Mustafa Balbay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Balbay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK NEDEN

 



ABD özel güçleri Maduro'yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump "Ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika'yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini'ne atıfla "Donroe Doktrini" olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, "ağır-acı" denen, özel rafinelerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir "ganimet" değil. Bu petrole göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil. 
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. "Ağır-acı" petrolü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezuela da dolar egemenliğini tehdit eden bu ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu. ABD'nin yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkın tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK

Bu bağlamda ABD, kaynaklarına çökmeye, dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı Venezuela'yı, adeta bir "uzaktan kumandalı sömürge" modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor, ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler, yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor. 
"Demokratik muhalefet" lideri Maria Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro'yu seçmiş olduğu zımmen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro'nun ekibinden Delcy Rodriguez görevi devraldı. 
Trump yönetimi Rodriguez'i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle "hizaya getirilebilir" bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden, bu tablo, "sakın Venezuela'da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır'ı, Cezayir'i anımsatır biçimde) Maduro'yu feda etmiş olmasın" sorusunu akla getiriyor. Bu "tuhaf ortaklık" da Venezuela halkı için yeni bir "uzaktan kumandalı sömürge" statüsü anlamına geliyor. 

BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ ?

Venezuela'da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun "devrime" bağlılık vurgusu, "Bolivarcı milislerin" seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas'ta değil Washington'da yaşanıyor.
Venezuela, Kongre'nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirilmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, [Yüzü aşkın güvenlik görevlisi ve sivil katledildi], devlet başkanı kaçırıldı. ABD'de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, "olağanüstü hal rejiminin" yerleştiğini, "süreç olarak faşizmin" hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD'nin başvurduğu bu "özel operasyonlar", yalnızca Latin Amerika'yı değil, bizzat ABD'nin kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içerde faşizmi hızlandırıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)




Dünya söyleniyor... Trump eğleniyor!

MUSTAFA BALBAY 
(Cumhuriyet Gazetesi)







SAVAŞA HAYIR !

1 Eylül 2024 Pazar

HERKESE YETER DÜNYA

 



Önce sömürgecilik, devamında emperyalizm politikalarıyla dünya egemenliği kuran devletler sıralaması yapıldığında 15. yüzyıldan itibaren her yüzyıl sırasıyla; Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa ve İngiltere'nin oldu. İngiltere'nin 19. yüzyılda dünyanın bütün kıtalarındaki egemenliği, "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak tanım buldu.
20. yüzyıl ise ABD'nin oldu.
ABD, 21. yüzyılı şu projeyle karşıladı:
New American Century (Yeni Amerikan Yüzyılı)!

(MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Bize yeni bir Aydınlanma Çağı gerekiyor"


ERTÜRK AKŞUN


Bizi buraya neoliberalizm sürükledi. 1973'te neoliberalizm, Batı cephesinde yaşama geçmeye başladı.
1980'e geldiğimizde Batı dünyası, net olarak neoliberalizm tarafından yönetilmeye başladı. Reagan-Thatcher gericiliği diye de tanımlanan bu dönem, neoliberalizmin ister evrimsel isterse karşıdevrimci darbeler aracılığıyla ülkelere yerleştirilmesi sürecini başlattı.
Neoliberalizm, ideolojik olarak her şeye özgürlük sloganıyla yola çıktı. Ama özgürlüğün sadece sermayeye olduğu çok geç fark edildi.
Üçüncü dünya ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası eliyle fakirleştirildi ve Batı etkisi altına alındı. Tüm üçüncü dünya ülkelerinde etnik milliyetçilik, antiemperyalizmin yerine geçirildi. 
Neoliberalizm ile birlikte tekeller aşırı büyümeye başladı. Küreselleşme adı altında bütün üçüncü dünya ülkeleri sömürüye açık hale getirildi. Tekelleşme, emperyalist durum dünyayı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirdi.
(...)
Neoliberalizm en büyük tahribatı insan aklında yaptı. Bu kolay düzeltilebilecek bir tahribat değildir. Aklın yerine hurafe, gerçeğin yerine yalan, mücadelenin yerine şaklabanlık konuldu ve bunlar kolayca düzelemez. Doğa tahribatını saymıyorum bile.
Nedeni ise kapitalizm eninde sonunda sadece kendi çıkarına göre hareket eder ve şöyle bir kolaycılığa her zaman için kapısı açıktır: "Ben yapmazsam bir başkası nasıl olsa yapacak." 
Ve elbette neoliberalizm, dünyayı bir savaşın eşiğine getirmiştir ve bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
[Ş]u an "yeni ortaçağ"dan çıkmak üzereyiz veya sonuna iyice yaklaştık. 1973'ten itibaren dünya "yeni ortaçağ"ı yaşamaya başladı ve günümüze kadar geldi.
(...)
Şimdi bir yol ayrımındayız ve dünyanın daha karanlık bir hal alması veya daha aydınlık bir çağa girmemiz ancak aydınların, solcuların, içinde insani değer taşıyanların yapacağı ve ortaya koyacağı mücadeleyle belirlenecektir.

