Jean Paul Sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jean Paul Sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2023 Pazar

GERÇEĞİ, YALNIZ GERÇEĞİ

 

  Edebiyat, resim, sinema fark etmiyor; sanatın değil, reklama dünden razı sanatçının pazarlandığı dönemde yaşıyoruz. Che gibi kapitalizmle savaşan birinin adını tişört, bira, çorap markası olarak pazarlayanlardan, onları tüketenlerden ne beklenebilir?

    (GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)


***


   Şiire, edebiyata, sanata meraklı dostlar sık sık derler ki:

  Her şey, toplumun düzen meselesi, ekmek sıkıntısı, istismarı önleme savaşı, fakirlik, zenginlik ve iktisat mıdır? Bunun yanında insanı insan yapan güzel duygular, müzik, ormanda kuşların ötüşü, çayırlarda kuzuların meleyişi, denizin maviliği, bulutun beyazlığı yok mudur? Bir yazar daha çok bunlardan söz açmamalı mıdır?

   Günümüzdeki gerçekçi ve akılcı yazarlara karşı yöneltilen bu tenkide en güzel cevabı, çağımızın büyük düşünürü Jean-Paul Sartre vermektedir:

   "... Biz bir belâya uğramış hayvanlarız. Ama, birden anladım ki, insanın insanlıktan çıkması, insanın insanı sömürmesi, aç kalması gibi dertlerin yanında metafizik dertler bir lükstür. Ortada açlık diye bir dert var mı, var..."

   "... Aç bir dünyada edebiyatın işi nedir? Kimden yana olacak? Ahlâk gibi edebiyatın da evrensel olması gerekir. Eğer yazar herkese seslenmek ve herkesçe okunmak istiyorsa, çoğunluğun yanında, açlıktan ölen milyarlardan yana olmalıdır. Bunu yapmadıkça, mutlu bir azınlık hizmetindedir ve onun gibi sömürücüdür..."

   "... Yazar, aç milyarlar için yazmadıkça hep bir tedirginlik duygusu altında ezilecektir..."

  Sartre, Fransa gibi çok ileri bir ülkede, yazarların her şeyden önce dünyadaki sömürülen aç kalmış milyarlarca insanı düşünmesi gerektiğini söylerse, Türkiye gibi çok geri ve çok düzensiz bir ülkede kalem işçisine düşen görev nedir? 

  Ormanda kuşların ötüşü, çayırlarda kuzuların meleyişi, denizin maviliği, bulutun beyazlığı güzeldir. Ama bu güzellikler insanlığı insanlığa lâyık bir seviyeye eriştirmeye yetmiyor. Hatta bu çeşit bir edebiyat böyle bir çaba göstermeden kaçınanların hem şahsen avunmasına, hem de etrafını avutmasına sebep oluyor.

  Dava, avunmak veya avutmak değil, gerçekleri ortaya koymak ve halkı bazı gizli kapaklı, sahte yaldızlarla paketlenmiş ahlâksızlıklara karşı uyarmaktır. Bunu etkili şekilde yapabilmek, bir anlamda sanatın en büyüğüdür.

    (ÇETİN ALTAN / Kopuk Kopuk - Bilgi Yayınevi)   


***


   Ben tek bir şeye inanıyorum, gerçek diyelim bunun adına, çok büyük bir şey bu, onu keşfetmemiz gerek. Sanatçının varlık nedeni bu, gerçeğe bağlı kalmak, onu neredeyse bulup ortaya çıkarmak. 


KATHERİNE MANSFIELD


***


"Hayatta, dilde, anlatıda, insanlıkta her şey yolundaysa, yazılacak ne var?"

(ADALET AĞAOĞLU)







Merhaba!


