29 Mart 2026 Pazar

ŞAİRİN BAVULU

 


Kara bir dam altı,
çok şey istemiyorum,
ta kenar mahallelerde
kara bir dam altı...
Görmesin zararı yok
göğü caddeyi denizleri.
Bir ev ki her karışında parmak izleri,
bir ev ki
kapısı kalın tokmakla çalınır.
Masamda isli bir lamba yansın,
masamda, açık kapalı kitaplarım tozlansın.
Siz bana odaların birinde
eski bir şilte serin
buna baş konur diye
patiska kılıflı bir yastık verin.
Hele sonra,
hele sonra,
benimki şöyle uzansın yanımda.
Ben onun nefeslerini duyayım canımda.
24 saat, 360 gün, 50 sene.
Ama benimki olsun o
benimki olsun o
benimki.
Başka bir şey istemem...

(İLHAMİ BEKİR TEZ)


***


"Bavul"u sözlük, "içinde giysiler olan ve yolculukta kullanılan büyük çanta" diye tanımlıyor ama [Haydar] Ergülen'in [Şairin Bavulu / Portreler - SRC Kitap,2024] adlı kitabında söz konusu olan bavulun mecaz olarak kullanıldığını belirtmeye gerek yok: Burada söz konusu olan şairin şiir yolculuğu sırasında kullandığı bavul.
Şiir yolculuğunda kullanılan bavulun içinde neler var? Öncelikle şairin şiircesi (poetikası) var, günlük yaşamı var, edebiyat yaşamı var, çevresi var, ilişkileri var, anıları var... Anlatılan şair konusunda bilinenler var kısacası ama Ergülen bilinip de üzerinde durulmayanları ve bilinmeyenleri de gündeme getiriyor, bilinir kılıyor.
Ergülen, artık aramızda olmayan şairleri konu etmiş. Bu durumda, şair bavulunu kapatıp gittiğine göre içindekilerden artık bir şey eksilip artmayacak bavullar söz konusu. Acaba öyle mi?

(Bavulu açılanların hepsi bizim şairlerimiz ama yalnızca biri yabancı şair: Lorca. Bu şairi seçmesinin nedenini de yazısının başında açıklıyor: "Bizim Lorca"...)

Şairin Bavulu'ndaki şairler Yunus Emre (1240-1322) ve Tevfik Fikret (1867-1915) ile başlıyor, yaşadığımız yılda (2024) yitirdiğimiz Süreyya Berfe'ye kadar geliyor. Kitapta 48 şairin "bavulu" söz konusu! Gelgelelim Yunus Emre'ye "heybe"yi, Gülten Akın'a "valiz"i, küçük İskender'e "waliz"i, yakıştırmış yazar. "Garip'in Bavulu" başlıklı yazıda "Garipçiler" (Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat) topluca değerlendiriliyor ama sonra üçü için de ayrı yazı var. "Bir Okurdan Onat'a Mektup" yazısı Onat Kutlar'ın Bavulu'nun tamamlayıcı parçası gibi. 
(...)
"Hiçoğlu'nun Bavulu'nda Neyzen Tevfik için "Hiç bavulu olmamış adam" demiş Ergülen. Bu niteleme bana İlhami Bekir'i çağrıştırdı. İlhami Bekir, tam tersine "bavulu" olan bir şairdi. Ömrünün son yıllarını otellerde yaşayarak geçirdiydi. Yakından tanıdığım için biliyorum, her şeyi tek bavulunun içindeydi: Giysileri, şiir ve yazı müsveddeleri, yayımlanmış kitaplarından bir iki tanesi, çıkarmakta olduğu SEK adlı kitap/derginin bazı sayıları... Belki de gerçek bavul sahibi tek şairimiz İlhami Bekir'di...

(ERAY CANBERK - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***


Ne mi çıkar bir şairin bavulu açılırsa?

Göçmenin bavulundan çıkan her şey
çıkar onunkinden de,
yarattığı gerçekliklerin yalancısı 
olmak dışında.