(ERTÜRK AKŞUN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: ZEYNEP TÜTÜNCÜ GÜNGÖR)


*** 



DEMİRTAŞ CEYHUN


Yaşama örgütlü bir insan ve aydın olarak katılma sorumluluğuyla uzun yıllar Mimarlar Odası'ında, Türk Edebiyatçılar Derneği'nde, TYS'de yöneticilik yapan Demirtaş Ceyhun, günümüz aydınının yurtseverlik damarına bağlı olmaksızın var olamayacağını düşündü ve yazdıklarıyla, konuştuklarıyla bu düşüncelerinin yaygınlaşmasına, tartışılmasına, etkin olmasına çabaladı.
"Melih Cevdet, Telgrafhane adlı şiirinde 'Düzelmeden memleketin hali/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın' derken şairlerin işinin halkı uyandırmak olduğunu mu kastetmektedir yoksa önce ulemalığı hâlâ en üst aşama kabul eden aydınların içine kolayca düştükleri aymazlıktan kurtarılması gerektiğini mi acaba?
Halkımızın okuma özürlü bir toplum olduğu düşünülürse, doğrusu Melih Cevdet ağabey de yazılı edebiyatın temel görevinin halkı değil, önce aydınları uyandırmak olduğunu kastetse gerektir ola ki..." diye başladığı bu son yazısında, sanki kendisinden sonra gelen aydınlara bir çeşit vasiyetini sunmuştu:
"Aydınlarımızın, emperyalizmin ülkemizde iki yüz yıldır çevirdiği dolapların, oynadığı oyunların farkında olduğunu söyleyebilmenin galiba gerçekten olanağı yok... Galiba külahımızı önümüze koyup, önce aydın kavramını sil baştan irdelemeliyiz."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)  


***



RUHİ SU


Okuduğum her iyi kitap tepeden tırnağa tedirgin ediyor beni. Kendi hallerime, günümüzde olup bitenlere (ya da bir türlü bitmek bilmeyenlere), insanlığın çağlara yayılan hallerine bakıyorum. 
Yeniden sorguluyorum bildiğimi düşündüğüm hallerimizi... Niye bitmiyor dalaşmalar, çatışmalar, savaşlar; insanın oradan oraya, sılasından bilmediği topraklara savrulmaları?
Dünyanın bütün kara parçalarında neden milyonlar her gün yeniden sınanıyor açlıkla, yoklukla, yoksunlukla, umarsızlıkla?
Bir sözcük yetmemiş yerimizden yurdumuzdan olmalarımızı anlatmaya: Göçmen demişiz; sonra muhacir, mübadil, mülteci... Başardığımız iyi, güzel, başarılı işleri çoğaltıp çeşitlendirsek de o türden işlerimiz için yeni sözler, sözcükler arasak ya...
Sonra tutuyorum, adına savaş dediğimiz şu başı sonu belirsiz yıkıcılığı düşünüyorum. Birilerinin merak edip araştırdığı, dünyanın savaşsız geçen yıllarını düşünüyorum.
Yıllar mı? Yok öyle bir şey! Ancak savaşsız "günler"den söz edebiliyoruz. Ve tüm bu hengâme içinde insanın insana ettiği düşüyor aklıma, mahcup oluyorum.
Okuduğum bütün kitapları kapatıyorum, bütün kitaplarımı yeniden açıyorum. Topraktan kopmuşluğumuza, parçasıyken kendimizi egemeni sandığımız doğanın dilini unutmalarımıza; sabırsız, hayata sağır ve kör hallerimize varıyorum.
Ateşin, toprağın, suyun, havanın, cümle hayatın diline yabancı umarsızlara dönüşmelerimizi düşünüyorum.
Müziğimizin büyük ustası Ruhi Su'nun "Herkese yeter dünya, herkese yeter ekmek..." deyişini anımsıyorum.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!


