emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2026 Pazar

ORTADOĞU VE SÖMÜRÜ

 


Karikatür: BURAK ERGİN

***

MÖ beşinci yüzyılda yaşamış sofist filozof  Kallikles, yasaların alt sınıfları, ezilenleri korumak için güçlülere karşı oluşturulduğunu savunur. Ona göre üst sınıflar, aristokratlar zayıflara göre daha zeki, üretken ve iradelidir. Zayıflar bu eksiği kapatmak, güçlüleri sınırlandırmak için yasaları yapmışlardır. Ona göre doğaya uygun olan, güçlünün zayıfa efendi olmasıdır. Çünkü hâkimiyet kurma, daha çok kazanma ve içgüdülerini serbestçe gerçekleştirme doğaya uygun olandır. Bu hakla yasalar, güçlülerin önünde bir engel, yeteneksiz zayıflara avantaj sağlayan doğaya aykırı yapıdır.
Kallikles'in bu düşüncesinin arkasında, kendi çağında yaşanan siyasal dönüşüm de vardı. 
(...)
Buna karşılık antik Yunan'da özellikle Sparta ve Atina'da farklı yönetim modelleri gelişti. Örneğin, Likurgus, Sparta'da kral sayısını ikiye çıkarmış, senato kurmuş ve krallar ile senatoyu denetleyen Ephor sistemini kurarak mülkiyete sınırlama getirmiş, tarihin ilk sosyalist sayılacak devletini kurmuş ve kuvvetler ayrılığını insanlığın gündemine sunmuştur. Atina'da ise yönetici Arkhon halk meclisi ve Areopagos gibi kurumlarla yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrıldığı bir yönetim anlayışı ortaya çık[mıştır].
Oysa Kallikles bunun yerine bir zengin monarkın idaresini daha doğru buluyordu. Batı, Ortaçağ dinsel yönetiminden kurtulduğunda Rönesans, Fransız Devrimi ve Aydınlanma yoluyla antik Yunan'ın demokrasisini geliştirerek günümüzdeki çoğulcu demokrasi ve hukuk devletine ulaşmıştır. Batı'da çoğu kez, Kallikles'in düşündüğünün tersi olmuştur.
Ortadoğu'da ise tarihsel gelişim, demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletine ulaşamamış, -Kallikles'in önerdiği gibi- tek adam yönetimini, otoriter toplumsal yapıyı aşamamıştır. 
Ortadoğu'nun eski tarihine baktığımızda, Sümer Ur sitesinde Urugakina dışında zayıflardan yana bir siyasi oluşuma rastlamıyoruz. Urugakina güçlü rahiplerin tüm mahsule el koymasına karşı ihtilal yapmış, fakirleri koruyan yasalar ilan etmiştir. Ancak sonrasında Sümer, Asur, Akad, Babil ve İsrailoğulları devletlerinde, Firavunlar Mısır'ında yasalar hep güçlülerden yana olmuştur.
Zayıflar için Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinler başlangıçta olumlu uygulamalar getir[miş], zamanla güçlüler dini yapıları ele geçirmiş ve herhangi bir demokratikleşmeye, alt sınıfları koruyan yasalar yapmaya izin vermemiştir. 
Aslında Gılgamış Destanı bize Ortadoğu gerçeğini en iyi şekilde anlatmaktadır. Destana göre, Sümer'in Uruk şehrinde kral olan Gılgamış, önceleri şehrinin güçlü başka şehirlerden bağımsızlığını sağlamış, aşılmaz surlar yaptırmış, şehri mamur hale getirmiş ve refah sağlamıştır. Ancak kendini sınırlayan kurum ve yasalar olmadığı için halka baskı yapmıştır. Halk çaresiz kalınca tanrılara yalvarmış ve tanrılar onu dengelemek için eşdeğeri güçte vahşi Enkidu'yu yaratmıştır. Amaç Gılgamış'a karşı denge sağlamaktır. Ancak Gılgamış ile Enkidu ilk karşılaşmada kavga etse de kısa sürede arkadaş olup güçlerini birleştirmişlerdir. Böylece kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği, monarşi uygulanmış ve Ortadoğu halklarına tarihin başından beri kuvvetler birliği miras kalmıştır. 

"Merhametli monarşi: Fakire din, zengine kredi." 

Ancak büyük değişimi Atatürk, Cumhuriyet ile yapmış; demokratik toplumun temellerini atmış, bu açıdan tüm Ortadoğu'yu etkilemiştir. Tek derdi sömürmek olan emperyalizm, Atatürk gibi devrimci devlet adamları yerine Ortadoğu'da her zaman dinsel-mezhepsel ve gelenekçi monarşileri desteklemiştir. Günümüzde ABD'de iktidar olan Trump ve yönetimi, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi devletlerde açıkça "merhametli monarşi" istemektedir. Bu, muhalefetsiz, örgütsüz ve keyfi uygulanan bir devlet-iktidar sistemidir. Biliyoruz ki tek adamın merhameti, muhalefeti görene kadardır. 

(SUAT DÜLGER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

9 Ağustos 2026 Pazar

MİLLİYETÇİLİK

 

'MİLLİYETÇİLİK' BİR 'IRK' SORUNU DEĞİL, BİR 'YURT' SORUNUDUR !


(...) Evet, sık sık yazarım, Fransa'da, o toprağın halkından olup, dili başka, kültürü farklı, göreneği kendine göre, hayli 'etnik grup' vardır: Brötonlar, Basklar, Korsikalılar, Alzaslılar vb. Üç aşağı beş yukarı hepsiyle temasım olmuştur. Hotel le Tango'nun yöneticisi Bröton'du, Fransızcasını zor anlardım, üstüne varırsanız Fransızım derdi, Bröton asıllıyım. Mari, France Normand'dır (sahi onları unuttuk), onun da sorunuza vereceği cevap öbürlerinden farklı mı olacak sanırsınız? Paris Polis Müdüriyeti'nde ikamet izni alabilmem için bana 'torpil yapan' Baba Sanguinetti Korsikalıydı ama, ana dili bal gibi İtalyanca olduğu halde, Fransa için dövüşmüş, yaralanmış, tutsak düşmüştü.
Benzeri sözleri size İngiltere'de yaşamış bir Türk de tekrarlayabilir. Orada da İskoçlar, Galler, İrlandalılar vardır, kimisinin dili farklı, kimisinin dini başkadır. Sorduğunuz zaman hepsi Britanyalıyım der, ama İskoç asıllıyım, ya da İrlanda asıllıyım. Gerçekte bu saptama, çağdaş uluslarda bizdeki birtakım salakların tartıştıkları 'halklar' sorununun hangi düzeyde çözüldüğünü pek güzel göstermektedir. İnsan gruplarını ırksal kökenlerine göre ayırmaz da, tarihsel yazgı beraberliklerine, ekonomik ortaklıklarına, kültür birikimlerine göre birlikte düşünürsen, çağdaş ulus anlayışı ortaya çıkar, bunda da esas, yurttaşın kendini içinde yaşadığı ulusun hissetmesidir, böyle hisseti mi, bitti, o ulusun çocuğudur, ama şu ya da bu asıldandır, fark etmez. 
Acaba bilir misiniz, Anadolu'dan şu ya da bu nedenle Avrupa'ya, Amerika'ya dağılmış Musevi ya da Ermenilerin kendi soydaşları arasındaki adları Türk'tür. Besbelli yüzyıllarca Türk kaderini paylaştıkları için. Hiç unutmam, Paris'te İstanbul'dan gitme Madam Victoire'i bana tanıtan, Fransız Musevisi dostum, 'Türk'tür' diye tanıtmıştı, Madam Victoire da, (toprağı bol olsun) daha ilk sözünde bana kahveyi orta mı şekerli mi içeceğimi sorduğuna göre, elbette Türk'tü. Salonunda Boğaz resimleri, sofrasında tahin helvası, gramofonunda Deniz Kızı Eftalya'nın plakları olan bir Türk. Emperyalizm, Osmanlı'yı dağıtmak için Ermeni'yi, Rum'u, Yahudi'yi doğduğu toprağa düşman edip, kökeninden kopararak, bin beter kötü bir talihe mahkûm etmiştir.
Türk yönetimleri, milliyetçiliği soğuk savaş milliyetçiliği diye alınca ya da soruna ırksal bir açıdan yaklaşınca en büyük yanlışı yapmışlardır. Milliyetçilik bir ırk sorunu değildir, bir yurt sorunudur. İstiklâl Savaşı'nda Intelligence Service'den Mim Mim Grubu'na gizlice haber aktaranlardan birisi Ermeni Pandikyan Efendi değil miydi? (Toprağı bol olsun.) Mustafa Kemal Paşa, Kuva-yı Milliye'yi örgütlerken, ilk başvurduğu kişiler, hepimizin de bildiği gibi Doğu Anadolu'daki Kürt beyleri olmuştur. Şimdi Kürtçülük taslayanlar acaba o zaman dedelerinin ya da babalarının neden Kemal Paşa'ya hayır demediklerini hiç düşünmüşler midir? Türkiye, üstünde uygarlıkların ve devletlerin doğup öldüğü eski bir topraktır, elbette her uygarlıktan, her devletten bir sürü zenginlik taşıyor, hepsi hepimizindir, mutfağımızdan müziğimize, göreneklerimizden oyunlarımıza değgin ne çok şeyimizde ne kadar çok halkın katkısı var; canı isteyen bu toprakta Süryani de bulur, Mecusi de bulur, Yezidi de bulur, kurcalayan Urartu'dan kalma insanlara da rastlar, Asurlulardan kalma olanlarına da, Ermeni Krallığı döneminin insanlarına da. Sultan Orhan'ın annesi Ermeni değil miydi? Bütün Osmanlı padişahları bölgedeki çeşitli halklardan çeşitli kadınlara anne demediler mi? Bunda şaşılacak ya da üzülecek ne var? 
Türk olmak, ırksal bir ayrıcalık değildir. Türk olmayı böyle almak, böyle koymaksa, düpedüz faşistliktir. Ama bunun tersi de doğru: Kürt olmak, Ermeni olmak, Rum olmak da ırksal bir ayrıcalık değildir. Bunu böyle almak ve koymak, düpedüz faşistliktir. Anlaştık mı?
(...)
Mustafa Kemal Paşa'nın Kemalizmi'nin oturduğu fikrî zemin, aslında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp'in bir sentezidir. Bunların ortaya atmış olduğu bütün düşünceleri, Mustafa Kemal Paşa kendi düşüncesi içinde yoğurmuş, âlimlerle paylaşarak bunlardan ortaya bir Türk Milliyetçiliği çıkarmıştır. Bu milliyetçilik kesinlikle şoven değildir, ırkçı değildir. Çünkü açıkça söyler, dünya milletleri kardeş olmuşlardır. Bunlar tartışılamaz. Ve Türkiye'deki Cumhuriyet hareketlerini ve İstiklâl Savaşı'nı yapanların da Türkler, Lazlar, Çerkezler, Kürtler, hepsinin bir araya gelerek yaptıklarını söyler. Ve bu böyle karma bir harekettir.
Mustafa Kemal Meclis'teki milletvekillerine seslenirken, onun için 'Buradaki öğeler yalnız Türk değildir, Kürt değildir, Çerkez değildir, Laz değildir' diyor, onun için yıllar sonra Türk milliyetçiliğini tanımlarken 'Ne mutlu Türk'üm diyene' diyecektir. 