(AYTEKİN KARAÇOBAN)


***


(Şair, yazar, öğretmen, İlhami Bekir, Vecdi Ahmed, Herhangi Biri.

Libya'nın Trablus şehrinde 1906 yılında doğdu. Şiir ve yazılarında "İlhami Bekir", "Vecdi Ahmed" ve "Herhangi Biri" müstear isimlerini de kullandı. Berberî asıllıdır. Küçük yaşta, subay olan dayısıyla birlikte İstanbul'a gitti (1911). Dayısının ölümü üzerine Darüleytam'a verildi. İlköğretmen okulunu bitirdi (1926). 1954'e kadar Bolu, Düzce, İzmir, İstanbul gibi şehirlerde öğretmenlik yaptı. Cumhuriyet, Vatan, Son Posta ve Tan gazetelerinde çalıştı. 
Nâzım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Vâlâ Nurettin gibi isimlerin çevresinde bulunan İlhami Bekir, sosyalist düşüncenin önde gelen edebiyatçılarından biri olmuştur. Tuna Baltacıoğlu hatıralarında İlhami Bekir'in portresini şu cümlelerle çizmektedir:
"İlhami Bekir Tez'le Yeni Adam günlerinde ve sonrasında yakın ilişkimiz oldu. Yumuşak, sevecen bir insandı. Görünümü bir Habeş'i andırırdı. Yüzünden eksik olmaya gülüşüyle ve sıcak yaklaşımıyla sizi kolaylar, her konuyu rahatça tartışabilirdiniz."
İlhami Bekir 1955'ten itibaren, eşinden ayrıldığı ve ailesinden kimsesi kalmadığı için, yalnız olarak otellerde yaşadı. Son yıllarını İstanbul Bağcılar Huzurevi'nde geçirdi ve 29 Mart 1984 tarihinde burada öldü.)
(Türkiye Yazarlar Sendikası)  







Merhaba!  
   

21 Mart 2026 Cumartesi

ŞİİRSİZ ASLA !

 

"Şiir insanları sevmeye yarar."

(METİN ALTIOK)

***


AFŞAR TİMUÇİN

Afşar'ın şiiri düpedüz insana dairdir. Ona göre şiir, insan olmanın/olmamızın yolunu gösterir.

Afşar'a göre şiir, kim olduğumuzu göstererek yapar bunu. İnsan için ne yapmamız gerektiğinin yolunu çizer. Çünkü şiir, kimseyi öldürmez, kendi için bir şeyler elde etmek istemez, insanlığı üçe, dörde, beşe bölmeyi düşünmez. İnsana güzelim yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için, işsiz babalar için, acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışır. Şiir, insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır, umuttur, savaştır, inanıştır.

(ADNAN ÖZYALÇINER - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir

ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir.


HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL

***

"Sağlıklı bir insan birkaç gün yemeksiz kalabilir ama şiirsiz asla!"

(CHARLES BAUDELAIRE)







Dünya Şiir Günü Kutlu Olsun!

15 Mart 2026 Pazar

SADECE İNSAN

 

Yalnız kaldığında söylenir durur, "Vay be!" derdi. "Millet-i Sadıka idik, Millet-i Karakoncolos olduk. Türk'ün kötüsü yok mu? Rum'un, Laz'ın, Çerkez'in kötüsü yok mu? Müslüman'ın, Yahudi'nin kötüsü yok mu? Var elbette. İyisi de var, kötüsü de var. İnsanız yahu. İnsanın iyisi de olur kötüsü de. Misal, elma ağacındaki tüm meyveler kan kırmızı, kütür kütür, içi sulu, lezzetli mi olur? Ağaçta hiç mi çürük elma olmaz yahu! Peki dallarında çürük elma var diye, ağacı köklerinden sökmek mi gerekir? Şu hasta dünyaya, hekim gözüyle bakmak lazım. Hekim gözü; dil, din, ırk, renk görmez. Sadece insan görür. Sadece insan. Homo sapiens yahu! Homo sapiens."

(SERHAN KURŞUN - Muhbir, İnkılâp Kitabevi Yay.)