1 Mayıs 2022 Pazar

HALKIN SANATÇISI

 



  (...) Tarık Akan'ın yaşamı boyunca yüreğinden, beyninden ayırmadığı üç insan var: Atatürk, Nâzım Hikmet ve İlhan Selçuk. İnsan bu kişileri rehber edinir de Aydınlanmacı olmaz mı? Elbette olur.
  Tarık Akan haksızlığa karşı çıkan, daha da önemlisi sanatının merkezine bunu oturtan bir kişiydi. Seçtiği arkadaşlar da bunda etkili oldu. Yaşar Kemal, Rutkay Aziz, Vasıf Öngören... Yaşar Kemal ona, "Dört duvar kitap okuman lazım" demiş. Her karşılaşmalarında, "Üç duvar tamam" karşılığını vermiş. Bu, ben oldum dememenin, hep kendini geliştirme duygusunun söze dökümü...

  1977'deki 400'e yakın sanatçı ve sinema emekçisinin, sansürü ve sinema üzerindeki baskıları protesto için yürüdükleri Ankara Yürüyüşü, Tarık Akan için hiç bitmedi. O hep yürüdü. Haksızlığın üstüne, kangrenleşen sorunların üstüne... Bu yürüyüş sırasında dostluğunu derinleştirdiği Yavuz Özkan'la geleceğine doğru büyük bir adım attı. Özkan, Akan'ın önüne bir senaryo koydu: Maden!
  Akan kolları sıvadı, şık takım elbiseleriyle girdiği salonları terk etti, maden ocağına girdi. Film çekimlerinin başlayacağı sırada ortadan kayboldu. Öğrendiler ki bir maden işçisinin evine konuk olup oynayacağı rolü yaşamış.

   (...)

  12 Eylül koşullarında ülke aydınlarının, halkın sorunlarına eğilen sanatçıların kaderini Tarık Akan da paylaşıyor. Tutuklanıyor, yurtdışına çıkışı yasaklanıyor. Bunların hiçbiri yıldırmıyor onu. Bir ara Bodrum'dan Yunan adalarına kaçmaya niyetleniyor ama yapmıyor, yapamıyor.
  Yılmaz Güney'le yollarının kesişmesi de önemli bir dönüm noktası. O süreç "yakışıklı" Tarık'ı "komünist" Tarık'a eviriyor.
  Güney'in damgasını vurduğu Yol filminde Tarık Akan'ın emeği sadece başrol oynaması değil, filmin ham çekimlerinin gizlice yurtdışına çıkarılmasını da organize edenlerden. Halkın sanatçısı böyle olur. (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)




