ inandığım her şeyi yadsıyorsa;
eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense;
ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım?

Tam tersine başkaldırırım, direnirim böyle bir çağa karşı.

(MİNA URGAN - Bir Dinozorun Anıları)


***


Kimi yaya kimi atlı
Kimi uçar çift kanatlı
Dünya şirin baldan tatlı
Eyvah balı tuza katmış


AŞIK VEYSEL


***

"17-18 yaşlarımda bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla tay gitti, yani paralel. Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine: Halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım."


(...) Uyumuş uyanmamış, şu vatan üstünde bizimle birlikte yaşayan, kardeşlerimiz dediğimiz insanları düşünüyorum. Bir lokmaya muhtaç eylediğimiz, elinde avucunda ne varsa aldığımız, derisine kadar, Avrupalı, Amerikalı kapitalistle bir olup soyduğumuz, sömürdüğümüz, iliklerine kadar sömürdüğümüz insanları düşünüyorum. Ve insanlığımdan utanıyorum. Vatan, diyorlar, bir kulağımdan girip bir kulağımdan çıkıyor. Millet, diyorlar, yaaa, millet ha... Bu yoksul, bu yaralı toprak üstünde... Ve Türkiye'de oturan burjuvalar... Konuşuyorlar, gülüşüyorlar, yiyorlar, içiyorlar, milyonları milyonların üstüne koyuyorlar. Şu yaralı toprakta, yoksulu daha yoksul, açı daha aç, hastayı daha hasta, perişanı daha perişan ederek peri padişahı hayatı yaşıyorlar. Bir de millet var. Yüzyılların onurlu bir milleti. İşte onun onuruyla oynuyorlar. Peri padişahı hayatları sürüp gitsin diye dünya önünde onun onurunu beş paralık ediyorlar.
(...)
Şöyle düşünüyorum da yoksullar, perişan olmuş, bitmiş, ezilmiş halkımız. Ve bir harabe ülke. Beri yanda da sofrasında kuş sütü bile olan, peri padişahı hayatı yaşayan bir azınlık geliyor aklıma. Sonra kahroluyorum, utanıyorum. Sonra sonra, bu memleketi sevenlerin hepsi, hepsi Çanakkale'de mi, Dumlupınar'da mı kaldı diyorum. (1. 8. 1967)

(YAŞAR KEMAL - Baldaki Tuz)


***


"Bir toprağın talihli olabilmesi için bereketli topraklar, hava, su, deniz, güneş;
böyle topraklar üzerinde insanların talihli olabilmesi içinse özgürlük, eşitlik, adalet gerekir."

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)







Merhaba!

3 Mayıs 2026 Pazar

COMANDANTE CHE GUEVARA

 


[Küba'daki sosyalist devrimin liderlerinden Arjantin asıllı Che Guevara 50. ölüm yıldönümünde Küba'nın başkenti Havana'da düzenlenen etkinliklerle anılıyor.
Euronews'in haberine göre; Havana sokaklarındaki reklam panoları Guevara'nın resimleriyle donatılırken birçok yerli ve yabancı turist ünlü devrimcinin figürlerinin olduğu hediyelik eşyalardan aldı. -Sözcü Gazetesi, 9 Ekim 2017]

Deniz kıyısına oturup da denize girmediğim, içki içtiğim günler. Kolombiyalı arkadaşım Luis Ospina'dan bir mektup almıştım. 1965-66 yılları Paris'inden, eski günlerden, Küba'ya gitmeyi hayal ettiğimiz günlerden söz ediyordu. O zamanlar kendime şu soruları sormuştum: Otomobil ve motosiklet kullanabilir misin, ata iyi binebilir misin, iyi yüzebilir misin, günde 12 saat yürüyebilir misin gibi sorular. Bunların hepsine cevabım "Hayır!" olduğu için bu devrimci hayalden vazgeçmiştim.
Ama düştüğüm keder kuyusu içinde, okuyacağınız iki şiiri yazmıştım:

