Platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2026 Pazar

BAŞKA BİR DÜNYA

 

Münih Güvenlik Konferansı'nın 2026 raporunun ismi "Yıkım Altında" (Under Destruction) oldu. Kapakta bir fil görseli görülüyor. "Filler tepişir, çimenler ezilir" atasözünü akıllara getiren bu fil görseli, aynı zamanda ABD Cumhuriyetçi Parti'nin de simgesi. (Odatv)


Konferansta yaşananları konuşmadan önce, ABD'yi düşünerek hazırlanmış yıllık rapora ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Batı'nın şu andaki güvenlik ortamını "yıkım güllesi politikası", "yıkıcı adamlar" metaforlarıyla betimleyen rapor, bir "Zerstörungslust" (yıkma şehveti) egemen diyor. 
"Zerstörungslust" salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme, (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, "Hayatım artık daha iyiye gitmiyor" duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. "Kendimi çaresiz hissediyorum" diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60'ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık "bizden yana" olmayan yapılar olarak algılanıyorlar. 
"Zerstörungslust" tam da burada devreye giriyor: İnsanlar yalnızca statüko karşıtı değiller; aynı zamanda, önce "Tamamen yıkalım, sonra bakarız" duygusuna bir tür hazla bağlanıyorlar. "Sağ popülist" liderlerin zincirli testerelerle verdiği imajlar bu arzunun estetiği. Rapor, bu yıkımın şu anda en çok yoksulları, göçmenleri, kadınları, çocukları ezdiğini de gösteriyor: Eşitsizlikler derinleşiyor, temel gıda ve sağlık programlarının kesilmesiyle milyonlarca "önlenebilir ölüm" gerçekleşebiliyor.
Liberal uluslararası düzenin ideolojik hegemonyası çökmüş. Kimse "biraz daha serbest ticaret, biraz daha teknokrasi" paketinin sorunları çözeceğine inanmıyor. Bu, solun yıllardır işaret ettiği yapısal krizlerin ana akım tarafından da kabulü anlamına geliyor. Kapitalizmin, "herkesi zengin edecek küreselleşme" vaadi tükendi, yerini kaba kuvvetin çıplak diline bıraktı; sömürü ilişkileri artık daha iyi görülüyor.

'KOŞULLAR MÜKEMMEL'

G7'den BRICS ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada çoğunluk, "Gelecek daha iyi olacak" anlatısını artık satın almıyor. Üstelik pek çok ülkede seçkinler, küresel sorunların çözümünü artık ABD liderliğine bağlı görmüyorlar; yeni ittifaklara ve kurumlara açıklar.
Sağın (özellikle faşist sağın) yıkıcı projeleri çelişkilerle dolu. Trumpçı "otoriter" ırkçı milliyetçilik, bir yandan küresel elitlere ve kurumlara saldırırken diğer yandan toplumun en zenginlerini kayıran vergi rejimlerini, hidrokarbon kapitalizmini, militarizmi derinleştiriyor. "Ulusun çıkarı" adına yürütülen ticaret savaşlarının maliyetini, fiyat artışları ve işsizlik olarak emekçiler ödüyor. İklim kriziyle daha da sertleşen bu çelişkiler, egemen "siyaset rejiminde", solun, kapitalizmden çıkarak "başka bir dünya" yaratmak için kullanabileceği derin çatlaklar açıyor. Yeter ki "bu mükemmel koşullarda" sol, yeteri kadar radikal ve somut bir "kurucu vizyon sunabilsin.
Militarist emperyalist bir konferans için hazırlanan raporun sonunda dile getirilen "daha cesur inşacılar" çağrısı ise aslında ironik. Bu çağrıya en gerçekçi cevabı ancak sol verebilir, her yıl Münih konferansında toplanan kapitalizmin seçkinleri değil.  
Münih raporu, farkında olmadan, bize Mao'nun ünlü sözünü hatırlatıyor: Evet, bir "kaos" var ve bir büyük dönüşüm için "koşullar mükemmel"... Ancaaak... Yalnızca sol için değil, kopuş dönemi canavarları (faşizm) için de... Diyalektik işte! 

