Sadun Tanju etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sadun Tanju etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2021 Cumartesi

GÜNEYDOĞU BİR MASAL

                                                                                                                                                                                                   

Öyle bir yere varmış ki yolumuz;

Siirt'le Beytüşşebap arası.

Bıçak açmıyor ağzımızı.

Dağlar tekin değil

Köyler yakın değil

Su mudur, rüzgâr mıdır akan,

Belirsiz aşağıdan

Kanlı bir hançer gibi çıkıyor ay.

Vay benim vay halime vay!

Sanki "dur!" diyecek bir yerden birisi

Ya bu kurt sesi, ya bu kuş sesi!..

CEMAL KIRCA



BOTAN VADİSİ
(Fotoğraf: NİHAT KAYMAZ)


   Diyarbakır'da, bir öğle sonu, daracık eski sokakların arasından geçerek şimdi (1970 yılı-k.n.) Trahom Hastanesi olarak kullanılan binayı görmeye gittim. Cahit Sıtkı bu evde doğmuş ve genç yaşta burada uzun zaman hasta yatmıştı. Amacım, aynı zamanda bir "köklü aile" evi görmekti. 

   Pirinçcizadeler soyundan gelen Cahit Sıtkı'nın evi, insanı derhal saran bir mistik güzellik içindeydi. Kocaman bir iç avlu, havuz, ağaçlar ve çiçekler, dört tarafı kuşatan odalar, merdivenler, teraslar ve nakışlar.. Yakıcı kavurucu Diyarbakır öğlesinden kaçıp da bu iç avludaki serinliğe varış, bir mutluluk duygusu veriyordu insana.

  Cahit Sıtkı Tarancı, Camiikebir Mahallesi'ndeki kalın ve yüksek duvarlarla çevrili evin serin odasında şöyle duygulanırdı:

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.


Memleket isterim  

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.


Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.


Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.



   Güneydoğu'da dolaşırken, insanın aklına, Güneydoğulu bu ünlü şairin istediği memleket geliyor. Nerede dal yeşili, nerede ürünü olgunlaşmış tarlalar, nerede kuşlar ve çiçekler, nerede zenginle fakir eşitliği, nerede sen-ben kavgasızlığı, nerede yaşamak sevinci ve nerede öleceğim, bu güzel hayattan ayrılacağım korkusu!
   Ölsem de kurtulsam diye inkisar ediyor kendine Güneydoğulu, bunaldığı zaman, yani her zaman.
   Oysa nasıl da yaşamağa, yaşatılmağa lâyık insanlar!
   (...)
 Zaten Güneydoğu bir masal, gerçek değil. Gerçeğin zamanla ilişkisi vardır, oysa zamanın dışında yaşıyor Güneydoğu. Süryani meslektaşımız Mar-Yeşua, bundan 1500 yıl önce ne yazmışsa dert olarak, hepsi kalmış başımızda. Mar-Yeşua, Güneydoğu'da açlıktan hasta düşenleri, ölenleri, göç edenleri, şehirlere akın edip dilenen ve sokakta ölenleri yazıyor. 
  Şimdi Diyarbakır'da, Urfa'da, Siirt'te, Mardin'de 1500 yıl öncesinin trajik manzaraları görülmüyor ama, köylere gittiğiniz zaman, etrafınızı alan köylüler:
  "Açız, susuzuz, perişanız!" diye, eski Yunan trajedyalarındaki korolar gibi haykırıyorlar.
  İnsanların hali, evler, köyler de ispatlıyor bu sözleri.
  Güneydoğu, zamanı yaşamıyor altı bin yıldan beri.
  Şehirlerdeki değişmelere aldanmayın siz.
 Köyleri ve köylüleri değiştirmedikçe, tarihin kuyusundan yaşadığımız asra çıkmış sayılmayız. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)







Merhaba!