1968 Günleri

Çamurlu kaldırımda bulduğun
o yazısı turası silinmiş nikel para  
denizin kumsala attığı
ağzı perdahlı cam kırığı
parmağına dar gelen nişan yüzüğü
düğmeleri kopmuş keten gömlek
güneşte sararmış defter sayfası
sahaflara sığınmış bir elyazması
bir evden sızan hüzzam faslı
bir akşam içkiden dönerken
terekende bekleyen borç senedi

Sierra Maestra, Casa Caramina,

ışık alıp kararmış fotoğraf kâğıtları
sesi tarçınlaşmış kasetler
asfaltla gizlenmiş parke sokaklar
hasta yürek, hasta dişetleri
bilgisayarlı Yuppiler, parkalı militanlar
ve evvel zaman çocukları
açık denizde bulduğun son ganimet
kendine armağan saydığın bir eksik hayat
nasıl da hırpalamıştı çürümüş kenti.

Bir bahar tek başına ölmez diyor
umur görmüş haneberduş şaman,
birlikte götürür öteki mevsimleri.

***

Comandante Che Guevara

Bir kent var, dilimi konuşmayan
Comandante Che Guevara

Bir gece var, uykumu uyumayan
Comandante Che Guevara

Bir tezgâh var, bezimi dokumayan
Comandante Che Guevara

Bir kapı var, denize açılmayan
Comandante Che Guevara

Bir çatı var, gökyüzünden çok uzak
Comandante Che Guevara

Bir hayat var, ayağıma dar gelen
Comandante Che Guevara

Bir ölüm var, ölmekle bitmiyor
Comandante Che Guevara

Düşün son menzilinde bir durak
Comandante Che Guevara


Kapitalizm onun anısını turistik eşya yapsa da devrim tarihini değiştiremez. "Che" Sierra Maestra'dan her an inebilir. 


ÖZDEMİR İNCE
(Cumhuriyet Gazetesi)



Karikatür: SAİT MUNZUR








Merhaba!

1 Mayıs 2026 Cuma

YA BARBARLIK, YA SOSYALİZM !

 

"İnsan olmak, işin esası. Bu da demektir ki: Sağlam ve açık ve şen olmak, evet, her şeye ve her şeye rağmen neşeli olmak... İnsan olmak demek, tüm hayatını 'kaderin büyük tartısına' sevinçle atıvermek demektir, gerekiyorsa eğer; ama aynı zamanda da, her aydınlık sabaha ve her güzel buluta sevinmek demek." 


ROSA LUXEMBURG


"Benim idealim, herkesi sevebileceğim bir toplumsal düzen"

[Rosa Luxemburg], hâlâ güncelliğini koruyan Sermaye Birikiminin Temel Koşulları'nda, kapitalizmin tek bir dünya pazarı oluştuktan sonra varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği, geleceğin yeni bir barbarlık çağı olup olmayacağı sorusunun yanıtını aradı. "Her savaş biraz da intihardır" diyerek Karl Liebknecht'le, devrim yoluyla savaşı sona erdirmeyi amaçlayan Spartaküs Birliği'ni kurdu ve atıldığı cezaevinde yazdığı Spartakistler Ne İstiyor?'da, Almanya'da ihanete uğrayan işçi sınıfının kararlı ve örgütlü mücadelesini anlattı:
"İşçilerin dünya çapındaki kardeşliği, bence yeryüzünün en yüce ve en kutsal şeyi; benim yol gösterici yıldızım, idealim ve vatanım; bu ideale ihanet etmektense, hayatımı vermeyi seve seve kabul ederim!"


Toplumsal Reform ya da Devrim, İkinci Enternasyonal içindeki reformcu eğilimlere karşı bir manifesto gibiydi. Bu kitaba eklenen Teori ve Pratik'te, reformcu siyaset anlayışına karşı çıktı: "Hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilmezler. Tereddüt eden liderler fırtına halinde harekete geçen kitleler tarafından kesinlikle bir yana itilecekler." 
"Belirleyici unsur, kitlelerdir, bir kaya gibidir onlar, devrimin nihai zaferi onlara dayanarak kurulacaktır."


"Ya barbarlık, ya sosyalizm!"