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)






Merhaba!

7 Haziran 2026 Pazar

ÜÇ AYRI TARİH

 


Emperyalizmin Tanzimat'la birlikte ekonomimizi nasıl duman ettiğini söyleyip duruyoruz ya, bakın Mustafa Kemal Paşa 1922 Mart'ında bunu ne güzel anlatıvermiş:
"...Tanzimat'ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini müdafaa edemeyen iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zincirleri ile bağladı. Teşkilât ve ferdi kıymet nokta-yı nazarlarından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şerait tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat şubelerimize bu sayede mutlak hâkim olmuşlardı.
Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayr-ı meşru, hakikaten çok kahir idi. Rakiplerimiz bu surette inkişafa müsait sanayiimizi de mahvettiler. Ziraatımızı da rahnedar eylediler. İnkişaf ve tekâmül-ü iktisadi ve maliyemizin önüne geçtiler."
Uyarmam gerekiyor mu? Mustafa Kemal için, 30 yıldır kuyruğuna takıldığımız Avrupa ve Amerika 'rakiplerimiz'dir, 'inkişafa müsait sanayiimizi mahvedenler, ziraatımızı rahnedar edenler'dir. Bunun nedeni de, yine 30 yıldır, Tanzimat'ta olduğu gibi 'yabancı sermayesini' memleketimizde imtiyazlı kılmamızdır.

(ATTİLÂ İLHAN - 24 Şubat 1977 / Hangi Atatürk, İş Bankası Kültür Yayınları)

***

...Çünkü Avrupa Birliği (AB) Türkiye'de sömürü düzeni kurdu. Ustaca manevralarla ekonomik olarak Türkiye'yi kendine bağımlı hale getirdi. Gümrük Birliği ile Türkiye'nin elini kolunu bağladı. AB'nin kazanımlarından doğrudan ya da dolaylı pay alan bir zenginler grubu yarattı. Bu grup siyaset üzerinde de etkin bir konuma geldi. AB lehine kamuoyu oluşturmak için bütün kaynaklarını seferber etti. Bu grup TBMM'deki bütün siyasi partiler üzerinde az ya da çok denetim sağladı. Ayrıca siyasi olarak Avrupa-Atlantik sistem, Türkiye'yi AB yörüngesinde tutmayı temel hedef haline getirdi.
Bu nedenle AB, Türkiye'deki anlı şanlı siyasi partilerin, "kuru gürültü dışında" adım atamayacağını biliyor. Gürültünün 2-3 gün içinde fısıltıya dönüşeceğini görüyor. Bu temelsiz ve ufuksuz partilerin AB'ye ekonomik ve siyasi olarak meydan okuyamayacağını anlıyor. Her aşamada başka bir taviz koparıp, hiçbir şey vermeden yoluna devam ediyor. Türkiye ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor. Düşman kamp Varşova Paktı'nın bütün üyeleri AB'ye girmişken, NATO'nun en sadık müttefikinin kapıda bekletilmesinin ardındaki gerçekleri algılayamayanlar TBMM'yi doldurmuş durumda! Bütün ilgi alanı özlük hakları, kıyak emeklilik ve özel ayrıcalıklar olan ve en büyük kavgayı kırmızı pasaport için veren bu meclisin yapısı değişmediği sürece, AB'nin sömürüsü artarak devam edecektir.

(AMİRAL SONER POLAT - 20 Nisan 2018 / Aydınlık Gazetesi)






Merhaba!    

24 Mayıs 2026 Pazar

HANGİ ATATÜRK

 