1 Temmuz 2021 Perşembe

AYDIN OLMANIN BEDELİ

 

   (...) Aydın o'dur ki bitmez tükenmez görevinin dünyayı ve yaşamı güzelleştirmek olduğu bilincine sahiptir; düşüncesi, yazısı, sanatı hep bu amaca yönelmiştir. Marlon Brando, kendisine sunulan Oscar'ı, Wounded Knee'de Kızılderili vatandaşlarına yapılan haksız, çağdışı muameleler yüzünden reddediyorsa, gerçek bir aydın olduğundandır. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)


***


   (...) Şimdi sen kıs kıs gülersin, senin de aklına İstanbul Tevkifhanesi'nde Hamdi'yle birlikte üstüme aslanlar gibi saldırışınız geldi, değil mi? Onlar da güzel günlerdi, Kemal, zaten düşünüyorum da, bizim için güzel olmayan gün yok sanıyorum. Günleri bir daha çirkinleşemeyecek, kepazeleşemeyecek hale getirmek için çalışan insanların bu çalışma seyrinde kötü günleri olabilir mi? Satıhta vehimli ve hesaplı fakat dipte alabildiğine umutlu nikbinliğim ferden ihtiyarlayıp ölüme yaklaştıkça bir kat daha kuvvetleniyor ve bir kat daha nikbin ve ümitli oluyorum. Günün birinde öleceğimi bildiğim için, hayata ve onun daha güzel olabileceğine ve olacağına inanıyorum biraz da. Ama sen henüz kırkına varmadın. Bu his insana -hiç olmazsa bizim insanlarımıza- kırkından sonra geliyor. Bittecrübe sabittir... (NÂZIM HİKMET - Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar)


***




   Nedense yerde yatan aydınlar içerisinde en çok Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil'in fotoğrafı belleğimde silinmez yer edinmiş. Üniversiteye gitmek üzere otobüs beklerken öldürülmüştü. Beyaz önlüğünü üzerine örtmüşlerdi, başı ve bir kolu açıktaydı. Gözlükleri gözünden düşmemişti. Çantası da hemen yanında duruyordu. Sanki ayağı takılmış da düşmüş, biraz sonra kalkıp derse öğrencilerine gidecek gibiydi.
   Eşi Şükran Hanım "Dünyanın en iyi insanından ne istediler" diye ağlıyor; yerde yatan Cavit Orhan Tütengil'in çevresini sarmış fotoğrafını çeken gazetecilere, "Kocamın değil katillerin fotoğrafını çekin" diye bağırıyordu.
   Prof. Dr. Tütengil, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü Başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi yazarıydı. 16 gün önce öldürülen Prof. Dr. Ümit Doğanay'ın cenazesine katılmış, eşine "Onu öldürenler bizi de öldürebilir" demişti. Ama yine de yazmaya devam etmiş, korkmamak gerektiğini yinelemişti:
   "İnsanları ve toplumları mutlu kılmanın ölçütleri çağlarla birlikte değişiyor. Günümüz toplumlarında mutluluğun ölçüsü insanı her türlü korkudan azade kılmak olmuştur. Bu sonuç, mihneti göze alan aydınların sayısı arttıkça bir özlem olmaktan çıkıp gerçekleşir. Yeter ki aydınlar, 'Korku Duvarı'nı geride bırakmış olsunlar."
   Tütengil, o yazısında söylediğini yaşama geçirebilen bir aydındı. "Korku Duvarı"nı geride bırakan, katillerin her an gelebileceğini bilmesine rağmen otobüs durağında beklemekten çekinmeyen bir bilim insanı... (FARUK BİLDİRİCİ - BirGün Gazetesi)


***


   Aydın olmaya soyunanlar, birkaç aykırı bulguya ulaştıklarında, kendi bulduklarından korkarlar ve kimliklerinden yüzgeri ederler. Onun için, aydına, kendi bulgularından, vargılarından korkmayan, korksa da geri adım atmayan insan diyebiliyoruz. (OSMAN ÇUTSAY - soL Haber)  


***


"Aydın olmanın ölçütü, bilgi değil davranıştır!"

AHMET TANER KIŞLALI






Merhaba!    

27 Aralık 2020 Pazar

SAMED BEHRENGİ

 



   Samed Behrengi 1939'da, Azerbaycan'ın yoksul bir köyünde, sayısını bilmediği kadar çok kardeşinin bulunduğu bir evde doğar. Doğduğunda, annesinin yanı başında ne bir doktor ne de bir ebe vardır. Fukara doğar yani. Ve fukaralık o günden sonra Behrengi'nin yakasını bırakmaz, yaşama gözlerini açtığı günden itibaren onun yakasından elini çekmez. İlk ayakkabısına altı yaşında, ilkokula başlayacağı hafta sahip olur. Kim bilir o ilk ayakkabıya sahip olduğunda ne kadar çok sevinmiştir? Okul yoluna düştüğünde bir gözü ayakkabıda bir gözü de okulun onun önünde açacağı yeni ufuklardadır. İlkokulu birincilikle bitirir.

