Ahmet Taner Kışlalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Taner Kışlalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2024 Pazar

MASALIMSI DAĞ ÇİÇEKLERİ

 


"Temizlik ve hijyenin" öneminin hatırlandığı salgın günlerinde, hep Erzincan Eğitmen Kursundan 1936 yılında mezun olan Eğitmen Mehmet Ali Boyraz'a ve anlattıklarına değinmek isterim.
Eğitmen Boyraz'ın; Sivas Zara'nın Bağlama ve Ekinli köylerinde öğrencilerine ve özellikle köy kadınlarına verdiği uygulamalı sağlık derslerini anlattığı videoyu seyrederken Köy Enstitüleri kurucu kadrosunun ülke gerçeklerinin içinden nasıl geldiğini sonra da çözümü nasıl gösterdiğini bir kez daha anladım.

Dikkatinizi çekerim, savaş yokluk yıllarında; Eğitmen Boyraz öğrencilerine ve köy kadınlarına yıllarca "hayvan sağarken, süt ve süt ürünleri işlenirken temizliğin" önemini, bakteri ve mikropların tehlikesini anlatıyordu. 
Köyü / kırsalı canlandırmayı hedefleyen kurucu kadronun gelen öğrencilerin sıtma, uyuz, haşere vb. bulaşıcı ve salgın hastalıklardan kırıldığını görünce tüm enstitülerde revirler kurduğunu, sonra da kırsalda hastalıklarla mücadele için sağlık kolunu devreye soktuğunu görüyoruz.
Elbette sağlık hizmetleri kırsal kalkınmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

(SERCAN ÜNSAL - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR) 




*Köy Enstitülerinin sağlık alanındaki faaliyetleri yeterince bilinmiyor. Sizce bunun nedenleri nedir?

HİLMİ UYSAL - Hiç bilinmiyor demek daha doğru olur. Bunun başlıca birkaç nedeni olduğu kanısındayım:
Öncelikle Köy Enstitüleri resmi olarak kapatılmadan "Köy Enstitüsü Sağlık Kolu" okulu çok önceden sessiz sedasız ve sebepsiz kapatılıyor. Halkın bu kapatmayı bilmemesi isteniyor. Çünkü açıklamak mümkün değil. Gezici köy sağlık memurlarının köyler için önemini köylü hemen kavrıyor ve yaşamlarına etkisi çok somut, bebekleri ölmüyor onlar sayesinde.
Köy Enstitülerini kapatma gerekçesi olarak sunulan "komünist" vb. suçlamaları halkta kabul görüyor ama sağlıkçıları yetiştiren okulların kapatılmasını açıklamak mümkün değil. Dolayısıyla önce okul sayısı 7'den 2'ye indiriliyor (hemen 1946'da) ve ardından 1950'de 1'e indiriliyor. 1951'de de son mezununu veriyor. 
Kamuoyuna yapılan bir açıklama bulamadık. Sadece Sağlık Bakanlığı'nın "gezici köy sağlıkçısına ihtiyacı kalmadığını" belirten gerekçesi var ortalıkta ve ne yazık ki bununla ilgili bir yazışmayı dahi bulabilmiş değiliz.

*Kemalist Cumhuriyetin, Köy Enstitüleri üzerinden de belirginleşen sağlık politikalarının özgün özellikleri nelerdir?

MUALLA AKSU - Kemalist Cumhuriyetin eğitim politikası gibi sağlık politikası da kamucudur. Çünkü "imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle" hedeflenmektedir.
Bu amaçla da günümüzdeki uygulamaların aksine, "paran kadar eğitim", "paran kadar sağlık" anlayışından uzak, en ücra köşedeki vatandaşa ulaşabilecek bir politika benimsenmiştir.
Hem her vatandaşın fırsat ve olanak eşitliği içinde sağlık elemanı olabilmesi hem de eşit koşullarda sağlık hizmeti alabilmesi istenmiştir.

*Köy Enstitülerinden vazgeçilmesinin sağlık alanında ne gibi olumsuz sonuçları oldu?