***



Keşke o gün, "İstanbul serserisi babandır," deyip, çarpıp kapıyı suratına çıkıp gitseydim. "Kürt olabilir ama senin gibi hırsız değil," deseydim. "Allah da onu öyle yaratmış," deseydim. "Seni, beni Türk, apartmanına konduklarını Rum, babaannemi Yahudi, dedemi büyüten Mary'yi Amerikalı, Sara'yı İtalyan, komşu kadın Gülistan'ı Laz yarattığı gibi."
İnsan söylemediği, söyleyemediği şeylerde yaşıyor.

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)







Merhaba!

8 Mart 2026 Pazar

UNUTULMAMASI GEREKEN BİR ÖNCÜ: SELMA RIZA

 


İlk Türk kadın gazeteci, Sorbonne Üniversitesi'nde eğitim gören ilk Türk kadınlarından ve ilk Türk kadın romancılarından, İttihak ve Terakki'nin ilk kadın üyesi Selma Rıza kadının toplumdaki yeri mücadelesinin kararlı savunucularındandır.
Meclis-i Mebusan üyesi Ali Rıza Bey'in kızı olan, özel derslerle yetiştirilen, genç yaşında Fransızca öğrenen Selma Rıza, Jön Türk hareketinin, İttihak Terakki'nin önde gelenlerinden, Paris'te Meşveret adlı bir gazete çıkaran ağabeyi "özgürlükçülerin babası" Ahmet Rıza'nın yanına kaçak yollarla gitti (1898) ve orada Sorbonne'da eğitim aldı.
II. Abdülhamit rejimine karşı mücadele eden İttihat Terakki'nin yayın organı haline gelen Meşveret'te çalıştı. Meşveret'te ve Fransızca ekinde, Bahaeddin Şakir'le Samipaşazade Sezai'nin çıkardığı Şura-yı Ümmet gazetesinde kadınların toplumsal yaşama katılımı konularında makaleler yazdı.
Toplumsal açıdan kadın konusuna yoğunlaşarak La Revue ve L'Humanité gibi Fransız yayın organlarında kadın haklarıyla ilgili yazılar yazdı. 
II. Abdülhamit'in baskı rejimine cesurca karşı çıkarak kadınların eğitim hakkı ve eşitlik istemlerini savundu.
Paris'teki Uluslararası Kadın Kongresi'nde Jön Türk delegesi olarak Türkiye'deki Kadınların Hukuki Durumu bildirisini sundu (1900), Uluslararası Kadın Konseyi'nde yönetici oldu. 
Çalışmaları başta Fransız aydınlarınca övgüyle karşılandı, Atatürk'ün de arkadaşı olan Claude Farrere, onun "yetenekli bir toplumbilimci" olduğunu belirtti.

Ülkemizde kadınlarca yazılan ilk romanlardan biri olan Uhuvvet "Kardeşlik" (Sadeleştiren: Nebil Fazıl Alsan, Kültür Bakanlığı Yay.) romanını yazdı.
Selma Rıza'nın 1892-1897 yılları arasında yazdığı, yayımlanamayan roman, elyazmalarını hurda kâğıtlar arasında bulan Nebil Fazıl Alsan'ın çabasıyla günışığına çıktı:

"Garip bir tesadüf sonunda elime geçen, iki eski okul defterine el yazısı ile yazılmış bir roman müsveddesi arasında yine el yazısıyla yazılmış soluk iki sayfa yazıyı okumuş olmasaydım bu iki defteri kaldırıp bir kenara atacak, kim bilir belki de bu yaptığım hareketle hem bu roman hem de yazarı geçmişin karanlıklarına, bilinmezliklerine gömülüp kalacaklardı."