   1957'de, öğretmenlik okulundan 18 yaşında mezun olur olmaz, İran'ın en fakir köylerinde öğretmenlik yapmak için gönüllü olur. Bildiği bir yaşamın içine eğitmen olarak dönmesi Behrengi için büyük bir başarıdır. Behrengi, doğup büyüdüğü Azerbaycan'ın o fakir köylerine geri dönmüştür. Kendi yaşadığı o yoksul köylere, yüzleri yanık çocukların içine girip, neyi varsa sunmaya hazırdır. Masallarının kahramanlarının yanına gitmektedir. Onlar, Behrengi'ye yazması için büyük bir güç verecektir.

   Behrengi yoksul köy yollarına düştüğünde yine tek bir çift ayakkabısı vardır. Bu bir çift ayakkabının uçlarına baka baka, ilk ayakkabısı olduğunda sevindiği günü düşünerek köye ulaşır. İçinde birikenleri savurmak istercesine bir of çekerek, yalın ayak dolaşan çocuklara bakmaktadır. Çocuklar ve yalın bir yaşam karşısında durmaktadır, hiç örtünmeden hem de.

  18 yaşındaki bu genç, Azerbaycan'ın henüz elektrik girmemiş fakir köylerinde öğretmenlik yapmaya, çocuklara okuma yazma öğretmeye başlar. Öğretmenlik yapmak için gittiği bazı köylerde bırakın sırayı, karatahtayı, okulun kendisi bile ortada yoktur! Nerede bir boş mekân varsa orasını derslik olarak kullanır ve çocukların eğitimini hiç aksatmaz. Dedik ya, fukaralık yakasından elini hiç ama hiç çekmez Behrengi'nin. Samed Behrengi, zorluklardan yılmayan biri olduğu için çözüm üretmesini bilir. Azeri çocuklarına "dünyanın en güzel masallarını" anlatmaya başlar. Masallarında derenin ötesindeki nehri, nehrin ötesindeki denizi hayal eden kara balık; bir karga ailesiyle dost olan küçük çocuklar; karıncalarla, güneşle konuşan bir şeftali ağacının öyküsü vardır. Düşünce dünyası her koşulda zengindir. Büyük hayalleri vardır Behrengi'nin. O hayallerini nasıl ki masal kahramanlarına benimsetiyorsa köy çocuklarına da benimsetir.

  Yaşamın ve zorlukların karşısında yılmayı değil, tam tersine güçlü olmayı öğretir. Sadece okuma yazmayı değil, zorlu hayatta, nasıl karşı konulması ve direnilmesi gerektiğini de kavratır çocuklara. Hayalinin en büyüğü sosyalist bir ülkenin yaratılmasıdır ve bu yüzden her işinin sosyalist kültüre hizmet etmesi için çabalar. (KEREM PORAZAN - Milliyet Blog/2010) 