HİLMİ UYSAL - Köy Enstitüleri Sağlık Kolu'nun kurulduğu 7 Köy Enstitüsünde 1943-1944 yılında yapılan planlamada 10 yıl içinde (1954 yılına kadar) her yıl 500 köy sağlık memuru yetiştirilmesi ve 1950'lerin sonunda 5000 gezici köy sağlık memuru ile her birini 8 köye baktığı bir yapılanmayla 40.000 köyün birinci basamak sağlık hizmeti, koruyucu sağlık hizmeti, acil sağlık hizmeti, sağlık danışmanlığı sağlanmış olacaktı.
4459 sayılı kanun aynı zamanda köy hekimi ve köy ebe ve hemşiresinin yetiştirilmesini de içeriyordu.
3 yıl sonra kanunun uygulanmasından vazgeçilmeseydi 10 yıl sonunda nüfusun yüzde 80'inin yaşadığı köylerde, kırsal alanda sağlık sorunu kökten çözülmüş olacaktı. 
Sağlık Kolu'nun ömrü kısa oldu ve ancak 1599 gezici köy sağlık memuru yetiştirilebildi. Hemşire ve ebe yetiştirilemedi. Köy Hekimliği ise kâğıt üstünde kaldı.
Yine de asırlar sonra, 1599 gezici köy sağlık memuru, her biri 15-20 köye bakarak yaklaşık 20-25 bin köyün koruyucu ve birinci basamak sayılabilecek düzeyde çağdaş sağlık olanaklarına kavuşma şansı oldu. 
Bebek ve anne ölümleri düştü, aşılama köylere ulaştı, kızamıktan, sıtmadan ölenlerin sayısı azaldı. Köylere hijyen, temiz su, sağlıklı yaşam kavramları ulaştı.
Böylesi dünyaya örnek projenin erken sonlandırılması bugünkü çapraşık, içinden çıkılmaz hale gelmiş sağlık sorunlarımızın nedenidir.
Çözüm olarak da Köy Enstitüleri aracılığı ile yapılmak istenen koruyucu ve birinci basamağa dayanan sağlık hizmeti anlayışının tam tersi sağlık hizmetini tedavi edici hizmet olarak görme anlayışı galebe çalmış ve Cumhuriyetin kuruluşundan 100 yıl sonra yeniden ağır bir sağlık sorunu ile karşı karşıya kalınmıştır. 

*Bugün, Köy Enstitüleri modelini felsefe edinecek nasıl bir modele ihtiyacımız var?

MUALLA AKSU - Köy Enstitüleri, özgün bir model olarak yüzde 80'i köyde yaşayan kendi toplumumuzun gereksinimlerinden doğmuştur. Sürekli gelişimi öngördüğü için de okul yerine enstitü adı verilmiştir. 
Günümüzde yanlış tarım ve kentleşme politikaları ya da politikasızlığı yüzünden ülkemizde köyler boşalmış, tarım gerilemiş, kentler devasa köylere dönüşmüştür.
Oysaki dünyada doğal yaşam ve organik beslenme eğilimi artmış, ülkeler yüksek katma değerli üretime yönelmiştir.
Bizde ise en temel gıda ürünleri dahi dış alıma dayalı hale getirilmiş, plansız tarım da köylüyü üretimden uzaklaştırmıştır.
Bugün Köy Enstitüleri kurulabilir mi? Bugünkü gereksinimleri karşılayabilecek nitelikte, enstitünün laik ve üretici eğitim felsefesiyle elbette yeni kurumlar oluşturulabilir.
Kışlalı'nın "Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür" söylemini konumuza uyarlarsak, Kemalizm'in Aydınlanma Devriminin bir kurumu olan Köy Enstitüleri de özlemini duyduğumuz eğitimin esin kaynağı olacaktır.
Bunu ancak bilimsel, kamucu, demokratik, laik ve üretici bir eğitimi önceleyen bir siyasal irade gerçekleştirebilir.
O zamanlar Atatürk'ü ve devrimlerini çok iyi anlayan Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç vardı.
Bugün de onların yetiştirdiği kuşaklar ve o kuşakların etkilediği nice yeni kuşaklar var. Geçmişte örnek kurumlar yaptık, bugün yine yapabiliriz.

*Çalışmanızın yazarlarından, geçtiğimiz yıl aramızdan ayrılan Pakize Türkoğlu'nun emekleri de büyük kuşkusuz.