Ben Mustafa Kemal'i önemserim. Önemsememde haklı olduğuma inanırım. Bence Kemal Paşa, iktidarın yapısal niteliğini değiştirdiği için önemli bir devrimcidir, 'mazlum milletler'e karşı azgın saldırganlığını sürdüren emperyalizmle boğuştuğu için de yaman bir Üçüncü Dünya lideridir. Mustafa Kemal Hareketi, Tanzimat'la Mütareke arasında oluşan, ama bir türlü gerçek doğrultusunu bulamayan uluslaşma sürecine gerçek dinamiğini verebilmiş, Osmanlı'nın ümmet toplumundan Türk ulusunu çekip çıkarmıştır, hem de ulusal kuvvetleri (Kuva-yı Milliye), ulusal iradenin (irade-i milliye) buyruğuna vererek! Bir önceki iktidarın hâlâ dinsel nitelikler taşıdığı, hâlâ teokratik bir düzenin üzerinde oturduğu hatırlanırsa, "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesinin ne büyük bir devrim sloganı olduğu şıp diye anlaşılır. Sosyalist bir devrim değildi elbette bu, olmayı da düşünmedi, Jöntürkler'in (ne yazık ki biraz da batılı emperyalizm adına) başlatıp da gerçekleştiremedikleri ulusal demokratik devrimin anti-emperyalist bir platformda gerçekleştirilmesinden ibaretti.
Mustafa Kemal'in talihsizliği, adına devrim yaptığı toplumsal sınıfın, yani ulusal burjuvazinin henüz Türkiye'de o tarihte oluşmamış bulunmasıdır. Bilindiği gibi yabancı sermayesi Osmanlı mülküne girdikten sonra Müslüman olmayan azınlıklardan bir komprador burjuvazisi oluşmuş, Kurtuluş Savaşı tam bağımsızlık ilkesini öne alınca, bunların çoğu selâmeti Türkiye dışına kaçmakta bulmuştu. Gariptir ama, bu düzeyde, Mustafa Kemal'in Ulusal Demokratik Devrimi ile Lenin'in Sosyalist Devrimi arasında bir kader benzerliği vardır: Her ikisi de yukarıdan aşağıya devrimlerdir, her ikisi de adına devrim yaptıkları toplumsal sınıflara tam anlamıyla sahip değildirler, her ikisi de az gelişmiş ülkelerde gerçekleştiklerinden ister istemez merkeziyetçi bürokrasi diktalarına doğru yozlaşırlar. Ne var ki bu, her iki devrimin devrim olmak niteliğine gölge düşürmez; çünkü nasıl Sovyetler'de proletarya oluşmuşsa, Türkiye'de de ulusal burjuvazi oluşmuştur.
Ama ulusallığını koruyabiliyor mu, o ayrı hikâye!
1960 sonrası, Atatürkçülük diye iki yanlışa inanmıştır: Birincisi, Mustafa Kemal hareketini, 27 Mayıs ya da 12 Mart türünden bir cuntacılık sanmaktır bunun; Anadolu İhtilâli'nde hiç kuşkusuz ordunun rolü büyüktür ama, başrol onda değildir, tam tersine başından başlayarak devrimi önce halk kongreleri, sonra Millet Meclisi yönetmiştir, ordu ulusal iradeye tâbi kılınmıştır. Kemal Paşa, hele Karabekir ve Ali Fuat Paşalar onunla birlik olduktan sonra, istediği anda Anadolu hareketini bir askeri cunta hareketine dönüştürebilirdi; asla dönüştürmemiş, tam tersi sırası geldiğinde askerin sivile dönüşmesini şart koşmuştur. Atatürk bir Jakobin'dir, bir Fransız Devrimi devrimcisidir, 27 Mayısçılar 12 Martçılar ise Bonapartiste'tirler, aradaki fark uçurumdur, bir uçurum!
1960 sonrası kuşaklarının ikinci yanılgısı, İnönü ile Atatürk'ü karıştırmak oluyor. Gerçi İnönü Kurtuluş Savaşı boyunca ve savaştan sonra da Mustafa Kemal'in yanında bulunmuştur hep, ama o dönemler Kemal Paşa dönemleridir, sonraki İnönü döneminden farklıdırlar. 
(...)
İnönü dönemi, Atatürk devrimciliğinin biçimleştirilmesi, bütün toplumsal ve ekonomik özünden soyutlanarak bir üstyapı devrimi haline getirilmesi demek oluyor. İnönü için çağdaşlaşmak hemen Batılılaşmak haline gelmiş, bunun için de ağırlık üstyapısal değişimlere verilmiştir. 
[İnönü'nün faşizan CHP diktası döneminde, Mustafa Kemal Paşa'nın 'çağdaşlaşmak' ilkesi ('muassır medeniyet seviyesine ulaşmak'), gayet ustalıkla 'Batılılaşmak' biçimine dönüştürülmüştür. Nasıl ki dış politikada, Mustafa Kemal'in ölümüne kadar Batılı emperyalist ülkelerle ittifaklara girmeyen Türkiye, İnönü döneminde İngiltere ve Fransa ile ittifak anlaşmaları imzalamıştır. Daha 1937'de Mustafa Kemal Paşa'nın Hatay dolayısıyla savaşmaya kalkıştığı Fransa ile.]
Batı musikisi, köy enstitüleri, klâsiklerin çevirisi, halkevlerinin önem kazanması, ilköğretim seferberliği gibi öğeler bu İnönü Atatürkçülüğü'nün temelleridir. Bu temellerin anti-emperyalist, büyük sanayileşmeden yana, tam bağımsızlıkçı Anadolu devrimi ilkeleri ile yakınlığı tartışma götürür.
Bana kalırsa, gençler Mustafa Kemal gerçeğini tarihsel bağlamı içinde yeniden ele alırlarsa, en azından onun sunyatsen konumunda olduğunu görecek, üstelik çok daha radikal bir girişimci olduğunu saptayacaklardır. Yanılgılar, ödüncü, emperyalist yardakçısı, diktaya eğilimli bazı yönetici kadroların Atatürkçü geçinmelerinden, genç kuşakların da inceleyip araştırmadan buna inanmalarından doğuyor besbelli...

(ATTİLÂ İLHAN - Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)





Merhaba!
   

11 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK NEDEN

 



ABD özel güçleri Maduro'yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump "Ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika'yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini'ne atıfla "Donroe Doktrini" olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, "ağır-acı" denen, özel rafinelerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir "ganimet" değil. Bu petrole göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil. 
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. "Ağır-acı" petrolü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezuela da dolar egemenliğini tehdit eden bu ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu. ABD'nin yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkın tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK

Bu bağlamda ABD, kaynaklarına çökmeye, dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı Venezuela'yı, adeta bir "uzaktan kumandalı sömürge" modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor, ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler, yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor. 
"Demokratik muhalefet" lideri Maria Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro'yu seçmiş olduğu zımmen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro'nun ekibinden Delcy Rodriguez görevi devraldı. 
Trump yönetimi Rodriguez'i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle "hizaya getirilebilir" bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden, bu tablo, "sakın Venezuela'da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır'ı, Cezayir'i anımsatır biçimde) Maduro'yu feda etmiş olmasın" sorusunu akla getiriyor. Bu "tuhaf ortaklık" da Venezuela halkı için yeni bir "uzaktan kumandalı sömürge" statüsü anlamına geliyor. 

BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ ?

Venezuela'da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun "devrime" bağlılık vurgusu, "Bolivarcı milislerin" seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas'ta değil Washington'da yaşanıyor.
Venezuela, Kongre'nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirilmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, [Yüzü aşkın güvenlik görevlisi ve sivil katledildi], devlet başkanı kaçırıldı. ABD'de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, "olağanüstü hal rejiminin" yerleştiğini, "süreç olarak faşizmin" hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD'nin başvurduğu bu "özel operasyonlar", yalnızca Latin Amerika'yı değil, bizzat ABD'nin kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içerde faşizmi hızlandırıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)




Dünya söyleniyor... Trump eğleniyor!

MUSTAFA BALBAY 
(Cumhuriyet Gazetesi)







SAVAŞA HAYIR !

28 Aralık 2025 Pazar

GÜLÜNÜZ GÜLDÜRÜNÜZ

 


ESRA ALKAN

"Kahkaha parmak izi gibidir"

Bu söz bana şair dostum Sezai Sarıoğlu'nun, "Şiir mana izidir" cümlesinin çağrışımından geldi.
Kahkahaya "sanat" olarak yaklaştığımdan beri her söyleneni "kahkaha" olarak duyar oldum.
Bir gün, "Kahkahasından da tanınır insan" dediğimizde "parmak izi" tanımını tescillemiş olduk. Kahkaha hem parmak izidir hem dildir. Gülümseyerek konuşabilir insan.

İnsan olmakla mizah arasında nasıl bir ilişki var sizce?

Masal çocuğun, edebiyat yetişkinin, kahkaha da her ikisinin düşünce biçimi. Moliére, "İnsan gülebildiği kadar insandır" diye boşa dememiş!
Muhalif olan kahkaha, azınlığın sesi soluğudur. Her şeyi yoluna koyduğunu zanneden aklın şirazesi kaydığında onu yoluna koyup estetize edendir kahkaha. 
Ciddi bir iş olan gülmek öyle mucizevi bir şeydir ki aklı başa getirir de gülmekten kimsenin itiraz edecek hali kalmaz.
Bir şair dünyaya nasıl şiir olarak, felsefeci şüphe ve soru, ressam biçim ve renk olarak bakıyorsa "kahkaha sanatçısı" da kahkaha olarak bakar ve insan olmaya giden yol balsa ağacı misali döşenir.

"Ciddiyet yüceltiliyor, gülmelerimiz tutsak!"

Emperyalizmin yarattığı ciddiyetin sardığı dünyamızda, [s]istemin oyun kurucularının hinoğluhin aklı var örneğin. Kahkaha, toplumun yanlışını bir çizgiyle, bir sözle açık eder. Soru soran, gülen insanı istediğiniz gibi yönetemezsiniz. 
Güldüğümüzde beynimizde "sağ ile sol lop " dengelenir, gerçekleri daha net algılarız. Kötülüklerle baş etmenin iki keyifli yolunu seçtim: Seyahat ve kahkaha.