   Bir sabah İran Azerbaycanı'nda köylüler Aras Irmağı'ndan genç bir adamın cesedini çıkardılar. Kısa sürede boğulanın kimliği halk arasında yayıldı. Ünü İran'ın dışına taşmış, İtalya'da Buluni altın ödülünü kazanmış bir masal yazarıydı Samed Behrengi. Öyle krallar, prensesler, saraylar, hazineler, perilerle işi yoktu Behrengi'nin. O, çocuklara daha küçükken evren üzerinde düşünmek, öğrenmek, araştırmak, "Bu evrende başka türlü bir yaşam olmalı" inancını vermek alışkanlıklarını yaratmaya çalışırdı. Bu yüzden de sevmezdi onu iş başındaki yönetim. Gizli polis Savak peşini bırakmazdı. Ölüsü Aras'tan çıkarılınca, 29 yaşında ünlü bir yazarın kaldırıp kendini ırmağa atmış olabileceğine kimse inanmadı. Hele arkasından Behrengi'nin çocuk masalları üzerine konulan yasaklar ve sansürler gelince, halk arasında, ecelin çağdaş masalcıya acımasız bir elle sunulduğu kanısı yerleşti. 
   Samed Behrengi'ye altın ödül kazandıran Küçük Kara Balık masalını okudum geçenlerde bir öğle üstü. Radyo, evrende başka türlü bir yaşam olabileceğini düşünmeyen, kendi küçük dünyaları ve geri düşünceleri için de hepimizi zincire vurmak isteyen politikacıların artık ezberlenmiş, iyice can sıkan sözlerini yayıyordu gürültü ile. Ne kötü masalcıydı bunlar! Oysa Samed Behrengi'nin Balık Nine'si etrafına topladığı 12 bin yavru balığa Küçük Kara Balık'ın macerasını anlatırken, küçük kafalarda ne çağdaş idealler, küçücük yüreklerde ne pembe ümitler yaratıyordu!
   Yaşam, bana sunulduğu gibi tatsız olmamalı diyordu, Küçük Kara Balık. Evren, insanın yaşadığı çevreden ibaret olamazdı. Yaşam, şu yaşayıp geldiğimiz, böylece sürüp gidecek bir ömür olamazdı. İçinde yaşadığım şu dere akıp gittiğine göre ötelerde bir yerde bir şeye kavuşuyor olmalı diyordu Küçük Kara Balık.
   Durmadan öğreniyordu Küçük Kara Balık. Öğreniyor ve gücünün arttığını, korkusunun azaldığını görüyordu. Nasıl yaşamak gerektiğini, kendisine öğretilen yaşam biçiminin nasıl hainlikler, tuzaklar ve çıkarcı pazarlıklarla dolu olduğunu artık çok iyi biliyordu. Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık'ı günün birinde, derenin ırmağa ve ırmağın denize kavuştuğu yerlerdeki yeni yaşamların sevincini en büyük coşkuyla duyduğu sırada bir karabatak tarafından yutuluyor ve kara kuşun midesini hançeriyle yararak, onunla beraber, yükseklerden, o çok özlediği, düşlerinin dünyası açık denize gömülüyordu.
   Şöyle bitiyordu Samed Behrengi'nin masalı:
   "On iki bin küçük yavru balık iyi geceler dileyerek yatmaya gittiler. On bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık iyi geceler diledikten sonra yuvalarına gidip uzandılar, hemen de uykuya daldılar. Balık Nine'de uyudu. Ama küçük bir kara balığın gözüne uyku girmedi. Bütün gece boyunca hep denizi düşündü, düşündü..." 
   Bir masal, on iki bin küçük balıktan bir küçük balığın uykusunu kaçıracak kadar etkili olsa da hoşuna gitmez kurulu düzen yanlılarının. Böyle masalları anlatanlar düşmandırlar. Masal, uyku getirsin, tatlı düşler görülsün, çocuklar bizim istediğimiz gibi büyüsün diye anlatılır. Masallar uyutmamaya başladı mı insanları, dört açılır gözleri egemen yöneticilerin, kim zehirliyor bunları diye. Aslında aradıkları, kendi verdikleri zehrin etkisini yok eden panzehirin nereden bulunduğudur. Bu nedenle, kurulu düzen yanlılarının , tutucu politikacıların ve yöneticilerin en büyük düşmanı, uyandırıcı sözler ve fikirlerdir.
   Dünyanın en namuslu masalcılarından Samed Behrengi'nin Aras Irmağı'ndan çıkarılan ölüsü, Küçük Kara Balık'ın kendisini yutan karabatağı en can alıcı yerinden hançerlediğini anlatıyor bize. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)








Merhaba!    

20 Aralık 2020 Pazar

ÇALINMIŞ ZAMANLAR




   

   Tahir Alangu, ülkücü bir yazarın, Ömer Seyfettin'in romanını 25 yılda yazdı, çalınmış zamanlarda... Öğretmendi, Anadolu'da dolaşıyordu, sonra İstanbul'a geldi ve onun gibi titiz bir öğreticinin bütün zamanlarını dolduracak kadar uğraşı varken, yaşamından saatler çalarak, Ömer Seyfettin biyografi romanını yazdı. Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman'ı yazdı, tercümeler yaptı, gazetelerde edebiyat eleştirileri yazdı ve öldü işte bir eli öpülesi adam daha... (1973'te öldü Tahir Alangu)
   Dostumdu Tahir Alangu.
   Ömer Seyfettin biyografi romanının kapak içindeki sunuş yazısı bana ondan bir hatıradır:
   "Aman ne zor imiş burçak yolması / Burçak tarlasında Tanju, adam olması."
   Nasıl da bilirdi bu ülkede halk yararına iş yapanların, ülkücülerin çilesini... Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman adını taşıyan üç ciltlik antolojisinin önsözüne şöyle yazmıştır:
   "Haklarında ne hüküm verilirse verilsin, eserlerini, yaşama şartlarının çetinliği pahasına vermek zorunda kalanlara karşı duyduğum hayranlığı ifade etmek isterim."
   Türkiye'de yazarın ikinci bir iş yapmadan sanatı ile geçinme olanağını bulamadığını iyi bilirdi. Bilirdi ki, iyi güzel, çağdaş, ülkücü, halk yararına, halkı yücelten ne varsa sanatta, edebiyatta, hepsi de çalınmış zamanlar ürünüdür. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)