***


   Biri gelip kepeneğin başlığını kaldırdı:
  "Sen Tarık Akan mısın? Yahu kalk ayağa da bir görelim..."
  Gözümü açtım. Karşımda bir başçavuş dikiliyordu.
  "Kalk" diye tutturmuştu.
  Hadi bakalım, istersen kalkma. Hem 1981'de Yılmaz Güney'in Yol filmini çekiyorsun, hem bu başçavuştan mermi ve silah almak için keyfinin olmasını bekliyorsun; sıkıysa kalkma. Kalktım. Başçavuşla samimiyet kurmaya çalıştım. Yanında prodüksiyon amiri vardı.
  "Tarık Abi, mermileri arkadaştan alacağız; sağ olsun, bize yardımcı olacak."
 Böylece sinyali almış oldum: "Adama kötü davranma" demek istiyordu, işimiz düştü, aman diyeyim... Ondan alacağımız silahla filmdeki atımı öldürecektim. Sıkıyönetim dönemiydi, kimse silahını vermek istemiyordu. Prodüksiyon amiri de bula bula bu başçavuşu bulmuştu; nemrut herifin teki. Sahnenin çekimlerinin sonuna doğru adamın gırtlağını sıktığımı hatırlıyorum.
  Çekim boyunca atla aramda inanılmaz bir bağ kurulmuştu. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım çok farklı bir arkadaşlık yaşamıştık. Bana duyduğu sevgi ve bağlılığı hayvanın gözlerinden okuyordum. Kar fırtınasında yanıma gelip kafasını paltomun içine sokuyor, gözlerini gözlerime dikiyordu. Çekim sırasında üstünden düştüğümde burnuyla beni itiyor, kokluyor, sanki canımın yandığını anlamış gibi üzülüyordu, bir de beni avutmaya çalışıyordu. Onu hiç yularından tutup çekmem gerekmemişti. İş bittiği zaman arkama takılıp bir köpek gibi beni izliyordu. Filme başlamadan önce yönetmen Şerif Gören'e, "Meraklanma, bu sahnede atı öldürebilirim. O kadar cesareti bulabilirim, yapabilirim," dediğimi anımsıyorum. 
  Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. Yakın planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ateş edemeyen bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el ve atın yakın planları böylece aradan çıktı. Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Kamera uzağa gitti, genel bir plan çekilecekti. Silah elimdeydi ve içinde bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu. Şerif Gören, "Kamera!" diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık. 
  Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Şerif Gören, "Kamera!" diye bağırdı.
  Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte.
  "Ateş etsene! Ateş et!" diye bağırdı Şerif.
  "Yapamayacağım Şerif, stop!" diye seslendim.
  Atın başından ayrıldım.
  "Ben bu atı öldüremem. Yakın plan başkasının elini çek. Kusura bakma, yapamayacağım."
  Yılmaz Güney'in yeğeni araya girdi:
  "Ben yaparım."
  Paltomu verdim. Kamera hazırlandı. Yeğenin el planı çekildi. Derken bir silah sesi...

  "At öldü, gel Tarık," dediler.
 Koşarak gittim. Paltomu giydim, daha sonraki planlara geçmek üzere çalışmaya başladık. Kamera hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti. Başçavuşa gittim.
  "Mermi ver, at ölmemiş," dedim.
  Başçavuş, kendini tiksinti verici bir şekilde naza çekiyordu. Yalvarta yakarta bir kurşun daha verdi.
  "Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak, hayvan can çekişiyor," dememe karşın bir tek kurşundan fazlasına razı edememiştim. Yeğen onu da atın kafasına sıktı. Sonra ben tekrar sahne aldım. Tam çekime geçilecekken, hayvan gene gözünü açtı, bakışlarıyla beni arıyordu. Bayılacak gibi olmuştum, çıldıracaktım... Başçavuşun yanına gittim, "Mermi ver!" dedim.
  "Yok!"
  O anda yakasına yapıştım:
  "Senin de, merminin de..."
  Küfrettim.
  Yöre halkı adamdan yalvara yakara üç mermi daha almıştı. Yeğen kurşunları boşalttı, at bu kez öldü. Paltomu giydim, Bir sonraki sahneye geçtik...

  (...)