2 Haziran 2019 Pazar

"YAZAR" OLMAK




REŞAT NURİ GÜNTEKİN


  Sabahattin Ali'nin sağlığında bugün de çok satan romanları arasında yer alan Kuyucaklı Yusuf'la ilgili bir suç duyurusunda bulunulur. Denir ki; bu roman, rejimi aşağılıyor, aile kurumunu kötülüyor, halkı askerlikten soğutuyor.
   Mahkeme bilirkişiden rapor ister. Üç kişilik bilirkişi heyetinde Reşat Nuri Güntekin de vardır. Güntekin bugünkülere de ders olacak güzellikte bir metin sunar. Özetle şöyle der: 
 "Yazar çok büyük bir eser ortaya çıkarmıştır. Sözü edilen suçlamalar yersizdir. Yazar kimi sorunları abartarak anlatmış olabilir. Abartma, sanatçının ruhunda vardır. Bu bir anlatma, halka gerçekleri gösterme yöntemidir. Sanatçı gerçekleri anlatmak için yerine göre dürbün kullanır, büyüteç kullanır... Yazarı cezalandırmak, zaten cılız olan romancılığımıza büyük zarar verir..."
   Sabahattin Ali bu davadan beraat eder...
   Sanatçının oksijeni özgürlüktür...
  Özgürlüğü kısıtlayıp iyi sanatçı yetiştirmeye girişmek, insanın ağzını burnunu kapatıp, "istediğin kadar koş" demektir. (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)








   "Yazar, başta kendi olmak üzere okurlarını, kendilerini ve koşullarını değiştirmeye özendirmelidir yapıtlarıyla. Kötülüklerden sorumluyuz. Kötü bir şeyi değiştirmek zorundayız. Yazar değiştiremez, ama insanlara değiştirme isteği ve özlemi verir. Ve yazarın sorumluluğu bu."



AZİZ NESİN









"Yazar, 
çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, 
çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydındır."


JEAN PAUL SARTRE









   Sartre, bütün kitaplarını Gallimard yayınevinde yayımladı. Hiçbir zaman yayınevi sorunu olmadı. Gallimard batmadı, yayınevi yönetimiyle dalaşmak zorunda kalmadı. Gallimard, Sartre'a "Bu siyasal ortamda sizin yeni kitabınızı yayımlayamam" demedi. 50 yıllık yazarlık hayatında, yazarken "Cumhurbaşkanına hakaret suçu kaygısı" taşımadı. Cezayir Savaşı sırasında Fransa karşıtı "121'ler Bildirisi" imzalayıp önderlik ettiği için kimse yakasına yapışmadı. De Gaulle tarafından hain ilan edilmedi. 68 ayaklanmasında öğrencilerin arasında ve önündeydi; onlarla birlikte devrimci gazete ve dergi sattı. Bu nedenle mahkemelere çıkmadı. Dinbaz basın ve bireyler tarafından tehdit edilmedi. Çünkü Türk yazarı değildi! Bize gelince: İç güveysinden halliceyiz. 12 Mart'ta, 12 Eylül'de gözaltına alındık; işkenceden geçirildik; işlerimizden atıldık, istifa etmek zorunda kaldık; zorla emekli edildik; yazdığımız gazeteden atıldık. Her an başımıza bir şey gelebilir. Yayınevi sorunumuz var! Bir zamanlar, kendi adıma, "Neden öldürmek istiyorsunuz, nasıl olsa ölmeyecek miyim?" diye yazmıştım.



ÖZDEMİR İNCE
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!

29 Temmuz 2018 Pazar

SANATÇININ GÖREVİ




   "Ben hayal etmeye cüret ediyorum ve edeceğim. Her şey bu kadar basit aslında. Ben tarih trenine biniyorum ve her gün işe giden ama hayal etmeye cüret etmeyen, hali olmayan adam yerine ben yapıyorum bu işi. Gerçek sinemacı anarşisttir."



JEAN LUC GODARD









   1921 yılının güzel bir yaz sabahı, denizden esen serin rüzgâr şehrin pis havasını temizlemiş Kalküta'da hayat yeniden başlamıştı. Bu sırada Bengal'in yetiştirdiği büyük şair Dr. Rabindranath Tagore, evinde salonun bir köşesine çekilmiş dikkatli şekilde bir şeyler yazıyordu. Aniden kapı açıldı, romantik bir şair ve asiye benzeyen bir genç adam içeri girerek yaşlı başlı şairi saygıyla selamladı. Tagore bu yakışıklı genci tanıyordu. Ancak sabahın erken saatinde gelmesini garipsemişti.
   "Merhaba... Hayrola?" diye sordu. Gizli bir başarının verdiği hafif tebessümle yüzü gölgelenmiş bulunan genç adam, Nobel ödüllü büyük insana, "Seni öldürmeye geldim" dedikten sonra yazmış olduğu son şiirini okumaya başladı. Tagore bu jeste cevap olarak gülümsedikten sonra genç adamın okumaya başladığı şiiri dinlemeye koyuldu.