Metin Altıok'un "Gülerek Direneceğiz" dizesiyle yaşamın yüreğimize yığdığı yüklere karşı direnmek için siz de gülmeyi önceliyorsunuz. Neden?

Çünkü yaşamın çeşitli güçlüklerine karşı üç şey icat edilmiştir: Ümit, uyku ve gülmek.

KAHKAHA SANATÇISI !

Nasıl "kahkaha sanatçısı" olur bir insan?

Sanat, görünmeyeni görünen kılmaktır, "kahkaha sanatı" da içimizin görünmeyen coşkusunu açığa çıkarıp yaşam biçimi sunmaktır. "Kahkaha sanatı" kendimizde farkındalık uyandırmayı amaçlar.
İçindeki Kahkahayı Uyandır kitabı, içimizi havalandırarak derinlerimize kaçmış sevgiyi, şefkati yani vicdanı yüzeye çıkarmayı hedefler.
"Kahkaha sanatçısı" olduğumuzda kendimizin ve yaşadıklarımızın mizahına varır, dengeye yani sağlığımıza kavuşuruz.
Yaşamda zorlananlar kahkahalarını çağırsınlar imdada. 
Acı insanı öldürmez, bir şekilde baş eder insan. Mesele, sıkıntı ve kuruntunun panzehiri kahkahamıza sanat edasıyla yaklaşmaktır. Vicdanları diri tutan içimizdeki kahkahadır. 

Sparta'da Kahkaha Tanrısı Gelos'un heykelinin varlığı, savaşlarda Atina'ya fark atıyor tarihte. Gülmeyi öğrenenler, ciddiyetle savaşanlara karşı hep kazanır mı?

Kazanır. Ciddiyet insanın değil sistemin işidir. Üstelik, yaşam kozmik bir şakadan ibaretken... Kahkahayı bilinç yapan Gelos çok önemli bir tanrı. Spartalılar, genç savaşçıları yetiştirirken tehlike karşısında gülerek moral toplayacaklarının bilincindelerdi. Sistem kahkahayı al aşağı etmek için nelere inandırmış insanları. Makro ve mikro yasaklar kalkınca vicdan kahkahaya koşarak, "başka bir dünyanın mümkün" olabileceğini kendinden ve kahkahadan umudunu kesmeyen herkese hissettirir. 

(ESRA ALKAN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: HİDAYET KARAKUŞ)


***


"En zorlu dönem ve şartlarda bile bir parça mizaha yaslanmak, beraberliği, dayanışmayı ve direnmeyi besler."


(DİLEK KARAASLAN - BirGün Kitap)







MUTLU YILLAR !

28 Ekim 2025 Salı

NE, NEDEN, NASIL ? (2)

 


DOĞAN AVCIOĞLU

En büyük sorun, ülkenin yeniden emperyalist bir hegemonya altına girerek, yarı sömürge ve yarı feodal bir nitelik kazanmasıydı. Aydınlanma ve sanayi devrimi yarım kalmış, Cumhuriyet ihanete uğramıştı. Emperyalizmin hegemonyasının nasıl kırılacağını düşündükçe öfkeleniyordu. Bu öfke onu ateşleyen en önemli dürtüydü. Emperyalizmin Türkiye'ye kurduğu tuzakları, uğradığı ihanetleri düşündükçe öfkesi de devrimci heyecanı da artıyordu. "Bu tuzakları görmemek için kör olmak gerekir" diye düşündü Doğan... Yeni sömürgecilik yoğun bir sis gibi ülkeyi sarmıştı. 
İlk kez bir Amerikan filosu İzmir'e gelmişti. Bu ziyaretlerin arkası gelecek, yurtseverlerin tepkileri büyüyecek ve protesto eylemlerinde birçok devrimci canından olacaktı. Türkiye'ye kurulan tuzaklar 1947'de Truman Doktrini ile devam etmişti. Köy Enstitüleri'ne de bu sıralarda saldırmaya başlamıştı toprak ağaları ve gericiler... Batılı emperyalistler de kendi değerlerine ihanet ettiklerine aldırmaksızın, Türkiye'yi yeniden köleleştirecek bu gerici saldırıları destekliyordu. Kapitalizmin çıkarları her şeyin üstündeydi. Köy Enstitüleri sayesinde özgürleşen köylü, Cumhuriyet'in demokratik devrimini içselleştirebiliyordu. Hâlâ bir köylü toplumu olan Türkiye ağaların ve şeyhlerin toplumsal kontrolünden çıkıyordu. Bu yüzden bu okullar kapatılmalıydı. Öyle de yapıldı.

Kara Kuvvetleri -ki bu ülkenin kurulmasında en büyük etkisi olan kurum- bile askerlerinin giysilerini Amerikan modeline göre değiştirmişti. Türk subayları artık Amerika'da eğitim almaya da başlamıştı. Karın eriyerek yavaşça ayakkabının içine sızması gibi ABD kanımıza, kültürümüze sızmaya başlamıştı. Ulusal ordu, giderek bir NATO silahlı gücüne dönüşüyordu. 
Bu arada yardım heyetleri adı altında Amerikalılar sık sık topraklarımızı ziyaret etmekten geri kalmıyordu. Türkiye, 1948'de bir yıl önce katıldığı IMF'den 50 milyon dolar kredi almak için başvurmuştu. Ülke, emperyalizmin kucağına düşüyordu. Laiklik de o günlerde çiğnenmeye başlamıştı. Din dersleri ilkokullarda dayatılmış, ilk ilahiyat fakültesi Ankara'da açılmıştı. Türbeler de açılmış, bastırılmış kimi tarikatlar yeniden yeryüzüne çıkmaya başlamıştı. Bütün bu gelişmeler Demokrat Parti iktidarının habercisiydi. Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında tarafsız kalması çok önemli ve doğru bir politika olmakla birlikte, el altından Nazi Almanyası ile yürütülen ilişkiler nedeniyle büyük bir korku yaşadığı günlerdi. Bu korku, savaştan dev bir güç olarak çıkan Sovyetler Birliği ile ilişkilerin bozulmasından kaynaklanıyordu. İnönü yönetimi, savaşı Nazilerin kazanacağı varsayımıyla 1922 tarihli Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması'na aykırı işler yapmıştı. İşte bu yanlış ve onun yarattığı korku, kocaman ülkeyi yeniden Batı'nın ve ardından NATO'nun kucağına düşürmüştü. Adeta bir panik yaşanıyordu. Bu koşullar altında emperyalist Batı, İnönü yönetimini seçime zorluyordu. Sonuçta, Türkiye çok partili rejime geçecek, 14 Mayıs 1950 tarihinden itibaren iktidara Celal Bayar ve Adnan Menderes yönetimindeki Demokrat Parti gelecekti.
Kurtuluş Savaşı'nda silahla kovulan "emperyalizm" artık siyasetle, parayla, eğitimle, yatırımla ülkemize giriyor, istediğini yaptırıyordu.

(SEVİM KAHRAMAN - Avcıların Üç Günü, Destek Yayınları)





12 Ekim 2025 Pazar

"İLERLEME"

 


Bir mum yetmedi. Bir tane daha yaktım. Birden koptum çağımdan sanki. Her şey başka türlü görünüyor mum ışığında.
(...)
Mum ışığı oynuyor hep. Yetmiyor koca odayı aydınlatmaya iki mum. Bir tane daha yaktım, oldu üç. Yarın yenilerini almalı. Şimdi üç incecik mumun ışığı azıcık daha aydınlattı odayı. Çağlar öncesindeyim sanki. Mumu ilk bulan insanın şaşkınlığını, sevincini yaşıyorum. Kitaplarım yanımda olsa açar bakardım, mum ilk kez nerde bulundu, kim buldu? İnsanoğlu hep karanlıkla savaşmış tarihi boyunca. Durmadan en güzel ışığı aramış. Mum ilk başkaldırıştır karanlığa. İşte yanıyor, uzun süre dayanıyor, az ama bir aydınlık veriyor gene de. İleriye doğru bir adım atınca insanoğlu, sonunu getirir. Bir, bir daha, bir, bir daha. Adımlar izler birbirini. Mumdan gelirsin atom bombasına! İlerleye ilerleye insanlık en ilkel çağına da geri gidebilir! Teknik, insana egemen olursa -ki gelişmeler o yolda biraz- duyarlık ortadan kalkarsa, acıma, sevme, ilgi duyma gibi "incelikler" yok olursa "teknik" bir canavar kesilir başımıza. Kafa uygarlığı ile kalp uygarlığını birlikte yürütemezsek, bir olumlu senteze ulaşamazsak, makinenin tutsağı durumuna düşersek... 