HİLMİ UYSAL - Pakize Türkoğlu ve onun Köy Enstitülü arkadaşları, Cumhuriyet Devrimlerinin heykelleri değil, kaideleri idiler.
Minicik elleriyle taşıdıkları tuğlalarla örüyorlardı kaideyi, hünerli elleriyle yazıyorlardı kaidenin duvarlarına gerçekleştirmeye çalıştıkları hayalleri.
Yaşamları boyunca kaideden sökülen tuğlaları onardılar, silinen yazıları yenilediler, yazdılar.
Karalandı yaptıkları yine yazdılar. Kıstırıldı sesleri, ezgileri mırıldandılar. Susmaları beklendi, haykırdılar.
Gerçeğin kayalarını sırtlanıp zirvelere taşıdılar, taşıdılar, taşıdılar. O ve onlar, Cumhuriyetin Devrimlerine, aydınlık gelecek güzel günlere adadılar, masalımsı dağ çiçeği yaşamlarını.

(Söyleşi: ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!    
   

15 Ağustos 2021 Pazar

SELAM O YARINLARA

 



   "Yirmiyi aşkın etnik kökenden insan... Ta Hititlerden bu yana uzanan, binlerce yıllık bir kültürel etkileşim ve birikim... İşte Anadolu gerçeği bu! Irklar da karışmış, kültürlerde... Ve o karışıma, daha on ikinci yüzyıldan başlayarak Batılılar 'Türk' adını takmışlar. Atatürk de, bin yıllık ortak yaşamın 'ortak ürünleri' üzerinde, çağdaş bir ulus devlet kurmuş. Atatürk'ün ulusçuluğu ve ulusalcılığı da, işte bu yurtseverlik olgusu üzerinde yükseliyor. Ulusal kimliğimiz, bir etnik kesimin kimliği değil. Hititlerden bu yana uzanan bir sürecin ürünü. Bir sentezin kimliği!.. 'Ulus devlet' ölmedi! Ama ulus devleti -özellikle de Anadolu'daki ulus devleti- kendi çıkarları önündeki en büyük engel olarak gören bazı 'büyük' dostlarımızın bu emelleri de ölmedi!" (AHMET TANER KIŞLALI, Cumhuriyet Gazetesi-1998)


"Bu ülkeden aldıklarıyla değil, bu ülkeye verdikleriyle doyan" aydınlar.

   Ahmet Taner Kışlalı'nın da aralarında bulunduğu ve ortak özelliklerini de ortaya koyduğunuz aydınlarımızın alçakça katledilmesiyle "sonsuz vadede" neler olmuştur?

  1990'lı yıllardaki aydın kıyımlarının, 2000'li yılların Türkiye'sini kendince planlayan karanlık ellerin işi olduğunu düşünüyorum. Uğur Mumcu'nun katledilmesinin ardından bir Batılı ülkenin büyükelçisi, "Kemalist aydınlarınız azalıyor. Bu, Türkiye için en büyük tehlike" demişti.

   Bugün bunun sonuçlarını yaşıyoruz.




   Ancak Mumcu'ları, Kışlalı'ları katlederek onların düşüncelerini yok edemediler. Bunun da altını çizmek gerek.
   Gerçek aydın ülkesinin geleceğine harç taşır, çıkarcı aydın bugünkü yapının rantını yer.
   (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***



Karikatür: MUSA KART


   Server Tanilli, her şeyden önce, bir aydınlanma bilgesiydi. Tüm yaşamını aydınlanmaya, demokrasiye, emeğin kutsallığına adamış olarak yaşadı. Uygarlığa giden yolun kitaptan geçtiğini, yaşamanın okumakla, direnmekle bir anlam kazanacağını bıkıp usanmadan anlattı.




   "Faşizm, hiçbir toplum için kader değildir. Yarınlar, ilerici devrimci güçlerin olacaktır. Yani bağımsızlığın, yani gerçek demokrasinin, yani sosyalizmin... Selam o yarınlara." dedi.
   Daha insanca yaşanacak bir dünyanın mücadelesini ölünceye dek sürdürdü. 
   (ORHAN TÜLEYLİOĞLU - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***


Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.


CEMAL SÜREYA






Merhaba!