Ben evsiz barksızların ızdırabıyım
Ben kırılmış bir kalbin şiddetli elemiyim
Ben terkedilmiş bir sevgilinin yanan ızdırabı ve delisiyim
Ben bu sefil dünyayı kolaylıkla ve güç sarf etmeden kökünden sökeceğim
Barış ve mutlulukla dolu yeni bir kâinat yaratacağım



   Şiir, duyuş ve stil olarak cesurane bir yenilikteydi. İhtişamının zirvesinde bulunmasına rağmen Tagore dahi bu şiiri dinlerken vecd içinde kendinden geçti. "Evet, Kazi" dedi. "Beni öldüreceksin. Yeni şiirini duyunca kalbimi kaybettim."
   Genç şaiir o sıralarda hayatının 22. baharında olan Kazi Nazrul İslam'dı. (Dr. CÜNEYT AKALIN - Aydınlık Kitap)




RABINDRANATH TAGORE ve KAZI NAZRUL ISLAM








   "Yazarın ağzını açması, ateş etmesi demektir. Gerçi susabilir de ama ateş etmeyi seçtiğine göre, bu işi aklı başında bir insan gibi yapması, hedeflere nişan alması beklenir ondan. Yoksa bir çocuk gibi, çatpatlarla oyalanması, gözlerini yumup kurşun sıkması değil."


JEAN PAUL SARTRE












Merhaba!












11 Haziran 2017 Pazar

UMUT SANATTA



"Ufukları yine yoğun bir sis kaplamış olsa da, elbet sabah olacaktır."



TEVFİK FİKRET







   "Umutsuzluk insanoğlunun kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur." 



JEAN PAUL SARTRE








 ...Umutsuzlar niteliksiz çoğunluktur. Zira umutsuzluk teslimiyeti ve köleliği kabul eder. Fark yaratamaz. Biyolojik hayata odaklıdır. Gelecek nesilleri düşünmez. Ulusal ya da kişisel onur önemli değildir. Edilgendir. Boyun eğmeyi gerektirir. Genelde zor durumlarda umudunu kaybetmeyenler her zaman azınlıkta olmuştur ama tarihi de onlar yazmıştır. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)










   Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü tam olarak söylemiş, "9 Ağustos" demişti.
   SSCB'yi teslim alacak bir Almanya'yı, bir daha hiçbir kuvvet tutamazdı.
   Bu nedenle soluğunu tutmuş izliyordu Sabahattin, Leningrad'dan gelecek haberleri.
   Beklediği haber 10 Ağustos'ta geldi. O gün Leningrad bir destan yazmıştı.
   Dimitri Şostakoviç'in yedi numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti.
   Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve ismi Leningrad Senfonisi'ydi.
   Dört bölümden oluşan senfoni yetmiş beş dakika sürüyordu.
  Birinci bölüm halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni, ikinci bölüm güzel ve mutlu olayların bir araya gelmesini, üçüncü bölüm yaşama sevinci ve doğaya hayranlığı anlatıyordu. Dördüncü bölüm ise neşeye vurgu yapıyordu.
   Sabahattin, bir yerde Şostakoviç'in eserini Leningrad'da yazmaya başladığını okumuştu.
  Savaş başladığında cepheye gitmek isteyen besteci, gözlerindeki bozukluk nedeniyle ateş hattına gönderilmemiş, itfaiyeci olmakla yetinmişti.
   Geceleri de, işte bu eser üzerine çalışmıştı.
   Leningrad kuşatılmaya başlandığında, Şostakoviç çalışmasının henüz ikinci bölümündeydi.
   Leningrad Radyosu bu haberi dinleyicilerle paylaşmıştı.
   Leningrad kısmen tahliye edilirken, besteci de kentten çıkartıldı. Samara'ya gönderildi.
  Gece gündüz çalışıyordu yetenekli adam. 27 Aralık'ta eserini tamamladı. 5 Mart'ta eseri Samara'da Bolşoy Tiyatro Orkestrası tarafından seslendirildi. 
   Sırada, bu muhteşem ve anlamlı eseri, Leningrad Senfoni Orkestrası'nın Leningrad'da seslendirmesi vardı.
   Savaş koşullarında, hazırlıklara girişildi.
  Almanlar nasıl tarih vererek kenti alacaklarını ilan ediyorlarsa, Ruslar da bu eseri kentin meydanında çalarak kenti asla terk etmeyeceklerini dünyaya göstermek istiyordu.
   Bir nevi, ölüm kalım meselesi halini almıştı Leningrad Senfonisi'nin seslendirilmesi.
   Nihayet büyük gün geldi.
   Eser seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu önce Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü.
 Sanatçılar havanın sıcak olmasına rağmen kalın giyinmiş, hatta bazıları eldiven bile giymişti. Çünkü, zayıflıktan üşüyorlardı.
   Sonuç şahaneydi.
 Bir kısım sanatçısını savaşa kurban vermiş, kalanları bitkin de olsa, Leningrad Senfoni Orkestrası, Leningrad Senfonisini başarıyla seslendirdi.
  Bu çok önemli çabanın haber ve hikâyesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi.
   İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti.

