Oktay Akbal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oktay Akbal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2021 Pazartesi

GERÇEK DEVRİMCİLİK

    



     Bir devrim, adımlarını yavaşlatırsa çöker; bilir bunu Oktay Akbal. Ve hep bunu anlatmaya çalışmıştır yazılarında:

   "Bir onuncu yılını düşünüyorum Türkiye Cumhuriyeti'nin, bir de bugününü... Halkçıyız, laikiz, cumhuriyetçiyiz, devrimciyiz, ama bunların hepsi kâğıt üstünde, ağızdan çıkan parlak lâflarda! Devrimciyiz demek, bir kez yaptık bu devrimi, artık her şey bitti demek değil. Atatürk, devrimciyiz derken çağın gereklerine uymasını bilen sürekli bir devrimciliği anlatmak istemişti. Tek bir devrimle kırk elli yıl 'devrimci' olarak geçinilmez. Ardı ardına devrimler yapmak, ilerlemek gereklidir ileri bir toplum için... Ama biz 'devrimciyiz' demişiz. 1923 Cumhuriyetinin ilk adımlarıyla yetinmişiz, hatta o ilk aşılan mesafenin gerisine bile düşmüşüz..."  (OKTAY AKBAL - Atatürkçülük Savaşı, Uygarlık Yayınları)



    Özbay, kitaptaki* tüm yazarların buluştuğu noktayı çalışmasının sonunda kendi görüşünü de katarak pekiştirir:
 
    Devrim bir defalık bir olay değildir, bir süreçtir; Cumhuriyet devrimi, temelinde bir "aydınlanma" devrimidir ve yüzü sola dönüktür; Atatürk'ün ölümünden beri Cumhuriyet sağa kaymakta, kendi kendine ihanet etmektedir. Gerçek bir aydınlanmacının yüzü ister istemez sola dönecektir. Zira kapitalizm bir siyasal/ekonomik iktidar olarak -hele günümüzde- toplumun en bağnaz kesimleriyle iş birliğine girerek gücünü sürdürmektedir. (ERENDİZ ATASÜ - Cumhuriyet Kitap)

    *Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü - TAYLAN ÖZBAY, Telgrafhane Yayınları 


***


   İdeolojik olarak, emperyalizm karşıtlığı kolay değildir. Slogan atarak olmaz. Bu yönde iç cepheyi güçlendirmek, milleti bilinçlendirmek, akıl, bilim, emek ve üretim seferberliği yapmak gerekir. Kapitalizme karşı olmadan, yüzünü sola dönmeden, ulusal ölçekte yurttaşlığı, sınıfsal ölçekte yoldaşlığı benimsemeden, antiemperyalist olunmaz. Etnikçiliği sosyalizm, mezhepçiliği komünizm, hemşericiliği Marksizm sananlardan antiemperyalist çıkmaz. Emperyalizmin işbirlikçisi çıkar. Liberal, kapitalizm yanlısı, sağ siyasetler; ortaçağ artığı, feodalizm kalıntısı kimlikleri kullanır, milleti birbirine düşürürler. Emekçi halkı birbirine kırdırırlar. Liberal sol gibi (ne demekse o), AB'den demokrasi, ABD'den özgürlük bekleyerek antiemperyalist olunmaz. İşbirlikçi olunur.
   Politik düzlemde, hem NATO savunucusu hem AB destekçisi hem de antiemperyalist olunamaz. Üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkilerini tartışmak gerekir. Emperyalist devletlerin, onları besleyen ve onlardan beslenen çok-uluslu şirketlerin, dev ölçekli tekellerin, pazar, hammadde, ucuz işgücü gereksinimini, bu amaçla yaptıkları işgalleri eleştirmeden, emperyalizme karşı mücadele edilemez. 
  Türkiye'de solcu, devrimci olmanın yolu; millici, ulusalcı olmanın yolu; öncelikle ve özellikle Kuvayi Milliyeci, Müdafaa-i Hukukçu, Cumhuriyetçi olmaktan geçer. Atatürk'ü sahiplenmeden ne millici olunur ne devrimci. Siyasal ve toplumsal düzlemde, ulusalcı olmayan solculuğun, solcu olmayan ulusalcılığın başarı şansı yoktur.
   Gençler, ekonomi politik diyorlar. Bizler, siyasal iktisat deriz. Eskiler iktisadı siyasi derler. İşte bu çok iyi bilinmeden, kapitalizm ve onun en ileri aşaması olan emperyalizm kavranamaz.
   (...)
  Kısacası, vatanın taşına toprağına, havasına suyuna, emekçisine, köylüsüne sahip çıkmadan millici olunmaz. Emeği, eşitliği, bağımsızlığı, aydınlanmayı savunmadan solcu olunmaz. Emperyalizme karşı olmak, sınıf bilinci ve ideolojik berraklık gerektirir. (BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!   