  Mayıs 1982'de, Yol filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü kazandı. Türkiye'nin film tarihinde ilk kez Cannes Festivali yarışmalı bölümüne bir film girmişti ve büyük ödülü kazanmıştı. Haberi aldığım anda çok büyük bir mutluluk, çok büyük bir sevinç duydum.
  Sabah saat dokuzda Yeşilçam Sokağı'na geldim. Neden buraya geldiğimi bile bilmiyordum. Sinema yaşamımızı simgeliyordu bu sokak, belki de o yüzdendi. Baktım, Şerif Gören de karşıdan geliyor. Birbirimizi kutladık, sarıldık.
  Yine de aklımız karışıktı. Bir kere film nedeniyle hakkımızda bir soruşturma açılıp açılmayacağını merak ediyorduk. Öte yandan film koskoca Cannes Film Festivali'nde birinci olmuştu. Gazeteciler de film olayını fırsat bilip ilgili ilgisiz sorular soracaklardı şimdi. Filmle övünüyorduk, ama gazetecilerin bu coşkumuzu malzeme yapıp hakkımızda yalan yanlış yeni soruşturma nedenleri yaratmalarını da istemiyorduk.
  Düşündük taşındık, yalnızca, "Mutluyuz," demeyi kararlaştırdık.
  Gazeteciler akın akın gelmeye başladılar. Sorular, sorular. Biz yalnız, "Mutluyuz, çok mutluyuz," diyorduk. 
  "Bu film ne zaman yurtdışına kaçtı?"
   
  "Sıkıyönetim zamanı çekimleri nasıl yaptınız?"
  "Filmi sansürden nasıl geçirebildiniz?"
  "Mutluyuz."
  Ertesi gün hiçbir gazete, bizim ağzımızdan, "Mutluyuz," "Sevinçliyiz," dışında bir söz yazamadı.
 O akşam Cannes Film Festivali'nde muhteşem ödül töreni yapılıyordu. Burada bulunamamak, o heyecanı yaşayamamak sanatçının unutamayacağı en büyük acısı.
 Şeref Gür Ağabeyim, Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Ali Özgentürk, Yaman Okay, Şerif Gören, Onat Kutlar ve ben, Yeşilçam Sokağı'nın arkasındaki kebapçıda kendi ödül törenimizi düzenledik. 
  "Yılmaz Güney şu anda ödülü almıştır, eli havadadır," diyor, biz de rakıları havaya kaldırıyorduk. 
  O gece hepimiz rakıdan değil, ama mutluluktan sarhoş olduk. (TARIK AKAN, Anne Kafamda Bit Var - Can Yayınları)



  




Merhaba!

15 Ağustos 2021 Pazar

SELAM O YARINLARA

 



   "Yirmiyi aşkın etnik kökenden insan... Ta Hititlerden bu yana uzanan, binlerce yıllık bir kültürel etkileşim ve birikim... İşte Anadolu gerçeği bu! Irklar da karışmış, kültürlerde... Ve o karışıma, daha on ikinci yüzyıldan başlayarak Batılılar 'Türk' adını takmışlar. Atatürk de, bin yıllık ortak yaşamın 'ortak ürünleri' üzerinde, çağdaş bir ulus devlet kurmuş. Atatürk'ün ulusçuluğu ve ulusalcılığı da, işte bu yurtseverlik olgusu üzerinde yükseliyor. Ulusal kimliğimiz, bir etnik kesimin kimliği değil. Hititlerden bu yana uzanan bir sürecin ürünü. Bir sentezin kimliği!.. 'Ulus devlet' ölmedi! Ama ulus devleti -özellikle de Anadolu'daki ulus devleti- kendi çıkarları önündeki en büyük engel olarak gören bazı 'büyük' dostlarımızın bu emelleri de ölmedi!" (AHMET TANER KIŞLALI, Cumhuriyet Gazetesi-1998)


"Bu ülkeden aldıklarıyla değil, bu ülkeye verdikleriyle doyan" aydınlar.

   Ahmet Taner Kışlalı'nın da aralarında bulunduğu ve ortak özelliklerini de ortaya koyduğunuz aydınlarımızın alçakça katledilmesiyle "sonsuz vadede" neler olmuştur?

  1990'lı yıllardaki aydın kıyımlarının, 2000'li yılların Türkiye'sini kendince planlayan karanlık ellerin işi olduğunu düşünüyorum. Uğur Mumcu'nun katledilmesinin ardından bir Batılı ülkenin büyükelçisi, "Kemalist aydınlarınız azalıyor. Bu, Türkiye için en büyük tehlike" demişti.

   Bugün bunun sonuçlarını yaşıyoruz.