(OKTAY AKBAL - İstinye Suları,1973)


***



Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi "bugünden daha iyi" (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı. Artık başka şeyler konuşuluyor. Geçen hafta Anglosakson dünyanın saygın yayınlarında (Foreign Policy, Project Syndicate, New Statesman, New York Times) yine bu "şeyler" vardı: Küreselleşme ve teknoloji, özgürleşme yerine dağılma, yıkım getiriyor; toplumlar parçalanmış, demokrasiler yorgun; tanık olduğumuz şey, yalnızca ekonomik ya da siyasal bir çöküş değil, modernitenin çözülmeye başlamasıdır. Küreselleşme, yerinden edilmenin, kutuplaşmanın ve öfkenin motoru haline geldi. Çin şoku, finansallaşmanın sınır tanımazlığı, tedarik zincirlerinin kırılganlığı, derinleşmeye devam eden gelir dağılımı uçurumu altında "ilerleme" ("Her şey daha iyi olacak") inancı yerini "Hiçbir şey eskisi gibi değil" duygusuna bıraktı; "Batı artık yıkılıyor".
Aydınlanmadan bu yana kapitalizmin merkezlerinde, "ilerleme" seküler bir inanç gibi yaşandı: Gelecek bugünden iyi olacak; akıl, bilim ve serbest piyasa insanlığı cehaletten kurtaracak. İki yüz yıldan fazladır, "kapitalist gerçekçilik" kurumları, siyaseti, bireysel hayalleri biçimlendirdi. Bugün, gelecek artık umut vermiyor; tehdit ediyor.
Tarihçi Christopher Clark'ın dediği gibi, kriz "gözlerimizin önünde, kafalarımızın içinde" yaşanıyor. Modernitenin zihinsel mimarisi çöktü. Bilgiye, piyasaya ve teknolojiye duyulan güven yerini bir tür medeniyet yorgunluğuna bıraktı. Bir zamanlar ilerlemenin güvencesi olan dinamikler, şimdi kaygının ve çöküşün kaynağı.  
(...)

Başka bir gelecek...

Peki, "ilerleme inancı öldüyse geriye ne kalır?" Bir yaklaşım, daha doğrusu "kapitalist gerçekçilik" kayıplarla yaşamayı öğrenmeyi öneriyor. Bu yaklaşıma göre, "Sürdürebilirlik politikaları -sağlık sistemini, demokrasiyi, gezegeni korumak- sınırsız büyüme fetişinin yerini alabilir, ekolojik bilinç de sınırları kabullenmeyi bir gerileme değil, olgunlaşma biçimi haline getirebilir." Sorunların kaynağı, kapitalist üretim tarzını veri alan bu yaklaşım, aslında bir çözümsüzlüğü sergiliyor.
Aydınlanmanın, modernitenin tükendiğine ilişkin savlar ise bu iki akımın, dinamizmini sınıf çelişkilerinden alan bir kapitalist tarih içinde şekillendiğini; bir karanlık yüzlerinin de olduğunu görmek istemiyor. Söz konusu krizler, "tükenişler", umutsuzluk, aslında bu "karanlık yüzün" bir yüz yıl sonra emperyalist savaşlarla, faşizmle, soykırımla yeniden öne çıkmaya başlamasının semptomlarıdır.
Modernitenin "yarın bugünden iyi olacak" inancı çözülürken moderniteye içkin isyan ve yenilenme dinamikleri şimdi "Yarın başka bir dünya olmalıdır" demeyi gerektiriyor. Bu başka dünyada, Aydınlanmanın birey, verimlilik ve kâr merkezli aklını terk ederek, doğaya, insan ve topluma ilişkin farklı ve koruyucu bir aklı benimsemek gerekiyor. Kapitalist uygarlığı aşarak uygarlığın önünü açmanın yolu bu "karanlık yüzle" hesaplaşmaktan geçiyor. Kapitalist gerçekçilikten çıkamazsak "yarın, asla bugünden daha iyi" olmayacak!

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 9 Ekim 2025)






Merhaba! 
  

25 Ağustos 2024 Pazar

KOMÜNİST

 

"Tut ki o neoliberal masalları yuttuk. İyi, hoş, güzel de... Devekuşu gibi kafamızı kuma gömsek bile, kokusu burnumuzun direğini kıran mevcut düzenin pisliklerini ne yapacağız?"
"Hadi diyelim ki Afrika'yı sildik haritadan... Nasıl olsa yakında hepsi AIDS'ten, açlıktan ya da kabile savaşlarında ölecek. Brezilya'daki milyonlarca sokak çocuğunu da unuttuk... Zaten polis onları tek tek 'itlaf' ederek nesillerini kurutuyor. Hindistan'daki nüfus patlaması için tasalanmamıza bile gerek yok... Yarın nasıl olsa Pakistan'la kapışırlar, nükleer teknoloji sayesinde o mesele de kökünden hallolur! Irak gibi yaramazlık yapanlara da bir iki bomba salladık mı, işler yoluna girer... Emperyalizmin politikası bu!"
"Peki, ucuz Üçüncü Dünyacılık yapmayalım... hay hay... Ya Avrupa'nın göbeğindeki kırk milyon işsizi ne yapacağız? Enikonu çürüyüp umutsuzluğa kapılarak, yarın faşist partileri iktidara getirmelerine nasıl engel olunacak? Böyle bir şey hiç mi etkilemez o sözümona uygar Batı'yı? Kentlerin varoşlarına yığılan yerliyabancı göçmenlerin, başka umut kapısı kalmadığı için fanatik dinci ya da etnik kimliklere sarılıp çağımızın Romalarının yoz saltanatına son verecek olmalarının da mı hiç önemi yok? Alttakilerin umutsuzluğunun er ya da geç her şeyi yakıp yıkarak barbarlığı getireceğini kimse gömüyor mu?"
"Sonracığıma... İnsanlığın yarıdan çoğu açlıktan kırılırken, zengin ülkelerin üretim fazlası tarım ürünlerini, bir de üstüne para verip imha etme saçmalığını daha ne kadar sürdüreceğiz? Çevrecilerle dalga geçmekten, uyarılarını hafife almaktan vazgeçmek için gezegende, insanlar dahil tüm canlı yaşamın yok olmasını mı bekleyeceğiz?"
Konferansın uzamakta olduğunu gören Devrim, muzipçe sözünü kesti: "Aman baba, sen de nelerle uğraşıyorsun, ne gereksiz şeylere kafa yoruyorsun." Erdinç, bir an için Devrim'in ciddi olmasından ürkerek donup kaldı, sonra oğlunun alaycı ifadesini görünce rahatladı. "Haklısın," dedi aynı muziplikle, "Artık tüm insanlığın kaderiyle ilgilenen benim gibi birkaç 'komünist fosil' dışında kimse kalmadı, çok şükür." Birden yüzü asıldı. "En çok neye kızıyorum, biliyor musun? Düzeni fütursuzca savunan o sinik yazarların çoğu eski solcu. Her şeyin farkındalar, bile bile yalan söylüyorlar. İnsanı aptal yerine koymalarına, çokbilmiş edalarla mevcut düzeni insanlığın kaderi olarak kabullendirme gayretkeşliklerine deli oluyorum."

(YİĞİT BENER - Eksik Taşlar / Everest Yayınları)


***


"Yoksulların, açların karnını doyurduğum zaman benim bir aziz olduğumu söylüyorlar.
Ama yoksulların neden yiyecekleri olmadığını, 
açların neden aç olduğunu sorduğum zaman da benim bir komünist olduğumu söylüyorlar."


HÉLDER CÁMARA






Merhaba!