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 16 Şubat 2026)


Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu'nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih karşımıza, bir çöküşün semptomları olarak Caligula'yı anımsatan Trump'ı, Platon'un "pleonexia" dediği "doyumsuz açgözlülüğü" trilyoner Elon Musk'ı çıkarıyor. 
(...)
Platon'a göre, ideal bir cumhuriyette en zengin vatandaşın serveti en yoksul vatandaşınkinin dört katını geçmemeliydi. Musk'ın serveti, tipik bir Amerikan ailesinin net servetinin 5 milyon katı. Bu yurttaşlık kavramını da anlamsızlaştıran müstehcen bir eşitsizlik.
Bu arada, keyfi bir savaşın patlattığı enerji fiyatları, ortalama Amerikalı işçinin bir buçuk yıllık ücret artışını silip süpürüyor. Ulusal gelir içinde ücretlerin payı dibe vurmuş durumda, düşmeye devam ediyor. Amerikalıların yüzde 60'ı maaştan maaşa yaşıyor. Trump'ın Caligula gibi siyaseti tiyatroya çevirdiği, başta Musk olmak üzere teknoloji baronlarının, her gün yani bir servet artışı rekoru kırdığı bu ülkede emekçiler, prekarya bir yana, orta sınıf bile kendini terk edilmiş hissediyor.
Bu tablo, Sokrates'in uyarısını haklı çıkarıyor: Aşırı zenginlikle aşırı yoksulluğun yan yana bulunduğu bir toplum, artık tek bir toplum değildir. Bir tarafta Musk'ın 250 milyon dolarlık seçim harcamalarıyla, teknoloji, kripto milyarderlerinin milyonlarca dolar bağışlarıyla siyaseti satın alması, diğer tarafta emeklilik, sağlık sigortası endişesiyle uykuları kaçan milyonlar. 
Roma, öncelikle, içeriden çürüdüğü için çöktü, dış düşmanlar yüzünden değil. Vatandaşlar sistemin kendileri için çalışmadığını anladığında, cumhuriyeti savunma isteği öldü. Bugün Amerikalıların yüzde 60'ı "Ekonomi benim için çalışmıyor" diyor. Bir "imparatorluğun" yurttaşları geleceğe ilişkin umutlarını yitirdiklerinde, hegemonyası da söner. Financial Times'ta Martin Wolf, "yönetim yozlaşmış, beceriksiz ve en önemlisi kurucu norm ve değerlere düşmandır... Trump tiranlığa özeniyor" diyordu.
Roma yanarken Neron lir çalıyormuş, bugün Trump, balo salonu yapmak için Beyaz Saray'ın bir kanadını yıktı, anıt havuzu da yeşil bir bataklığa çevirdi. Roma'da çürüme ve çözülme iki yüz yıl sürmüştü, bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 25 Haziran 2026)







"Bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor"
Yurdumuzda ve tüm dünyada!  
 

23 Kasım 2025 Pazar

KALEMİN UCUNDAN DÖKÜLEN

 


SAİT FAİK

"Türk edebiyatında büyük yıldızlar vardır. Hikâyeci Sait Faik de bunlardan biridir."

Bir gün bana , 'Gel seninle edebiyata getirmek istediklerimizi anlatalım' dedi. Ben de 'İyi olur, anlatalım' dedim. 'Başlayalım öyleyse.' 'Başlayalım' dedim. Ve başladık:

'Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamayasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçup gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.' 

Bütün kötülükleri saydık, kötülükler uzadı gitti. Kötülükler, zulümler bitmiyordu. Sonunda 'bizim kitaplarımız,' demeye başladık, 'eninde sonunda biz iki yazarız. Bu kadar savaşı, zulmü bizim kitaplarımız ortadan kaldıramaz ki.' 'Kaldıramaz' dedim. Sait: 'Dur' dedi, 'buldum' dedi. 'Bizim kitaplarımız yalnız kalmayacak' dedi. 'Nâzım Hikmet de var. Kitaplarımızı okuyanlar onu da okuyacak.' Ben 'Melih Cevdet de var' dedim, 'Orhan Kemal de.' Sonra çok insan çok çok yazar da saydık. Çok kitap saydık."


YAŞAR KEMAL

***

"Bu yaralı dünyanın, bu çılgın gidişin şiirden daha önemli tesellisi ve kurtarıcısı yok."

(NEŞE YAŞIN)

***


OSCAR WİLDE

Platon, şairleri Devlet'inden kovsa da zamanın ve mekânın ruhunu dünden bugüne taşıyan şairlerin boş işler yaptığını kim söyleyebilir ki? İlhan Berk'in Pera'sı, Galata'sı, James Joyce'un Ulysses'i, Dublinliler'i olmasaydı Pera, Galata ve Dublin sadece birer mekân olarak yaşayacaktı belleklerimizde. Ancak bu mekânlar, yazıldıktan sonra başka bir kimlik edindiler.

Yalnız şiirde değil, diğer sanat alanlarında da aranır bu soyutlama. Bunun için "Ressamlar, Thames Nehri'ni sisli gösterdiği günden beri Thames üzerinde sis vardır" diyordu Oscar Wilde.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***

"Çiçek açıp soluyor,
kelebeğin ömrü bir gün oluyor,
gelincik narin ömrünü doğada çok az görünerek tüketiyor,
doğa mevsimlere göre renk alıyor, renk veriyor.
Bir tek kalemin ucundan dökülen gelincik
kalemin ucunda açan çiçek,
kalemin ucunda uçuşan kelebek ölümsüz oluyor."