"Tarihi deneyler ve bilgi edindiğimiz, güç kazandığımız ve bize idealistlik aşılayan bu 'yenilgiler' olmasaydı, bugün nerelerde olurduk! Ve bu yenilginin gelecekteki zaferin tohumlarını taşımasının nedeni de budur."
[Aralarında] Sophie Liebknecht'e yazdığı "Ya emperyalizmin zaferi ve her türlü kültürün çöküşü ya da sosyalizmin zaferi. Görev yerimde ölmeyi umuyorum: Bir sokak savaşında ya da bir hapishanede" cümlelerinin de olduğu Hapishane Mektupları, onun aynı zamanda bir mektup ustası olduğunun kanıtıydı. 
John Berger onun bu mektupları için, "Korkusuz, kırılmaz, tutkulu ve kibar bir kadın. İşçileri ve kuşları severdi. Aksayan ayağına rağmen dans ederdi. Onunla ilgili her şey büyüleyici ve gerçek" dedi. 

"O bizim için bir kartaldı ve öyle kalacaktır"
(V. I. LENIN)

Rosa Luxemburg'u Che Guevara'ya benzettim hep. Birikimli, cesur, kararlı, açık yürekli, bağnazlıktan uzak, doğru bildiğinden şaşmayan, asıl derdi insanlık ve özgürlük olan devrimcilerdi onlar.
Öldürülmesinden önce, 14 Ocak 1919'da yayımlanan son yazısında "Vardım, varım, var olacağım!" diyen Rosa Luxemburg'u Eduardo Galeano'nun sözleriyle anıyorum:
"Rosa, suya hasret kaldığımız zamanlarda bizim taze su kaynağımız olmayı sürdürmektedir."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


Bertolt Brecht'in "Rosa Luxemburg İçin Gömüt Yazıtı" şiiri şöyle bitiyor:

Ezilenler, gömün ayrılıklarınızı!





İŞÇİNİN ve EMEKÇİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN !


26 Nisan 2026 Pazar

SUSMA !

 


Bir çocuk ağlıyorsa
Asya'da Afrika'da dünyada,
O çocuk bizimdir.

Ağlayan çocuklar gülüyorsa
Asya'da Afrika'da dünyada,
O dünya hepimizindir.

(ORHON MURAT ARIBURNU)


***


"Uğranılan haksızlıklara, hakaretlere koyun gibi tahammül etmemek insanlığın başlangıcıdır."

(REŞAT NURİ GÜNTEKİN)


***


"Korkuyu yenmenin en iyi çaresi bir şeyler yapmaktır."



"En küstah imparatorluklar bile günün birinde yıkılmış, yerlerine yiğit, genç devletler kurulmuştur. Dünyayı yönetenler zirveye yükselmiş, sonra tepetaklak yine düşmüş, çürüyüp gitmişlerdir."

"Sanatçılar, kuşaklar boyunca köreltilmiş halka bölünmez ve yaralanamaz bireyin ne demek olduğunu eserleriyle anlatmakla yükümlüdürler."

"Sanatın gücünü tanıdığımız için sorumluluğumuz da bir o kadar büyüktür. En korkunç olan susma, yazarların susmasıdır. Çünkü hem işin doğası hem de toplumun istemi yazarlığın susmamak demek olduğunu açık açık belirlemiştir."

(ANNA SEGHERS)


***


"Özgürlük ve hatta yaşamak, göze almak demek, ne olacaksa onu!"

(REYHAN YILDIRIM)


***




DORUK MADENCİLİK İŞÇİLERİNİN HAKLI MÜCADELELERİNİN YANINDAYIZ !

23 Nisan 2026 Perşembe

AVONLU WİLLİAM

 

... Ertesi sabah gün ağarırken yola koyulduk, Arpad ve tiyatrosu gösterilerine Debrecen'de devam edecekti, oradan da bir başka şehre geçeceklerdi. Gezici tiyatro böyle bir şeydi, daimi hareket halinde bir hayat. Bizimki de öyleydi, ama biz tiyatro yapmıyorduk, hayatın kendisini yaşıyorduk. Bir ara düşündük, belki de yanılıyorduk; hayatın kendisini dürüstçe yansıtan yer o sahneydi, rol yapılan yer ise hayatın kendisi...