2 Mart 2022 Çarşamba

ÖLÜM ALANI ŞİMDİ UKRAYNA

 



Konu savaşsa Batı ikiyüzlüdür

  İnsan toplumunda savaştan daha yıkıcı bir güç yoktur. Savaş günbegün ilerledikçe, insan yaşamını paramparça eder. Okullar kapanır, ulaşım durur, sokaklar boşalır. Savaşın dev dalgaları bir yere ulaştığında öyle bir korku yaratır ki bunu ancak savaş alanında bulunanlar anlayabilir. Bomba sesleri, evinizin yanı başından gelen yıkım görüntüleri, kan ve ölüm. Savaş, organize cinayettir.
  Ukrayna'da milyonlarca insan bu tehlikeyle karşı karşıya. Putin'in istilası ve yanında getirdiği cinayetler taviz vermeksizin kınanmalı. Konu çatışma oldu mu, bağlamı anlamak önemlidir fakat egemen bir ülkeye tanklar ve savaş uçakları ile girmenin meşru bir gerekçesi olamaz.
  (...)
  Irak 2003 yılında hiçbir provokasyon olmaksızın işgal edildi ve yüz binlerce insan öldü. Yalanlar söyleyerek savaşa sebep olanlar cezasız kaldı. Kariyerleri ve lüks yaşamları hiçbir şey olmamışçasına devam etti.
  2011 yılında NATO liderliğinde başlatılan Libya savaşı ülkeyi paramparça etti ve savaş lordlarının eline teslim etti. Yemen'de Suudi Arabistan tarafından başlatılan savaş İngiliz silahlarıyla sürdürülüyor. Birleşmiş Milletler savaşta 377 bin Yemenlinin öldüğünü tahmin ediyor. 
  Bu yaşamların her biri Ukraynalıların yaşamları kadar önemli. Bu savaşların hepsini bitirmek ve yeni savaşların yaşanmaması için mücadele etmeliyiz.
  (...)
  Batılı liderler için Ukrayna halkı jeopolitik satranç tahtasında piyonlardan ibaret. Hükümetlerimiz adalet, demokrasi ve barışı temsil etmedikçe kimse eylemleri için hesap vermeyecek. 
  2008 yılında NATO, Gürcistan ve Ukrayna'yı birliğe katılmaya davet etti. Yanı başlarında giderek güçlenen askeri süper güç ile karşı karşıya duran iki ülke için seçenekler gayet netti. Peki, Batı ne tür bir oyun oynuyordu? NATO üyeliğinin gerektirdiği üzere, bu ülkelerden biri işgal edilirse savaşa girmeyi mi planlıyorlardı? Rusya Gürcistan'ı işgal ettiği gün yanıt netlik kazanmıştı. Şimdi daha da net.

  (RONAN BURTENSHAW / Tribüne Mag - Çeviren: Fatih Kıyman)


***


  ABD, Soğuk Savaş bitiminde 14 üyesi olan NATO'yu, SSCB'yle anlaşmasına rağmen, sürekli Rusya'ya karşı genişletiyor. NATO şimdilik 30 üyeli. Ukrayna, Gürcistan, Moldova, Bosna, İsveç ve Finlandiya'yı da üye yaparak üye sayısını 36'ya çıkarmaya çalışıyor. 
  Bu tabloyu analiz etmeden, neden sonuç ilişkisi kurmadan, 30 yılı görmeyip 24 Şubat 2022 sabahına bakarak, "Rusya saldırdı" sonucu çıkarmak, bir saptama değildir, ânın fotoğrafıdır sadece. Çünkü bu tablo analiz edildiğinde, Ukrayna'nın bir sonuç olduğu ama ABD'nin NATO'yu genişletme stratejisinin ise neden olduğu görülecektir.
  Soğuk Savaş bitmesine ve rakibi Varşova Paktı ortadan kalkmasına rağmen NATO'nun varlığının neden sürdüğünü sorgulamayan, dahası NATO'nun, varlığını Rusya'nın boğazını sıkmak için doğuya doğru sürekli genişletmesine itiraz etmeyen tutum ve tavırların, Rusya'nın askerî harekâtı karşısında "savaşa hayır" sloganı atması ise ne yazık ki pasif bir hümanist yaklaşım sergilemekten öteye gitmeyecektir. 
  Pasif "savaşa hayır" tutumunun, sloganın kapsadığı içeriği kazanması ancak "ABD'ye/NATO'ya hayır" tutumuyla mümkündür. Çünkü 1945 yılından bu yana dünyamızda meydana gelmiş askerî saldırganlıkların yüzde 81'inin doğrudan Amerikan saldırganlığı olduğu çağımızın gerçeğidir.  
  Rusya'nın tutumu, en sonunda etrafı sarılmış, boğazına yapışılmış birinin, büyük bedel ödememek için yumruk atmasıdır... Yumruğu yiyenin (Ukrayna) alması gereken ders, mahallenin kabadayısı (ABD) adına neden komşusunu kuşattığını ve boğazına sarıldığını sorgulamaktır.
  Tablonun bu gerçeğine aktif müdahale edecek siyasal tutumlar almadan, salt "savaşa hayır" diyerek pasif bir konumda kalmak, insani görünür ama sonuç değiştirici değildir.
  NATO bir kültür derneği değil, askerî bir organizmadır, büyük bir savaş makinesidir. Bu savaş makinesini ABD dün hangi amaçla kullandıysa bugünkü amacı da aynıdır. Dünya düzenini korumanın, Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürmenin, Çin ve Rusya'ya diz çöktürmenin aracı olarak kullanıyor.
  Ve güç dengeleri adım adım değiştiği için bugün hedef alınan ülkeler, boğazına yapışan ellerden kurtulmaya çalışıyor.
  Anlamamız gereken şudur: NATO'nun varlığı, savaş riskidir; NATO'nun varlığını sürekli genişletmesi daha büyük savaş riskidir. Savaş istemeyenin mücadele etmek zorunda olduğu, asıl budur. Hümanizm bunu gerektirir.
  Unutulmamalı: NATO'nun kırılan her dişi, büyük insanlığın geleceğinin ve barışının teminatıdır.

  (MEHMET ALİ GÜLLER - Cumhuriyet Gazetesi)






  "Lebensraum" Almanca Yaşam Alanı demek. Hitler'in en sevdiği bu kelime Doğu Avrupa'da Almanya sınırları dışında yaşayan Alman azınlıkların Almanya'nın hâkimiyetinde birleştirilmesi ve Alman nüfusun bu topraklara yerleştirilmesi politikasıydı. Naziler bu gerekçeyle önce Avusturya'yı ilhak etmişler ve ardından Çekoslovakya'yı ve Polonya'yı da işgal ederek II. Dünya Savaşı'nı başlatmışlardı.
  Putin Rusya'sı da lebensraum/yaşam alanı stratejisini uyguluyor. Zaten ABD'nin Başkanı Biden ve aslında her Başkanı "hür dünya" adına aynı stratejiyi hep uygulamaktaydı. ABD ve Rusya için şimdi lebensraum Ukrayna. Güçlü olanların nüfuz alanı pahasına güçsüz nüfuslar yok ediliyor. 
  Herkes görüyor ki ABD'nin yediği haltlar Rusya'yı, Rusya'nın yediği haltlar ABD'yi haklı çıkarmıyor. Sadece, kendileri için yaşam alanı olarak ilan ettikleri Ukrayna'yı bu ülkenin insanları için ölüm alanı haline getirmiş oluyor.
   Ukrayna'yı yönetenler, ABD'nin Ukrayna için savaşacağını ummuş olabilirlerdi, ama ABD 2014'te Rusya Kırım'ı ilhak ettiğinde de seyretmekle yetinmişti. Çünkü ABD'nin derdi kendi lebensraum'unu pekiştirmek. Eski Sovyet ülkelerini NATO'ya katarak bir kuşatma başlatmıştı. Şimdi bunu Avrupa'nın diğer ülkelerini yeniden kendi arkasına dizerek ve Rusya kuşatmasını sürdürerek gerçekleştiriyor. Yine de çoğu AB ülkesinin Rusya'ya enerji bağımlılığı söz konusuyken Putin de yaptırımları yaptırımsız düzeyinde değerlendirecek.
  Neler olduğuna bakıp neler olacağını görebiliyoruz. Ukrayna dirense bile, bir şekilde Rusya Ukrayna'yı yutmuş olacak. En azından Ukraynalıların "yönetimde" olduğu Rus yanlısı bir ülke haline getirilecek. Çünkü Rusya'ya karşı hiçbir ülke Ukrayna yanında savaşa girmiyor, girmeyecek. Şimdilik tablo böyle görünüyor.
  ABD ve AB sütü dökülmüş kedi gibiler. Mağdur edilmesinde kendilerinin oldukça payı olan Ukrayna yanında yer almış gibi yapınca mağdura oynamış oluyorlar.
  Bir de dünyaya gaz veriyorlar: Putin Sovyetleri yeniden kurmak peşindeymiş! Bu iddiayı Biden hep tekrarlıyor. Putin, Biden'dan daha sıkı antikomünist ama Biden hâlâ antikomünizm ekmeğini yemek istiyor. Ve Putin, Sovyetleri değil Çarlık Rusyası'nı ihya etmek istediğini hiç saklamıyor. "O bölgeler, Çarlık Rusyası'nda bizimdi!" diyor. Zaten Vladimir Putin'in rol modeli de Ukrayna'nın kaderini tayin etmesine vesile olduğu için kızdığı Vladimir İliç Ulyanof (Lenin) değil, Çar 1. Petro'dur. Ki o da Rusya'yı üç yüz yıl önce Avrupa'nın doğusunun hâkimi kılan bir zaferiyle "Büyük Petro" unvanını almıştı. Osmanlı tarihçileri ise ona "Deli Petro" adını vermişlerdi. Putin'e ikinci unvan daha yakışıyor gibi.
  (...)
  Emperyalizm bir nevi küresel mafyalıktır. NATO da onun tetikçisidir. Adeta "azdan az çoktan çok gider" hallerindeler. Bu klişeyi, mafya film repliklerinde sıklıkla duyarız. Azdan az ölür, çoktan çok ölürmüş. Ama bunların raconu da bozuk! Azdan çok gidiyor, çoktan az gidiyor. Şimdi gücü az Ukrayna çok kaybediyor, gücü çok ABD ve Rusya az kaybediyor.