Selma Rıza'nın kadınların sorunlarına dikkat çekmek için, toplumu aydınlatma düşüncesiyle "Halka yaranmak, namımı teşhir etmek maksadıyla değil ihvanıma bir yadigâr olmak üzere yazılmıştır" diyerek sunduğu roman, Osmanlının son yüzyılında kadınların sorunlarına ve toplumdaki konumuna tutulan bir aynaydı.
Romanda, Osmanlı toplumunda hiçbir hakkı olmayan kadının acıklı durumu sergileniyor, kız çocuklarının okutulması, cariyelik, görücü usulü evlilik gibi kadın sorunlarına dikkat çekiliyordu. 
(...)
Tüm kötülüklere karşı iyiliğin ve kardeşliğin yeniden sağlanabileceği düşüncesiyle çeşitli haksızlıklara, iftiralara uğrayıp ölen Sabiha'nın kızı olan ve aldığı eğitimle insanlık bilincine ulaşan, toplumda kardeşliği, eşitliği, özgürlüğü gerçekleştirme umuduyla dolu olan Meliha'nın kişiliğinin öne çıkarıldığı romanda, kadınların eğitiminin ve toplumdaki yerinin yükseltilmesinin toplumsal ilerlemenin anahtarı olduğu vurgulanır.
Dönemin eğitim sistemi, aile yapısı, evlilik anlayışı, kadınların toplumdaki yeriyle ilgili toplumsal ve derinlikli bir incelemenin de yapıldığı romanda, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerindeki toplumsal değişimler, modernleşme çabaları, Batılılaşma süreci kadınların gözünden anlatılır ve toplumsal yapı eleştirilir:

"İlk yaratılışta insan yokmuş... Evet yeryüzü daha rahattı. İnsan kendi cinsine de esir! Dine, şeriata, düzene, âdetlere de esir! Esir!.. Her şeye esir!.. Bu hal nedir ya rab?! Kurtuluş yok mu? Ah uçmak!.. Bu esaret zincirinden kurtulmak!.. Özgürlük, özgürlük!.."

1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla döndüğü İstanbul'da Hanımlara Mahsus Gazete ve Kadınlar Dünyası gibi kadın dergilerinde kadınların eğitim hakkını savunan, kadınların yalnızca eş ve anne olarak görülmesine karşı çıkan, onların birey olarak varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini vurgulayan yazılar yazan Selma Rıza, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nde (Kızılay) beş yıl genel sekreterlik yaptı, Türkiye'nin ilk yatılı kız lisesinin (Kandilli Kız Lisesi) açılması için çabaladı.
31 Mart Olayı'nda (1909), gerici gruplar, kızların okumasını savunan, bir erkeğin dört kadınla evlenmesine karşı çıkan, kadınların mirastan eşit pay almasını isteyen, "İki dudak arasından çıkan sözle bir kadını boşayamazsın!" diyen Selma Rıza'nın evini taşladı. 
1919'da mandacılığı savunan Halide Edib'e (Adıvar), "Halide sen kapa bakayım bir çeneni. Bu vatanın her karış toprağı Kuvva'nın, Türk askerinin kanı ile sulanmıştır. Mandayı kafandan çıkar Halide. Türk devleti tam bağımsız bir Cumhuriyet olacaktır" diyerek tam bağımsızlığı savundu.
Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimlerini destekleyen Selma Rıza, baskı rejimine karşı yiğitçe direnen, çağ dışı değerlere savaş açan, bağımsızlık için sesini yükselten ve kadınların toplumsal alanda var olabilmesi için yılmadan çalışan bir öncüydü.

(ÖNER YAĞCI Cumhuriyet Kitap)






Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun!

1 Mart 2026 Pazar

HASAT GÜNLERİ


Her yıl 6 Ağustos sabahı Hiroşima'da "barış çanı" çalınıyor ve bin beyaz güvercin uçuruluyor. Nuh söylencesinde, tufan sonrası gagasında bir dal zeytinle dönen güvercin midir onlardan biri? O güvercin, güvercinler tufanla yitip gitti belki de. Ne onlar kaldı, ne de zeytin ağaçlarıyla örtülü Parnassos Dağı'nın eteğindeki o kutsal ova. 