(SOLMAZ KÂMURAN - Macar, İnkılâp Kitabevi Yay.)

***



1590'larda yaklaşık 200 bin nüfuslu bir şehir olan Tudor Londra'sı özellikle tiyatrolarıyla ses getiriyordu. O dönemde, kentte kültür ve sanat hayatına yön veren iki oyuncu topluluğu egemendi: King's Men ve başlıca rakibi Admiral's Men. Bu toplulukların her birinin sahnelerini yaklaşık 3 bin seyirci izliyor ve Londra'da şehir nüfusunun en az üçte biri, her ay bir oyun izlemek için tiyatro kapılarında sıraya giriyordu. 
1585'te yirmili yaşlarında hırslı bir oyun yazarı olan William Shakespeare'i İngiltere'nin kırsal Stratford-upon-Avon kasabasından Londra'ya getiren de bu olağanüstü kültürel ortamdı. Bu ortama bakılınca Londra halkının tiyatroyu çok sevdiği belliydi ne var ki yetenekli oyun yazarları pek yoktu ve bu boşluk, Shakespeare gibi idealist oyun yazarları için bulunmaz bir fırsattı. O dönemde "Avonlu William" diye tanınan şair, bu fırsatı insan psikolojisi ve eylemleri hakkında olağanüstü merakı ve yapıtlarına eksiksiz taşıma yeteneğinin üstüne dil konusundaki becerisini de katarak çağları aşan, her dönemde yazın ve sahne dünyasını peşinden sürükleyen Shakespeare'e dönüşecekti.
Öyle ki tarihteki kimi önemli figürlerden bile daha çok tanınan kahramanlarından oluşan "Birinci Folyo" adını verdiği 38 oyunluk koleksiyonu bugün 400. yılında bile coşkulu alkışlar almayı, dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliğiyle mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 
(...)
Peki çağları aşan cazibesini korumayı nasıl başarıyor Shakespeare? Bunun yanıtı, insanın iç doğasına ilişkin derin anlayışına atfedilebilir. 
Betimlediği karakterler, kuşaklar ve kültürler boyunca izleyicilerde yankılar uyandıran çok çeşitli duyguları ve motivasyonları temsil ediyor.
Keder ve kararsızlıkla boğuşan kimlikler, hırslı ve acımasız kişiler, varlık-yokluk çatışmaları okuyucuları veya izleyicileri kendi mücadeleleri, arzuları ve ahlaki ikilemleriyle baş başa bırakıyor. Birçoğu çağdaş toplumda hâlâ aramızda dolaşan bu kahramanları ve onların yaşadıklarını, dramatik yapının alt türleri olan tarih, trajedi ve komediye bu türlerin keskin çizgilerini bulanıklaştırarak adeta nakşediyor. 
Öncelikle varlığını hissettirmeye çalıştığı erken döneminde İngiltere'nin sansasyonel tarihi olayları yanında niteliksiz yöneticileri ve taht kavgalarını eleştirip bu kavgaların yıkıcı sonuçlarını dramatize ediyor Shakespeare.


Shakespeare'in trajedi türünü gerçek anlamda keşfetmesi ve trajedi üzerine eğilmesi ise 17. yüzyılın başlarında gerçekleşiyor. Londra'da 1605 yılındaki Kral James ve Lordlar Kamarası'na suikastın bir parçası olan Barut Komplosu'nun ve ertesi yıl patlak veren veba salgınının ardından şair, bütün bu yaşananlardan esinlenip zamansız ve evrensel insan mizacının canlı birer portresini oluşturan Kral Lear, Macbeth ve Hamlet'i yazıyor. 
Hayal edin: Ülkeniz parçalanmak üzere. Zorbalar ve yalancılar iktidarı işgal ediyor. Kurumlara olan güven sıfırlanmış. Sadece bu değil. Kişisel hayatınız da karmakarışık.
Kariyeriniz, ilişkileriniz dağılmış, aileniz çözülmüş, kime güveneceğinizi bilemiyorsunuz. Yozlaşan dünyada çaresi olmayan sosyolojik çöküş, telafisi olanaksız bir noktaya getirmiş toplumu. Tanıdık geliyor mu?
(...)
Shakespeare, kariyeri boyunca unutulmaz komedileriyle de ölümsüz: Bir Yaz Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Windsor'un Şen Kadınları, Yanlışlıklar Komedyası akla ilk gelenler. Bu türü karakteristik olarak taşıyan yapıtı ise Yanlışlıklar Komedyası.