YAŞAR SEYMAN






Merhaba!

29 Ekim 2023 Pazar

RANT, KÂR; NEREYE KADAR ?

 





  1950'lerde Demokrat Parti iktidarıyla hızlandırılan iç göç, kentleri cazibe merkezi kılmaya dönük gibi görülse de "Marshall Yardımı" , "Truman Doktrini" ülkenin her alanda dokusunu bozmaya dönük bir adımdı. "Küçük Amerika" yaratma hayali, üretmeyen bağımlı bir Türkiye var etmek zihniyetini yansıtıyordu. Adım adım bu proje hayata geçiriliyordu.
  Göç, günümüzde, refah ve daha iyi bir yaşam arayışı olmaktan çıkmıştır bence! Bazı bölgelerde bu tetikleyici bir neden olabilir. Ama yaşadığımız coğrafyadaki iç ve dış savaş, kaynakların yağmalanması, toprağın verimsizleştirilmesi, eğitimin yetersizliği, siyasi iktidarın ülkeyi "rantiye alanına" çevirmesi...
  Tarıma dayalı bir ekonomiyi inşa etmek varken köylülüğü ortadan kaldırma çabası, her köyü bir mahalleye çevirerek tarımsal üretim alanlarını kıraçlaştırma, köylülüğün tarımsal üretimle bağını koparma çabaları... Bu mecradaki küçük üreticinin kooperatifleşerek tarım ekonomisini gelişkin kılabilecek, kendisini de toprağa bağlı yaşatabilecek değer üretmeden uzaklaştırmak...
  Suyunun, yeraltı kaynaklarının yağmalanması sonucu; bağlı, bağımlı bir kitle yaratmak siyaseti yıllardır inşa edilen bir gerçektir. 
  Eğer "göç"ü konuşacaksak öncelikle bunlardan söz etmeliyiz. Böylece "göç kültürü"ne nasıl bakmamız gerektiğini daha iyi anlayabiliriz sanırım.
 Yerli üretimin bu denli verimsizleştirilip cılızlaştırılmasının nedenlerini sorgulayınca, asıl toprak göçünün neden/nasıl/niye başladığını anlayabiliriz.
   Köylülük bugün iflas etmiştir.
  Kemal Tahir, 1967'de Bozkırdaki Çekirdek'i yazarken Köy Enstitüleri gerçekliğiyle (dönemin tek parti iktidarıyla) bitevi alay etmişti. Sanırım bugünkü sonuçları görseydi o romanı yazdığına pişman olurdu!
  "Yapan da biz yıkan da biz" diyordu.

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    Çağlar boyunca insanlığın biriktirdiği, geliştirdiği, bulduğu ne varsa ki hepsinin amacı yaşamı daha kolay, eğlenceli kılmaktı... Yine insanın bula bula "bulduğu" kâr (aslında soygun) düzeni, bilimsel her gelişmeyi insanın zararına kullanmayı "başardı" , hem de gözünü kırpmadan hem de ayırmadan.
   Bilimsel ve teknolojik gelişmeler; mutluluk yerine yalnızlık, rahatlık yerine umarsızlık, paylaşım yerine bencillik olarak yansıdı insan yaşamına egemen aklın / gücün büyük "başarısı"yla...
   Platon, yıllar değil, yüzyıllar önce ve "büyük bir öngörüyle, insanlığın bazı buluşlarının iki taraflı çalışabileceğine dikkat çekmişti: İyiye kullanım ve kötüye kullanım."
    (...)
   Bula bula bulduğumuz yönetim hallerinin, onların en ahlaksızı kapitalizmin, değil "bazı" , "her" buluşu insanlığın zararına da kullanabileceğini öngörememiş işte Platon

    (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba! 
    

10 Kasım 2014 Pazartesi

AYDIN SORUMLULUĞU



   "Aydınlar siyaset karşısında sustukları ve siyaseti yeteneksiz cahillere bıraktıkları takdirde en kötülerin yönetimine rıza göstermek zorundadır."