Odysseus, toprağına döndü mü? Bu soruya erinçle verilecek yanıt, Antik çağdan bugüne savaşsız bir yeryüzünün yemişlerini kardeşçe bölüştüğümüzü de gösterir. Bu olası mı? Apollon Tapınağı'nın alnındaki üç buyruk da yeryüzünü savaşlardan alıkoyamadı: "Kendini tanı.", "Aşırı bir şey yapma.", "Bir davaya bağlanmak mutsuzluk getirir." Barış için üç öğüt.

(...)

Şiir, yeni insanın ancak evrensel bir bilinçle yaratılabileceğinin ayrımındadır artık. Çünkü çağlar boyunca savaş da şairin savaşa bakışı da farklılaşmıştır. Yeryüzünde savaş yine olacaktır. Ancak şiir, savaşa karşı insanlığa taşıyacağı bu yeni bilinçle onun aydınlanmasındaki işlevini sürdürmekten geri durmayacaktır. "Hangi barış?" sorusu, günün birinde anlamsızlaşana değin.

Anday'ın "Ah günüm yetse görmeye seni / Seni övmeye gücüm yetse / Barış çağı altın çağ / Son ozanı ben olayım bu özlemin / Bu özlem bitse" dizeleri unutulana değin. Barış Çanı yılda bir gün değil, her gün çınlayana değin. 

Ne diyordu Latin şair Tibullus:

"Barış çağında ışır / Orak ve saban."

Kardeşçe paylaşan bir yeryüzü için.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)



***


Geldiği vakit hasat günleri
iki ayrı ağızda aynı anda
beliren bir gülümseme gibiyiz seninle
ve iki ter damlası gibiyiz alnında
elbirliği ile üretilip
kardeşçe bölüşülen bir dünyanın.


KEMAL ÖZER







SAVAŞA HAYIR !

22 Şubat 2026 Pazar

KAPİTALİZM BELASI

 

Nasıl oluyor da insan kendi seçtiği yolun kalebenti haline geliyor ya da rüyalarımız dahi tekdüzeleşiyor?

Bunun sorumlusu kim?

"Kapitalist düzenin, neoliberal politikaların insanlığa getirdiği yaşamlar birer nimet mi yoksa bir tür kölelik düzeni mi? İnsan kendi iradesiyle nasıl köleleşir? Köle deyince siyahlar geliyor aklımıza, peki bugün bir market kasasında oturmadan saatlerce ayakta kalan Dilek, sistemin kölesi değil mi? Ya da can güvenliği, sosyal güvencesi olmadan çalıştırılan işçiler, çocuklar köle değil mi?"


EDA KÖPRÜ YILMAYAN


***


[A]sıl husus, üretim tarzları mı yoksa gücü kimin elinde tuttuğu mu? Çünkü neden? He abim, neden? Kapitalizm, meta mübadelesi ve krediye, borçlanmaya dayalı. Ama yine bu sebeple hep krize açık. Göçebe, avcı toplayıcı toplumlardan geçiş; depolama, mülkiyet ve biriktirme ile başlıyor. Devlet yapısıyla hareket özgürlüğü sınırlanınca ve üstüne bir de biriktirme ile güç dengesi kaybolunca, insanlar yönetilebilir ve sömürülebilir hâle geldiler. Yani kapitalizmin şemsiyesi para ve kredi. Zengin görüntüsünü, iki temel kaynağı; toprağı yani doğayı ve insanı kurutarak yaratıyor.

(FUAT SEVİMAY - Aziz İle Nikola, İthaki Yayıncılık)


***


"Kapitalizmden sürekli çalmak gerek,
zira ne kadar çalarsanız çalın onun sizden çaldığı miktara asla ulaşamayacaksınız,
o sizden neşeyi çalıyor ve neşenin fiyatına paha biçilemez."


(MANUEL VILAS - Neşe, Bilgi Yayınevi)






Merhaba!