  Ne yazık ki halkların lebensraum'u sadece kendi ülkeleri olana kadar bu hep böyle olacak.

  (MELİH PEKDEMİR - BirGün Gazetesi)






  21. yüzyıl dünyası, ilk kez bu denli büyük bir savaş tehdidiyle karşı karşıya. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı, önceki bölgesel çatışmalardan ve vekâlet savaşlarından çok daha riskli bir tablo çıkardı ortaya. Son otuz yılın yapay dengesi bozuldu, alevler yaşlı kıtanın üzerinde oturduğu barut fıçısına yaklaştı.
  Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana kıta Avrupası, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki çatışmalarda ABD ile Rusya'nın satranç oyununu uzaktan izliyordu.
 Emperyalist paylaşım kavgasının içindeydi, silah satıyor, büyük kârlar elde ediyordu; ancak göçmen krizini tetiklemesi dışında, Irak'ta, Suriye'de ya da Libya'daki ateşin Avrupa için herhangi bir yakıcılığı yoktu. Avrupalı liderler emperyalist müdahalelerle yıkılan şehirleri, hayatlarını yitiren sivilleri gerçek manada hiç dert etmediler. Ne de olsa savaş kendilerinden kilometrelerce uzaktaydı.
 Rusya-Ukrayna Savaşı böyle değil. Çünkü bu savaş, Avrupa'nın eski Soğuk Savaş korkularının üzerinden yükseliyor, krizden krize koşan neoliberal dünyanın karanlık yüzünü ortaya çıkarıyor. Doğu Avrupa bir kez daha geniş bir cepheye dönüşmenin arifesinde. Rus yayılmacılığına şimdilik ancak dolaylı yoldan cevap vermeye çalışan ABD ve Batı Avrupa, Doğu Avrupa'ya silah ve mühimmat yığmaya devam ediyor. Macaristan'dan Letonya'ya birçok ülke çılgınca bir hevesle bu silahları kabul ediyor, emperyalizmin ihraç ettiği militarist politikaları kendileri için bir güvence olarak görüyor. Her iki dünya savaşının da fitilinin bu bölgede yakıldığı düşünülünce karşımıza çıkan tablo çok daha ürkütücü bir hal alıyor.

  Savaşın ve siyasetin baronları, barut kokusuyla sarhoş oluyor.

  (GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN - BirGün Gazetesi)


***


  (...) Tabii bu felaketlerden kârlı çıkacak olanlar da var. En başta silah sanayisini sayabiliriz. Avrupa şimdi, panik içinde ve ABD'nin de teşvikiyle daha fazla silahlanmaktan, NATO'yu güçlendirmekten, "stratejik egemenlik" bağlamında kendi ordusunu inşa etmekten söz etmeye başladı.

  (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)


***


  Tarih tekerrür ediyor. Savaşa sebep olan hükümetler, Ukraynalılara sığınmacı vizesi vermeyi reddediyor, mülteci karşıtı yasalar yürürlüğe koyuyorlar. Otoriter rejimlere silah satmayı sürdürüyorlar. Asla korumayacağı ve umursamayacağı insanlara hayaller satan Batı'nın, özgürlük ve demokrasi savunucusu olduğu efsanesi de sürüp gidecek.

  (RONAN BURTENSHAW/Tribune Mag - Çeviren: FATİH KIYMAN)









SAVAŞA HAYIR!

17 Mayıs 2021 Pazartesi

GERÇEK DEVRİMCİLİK

    



     Bir devrim, adımlarını yavaşlatırsa çöker; bilir bunu Oktay Akbal. Ve hep bunu anlatmaya çalışmıştır yazılarında:

   "Bir onuncu yılını düşünüyorum Türkiye Cumhuriyeti'nin, bir de bugününü... Halkçıyız, laikiz, cumhuriyetçiyiz, devrimciyiz, ama bunların hepsi kâğıt üstünde, ağızdan çıkan parlak lâflarda! Devrimciyiz demek, bir kez yaptık bu devrimi, artık her şey bitti demek değil. Atatürk, devrimciyiz derken çağın gereklerine uymasını bilen sürekli bir devrimciliği anlatmak istemişti. Tek bir devrimle kırk elli yıl 'devrimci' olarak geçinilmez. Ardı ardına devrimler yapmak, ilerlemek gereklidir ileri bir toplum için... Ama biz 'devrimciyiz' demişiz. 1923 Cumhuriyetinin ilk adımlarıyla yetinmişiz, hatta o ilk aşılan mesafenin gerisine bile düşmüşüz..."  (OKTAY AKBAL - Atatürkçülük Savaşı, Uygarlık Yayınları)



    Özbay, kitaptaki* tüm yazarların buluştuğu noktayı çalışmasının sonunda kendi görüşünü de katarak pekiştirir:
 
    Devrim bir defalık bir olay değildir, bir süreçtir; Cumhuriyet devrimi, temelinde bir "aydınlanma" devrimidir ve yüzü sola dönüktür; Atatürk'ün ölümünden beri Cumhuriyet sağa kaymakta, kendi kendine ihanet etmektedir. Gerçek bir aydınlanmacının yüzü ister istemez sola dönecektir. Zira kapitalizm bir siyasal/ekonomik iktidar olarak -hele günümüzde- toplumun en bağnaz kesimleriyle iş birliğine girerek gücünü sürdürmektedir. (ERENDİZ ATASÜ - Cumhuriyet Kitap)

    *Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü - TAYLAN ÖZBAY, Telgrafhane Yayınları 


***


   İdeolojik olarak, emperyalizm karşıtlığı kolay değildir. Slogan atarak olmaz. Bu yönde iç cepheyi güçlendirmek, milleti bilinçlendirmek, akıl, bilim, emek ve üretim seferberliği yapmak gerekir. Kapitalizme karşı olmadan, yüzünü sola dönmeden, ulusal ölçekte yurttaşlığı, sınıfsal ölçekte yoldaşlığı benimsemeden, antiemperyalist olunmaz. Etnikçiliği sosyalizm, mezhepçiliği komünizm, hemşericiliği Marksizm sananlardan antiemperyalist çıkmaz. Emperyalizmin işbirlikçisi çıkar. Liberal, kapitalizm yanlısı, sağ siyasetler; ortaçağ artığı, feodalizm kalıntısı kimlikleri kullanır, milleti birbirine düşürürler. Emekçi halkı birbirine kırdırırlar. Liberal sol gibi (ne demekse o), AB'den demokrasi, ABD'den özgürlük bekleyerek antiemperyalist olunmaz. İşbirlikçi olunur.
   Politik düzlemde, hem NATO savunucusu hem AB destekçisi hem de antiemperyalist olunamaz. Üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkilerini tartışmak gerekir. Emperyalist devletlerin, onları besleyen ve onlardan beslenen çok-uluslu şirketlerin, dev ölçekli tekellerin, pazar, hammadde, ucuz işgücü gereksinimini, bu amaçla yaptıkları işgalleri eleştirmeden, emperyalizme karşı mücadele edilemez. 
  Türkiye'de solcu, devrimci olmanın yolu; millici, ulusalcı olmanın yolu; öncelikle ve özellikle Kuvayi Milliyeci, Müdafaa-i Hukukçu, Cumhuriyetçi olmaktan geçer. Atatürk'ü sahiplenmeden ne millici olunur ne devrimci. Siyasal ve toplumsal düzlemde, ulusalcı olmayan solculuğun, solcu olmayan ulusalcılığın başarı şansı yoktur.
   Gençler, ekonomi politik diyorlar. Bizler, siyasal iktisat deriz. Eskiler iktisadı siyasi derler. İşte bu çok iyi bilinmeden, kapitalizm ve onun en ileri aşaması olan emperyalizm kavranamaz.
   (...)
  Kısacası, vatanın taşına toprağına, havasına suyuna, emekçisine, köylüsüne sahip çıkmadan millici olunmaz. Emeği, eşitliği, bağımsızlığı, aydınlanmayı savunmadan solcu olunmaz. Emperyalizme karşı olmak, sınıf bilinci ve ideolojik berraklık gerektirir. (BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!   