9 Aralık 2018 Pazar

SANAT NEDEN GEREKLİDİR ?





Resim: ELİF NACİ



   D Grubunun kurucularından... Yarım yüzyıllık bir ressam, bir sanat adamı. Elif Naci'yi zamanın hiç etkilemediğini sanır insan. Daha doğrusu Elif Naci'ye baktıkça zaman diye bir şeyin olmadığını... Zaman saçları aklaştırır, bir kaç çizgi ekler yüze, başka ne yapar? İçimizdeki insana, o yaşlanmayan çocuğa elini sürebilir mi? Elif Naci gibi kendini yaşamla sanatın, dostlukla sevginin, her şeyin üstünde insan olmanın, insan kalmanın coşkusuna verebilmişse... Zaman kurşun rengi bir toz yağdırır üstümüze, elimizle silkeleriz, kurtarırız kendimizi zamanın, yaşın ağırlığından, bulanıklığından, karamsar etkisinden... Bir gülüştür, bir nüktedir, bir sevgili bakıştır, bir dostça sesleniştir, bir sanat tartışmasıdır kurtarıcımız... (OKTAY AKBAL - Yaşasın Edebiyat)


ELİF NACİ








 ... İstanbul'un, Roma'nın, Berlin'in sokaklarında göçmen bebekler kâğıt mendil satıyor. İklimler kalmadı, artık fırtına ve tufanları yönetmeye çalışıyoruz. Aşk, cep telefonuna gelen kuru bir mesajdan öte gidemiyor. Romantizm çoktan öldü ve idealizm artık enayilik. Küresel anlamda bir kimlik bunalımı yaşıyoruz. Tarihe bakın, dünyanın en çalkantılı dönemlerinin ardından müthiş sanat eserleri ortaya çıkmıştır. İnsanın kötülükten kaçması, nefes alması için gereklidir sanat. Resim, müzik, dans, heykel, tiyatro, film, edebiyat kurtaracak bizi. Bir kişi de okusa, izlese ümit var demektir. Yazmak son silahım değil, yaşamak için tek silahım.


ELÇİN POYRAZLAR
(Söyleşi: ERAY AK - Cumhuriyet Kitap)








   Oyuncu, yönetmen Yücel Erten, tiyatro tarihine geçen ustalara takdim edilen "Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü'ne değer görüldü. Erten, ödül konuşmasında şunları söyledi:
  "Ortak mücadeleye katkım olduysa ne mutlu bana. Biliyorum son dönemde mücadelede yaralımız çok oldu. Bir söz vardır, seni öldürmeyen şey güçlendirir diye. Lütfen ölmeyelim. Ölmemek için el ele kol kola, omuz omuza yüreklerimizi bir tutalım. Adalet için, eşitlik için, laiklik için, özgürlük için, Cumhuriyet için, demokrasi için, barış için, bir enerji kalkanı oluşturalım. Şiddetle ihtiyaç duyduğumuz ne çok şey var, saymakla bitmiyor. Konuşmamı Muhsin Ertuğrul'un bir sözü ile bitirmek istiyorum, kulaklarımızda çınlasın istiyorum. Şöyle demişti: Eğer tiyatroyu Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar götüremezsek, sahte dindarlığa, yalana ve riyaya karşı mücadelemizde silah olarak ne kullanacağız!" ( BİRGün Gazetesi)


MUHSİN ERTUĞRUL












Merhaba!


  

10 Aralık 2017 Pazar

YAŞAMIN ANLAMI




   Ölçüyü her zaman kendi elinde tutan kişi, gerçek ağırlığını unutur. Bir sanatçıyı, bir komutanı ve bir iktidar insanını arzu ve isteklerinin sürekli gerçekleşmesi kadar hiçbir şey zayıflatamaz, ancak başarısızlığında öğrenir sanatçı eserleriyle gerçek ilişki kurmayı, ancak yenildikten sonra öğrenir komutan hatalarını, ancak gözden düştükten sonra öğrenir politikacı gerçek siyasi kavrama yeteneğini. Sürekli zenginlik insanı gevşetir, sürekli alkış ruhsuzlaştırır...