TAHİR ALANGU


   Ben muntazam günlük tutan biriyim. Tahir Alangu diye bir edebiyat hocamız vardı Galatasaray Lisesi'nde. Onun sayesinde oldu bunlar. Tahir Alangu bizim sınıfa ilk derse girdi. Lise 1'deyiz önümüzde edebiyat kitapları var. "Kaldırın o kitapları mollalar" diye girdi sınıfa. Elinde bir Sait Faik kitabı. Koydu birinin önüne, okuyun dedi. Yan sınıfta "Küfe Melahat" var. O da edebiyat hocası. O sınıftan hiç yazar çıkmadı. Bizim sınıftan Nedim Gürsel, Selim İleri, ben, bir de Osman İlter vardı Şahap Sıtkı İlter'in oğlu çok genç öldü, o da çok iyi bir yazar olacaktı. Bunları Tahir Alangu'ya borçluyuz. "Küfe Melahat" ın sınıfında olsak mefâilün fâilâtün. (FERHAN ŞENSOY - Söyleşi: ENVER AYSEVER / Cumhuriyet Gazetesi) 







Merhaba!

10 Kasım 2014 Pazartesi

AYDIN SORUMLULUĞU



   "Aydınlar siyaset karşısında sustukları ve siyaseti yeteneksiz cahillere bıraktıkları takdirde en kötülerin yönetimine rıza göstermek zorundadır."

PLATON



   Prof. Dr. Ali Akdemir "Savaşların kanunu: Fakire gözyaşı, zengine rant" başlıklı makalesinde şöyle yazmış:

   Dünya, bugüne kadar olduğundan çok daha kaotik bir görünüm sergiliyor. Bunun farkında olan ve ekonomide en çok katma değerin pahalı silahlar aracılığıyla temininin mümkün olacağını bilen vahşi kapitalist ruhlu emperyalistler; iç savaşları, bölgesel kavgaları, dar fanatikçi savaşları sürekli tahrik etmektedirler. Fanatizmin beslediği boş kin ve nefret duygularıyla birbirini boğazlayan yoksul ulusların mensupları, silah tüccarlarının ve onların kontrolündeki siyasilerin oyuncağı haline gelmektedirler. Yoksulluğun finansmanına gidecek paralar, rantçının silahlarına gitmektedir. Şu sıralarda Suriye'de, Irak'ta, Ortadoğu'da, Uzakdoğu'da ve Ukrayna'da yaşananlar, top tüfek, uçak, ağır silahların satın alınmasına neden olan, olacak olan dinamiklerdir...
   Özetle, savaş bütçesi artışları, silah sanayiine yatırımın rant cazibesi dünyayı daha da karanlık sürece sürüklüyor, harcamaların ve rantın finansmanı da her zamanki gibi yoksula düşüyor.
   Bu da savaşların değişmez kuralını, altın kural haline getiriyor: Zengine rant, yoksula kahramanlık üzerinden gözyaşı ve ölüm.



  " Bizim de Dağlarımız Vardır Che Guevara" adlı kitabında şöyle diyor Metin Demirtaş:

   Irak'tan bir fotoğraf: Kadın kurşunlanmış yerde yatıyor, açıktaki memesinden kan sızıyor, bebek anasının kanlı memesinden süt emmeye çalışıyor...
   Bir başka fotoğraf: Afrikalı, kemikleri görünen bir kadın. Bir memesinde bebeği, diğerinde bir maymun yavrusu. İkisini de emziriyor.
   Iraklı bebeği ve Afrikalı maymun yavrusunu anasız bırakan emperyalizmdir."



Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara
Bakma şimdi durgunsa, bir şahan gibi duruyorsa
Yorgundur, savaşlar görmüştür, çeteciler barındırmıştır
Yani satılmış değillerdir hiç tüfek patlamıyorsa
Alaçamın, mor meşenin ardına silah çekip yatmaya
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara

Bizim de halkımız vardır Che Guevara
Unutulmuş uzak tarlalar yalazında
Sazıyla, kardeşliğe vurgun
Bütün ulusların halkları gibi
Ve yalnız büyük fırtınalarla kımıldayan
Bizim de halkımız vardır Che Guevara

Bizim de ozanlarımız vardır Che Guevara
Sağ çıkmış güneşiz taş odalardan
Yüreğiyle barışa, sevgiye yönelmiş
Çelik öfke bir yanı, bir yanı uysal mavi
Eğilmeden dimdik geçmiş demir kapıdan
Bizim de yiğit insanlarımız vardır Che Guevara

Bizim de delikanlılarımız vardır Che Guevara
Yokluklardan biyol kopup gelmiş
Üç zeytin, az ekmek üniversitelerde
Su gibi kızlar çarpar önce, alkol vurur
Öfkeli dolanır caddelerde
Ve baş kaldırır akılları suya eren de
Çünkü Vietnam, hepimizin Vietnam'ı
Kongo hepimizin Kongo'su
Bir kere özsu yürümüştür dallara
Patlayacaktır ağır sancılarla karanlıklar
Varmak için o güzel yarınlara
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara



METİN DEMİRTAŞ
(d.1938 Elmalı, Antalya-ö.27 Eylül 2014 Antalya)


   Tevfik Çavdar'ın sözüdür:

   "Kavga çok derinlerde. Tarihin derinliklerinde...Mısır'dan kölelerle başlıyor, firavunla başlıyor. Roma'ya bak, mücadele asırlarca sürüyor. Biz her şeyin bir anda olmasını bekledik, bizim kuşak. Ama sonra dank etti....Ama bir şey öğrendim. Mücadele sabır işidir. Sabırlı olmayan daima yanılır mücadelede. Mücadele etmek için şartların eşit olması lazım. Yine de şartların eşit olmamasına rağmen mücadeleden yanayım."





   "-Bana ne!- rafa kaldırılmalı,- her şey beni ilgilendirir- tavrına, dört elle sarılmalı, Çünkü yaşama hakkı tanıdığımız bir kusur, kendisine benzeyenleri üretecektir ve ilişkilerdeki karmaşa hiç bitmeyecektir."

MUZAFFER BUYRUKÇU
(Sayılı Günler)


MUZAFFER BUYRUKÇU
(d. 1 Şubat 1928 Fertek, Niğde-ö.26 Ağustos 2006 İstanbul)



"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın aldırmazlığında herkesi sokacak sayıda yılan üreyeceğini unutmayın."

SADUN TANJU
(Kutsal İnekler)





Merhaba!

11 Temmuz 2014 Cuma

EMEĞİN DEMOKRASİSİ






"Dünya ve insanlık emeğin üzerine kuruludur. Uygarlık emek demektir. Emeğin olmadığı yerde hayat yoktur. Gelmiş geçmiş ne varsa oy sandığından çıkmamıştır."

                                                        OSMAN ŞAHİN






  "İnsanlık tarihinde, sınıflardan arınmış tek bir devlet olmadığı için sınıf karakteri taşımayan bir demokrasi de olamaz ve yoktur. Herhangi bir devlette demokrasi, yalnız egemenliği eline geçirmiş sınıf için demokrasidir."

                                                                                                                                             KİM İL SUNG 









  Sadun Tanju'nun "Kutsal İnekler" adlı kitabında şöyle bir cümle vardır:

  İnsanlara eşit koşullar içindeymiş sanısını verip, eşitsizliğin tokadını her istediği zaman yapıştıran bir yönetim, bir siyasal felsefe, aslında hapishanelerin en büyüğüdür.
  
  






                                                            





Amerikalı sosyalist yazar Leo Huberman ise şöyle der Sosyalizmin Alfabesi'nde:

"Kapitalizm adaletsiz olmak zorundadır; çünkü temel taşı eşitsizliktir."








"Hareket etmeyen zincirlerini fark edemez"

ROZA LUXEMBURG



Merhaba!