1 Temmuz 2021 Perşembe

AYDIN OLMANIN BEDELİ

 

   (...) Aydın o'dur ki bitmez tükenmez görevinin dünyayı ve yaşamı güzelleştirmek olduğu bilincine sahiptir; düşüncesi, yazısı, sanatı hep bu amaca yönelmiştir. Marlon Brando, kendisine sunulan Oscar'ı, Wounded Knee'de Kızılderili vatandaşlarına yapılan haksız, çağdışı muameleler yüzünden reddediyorsa, gerçek bir aydın olduğundandır. (SADUN TANJU - Kutsal İnekler)


***


   (...) Şimdi sen kıs kıs gülersin, senin de aklına İstanbul Tevkifhanesi'nde Hamdi'yle birlikte üstüme aslanlar gibi saldırışınız geldi, değil mi? Onlar da güzel günlerdi, Kemal, zaten düşünüyorum da, bizim için güzel olmayan gün yok sanıyorum. Günleri bir daha çirkinleşemeyecek, kepazeleşemeyecek hale getirmek için çalışan insanların bu çalışma seyrinde kötü günleri olabilir mi? Satıhta vehimli ve hesaplı fakat dipte alabildiğine umutlu nikbinliğim ferden ihtiyarlayıp ölüme yaklaştıkça bir kat daha kuvvetleniyor ve bir kat daha nikbin ve ümitli oluyorum. Günün birinde öleceğimi bildiğim için, hayata ve onun daha güzel olabileceğine ve olacağına inanıyorum biraz da. Ama sen henüz kırkına varmadın. Bu his insana -hiç olmazsa bizim insanlarımıza- kırkından sonra geliyor. Bittecrübe sabittir... (NÂZIM HİKMET - Kemal Tahir'e Mapusaneden Mektuplar)


***




   Nedense yerde yatan aydınlar içerisinde en çok Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil'in fotoğrafı belleğimde silinmez yer edinmiş. Üniversiteye gitmek üzere otobüs beklerken öldürülmüştü. Beyaz önlüğünü üzerine örtmüşlerdi, başı ve bir kolu açıktaydı. Gözlükleri gözünden düşmemişti. Çantası da hemen yanında duruyordu. Sanki ayağı takılmış da düşmüş, biraz sonra kalkıp derse öğrencilerine gidecek gibiydi.
   Eşi Şükran Hanım "Dünyanın en iyi insanından ne istediler" diye ağlıyor; yerde yatan Cavit Orhan Tütengil'in çevresini sarmış fotoğrafını çeken gazetecilere, "Kocamın değil katillerin fotoğrafını çekin" diye bağırıyordu.
   Prof. Dr. Tütengil, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü Başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi yazarıydı. 16 gün önce öldürülen Prof. Dr. Ümit Doğanay'ın cenazesine katılmış, eşine "Onu öldürenler bizi de öldürebilir" demişti. Ama yine de yazmaya devam etmiş, korkmamak gerektiğini yinelemişti:
   "İnsanları ve toplumları mutlu kılmanın ölçütleri çağlarla birlikte değişiyor. Günümüz toplumlarında mutluluğun ölçüsü insanı her türlü korkudan azade kılmak olmuştur. Bu sonuç, mihneti göze alan aydınların sayısı arttıkça bir özlem olmaktan çıkıp gerçekleşir. Yeter ki aydınlar, 'Korku Duvarı'nı geride bırakmış olsunlar."
   Tütengil, o yazısında söylediğini yaşama geçirebilen bir aydındı. "Korku Duvarı"nı geride bırakan, katillerin her an gelebileceğini bilmesine rağmen otobüs durağında beklemekten çekinmeyen bir bilim insanı... (FARUK BİLDİRİCİ - BirGün Gazetesi)


***


   Aydın olmaya soyunanlar, birkaç aykırı bulguya ulaştıklarında, kendi bulduklarından korkarlar ve kimliklerinden yüzgeri ederler. Onun için, aydına, kendi bulgularından, vargılarından korkmayan, korksa da geri adım atmayan insan diyebiliyoruz. (OSMAN ÇUTSAY - soL Haber)  


***


"Aydın olmanın ölçütü, bilgi değil davranıştır!"

AHMET TANER KIŞLALI






Merhaba!