STEFAN ZWEIG










 ...İnsanlar kolaylık isterler. Sıkıntı, yorgunluk gereksizdir. Düz olmalıdır yürüdüğümüz yollar. Edebiyat da. Hatta düzenden, yerleşmiş düzenden yana olan yazarlar hiç istemezler başka yazarların, şairlerin bilinen patikaların, asfaltların dışında dolaşmalarını, ormanlara girmelerini, dikenli yollardan geçmelerini... Taşkent'teki bir toplantıda Yevtuşenko "Şairin görevi ormanları düzene sokmaktır" demişti kendisini alışılan yolların dışına çıkmakla suçlandıran bir Rus yazarına... İnsanlığın nice balta kesmez ormanları var, içinde dışında, doğal olarak karşısında bulduğu, çoğu kez de kendi yarattığı... Edebiyat güçlüklerle çarpışacaktır, şair yazar yeni yeni şifreler çözecektir, şifreler kuracak, yaratacaktır. Barthes'ın sözündeki gibi...



ROLAND BARTHES


   "Yaşamın anlamını öğrenmeden yaşamaya başlamayacağım" der yazar kendi kendine. Bu anlamı aramak için de yazar yazar... Bir ömür boyu... Sorun, bulmak değildir zaten, aramaktır. Okurlarını da kendisiyle birlikte düşündürerek, duygulandırarak, kısacası yaşatarak... (OKTAY AKBAL - Yaşasın Edebiyat)










   Epeyce eskiden iki kez başka bir ülkede çalışmam için teklif geldi. İkisini de hiç düşünmeden reddettim. Ben bu halkın çocuğuyum ve halkıma hayranım. Dünyada böyle renkli, canlı, hareketli bir ülke, böylesine politize, keyifli, her olaya ilişkin bir fıkrası bulunan, uyanık ve çarıklı erkânıharplerden oluşan bir halk bulamazsınız. Bektaşi fıkralarını, Nasreddin Hoca'yı, Neyzen Tevfik'i hatırlayın. Yurdışında bir lokantada bir masadan kahkahalar yükseliyorsa, çok büyük olasılıkla o masadakiler Türk'tür.
   Hayat dediğiniz nedir ki? Yiyip içmek, uzanıp televizyon seyredip, yalnızlığınızı beslediğiniz köpeklerle gidermek mi?
   İnsanı insan yapan mücadeledir. Bu mücadele bazen doğaya karşıdır, bazen diğer insanlara. İnsanı geliştiren bu çabalardır.
  Geçen yıl bir yemekte 30 yılı aşkın süredir İsviçre'de yaşayan bir Türk ailesiyle sohbet etme imkanım oldu. Yanılmıyorsam 12 Eylül Darbesi sonrasında yurdışına çıkmak zorunda kalmışlar; sonra da oraya yerleşmişler.
   Yaşamlarını sordum. Rahattılar. İyi para kazanıyorlardı. Ne yaptıklarını sordum. Çalışıyorlar, geziyorlar, evlerinde televizyon seyrediyorlarmış. Her gün aynı şey. Hiç heyecan yok. Uğrunda mücadele edilen bir amaç yok. Türkiye'yi konuştuk. Başka ülkelerdeki insanların sömürülmesinden elde edilen kaynakların bir bölümüyle sağlanan rahatlık onları rahatsız etmiyordu. Sıkılıp sıkılmadıklarını sordum. Sıkılıyorlarmış; ancak İsviçre'nin sağlık sistemi iyiymiş. Dostlarının olup olmadığını sordum. Oralarda öyle dost filan olmadığını anlattılar. Hele politika konuşanlara filan pek sıcak bakmazlarmış. İnsanlar yalnızlıklarını alkolle, depresyon ilaçlarıyla, besledikleri köpeklerle ve bazen uyuşturucuyla gidermeye çalışıyormuş.
   Durgun göllerde tembel sazanlar yetişir. Hırçın akan soğuk suların balığı ise alabalıktır.
  Emperyalist ülkenin sömürüsünden pay alan sazanlar yerine, emperyalizme karşı mücadele eden alabalık olmak daha zevkli. (YILDIRIM KOÇ - Aydınlık Gazetesi)











     
Resim: SEMA ÇULAM




Zehmetle yeyilen acı soğan, minnetle yeyilen baldan şirindir.










Merhaba!