   Ancak Mumcu'ları, Kışlalı'ları katlederek onların düşüncelerini yok edemediler. Bunun da altını çizmek gerek.
   Gerçek aydın ülkesinin geleceğine harç taşır, çıkarcı aydın bugünkü yapının rantını yer.
   (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***



Karikatür: MUSA KART


   Server Tanilli, her şeyden önce, bir aydınlanma bilgesiydi. Tüm yaşamını aydınlanmaya, demokrasiye, emeğin kutsallığına adamış olarak yaşadı. Uygarlığa giden yolun kitaptan geçtiğini, yaşamanın okumakla, direnmekle bir anlam kazanacağını bıkıp usanmadan anlattı.




   "Faşizm, hiçbir toplum için kader değildir. Yarınlar, ilerici devrimci güçlerin olacaktır. Yani bağımsızlığın, yani gerçek demokrasinin, yani sosyalizmin... Selam o yarınlara." dedi.
   Daha insanca yaşanacak bir dünyanın mücadelesini ölünceye dek sürdürdü. 
   (ORHAN TÜLEYLİOĞLU - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)


***


Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.


CEMAL SÜREYA






Merhaba!

2 Haziran 2019 Pazar

"YAZAR" OLMAK




REŞAT NURİ GÜNTEKİN


  Sabahattin Ali'nin sağlığında bugün de çok satan romanları arasında yer alan Kuyucaklı Yusuf'la ilgili bir suç duyurusunda bulunulur. Denir ki; bu roman, rejimi aşağılıyor, aile kurumunu kötülüyor, halkı askerlikten soğutuyor.
   Mahkeme bilirkişiden rapor ister. Üç kişilik bilirkişi heyetinde Reşat Nuri Güntekin de vardır. Güntekin bugünkülere de ders olacak güzellikte bir metin sunar. Özetle şöyle der: 
 "Yazar çok büyük bir eser ortaya çıkarmıştır. Sözü edilen suçlamalar yersizdir. Yazar kimi sorunları abartarak anlatmış olabilir. Abartma, sanatçının ruhunda vardır. Bu bir anlatma, halka gerçekleri gösterme yöntemidir. Sanatçı gerçekleri anlatmak için yerine göre dürbün kullanır, büyüteç kullanır... Yazarı cezalandırmak, zaten cılız olan romancılığımıza büyük zarar verir..."
   Sabahattin Ali bu davadan beraat eder...
   Sanatçının oksijeni özgürlüktür...
  Özgürlüğü kısıtlayıp iyi sanatçı yetiştirmeye girişmek, insanın ağzını burnunu kapatıp, "istediğin kadar koş" demektir. (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)








   "Yazar, başta kendi olmak üzere okurlarını, kendilerini ve koşullarını değiştirmeye özendirmelidir yapıtlarıyla. Kötülüklerden sorumluyuz. Kötü bir şeyi değiştirmek zorundayız. Yazar değiştiremez, ama insanlara değiştirme isteği ve özlemi verir. Ve yazarın sorumluluğu bu."



AZİZ NESİN









"Yazar, 
çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, 
çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydındır."


JEAN PAUL SARTRE









   Sartre, bütün kitaplarını Gallimard yayınevinde yayımladı. Hiçbir zaman yayınevi sorunu olmadı. Gallimard batmadı, yayınevi yönetimiyle dalaşmak zorunda kalmadı. Gallimard, Sartre'a "Bu siyasal ortamda sizin yeni kitabınızı yayımlayamam" demedi. 50 yıllık yazarlık hayatında, yazarken "Cumhurbaşkanına hakaret suçu kaygısı" taşımadı. Cezayir Savaşı sırasında Fransa karşıtı "121'ler Bildirisi" imzalayıp önderlik ettiği için kimse yakasına yapışmadı. De Gaulle tarafından hain ilan edilmedi. 68 ayaklanmasında öğrencilerin arasında ve önündeydi; onlarla birlikte devrimci gazete ve dergi sattı. Bu nedenle mahkemelere çıkmadı. Dinbaz basın ve bireyler tarafından tehdit edilmedi. Çünkü Türk yazarı değildi! Bize gelince: İç güveysinden halliceyiz. 12 Mart'ta, 12 Eylül'de gözaltına alındık; işkenceden geçirildik; işlerimizden atıldık, istifa etmek zorunda kaldık; zorla emekli edildik; yazdığımız gazeteden atıldık. Her an başımıza bir şey gelebilir. Yayınevi sorunumuz var! Bir zamanlar, kendi adıma, "Neden öldürmek istiyorsunuz, nasıl olsa ölmeyecek miyim?" diye yazmıştım.