14 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLE BENİ

 


İkinci Dünya Savaşı'nda ordu gazetesi Kızıl Yıldız'ın ve Savaş Bayrağı'nın savaş muhabiridir Konstantin (Mikhailovich) Simonov.
Askerliğini gazeteci olarak yapar. Cepheden cephe gerisindeki Sovyet halkına savaşla ilgili haberleri ulaştırıp durur. Bu haberler ona Stalin Ödülü'nü kazandırır.
Savaş, cephe izlenimlerini, lirik ve epik şiirler yazar. İkinci Dünya Savaşı yıllarının unutulmaz şiiri "Bekle Beni", cepheye savaşmaya gönderilen gençlerin geride kalanlara içten seslenişidir.
(...)
Romanlarıyla da ülkemizde tanınan Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlar. Nazi ordusu Moskova'yla Stalingrad kentlerini kuşatır. Simonov'un çalıştığı Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazeteleri onu savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderir. 
Simonov, İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerinde yaşananları cephe gerisindeki halka duyurur yazılarıyla, haberleriyle. O yalnızca bir gazeteci değil, yarbay rütbeli bir askerdir de. 
Dünyanın en tanınmış, en bilinen, savaşı anlatan; cepheden sevdiğini, Valentina Serova'yı düşüne düşüne, onu özleye özleye yazdığı "Bekle Beni" şiirinin yazılış öyküsüne gelince:
Cephede, savaşın en soluk kesici biçimde sürdüğü, mermilerin havada uçuştuğu, çığlıkların, ölümlerin, yaralanmaların alıp başını gittiği bir gece, 25 yaşındaki Simonov hep olduğu gibi sevgilisinin yanında olmasını ister, onu düşünür, özler.
Çıldırmak üzeredir savaş ortamından, gecenin dayanılmazlığından. Bunu önlemenin tek bir yolu vardır: Sevdiği kadınla konuşmak! Günün birinde geri dönecek, sevgilisine kavuşacaktır, buna yürekten inanır. Günü gelir, döner de. Sevdiğiyle de evlenir. Uzun mutlu bir yaşamları olur sonu ayrılık da olsa. 
Savaş yıllarının o ünlü şiiri "Bekle Beni" o korkunç, dehşet saçan gece doğar, yazılır. Simonov, sevgilisi Valentina'yla birlikte yaşamayı düşlediği yılları da düşünür bu şiiri onunla konuşur gibi yazarken:

"Bekle beni, döneceğim
Bütün gücünle bekle.
Bekle, sarı yağmurlar
Hüzün getirdiğinde.
Bekle karda, tipide
Bekle bunaltırken sıcak
Bekle, kimseler beklemezken
Geçmişi unutarak.
Bekle, uzak yerlerden
Mektup gelmez olduğunda,
Bekle, birlikte bekleyenler
Beklemekten usandığında."

Simonov, izne çıkan bir askere şiirini verir çalıştığı gazeteye bırakması için. Savaş tüm hızıyla sürer, ölümler, acılar, korkular sürer de sürer. Sonra da savaşın acımasızlığı her yeri kuşatır.
Simonov, şiirinde herhangi bir haber alamaz ama şiirin etkisi almış başını gidiyordur bütün ülkede. 
Herkesin dilindedir şiir. Cephede oğlu, sevgilisi, eşi olanlar adeta bu şiire sığınırlar. Beklemekten başka çaresi olmayanlar bu şiirle güç bulurlar bir bakıma.
"Bekle Beni", savaşın zorluklarını ve insan ilişkilerini yalın bir dille anlatır:

"Döneceğim, bekle beni
Ve iyilik dileme
Artık unutmak gerektiğini
Söyleyenlere.
Varsın oğlum ve anam
Yok olduğuma inansınlar.

Varsın, yorulup beklemekten
Otursun ateşin başına dostlar
İçsinler o acı şaraptan
Rahmet dileyerek yitene
Bekle. O şaraptan 
İçmekte acele etme.

Bekle beni döneceğim
Tüm ölümlerin inadına.
Varsın, beklemeyenler
Yorsunlar bunu şansa.
Anlayamayacak onlar
Nasıl ortasında ateşin
Kurtardı beni
Senin bekleyişin.
Nasıl sağ kaldığımı
İkimiz bileceğiz sadece:
Başardın beklemeyi sen,
Kimsenin bekleyemediğince."

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!