3 Aralık 2017 Pazar

BEDREDDİN YAŞIYOR MU HÂLÂ?




  "Bir Tiran'ın hak ettiği yargı, iktidarının yıkılışıdır. Çarptırılacağı ceza da halkın özgürlüğünün uygun gördüğü cezadır. Halklar, şimşeği çakarlar, yargıları budur onların. Halklar kralları itham etmezler, işlerini bitirirler sadece, hiçe indirirler onları!"

MAXIMILIEN ROBESPIERRE







   "Bedreddin yaşıyor mu hâlâ?"
   Çelebi Mehmet böyle soruyor kendi kendine, ya da lalasına, yani veziriazamına. Şair böyle düşlemiş. Koskoca padişah korkusunu yenememiş, halkın bilinçlenmesinde, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı anlamasında güçlü bir ışık yakmış adamın ölüp gittiğine inanamıyor. Belki de sezgiyle biliyor, büsbütün yok olamaz böyleleri. İster as, ister kes, ister doğra, ister binlerce parçaya böl. Çoğalırlar, çoğalırlar, binlere, on binlere, milyonlara dağılırlar...


OKTAY AKBAL
(Yaşasın Edebiyat)


  ...Hilmi Yavuz Birinci Mehmet'i konuşturuyor:
  "Bedreddin yaşıyor mu hâlâ?" sorusu içini kemirmektedir halkın isyanını kanla boğan padişahın... Veziriazamına soruyor: 

bedreddin yaşıyor mu hâlâ?

ben ki yazmalara ve bala 
hükmedendim; ihaneti gül diye
resmedendim; denizin gönderine ölümü
çektirendim ben, lala

bedreddin yaşıyor mu hâlâ?

dersin ki onu, mülhidlerini
ormandan ayırmak olası değil
boynu laleden geçilmez
saçları taflandır ve çağla
ve alnı ak ketende yaban çileği
dağılan onlardı, lala

bedreddin yaşıyor mu hâlâ?

kuşlarla akan ipeği
göllerde uçan çiniyi
ve sevdayı, umarsız kına çiçeği
gibi bölüşen onlardı, lala

bedreddin yaşıyor hâlâ


HİLMİ YAVUZ










Cellat uyandı yatağında bir gece
"Tanrım" dedi "Bu ne zor bilmece
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar
    Ben tükenmekteyim öldürdükçe..."


ATAOL BEHRAMOĞLU











Merhaba!


17 Ocak 2016 Pazar

MAYINLAR ÇİÇEK AÇMAZ



Hikâyemin bugünün insanlarına bir masal gibi geleceğini biliyorum. Ama ben bu masalın içinde yaşadım.

OKTAY AKBAL







   Doğruydu...Kaçakçıydı hepsi...Arap atlarının üzerine yığdıkları gâvur eskisi giysileri mayınlı tarlalardan geçirip Urfa'nın Kötüler Mahallesi'ne getirene kadar canları çıkardı...
   Kurşun sesleri ve jandarma korkusu geride kaldığında, terlemiş atlar bir mağaraya sığındığında; poşuya sarılmış yürekler rahat bir nefes alırdı!.. "Yılbaşı"nda tek eğlencesi vardı o kaçakçıların ve de tezek ateşinde ısınan cılız bedenli çocukların!..
   Kötüler, Urfa'nın güneyinde, Neolitik Çağ'dan kalma mağaralar üzerinde kurulmuş bir mahalleydi...Kimse bilmezdi "Kötü" isminin aslında "Guti" kavimlerinden kalma olduğunu...
   Sanırlardı ki, bütün cihanın tüm kötüleri bu mahalleye birikmişti!..Oysa yanılgı, kötülükle iyiliği çelişkisi kadar derindi orada!..
   Kimileri gecekonduları şehre yakın araziler üzerinde kurarken, Kötüler'in sakinlerinin dağ başını seçmesinin bir tek nedeni vardı...Çünkü orası kaçakçıların gizlenebileceği devasa mağaralarla çevriliydi!..
   Yani aslında insanlar yaşamak için değil, yakalanmamak için sığınmıştı o kayalık ve gizemli coğrafyaya!..
   Orada yaşayanlar; korkuyla atan bir yüreğin, toprağa pusulanmış paslı bir mayının kölesi olabileceğini çok iyi bilirlerdi!..Kaçakçılıkla kötülüğün arasında yaşayanlar için çelişkiler o kadar sıradandı ki;
   Oralarda mayın da iyiydi, kurşun da!..Puslu sabahlarda kaçakçı gözleyen jandarma da iyiydi, ekmeğini ihanetle çıkaran ihbarcılar da...
   Bir tek onlar, yani kaçakçılar kötüydü!..Kaderleri doğdukları mahalle yazılmıştı ya alınlarına, işte o yüzden "Kötüler" di!..(MEHMET FARAÇ-Aydınlık Gazetesi)




   Çocukluğumun Urfa'sında, yani yaşamlarını Suriye üzerinden kaçakçılık yaparak sürdürenlerin yaşadığı Kötüler Mahallesi'nde, tam da evimizin karşısındaki gecekonduda "Suriye" adlı bir kız yaşardı.
   Babası kaçakçı hamalı olan o kıza neden "Suriye" ismi verildiğini hep merak ederdim... Halen aklıma her geldiğinde şaşarım; "Suriye diye kadın ismi olur mu?.."
   Biraz büyüyünce ve Kötüler'deki çarkın nasıl işlediğini görünce, mayınlı arazilerin ardındaki komşu ülkenin, bir genç kızın sadece yaşamını sürdürmesine değil, nüfus kağıdına da çok şaşırtıcı bir damga vurabildiğini anladım...
   Eğitimsiz ve topraksız bir kenar mahalle insanı, kaçakçılık yoluyla da olsa, kendisine ekmek kazandıran ve çocuklarının karnını doyurmasını sağlayan bir komşu ülkeye saygı gösterisinde bulunmuştu belki de...
   Anladım ki, kaçakçı atlarının terli sırtında getirilen eşyalar, bir aileye ekmek ve can verirken, bir genç kızın kimliğinde adeta sevgi ve dostluk nişanesine de dönüşmüştü...
   Yani "Suriye", 40 yıl önce Güneydoğu insanına ekmek kazandırırken, aynı zamanda kadınların "adı"nda emeği ve onuru da tanımlıyordu!..(MEHMET FARAÇ- Aydınlık Gazetesi)





FİKRET OTYAM






   Ya kadınları?..Koynunda bir bacağını mayına vermiş delikanlı yatıran kadınlar!..Gözlerinde Halep sürmesi...Saçlarında "Acem kınası" taşıyan Şark çıbanlı kızlar...(MEHMET FARAÇ-Aydınlık Gazetesi)







   Fikret Otyam, Urfa-Kısas'ta konuk olduğu Cafer Kaya'ya sorar:"Bu mayınları nasıl geçiyorsunuz?" 
Cafer: "Baba mayın olan yerde ot bitmez. Biz de ona göre çiçek açan yere ayağımızı basarız!"








Merhaba!

29 Kasım 2015 Pazar

UMUT ŞİİRDE



"Bir toplumda ozan yoksa, yetişmemişse, yetişmiyorsa o toplum bir süre sonra tarihten de silinir. Ozanı olmayan, şiirden yoksun bir toplum yok olur gider."


OKTAY AKBAL





Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!




TEVFİK FİKRET




Ah yaktık şu mübarek vatanın her yerini
Saçtık eflake kadar dudunu ateşlerini
Kapadı gözde olanlar çıkacak gözlerini
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini

(Ah şu mübarek vatanın her yerini yaktık
 Dumanını ve ateşlerini de göklere kadar saçtık
Gözde olanalar çıkacak gözlerini kapadı
Düşman vatanın bağrına hançerini dayadı
Yazısı kara anasını kurtaracak yokmuş)




NAMIK KEMAL





Atatürk, Namık Kemal'e ve Tevfik Fikret'e çok şey borçludur.
Namık Kemal vatan yokken vatan diyor.
Tevfik Fikret özgürlük yokken hürriyet diyor.
Başka ülkelerde bu yok.
Fransa, Almanya vb. gibi değiliz.
Biz özgünüz.
Türkiye'yi şairler yarattı.
Gerçekten Namık Kemal Osmanlı İmparatorluğu varken, vatan üzerine şiir yazıyordu.
Tevfik Fikret Osmanlı'da şeriat hukuku geçerliyken 'mürit'ten, 'kul'dan, 'tebaa'dan değil, 'insan'dan söz açıyordu.
Türkiye'yi şairler yarattı.
Edebiyatçılarımızın varoluşumuzdaki katkıları çok büyüktür.
Mayamızda şiir var.




İLHAN SELÇUK






Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile,
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası. 
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?




AHMED ARİF







"Şiir yazılan toplumda asla umut kesilmez."


CEYHUN ATUF KANSU







Merhaba!

20 Eylül 2015 Pazar

SAVAŞ VE GERÇEK




   "Önce ekmekler bozuldu sonra her şey...Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığı şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı."



OKTAY AKBAL
(Önce Ekmekler Bozuldu)






                                                                          

                                                                           
Ailesiyle Suriye'deki savaştan kaçan 13 yaşındaki Kenan'ın sözleri de sığınmacı dramının faillerini ve Batı ülkelerinin sığınmacılara yönelik tavrını tüm gerçekliğiyle gözler önüne serdi. Gittikleri ülkelerde hoş karşılanmadıklarını söyleyen Kenan dünyaya önemli bir mesaj verdi:









   Ölüm tacirleri son dönemde özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki ülkelere sattıkları silahlardan milyarlarca dolar kazanmaya devam ediyor. Bu işten en çok kârlı çıkan doğal olarak silah satan ülkeler ve bunlara aracılık eden taşeronlar. Yılda en az 250 milyar dolar hacmi olduğu bilinen Ortadoğu silah pazarının da "büyük oyuncuları" ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa...Ortadoğu'da son dönemde yaşanan Suriye, Irak ve Yemen benzeri krizlerin Amerikan silah sanayii için ortaya çıkardığı yeni "fırsatları" geçtiğimiz aylarda New York Times gazetesi yazmıştı. Ortadoğu'daki çatışmalara fiili müdahalede bulunmaya başlayan petrol zengini körfez ülkelerinin Amerikan silah şirketleriyle milyarlarca dolarlık yeni silah anlaşmaları için masaya oturduğunu aktardı. 
   Son bir yılda Fransa'dan Lübnan'a 3 milyar dolarlık silah gönderildi. Silahların maliyeti Suudi Arabistan tarafından karşılandı. Suriyelilerin yurt dışında sığındığı ülkelerin başında 1 milyon 140 bin mülteciyle Lübnan başı çekiyor.
   Almanya'nın toptan silah ticaret hacmi 5 milyar 850 milyon euroya yükseldi.  

(GAZETELER)






"Gerçeği susturup, yeraltına gömseniz bile, büyüyecektir."



EMİLE ZOLA








Merhaba!

13 Eylül 2015 Pazar

ÖNCE EKMEKLER BOZULDU




"Kapitalizm, er ya da geç kendi krizini yaratacaktır."


KARL MARX







   Birleşik Amerika, özel teşebbüsün gücüne inanan yalnız kovboyunu; onun hayalperest ve iyimser bireyciliğini; aslında uluslararası sermaye örgütlenmesini rahatlatmak için, çocukluğundan başlayıp, herkese aşılıyordu.
   Bulmacanın çözümü, medyayı - sinema dahil - krema burjuvazi dışındaki kalabalığı avutmak ve oyalamak için, usturuplu kullanabilmekte yatıyordu: Eğer halk, eğitim ve öğretimde, 'akıllı' yöntemlerle 'cahil' bırakılırsa; gözden ve kulaktan alacağı telkinler, onu 'Amerikan Rüyası' na inandıracaktı.




ATTİLA İLHAN







İnsan olmanın suç sayıldığı karanlık ormanda,
Sevenin eli sevilenin elini elyordamıyla arayıp buldu.
Görür dedi, gözün görmediğini ozanın sözü,
Gördü Marx'ın gördüğünü: Önce ekmekler bozuldu.

HÜSEYİN HAYDAR
(Oktay Akbal için)


OKTAY AKBAL








   M'ba, Afrika 'milliyetçisi' piyano siyahı o zenci kız, Montparnasse'daki Dupont'un orta katında oturur, bardağını pembe avcunda  ısıtarak, akşam yemeğinden sonra, bir Calvados içerdi; o zamana kadar, hemen hiç kafa yormadığım, yeni sömürgecilik bahsinde, hayli kitap karıştırmıştı; sık sık derdi ki:
   "...eskiden, toprağı sömürge edinirdi bunlar, Üçüncü Dünya'nın uyanışından sonra, ülkeyi değil pazarı sömürge ediniyorlar! Arada fark çok: ikincisinde sen kendini 'hür' ve 'bağımsız' sanıyorsun: hatta, 'kalkındığına' bile inandırabilirler: Pazar, bütünüyle ona bağımlı olduktan sonra, 'kalkınmışlığın' ne yazar: malı onlar götürüyor!"
   Nüansı, epeyce sonra anlayabildim: pazarı sömürge edinmek, zaten senin bir miktar kalkınmışlığını gerektiriyor; onu, orman ve gıda, turizm ve tekstil gibi hantal endüstrileri sana bırakarak sağlıyorlar; tabir-i meşhuruyla 'bölgenin manavı, kasabı, bakkalı oluyorsun', son zamanlarda, 'tuhafiyecisi' ve 'manifaturacısı'; peki, bunların getirdiği dövizi sana bırakırlar mı, yağma yok, işte o zaman onlar için senin pazarın bir sömürgeye dönüşüyor; çünkü kazandığın dövizleri, onlardan ithal edeceğin mallara yatırıyorsun!
   O 'mallar' neler? Ülkenin gerçek kalkınmasına gerekli 'yatırım malları'mı? Elektronik, petro / kimya, sibernetik ya da uzay teknolojisi üretmek için araç gereç mi? Bekle! Seni, alacağın şeyler için de 'şartlandırıyor', bu maksatla kullandığı en büyük alet, media dediğimiz o yanar-döner dünya: sinema, televizyon, şov ve pop dünyası, hatta renkli ve lüks baskılı dergiler, magazin basını vs. Söylemiştim ya, bizim nesil, coca-cola'yı filmlerde gördü, pizza yemeyi oradan öğrendi; 'araba merakını', 'beyaz perde'den kaptı. Çocukluğumuzda, Henry Ford'un fabrikalarında günde bilmem kaç araba üretildiğini, bizim gazetelerimizde okur, şaşardık, bunları kim alır diye; meğer, bizim çocuklarımız ya da torunlarımız alacakmış! Üstelik, kendi toprağımızda üretildiği için, kendi malımızdır zannederek!
   ABD Ticaret Bakanlığı'nın iki yıl süren büyük bir araştırmadan sonra, Türkiye'yi en çok gelişen 'stratejik pazarlar' arasında saydığını yazmıştım değil mi?




ATTİLA İLHAN
(4 Mart 1998)







"Yabancılarla içli dışlı oldunmu, sana milli politika güttürmezler.
Direnmeye başlarsan, birini musallat edip yenik düşürürler."


KEMAL TAHİR








      MUHAMMED MUSADDIK, İran'da petrolün millileştirilmesini sağlayan başbakandır. Başbakanlık yaptığı süre içinde maaş almadığı gibi başbakanlık kurumunun masraflarını da bizzat üstlenen Musaddık, XX. yüzyıl İran tarihinin en önemli devlet ve siyaset adamlarındandır. Musaddık'ın başbakanlıktaki ilk icraatı petrolün millileştirilmesiyle ilgili kanunu uygulamaya koymak oldu. İngilizler'in tehditlerine boyun eğmeden İran petrollerini elinde tutan Anglo-İranian Oil Company'yi tasfiye ederek İngiliz teknisyenlerini yurt dışına çıkardı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Lahey Adalet Divanı'nda icraatını savunan konuşmalar yaptı; bu başarılarından dolayı Time dergisi tarafından yılın devlet adamı seçildi. 17 Temmuz 1952'de çıkar çevrelerinin baskısı sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Milliyetçilerin ve komünist Tudeh Partisi'nin başlattığı isyanlar üzerine 22 Temmuz günü tekrar başbakanlığa getirildi ve Savunma Bakanlığı da onun uhdesine verildi. Musaddık ordudaki muhalif subayları görevinden uzaklaştırdı; Şah da 16 Ağustos 1953'te Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin gizli planlarına uygun olarak onu azlettiğine dair bir kararname yayımladı. Musaddık, halkın desteğiyle bu kararı akamete uğratıp Şah'ı Roma'ya kaçmak zorunda bıraktıysa da sokak gösterilerinin üçüncü günü Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütleriyle iş birliği yapan General Fazlullah Zâhidi'nin düzenlediği bir hükümet darbesiyle iktidardan düşürülerek tutuklandı (20 Ağustos 1953); Şah da yeniden İran'a döndü. Yargılanan ve 21 Aralık 1953 tarihinde önce idam cezasına çarptırılan, ardından cezası üç yıl hapse çevrilen Musaddık 5 Mart 1967'de Tahran'da vefat etti ve Ahmedâbâd'daki evinin bahçesinde toprağa verildi.




MUHAMMED MUSADDIK








Bir suda iki balık kavga ediyorsa bilin ki oradan bir süre önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

(Kızılderili atasözü)










Merhaba!

4 Ağustos 2014 Pazartesi

HİROŞİMALAR OLMASIN-SAVAŞA DAİR-2


                                                                                     OKTAY AKBAL  
                                                                   ( d. 1923- İstanbul, Gazeteci, yazar)   

             Sadako Sasaki. Hiroşimalı binlerce küçük kızdan biri. Atom bombasının atıldığı 1945 yılında iki yaşındaymış. Yaralanmamış, hastalanmamış. Okuluna gidiyormuş güzel güzel. Yıllar geçmiş. Sadako, kentinin her gün biraz daha düzeldiğini, yeni yapılar yapıldığını görmüş. On iki yaşındayken birden hastalanmış. Radyasyonun vücudunda yarattığı onulmaz bir hastalıkmış bu. Doktorlar, uzmanlar incelemişler, kurtuluş olmadığını anlamışlar. On iki yaşındaki Sadako ölecek. Kendi de biliyor bunu.
            Ama bir Japon geleneğine göre kağıttan bin turna kuşu yapan kişinin dileği muhakkak gerçekleşir. Oyalanması için Sadako'ya bu inancı veriyor çevresi. Mektuplar alıyor bu konuda. Sadako hasta yatağında başlıyor kağıttan turnalar yapmaya. Ben çok uğraştım turnalar yapmaya, yapamadım o kuşları. Bir, iki, üç kez katlıyorsun, kıvırıyorsun derken bir kuş çıkıyor ortaya.
            Sadako günlerce uğraşmış, yüz, iki yüz, beş yüz, altı yüz, altı yüz kırk altı tane kağıttan turna kuşu yapmış. Onlar birbirlerine de bağlanıyor, metrelerce uzunlukta  bir kuş dizisi çıkıyor ortaya. Sadako Sasaki bin turnayı tamamlayamamış. Bin turna yapabilseydi kurtulacak mıydı ölümden? Kimbilir?
            On iki yaşındaki bir kızın öleceğini bilerek, bin turnayı tamamlarsa ölümden kurtulacağını hayal ederek, umut ederek gece gündüz kağıttan turna yapması geliyor gözümün önüne. 646' nın bitişi, 647' ye başlayamamak ve çekip gitmek bu hem güzel, hem çirkin, hem yüce, hem aşağılık dünyadan.





   ÜLKÜ TAMER
(d.1937- Gaziantep) Şair, Çevirmen

            Savaşla ilgili bir başka anekdotu Ülkü Tamer'den okumuştum:

          Vietnam savaşı sürüp gidiyor. Amerikalılar, Japonya'da bir hava üssü açmak istiyorlar. Üs, Vietnam'ı bombalamak için bir sıçrama tahtası olacak. Hiroşima'yı, Nagasaki'yi yaşamış Japon halkı karşı çıkıyor buna. Ama Japon hükümeti "olur"unu veriyor. Uzun tartışmalardan sonra üs kuruluyor.
        Üssün açılacağı gün büyük bir tören düzenleniyor. Japon hükümetinin üyeleri, devletin ileri gelenleri, Amerikalı generallerle birlikte, kurulmuş tribünlerde yerlerini alıyorlar. Söylevler veriliyor, marşlar çalınıyor. Ufukta belirecek Amerikan uçak filosu beklenmeye başlanıyor.
           Uçaklar gelecek, piste konacak, üs de "resmen" açılmış olacak.
       Biraz sonra uçaklar beliriyor. Tam piste alçalacakları sırada binlerce, onbinlerce balon yükseliyor gökyüzüne. Üssün yakınlarına "mevzilenmiş" Japonlar, getirdikleri balonları havaya salıveriyorlar. Gökyüzü balonlarla kaplanıyor.                                                  
           Sonuçta hiçbir uçak inemiyor piste. Filo dönüp gidiyor.     



                                                                        



   Savaşı anlayabilir miyiz? Kolumuzun çarptığı bir insandan özür dilediğimiz, garsona teşekkür ettiğimiz, kırmızı ışıkta durduğumuz bir dünyada yaşarken, insanların bir anda parçalara ayrıldığı, bebeklerin ve çocukların topluca öldürüldüğü, kadınlara topluca tecavüz edildiği bir dünyayı nasıl algılayabiliriz? (TAYLAN KARA) 


     

                                                                                          Merhaba!