PLATON



   Prof. Dr. Ali Akdemir "Savaşların kanunu: Fakire gözyaşı, zengine rant" başlıklı makalesinde şöyle yazmış:

   Dünya, bugüne kadar olduğundan çok daha kaotik bir görünüm sergiliyor. Bunun farkında olan ve ekonomide en çok katma değerin pahalı silahlar aracılığıyla temininin mümkün olacağını bilen vahşi kapitalist ruhlu emperyalistler; iç savaşları, bölgesel kavgaları, dar fanatikçi savaşları sürekli tahrik etmektedirler. Fanatizmin beslediği boş kin ve nefret duygularıyla birbirini boğazlayan yoksul ulusların mensupları, silah tüccarlarının ve onların kontrolündeki siyasilerin oyuncağı haline gelmektedirler. Yoksulluğun finansmanına gidecek paralar, rantçının silahlarına gitmektedir. Şu sıralarda Suriye'de, Irak'ta, Ortadoğu'da, Uzakdoğu'da ve Ukrayna'da yaşananlar, top tüfek, uçak, ağır silahların satın alınmasına neden olan, olacak olan dinamiklerdir...
   Özetle, savaş bütçesi artışları, silah sanayiine yatırımın rant cazibesi dünyayı daha da karanlık sürece sürüklüyor, harcamaların ve rantın finansmanı da her zamanki gibi yoksula düşüyor.
   Bu da savaşların değişmez kuralını, altın kural haline getiriyor: Zengine rant, yoksula kahramanlık üzerinden gözyaşı ve ölüm.



  " Bizim de Dağlarımız Vardır Che Guevara" adlı kitabında şöyle diyor Metin Demirtaş:

   Irak'tan bir fotoğraf: Kadın kurşunlanmış yerde yatıyor, açıktaki memesinden kan sızıyor, bebek anasının kanlı memesinden süt emmeye çalışıyor...
   Bir başka fotoğraf: Afrikalı, kemikleri görünen bir kadın. Bir memesinde bebeği, diğerinde bir maymun yavrusu. İkisini de emziriyor.
   Iraklı bebeği ve Afrikalı maymun yavrusunu anasız bırakan emperyalizmdir."



Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara
Bakma şimdi durgunsa, bir şahan gibi duruyorsa
Yorgundur, savaşlar görmüştür, çeteciler barındırmıştır
Yani satılmış değillerdir hiç tüfek patlamıyorsa
Alaçamın, mor meşenin ardına silah çekip yatmaya
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara

Bizim de halkımız vardır Che Guevara
Unutulmuş uzak tarlalar yalazında
Sazıyla, kardeşliğe vurgun
Bütün ulusların halkları gibi
Ve yalnız büyük fırtınalarla kımıldayan
Bizim de halkımız vardır Che Guevara

Bizim de ozanlarımız vardır Che Guevara
Sağ çıkmış güneşiz taş odalardan
Yüreğiyle barışa, sevgiye yönelmiş
Çelik öfke bir yanı, bir yanı uysal mavi
Eğilmeden dimdik geçmiş demir kapıdan
Bizim de yiğit insanlarımız vardır Che Guevara

Bizim de delikanlılarımız vardır Che Guevara
Yokluklardan biyol kopup gelmiş
Üç zeytin, az ekmek üniversitelerde
Su gibi kızlar çarpar önce, alkol vurur
Öfkeli dolanır caddelerde
Ve baş kaldırır akılları suya eren de
Çünkü Vietnam, hepimizin Vietnam'ı
Kongo hepimizin Kongo'su
Bir kere özsu yürümüştür dallara
Patlayacaktır ağır sancılarla karanlıklar
Varmak için o güzel yarınlara
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara



METİN DEMİRTAŞ
(d.1938 Elmalı, Antalya-ö.27 Eylül 2014 Antalya)


   Tevfik Çavdar'ın sözüdür:

   "Kavga çok derinlerde. Tarihin derinliklerinde...Mısır'dan kölelerle başlıyor, firavunla başlıyor. Roma'ya bak, mücadele asırlarca sürüyor. Biz her şeyin bir anda olmasını bekledik, bizim kuşak. Ama sonra dank etti....Ama bir şey öğrendim. Mücadele sabır işidir. Sabırlı olmayan daima yanılır mücadelede. Mücadele etmek için şartların eşit olması lazım. Yine de şartların eşit olmamasına rağmen mücadeleden yanayım."





   "-Bana ne!- rafa kaldırılmalı,- her şey beni ilgilendirir- tavrına, dört elle sarılmalı, Çünkü yaşama hakkı tanıdığımız bir kusur, kendisine benzeyenleri üretecektir ve ilişkilerdeki karmaşa hiç bitmeyecektir."

MUZAFFER BUYRUKÇU
(Sayılı Günler)


MUZAFFER BUYRUKÇU
(d. 1 Şubat 1928 Fertek, Niğde-ö.26 Ağustos 2006 İstanbul)



"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın aldırmazlığında herkesi sokacak sayıda yılan üreyeceğini unutmayın."

SADUN TANJU
(Kutsal İnekler)





Merhaba!