ÖZDEMİR İNCE
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!

10 Şubat 2019 Pazar

KÖLELİĞE KAÇIŞ








    ... Peki, göçmenlerin büyük çoğunluğunun hangi şartlarda yaşam mücadelesi verdiği, ucuz işçi olarak nasıl sömürüldüğü, hele ki yalnız kadınların ve çocukların başlarına neler geldiği, kuma diye evlenilip köle yapılan ya da fuhuşa itilen kadınların hali, organ mafyasının ve sapıkların ayrıca peşine düştüğü çocukların yaşadıkları ne olacak?


GAMZE AKDEMİR
(Cumhuriyet Gazetesi)





   ...Sovyet sosyalist imparatorluğunun yıkılmasından sonra bilim insanlarından, "Nataşa" damgası vurulan kadınlara, Batı'nın çekici ışıklı kentlerine üşüşen insanlara; sonra kan ve gözyaşı selinden kurtulmak için Nuh'un değil Sandalcı Kharon'un sahte can yelekli, şişme bot, hurda gemilere dönüşen kayıklara istiflenenler eklendi. Eskiden ölülerin ağzına metelik konurdu. Çünkü çatık çehreli, sert, kaba ve pinti bir ihtiyar olan Kharon para almadan ölü ruhları ırmaktan geçirmezdi. Günümüzde de göçtekilerin ellerindeki avuçlarındaki parayı almayı sürdürüyor ölüm tacirleri... (AYGÜN BULUT - Aydınlık Kitap)







   MUSTAFA BALBAY - Söyleşi: Gamze Akdemir

   Aralarına girip onlarla konuştunuz. Can pazarında başlıca nelere tanık oldunuz, o evrende neler esin oldu "Köleliğe Kaçış" ı  yazmanıza? Ve umut denilen duyguyla mesafeleri neydi?

 ... Suruç'taki kampı ilk ziyaret ettiğim gün yağmur yağıyordu. Bir çadırın önünden geçerken dışarıda ipe serili çamaşırlar gördüm. Yağmuru gösterip neden dışarıda tuttuğunu sordum. Sorumdan utandım. Çadırın içini gösterdi. 8-9 metrekarede 6 kişi yaşıyorlardı. Nereye koyayım, der gibi yüzüme baktı. Yağmur dinecek, bir daha yağana dek kurursa kuruyacak, kurumazsa bir yağmur daha yiyip sonra kuruyacak. Böyle bir hayat. Çadırın içinde üç çocuk bir elmayı nöbetleşe ısırarak yiyordu. 
   İzmir'in Basmane semtinde Arapça tabelaların Türkçeden fazla olduğu sokaklarda neler yaşanıyor, inanamazsınız. Dikili-Çeşme hattında sahile minibüsle grup götürme, zodyak ayarlama, denize açılacak zamanı kollama, can yeleği, kimlik ve benzer değerli eşyaları sudan koruyucu kap, sahte pasaport, sahte diploma, sahte kimlik yapımı... Bunların tümünün fiyatı var. Can yeleklerini incelerken içlerinde sünger parçaları olduğunu görünce donup kaldım. Umutla Ege'nin öte yakasına geçmek isteyen insanlar suya düşünce bu can yelekleri onların ölüm yeleği oluyordu. (Cumhuriyet Gazetesi - 12 Ocak 2019)








Roma döneminde bugünkü Suriye, Roma'nın köle ambarıydı. İlkçağlarda Suriyeli olmakla köle olmak eşit gibiydi. Kadere bakın...


MUSTAFA BALBAY












Merhaba!