31 Ocak 2021 Pazar

AYNI GEMİDE DEĞİLİZ


Daha önce bir araya getirilmemiş iki şeyi bir araya getirirsiniz. 

Ve dünya değişir.

İnsanlar bunu o zamanlar fark etmeyebilirler ama bu önemli değildir.

Dünya yine de değişmiştir.

JULIAN BARNES


***


   Pandemi sırasında emekçiler 3,7 trilyon dolar kaybetti, zenginlerse 3,9 trilyon dolar daha zenginleşti. Öte yandan sadece en zengin 10 kişinin pandemide servetlerine kattığı miktarsa dünyadaki herkesi aşılamaya yeter de artar.

   Pandeminin başından beri hükümetlerin ve patronların "hepimiz aynı gemideyiz" savunusuna karşın tüm dünyadaki emekçiler müdahale edilmediği takdirde geri döndürülemez bir şekilde yoksullaştı. Buna karşın pandemi sırasında patron sınıfının en tepesinde oturan milyarderlerse servetlerini emekçilerin kaybettiği miktarın üzerinde arttırdı. 

   Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) son raporuna göre işçiler salgın sırasında 3,7 trilyon dolar gelir kaybetti. 

   Patronların gemisinde bayram var

  Hayır kurumu Oxfam ise Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Amazon'un sahibi Jeff Bezos ve Tesla'nın CEO'su Elon Musk'ın da aralarında bulunduğu milyarderlerin, dünyanın çalışan sınıfının son yılların en zor döneminden geçmesine karşın Covid-19 pandemisi sırasında servetlerinin arttığını duyurdu. 

  Davos Dünya Ekonomik Forumu'nun sanal toplantısının arifesinde yayınlanan "Eşitsizlik Virüsü" raporuna göre, dünyadaki milyarderlerin kolektif serveti 2020 yılının Mart ve Aralık ayları arasında 3,9 trilyon dolar artarak 11,95 trilyon dolara ulaştı. 

  Oxfam, LVMH CEO'su Bernard Arnault, Microsoft CEO'su Bill Gates ve Facebook CEO'su Mark Zuckerberg'inde aralarında bulunduğu dünyanın en zengin 10 patronunun aynı dönemde servetlerini 540 milyar dolar arttırdıklarını söyledi. 

  Sadece en zengin 10 kişinin pandemi sırasındaki kârı, herkesi aşılamaya ve daha fazlasına yeter. 

  (soL Haber) 




***


  "Büyük sarsıntıya hazır tek bir parti bile yoktu. Herkes düşünüyor, düş kuruyor, seziyor, tahmin etmeye çalışıyordu... Devrim mi? Olmayacak kadar gerçekdışıydı. Herkes devrimin bir gerçek olmadığını, bir düşten öteye geçmediğini biliyordu. Güç ve uzun yıllar düşü. Birçok kuşağın düşü... Oysa inanmasam da genç sekreterin sözlerini otomatik olarak tekrarlıyordum: Evet, bu devrimin başlangıcı." 

  Rus sosyalist hareketine yakın gazetecilerden Nikolay Nikolayeviç Himmer, bilinen adıyla Suhanov'un, Çarlığın yıkılışını haber aldıktan sonra kaleme aldığı yukarıdaki satırlar, devrim anlarının aslında ne kadar beklenmedik patlamalar olduğunu özetliyor.

   Bugün de dünya benzer bir kırılma anının içinden geçiyor.

   Tunus'tan Hindistan'a, Fransa'ya ve emperyalist sistemin merkezinde yer alan ABD'ye değin süren halk hareketleri, Batı emperyalizmi ve onunla göbek bağı olan siyasal sistemlerin içine girdiği açmaza ve sınıfsal taleplerin yükselişine işaret ediyor.

   Emperyalist merkezler yanıyor

   İnsanlık, Sanayi Devrimi'nden bu yana devam eden ve süreç içerisinde ilerici karakterini kaybeden, sömürgeci ve son tahlilde gerici bir karaktere bürünen kapitalist zehri adeta kusuyor. 

  ABD-İsrail dostu Narendra Modi iktidarının hüküm sürdüğü Hindistan tarihin en kitlesel grevlerine ve köylü eylemlerine sahne olurken, dünyanın diğer ucu Tunus'ta, Arap Baharı'nın 10. yıl dönümünde halk yoksulluk ve yolsuzluk karşıtı taleplerle tekrar sokaklara inmiş durumda. 

   Avrupa başkentlerinde de durum benzer şekilde seyrediyor; Paris başta olmak üzere Fransa'nın dört bir köşesinde, Rotschild'lerin bankeri Macron iktidarına karşı eylemler sertleşerek sürüyor. Manş Denizi'nin diğer yakası İngiltere'de de salgın karşısında çaresiz kalan ve vatandaşlarını adeta ölüme terk eden Boris Johnson hükümeti devrilmenin eşiğinde. 

  Emperyalizmin Batı Asya'daki karakolu İsrail'de de durum farklı değil. Son yıllarda üst üste yapılan seçimlere rağmen siyasi istikrarı bir türlü sağlayamayan iktidar sahipleri, halkın ekonomik ihtiyaçlarının yanı sıra yükselen barış taleplerine karşı bir cevap üretmekten aciz durumda. 

   Atlantik sisteminin hükümdarı ABD'yi de yangınlar sarmış durumda...

   (...) küresel ölçekte yaşanan ekonomik, siyasal ve sosyal kırılma, salgın örtüsünün kalkacağı önümüzdeki günlerde kendini daha kuvvetli bir biçimde gösterecektir.

  O günler geldiğinde, emperyalist başkentler ve küresel sistemle göbek bağını kesmeyi reddedip, neoliberal siyasetleri sürdürmeye çalışan iktidarların olduğu ülkelerde, ABD'deki Kongre Baskını'na benzer eylemler sıradan hale gelecektir.

  CIA'nin yeni direktörü William J.Burns de şu ifadeleriyle yenilgilerini itiraf etmektedir; "Yeni bir gerçekliği yaşıyoruz. ABD artık eskiden olduğu gibi kendi söylemlerini dayatamaz (...) Amerikan hegemonyasını restore etmek seçenekler arasında değil."

   ABD'nin yeni yöneticilerinin de kabul ettiği üzere, ABD artık dünyanın merkezinde olmadığı gibi dünyanın geri kalanı da kendini onun tercihlerine göre şekillendirmeye mecbur değildir. 

  Uluslararası ilişkiler artık ABD ve diğerleri olmaktan çıkmakta, bağımsız ve eşitler arası bir yapıya doğru ilerlemektedir.

  Batı emperyalizminin silindiği, çok kutuplu olmanın yanı sıra sınıf mücadelesinin yükseleceği bir dünyaya ilk adımlarımızı atıyoruz.

   Çelişkilerin evrildiği, merkezin rolünü kaybettiği ve belki daha uzun süreler merkezin olmayacağı bir dünya...

   Ve emekçilere dayanmayan, onları karşısına alanların var olamayacağı bir dünya...

   "Birçok kuşağın düşü" bu sefer küresel ölçekte ve hiç olmadığı kadar gerçekleşmeye yakın. 

   (ONUR SİNAN GÜZELTAN - Aydınlık Gazetesi)


***


"Dünya gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur."

ALBERT SOREL




Merhaba!