Shakespeare, gerek komedi gerekse trajedilerinde yaşadığımız değişen dünyayla ilgili evrensel temalar yanında dilden dile aktarılan şiirsel deyişler de hediye ediyor dört asırdır.
Tiyatrosunun güçlü yanlarında biri mutlak aksiyonsa diğeri bu aksiyonu belleklere kazıyan metaforik dildir. Dilinin İngiliz kültürüne etkisi, piyeslerinden halk ağzına geçmiş 1700 civarında sözcük ve ifadenin günlük iletişimdeki dolaşımıyla anlaşılabilir. 
Kariyerini ölümünden üç yıl önce 1613'te noktalayan Shakespeare'in dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliği, mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 

(Z. DOĞAN KORELİ - Cumhuriyet Kitap)

***

William Shakespeare, 23 Nisan 1564'te doğdu. Bu taşralı şair, dramlarıyla, soneleriyle doya doya yaşadığı 52 yıldan sonra insanlığa yepyeni bir şiir ve oyun dili bırakarak yine bir 23 Nisan günü,

"Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez."

diyerek sözcüklerini ve yeryüzünü bıraktı, gitti (1616).






Merhaba Avonlu William!   

22 Nisan 2026 Çarşamba

ÇOCUK VE ŞAİR

 

Gerçek ya da düş

Çetrefil sorunları

Çocuklarla ozanlar çözer anca

(OKTAY RİFAT)


***

Şairler, evrenin ortasında oyuncakları ellerinden alınmış çocuklar gibidir. Her yaratma ediminin özünde bu bulup yitirme oyunu vardır çünkü şair iyi bilir ki şiir, Heraud'un da söyleyişiyle "bir kazanma, yitirme oyunudur" ve her gerçek şair de bu yeryüzünden ayrılana değin hep yitiren kişidir. Özlenene duyulan istek, bazen de isteğin tutkusu, şairi zorla elinden alınan oyuncaklarını düş yoluyla ele geçirme çabasının yamacında bırakabilir. Bu, kuşkusuz çoğu zaman "zorla denize sokulan bir çocuğun umarsızlığı"ndan başka bir durum değildir. 
Gerçeğe erişmek için izlenen yolda, kurulan görkemli ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek düşlerde şair, şiirinde bir çocuğun yaptıklarında çok ayrı eylemlerde bulunmaz, çoğunlukla bir çocuk gibi davranır. Sözcüklerle kurduğu ilişkide, onların tozlarını aldığı içlerini parlatmaya çalıştığı zamanlarda -yalnızlık anlarında- onu şiire götüren patika, hep merakla, kuşkuyla ve bunları düze indirecek sorularla örülüdür. Böğürtlenlerin ve zakkumların arasında şair, üstü başı kan içinde, içindeki o ağlayan ve gülen çocuğa söz geçirmeye, onu eğitmeye çalışır. "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır." Ama iç erincini sağaltmaya uğraşan her şair, o "büyük çocuğu" sonsuza değin yalnız bırakmıştır artık. Yine de kendisi için yazdığını söylediği anlarda bile, ayrımında olmadan, susturamadığı, boğamadığı o çocuğun acısıyla hep kendinden büyük o çocuk veya çocuklar için yazar.
(...)
Freud da şairin "düşsel evreni" ile çocuğun "kendine özgü evreni" arasındaki bağıntıyı belirtirken, eylemlilik ve gerçeklik olgularını bu yönde değerlendirir: "Şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en sevdiği, en uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde yeni bir düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk, şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar, düşsel bir dünya yaratır kendine."
Doğal ki çocuğun kıra döke tanıdığı ve onardığı oyuncakların yerini, şairde sözcükler alır.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi) 

***

"Ustalık kazanılır ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur."


İLHAN BERK







ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN !