Kemal Tahir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemal Tahir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2023 Pazar

RANT, KÂR; NEREYE KADAR ?

 





  1950'lerde Demokrat Parti iktidarıyla hızlandırılan iç göç, kentleri cazibe merkezi kılmaya dönük gibi görülse de "Marshall Yardımı" , "Truman Doktrini" ülkenin her alanda dokusunu bozmaya dönük bir adımdı. "Küçük Amerika" yaratma hayali, üretmeyen bağımlı bir Türkiye var etmek zihniyetini yansıtıyordu. Adım adım bu proje hayata geçiriliyordu.
  Göç, günümüzde, refah ve daha iyi bir yaşam arayışı olmaktan çıkmıştır bence! Bazı bölgelerde bu tetikleyici bir neden olabilir. Ama yaşadığımız coğrafyadaki iç ve dış savaş, kaynakların yağmalanması, toprağın verimsizleştirilmesi, eğitimin yetersizliği, siyasi iktidarın ülkeyi "rantiye alanına" çevirmesi...
  Tarıma dayalı bir ekonomiyi inşa etmek varken köylülüğü ortadan kaldırma çabası, her köyü bir mahalleye çevirerek tarımsal üretim alanlarını kıraçlaştırma, köylülüğün tarımsal üretimle bağını koparma çabaları... Bu mecradaki küçük üreticinin kooperatifleşerek tarım ekonomisini gelişkin kılabilecek, kendisini de toprağa bağlı yaşatabilecek değer üretmeden uzaklaştırmak...
  Suyunun, yeraltı kaynaklarının yağmalanması sonucu; bağlı, bağımlı bir kitle yaratmak siyaseti yıllardır inşa edilen bir gerçektir. 
  Eğer "göç"ü konuşacaksak öncelikle bunlardan söz etmeliyiz. Böylece "göç kültürü"ne nasıl bakmamız gerektiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.
 Yerli üretimin bu denli verimsizleştirilip cılızlaştırılmasının nedenlerini sorgulayınca, asıl toprak göçünün neden/nasıl/niye başladığını anlayabiliriz.
   Köylülük bugün iflas etmiştir.
  Kemal Tahir, 1967'de Bozkırdaki Çekirdek'i yazarken Köy Enstitüleri gerçekliğiyle (dönemin tek parti iktidarıyla) bitevi alay etmişti. Sanırım bugünkü sonuçları görseydi o romanı yazdığına pişman olurdu!
  "Yapan da biz yıkan da biz" diyordu.

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    Çağlar boyunca insanlığın biriktirdiği, geliştirdiği, bulduğu ne varsa ki hepsinin amacı yaşamı daha kolay, eğlenceli kılmaktı... Yine insanın bula bula "bulduğu" kâr (aslında soygun) düzeni, bilimsel her gelişmeyi insanın zararına kullanmayı "başardı" , hem de gözünü kırpmadan hem de ayırmadan.
   Bilimsel ve teknolojik gelişmeler; mutluluk yerine yalnızlık, rahatlık yerine umarsızlık, paylaşım yerine bencillik olarak yansıdı insan yaşamına egemen aklın / gücün büyük "başarısı"yla...
   Platon, yıllar değil, yüzyıllar önce ve "büyük bir öngörüyle, insanlığın bazı buluşlarının iki taraflı çalışabileceğine dikkat çekmişti: İyiye kullanım ve kötüye kullanım."
    (...)
   Bula bula bulduğumuz yönetim hallerinin, onların en ahlaksızı kapitalizmin, değil "bazı" , "her" buluşu insanlığın zararına da kullanabileceğini öngörememiş işte Platon

    (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba! 
    

13 Eylül 2015 Pazar

ÖNCE EKMEKLER BOZULDU




"Kapitalizm, er ya da geç kendi krizini yaratacaktır."


KARL MARX







   Birleşik Amerika, özel teşebbüsün gücüne inanan yalnız kovboyunu; onun hayalperest ve iyimser bireyciliğini; aslında uluslararası sermaye örgütlenmesini rahatlatmak için, çocukluğundan başlayıp, herkese aşılıyordu.
   Bulmacanın çözümü, medyayı - sinema dahil - krema burjuvazi dışındaki kalabalığı avutmak ve oyalamak için, usturuplu kullanabilmekte yatıyordu: Eğer halk, eğitim ve öğretimde, 'akıllı' yöntemlerle 'cahil' bırakılırsa; gözden ve kulaktan alacağı telkinler, onu 'Amerikan Rüyası' na inandıracaktı.




ATTİLA İLHAN







İnsan olmanın suç sayıldığı karanlık ormanda,
Sevenin eli sevilenin elini elyordamıyla arayıp buldu.
Görür dedi, gözün görmediğini ozanın sözü,
Gördü Marx'ın gördüğünü: Önce ekmekler bozuldu.

HÜSEYİN HAYDAR
(Oktay Akbal için)


OKTAY AKBAL








   M'ba, Afrika 'milliyetçisi' piyano siyahı o zenci kız, Montparnasse'daki Dupont'un orta katında oturur, bardağını pembe avcunda  ısıtarak, akşam yemeğinden sonra, bir Calvados içerdi; o zamana kadar, hemen hiç kafa yormadığım, yeni sömürgecilik bahsinde, hayli kitap karıştırmıştı; sık sık derdi ki:
   "...eskiden, toprağı sömürge edinirdi bunlar, Üçüncü Dünya'nın uyanışından sonra, ülkeyi değil pazarı sömürge ediniyorlar! Arada fark çok: ikincisinde sen kendini 'hür' ve 'bağımsız' sanıyorsun: hatta, 'kalkındığına' bile inandırabilirler: Pazar, bütünüyle ona bağımlı olduktan sonra, 'kalkınmışlığın' ne yazar: malı onlar götürüyor!"
   Nüansı, epeyce sonra anlayabildim: pazarı sömürge edinmek, zaten senin bir miktar kalkınmışlığını gerektiriyor; onu, orman ve gıda, turizm ve tekstil gibi hantal endüstrileri sana bırakarak sağlıyorlar; tabir-i meşhuruyla 'bölgenin manavı, kasabı, bakkalı oluyorsun', son zamanlarda, 'tuhafiyecisi' ve 'manifaturacısı'; peki, bunların getirdiği dövizi sana bırakırlar mı, yağma yok, işte o zaman onlar için senin pazarın bir sömürgeye dönüşüyor; çünkü kazandığın dövizleri, onlardan ithal edeceğin mallara yatırıyorsun!
   O 'mallar' neler? Ülkenin gerçek kalkınmasına gerekli 'yatırım malları'mı? Elektronik, petro / kimya, sibernetik ya da uzay teknolojisi üretmek için araç gereç mi? Bekle! Seni, alacağın şeyler için de 'şartlandırıyor', bu maksatla kullandığı en büyük alet, media dediğimiz o yanar-döner dünya: sinema, televizyon, şov ve pop dünyası, hatta renkli ve lüks baskılı dergiler, magazin basını vs. Söylemiştim ya, bizim nesil, coca-cola'yı filmlerde gördü, pizza yemeyi oradan öğrendi; 'araba merakını', 'beyaz perde'den kaptı. Çocukluğumuzda, Henry Ford'un fabrikalarında günde bilmem kaç araba üretildiğini, bizim gazetelerimizde okur, şaşardık, bunları kim alır diye; meğer, bizim çocuklarımız ya da torunlarımız alacakmış! Üstelik, kendi toprağımızda üretildiği için, kendi malımızdır zannederek!
   ABD Ticaret Bakanlığı'nın iki yıl süren büyük bir araştırmadan sonra, Türkiye'yi en çok gelişen 'stratejik pazarlar' arasında saydığını yazmıştım değil mi?




ATTİLA İLHAN
(4 Mart 1998)







"Yabancılarla içli dışlı oldunmu, sana milli politika güttürmezler.
Direnmeye başlarsan, birini musallat edip yenik düşürürler."


KEMAL TAHİR








      MUHAMMED MUSADDIK, İran'da petrolün millileştirilmesini sağlayan başbakandır. Başbakanlık yaptığı süre içinde maaş almadığı gibi başbakanlık kurumunun masraflarını da bizzat üstlenen Musaddık, XX. yüzyıl İran tarihinin en önemli devlet ve siyaset adamlarındandır. Musaddık'ın başbakanlıktaki ilk icraatı petrolün millileştirilmesiyle ilgili kanunu uygulamaya koymak oldu. İngilizler'in tehditlerine boyun eğmeden İran petrollerini elinde tutan Anglo-İranian Oil Company'yi tasfiye ederek İngiliz teknisyenlerini yurt dışına çıkardı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Lahey Adalet Divanı'nda icraatını savunan konuşmalar yaptı; bu başarılarından dolayı Time dergisi tarafından yılın devlet adamı seçildi. 17 Temmuz 1952'de çıkar çevrelerinin baskısı sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Milliyetçilerin ve komünist Tudeh Partisi'nin başlattığı isyanlar üzerine 22 Temmuz günü tekrar başbakanlığa getirildi ve Savunma Bakanlığı da onun uhdesine verildi. Musaddık ordudaki muhalif subayları görevinden uzaklaştırdı; Şah da 16 Ağustos 1953'te Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin gizli planlarına uygun olarak onu azlettiğine dair bir kararname yayımladı. Musaddık, halkın desteğiyle bu kararı akamete uğratıp Şah'ı Roma'ya kaçmak zorunda bıraktıysa da sokak gösterilerinin üçüncü günü Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütleriyle iş birliği yapan General Fazlullah Zâhidi'nin düzenlediği bir hükümet darbesiyle iktidardan düşürülerek tutuklandı (20 Ağustos 1953); Şah da yeniden İran'a döndü. Yargılanan ve 21 Aralık 1953 tarihinde önce idam cezasına çarptırılan, ardından cezası üç yıl hapse çevrilen Musaddık 5 Mart 1967'de Tahran'da vefat etti ve Ahmedâbâd'daki evinin bahçesinde toprağa verildi.




MUHAMMED MUSADDIK








Bir suda iki balık kavga ediyorsa bilin ki oradan bir süre önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

(Kızılderili atasözü)










Merhaba!

28 Ocak 2014 Salı

AYDIN İNSANA DAİR

 

        "Aydın insanın en büyük ihtiyacı dayanaktır; bu da ancak bilim ve sanat olabilir.Günlük hayatın yükünü eza duymadan taşıyabilmek böyle bir dayanağı ele geçirmeye bağlıdır."            

      
                                                                                                              İSMAİL HAKKI TONGUÇ
    

        "Gerçekçi olacaksın, gerçekleri yazacaksın. Bilinen şeyleri değil.Fasafiso değil. Bak dinle. Hapishanedeyim, hücremsi bir yerde. Okumak, yazmak yasak. Öyle hep beklemek üzerine. Bir süre  sonra Doktor Hikmet Kıvılcımlı' yı getirdiler benim yattığım hücreye. Baktım yanında bir takım heykeller. Nereden buldun bunları dedim. Yaptım dedi. Nasıl yaptın? dedim. Ekmek içiyle dedi. Ekmek içini çiğneyip macun haline getirdim, sonra şekil verdim. Ekmek içi hem istediğim biçimi aldı hem de kuruduktan sonra dayanıklık kazandı. Dayanamayıp bağırdım o zaman. Bir dolu şeyler yazdın şimdiye kadar. Fıkralar, makaleler, kitaplar. Hep bilinen şeyleri yazdın ama. Neden bunu yazmadın hiç? Ha neden? Neden ekmek içinden heykel yapılabileceğini  yazmadın? Ben bilmiyordum bunu.Yazsaydın öğrenirdim.

                                                                                       KEMAL TAHİR     

                                                                                                               
        Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına romanında şöyle der 'baba' karakterinin ağzından;
        
       "Taşları sürekli dönen bir değirmendir kafa dediğin, arasına bir şey koymadın mı kendi kendini öğütür, sakatlanır."
                                                                                                                 

                                                                                                                                                 Merhaba!