OSMAN BALCIGİL
(Yeşil Mürekkep)








   Sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır. Hulasa sanat gaye değil, vasıtadır. Gaye hayattır.   


SABAHATTİN ALİ








   Sanatın içinde yalan yok, riya yok, ihanet yok! Ne var? Sevgi var, kültür var, aşk var, insanlık dersleri var. Şimdi bunlar olmadan siz toplumu nasıl ileriye götüreceksiniz ki?


CAN ATİLLA








Merhaba!

2 Nisan 2017 Pazar

BÜYÜKLÜK KİMDE KALSIN ?






   1955'te 'Rıhtımlar Üzerinde' filmiyle ilk Oscar'ını kazanan Marlon Brando, 'Baba' filmindeki rolüyle aldığı ikinci Oscar'ını Kızılderililer için reddetti. Tören öncesinde herhangi bir açıklama yapmayan usta oyuncu, 1973 yılında düzenlenen törene katılmadı ve yerine 26 yaşındaki genç bir Kızılderili kadını gönderdi. Ödül anons edildiğinde Brando'nun ABD'nin Kızılderililere olan tavrını protesto etmek amacıyla heykelciği kabul etmediği açıklandı. (BirGün Gazetesi)




SACHEEN LITTLEFEATHER


  MARLON BRANDO












JEAN PAUL SARTRE


   Paris, alanları dolduranların gösterileriyle çalkalanmaktadır. Zamanın -ki, şimdi adı, tarihin karanlık sayfalarında çoktan silinip gitmiştir!- içişleri bakanı meydanlara çıkanlar arasında bulunan Sartre'ın da gözaltına alınmasını isteyince, Cumhurbaşkanı de Gaulle tarafından engellenir. "Ama Sayın başkanım, o da meydanlarda Fransa aleyhine konuşuyor!" diye itiraz edince de Gaulle'den şu kısacık yanıtı alır: "Ama Sartre da Fransa'dır!" (AHMET CEMAL - Cumhuriyet Gazetesi)



CHARLES de GAULLE












CELİLE HANIM - YAHYA KEMAL BEYATLI



... Celile Hanım'a olan aşkı Yahya Kemal'e esin kaynağı olur; Celile Hanım'a atfen "Vüslat", "Telakki", "Erenköy'de Bahar", "Eski Mektup" şiirlerini yazar. Celile hanımın vapurla Adadan evine dönerken duyduğu ayrılık acısını, "Sessiz Gemi" şiirinde şöyle anlatır; "Artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..." En tanınmış şiirini ise; bir gece kayıkla Celile Hanım'ın evinin önünden geçerken, evden yükselen kahkahaları duyunca kaleme almıştır; "Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden, bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden..."  Celile Hanım bu aşk bittikten sonra ikinci defa evlenir, ama Yahya Kemal ömrünün sonuna kadar evlenmez.
   Aradan yıllar geçmiş ve artık her ikisi de yaşlanmıştır. 1950 yılında, Nâzım hapishanede ölüm orucuna başlayınca, Türkiye'den, Avrupa'dan, Amerika'dan, Sovyetler Birliği'nden sanatçılar onun özgür bırakılması için yoğun çaba sarf ederler. Artık gözleri görmeyen Celile Hanım da, elinde "Oğlumu kurtarın" pankartıyla Galata Köprüsü'nde imza toplayıp, oğlu gibi ölüm orucuna başlar. Tam bu günlerde Galata Köprüsü'nden geçen Yahya Kemal, Celile Hanım'ı görmezden gelir ve hızla oradan uzaklaşır... (ETHEM GÖNENÇ- Aydınlık Gazetesi)














"Asıl önemlisi, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır."


LUDWİG van BEETHOVEN 
(Resim: AUGUST von KLOEBER - 1818)












Merhaba!

15 Mayıs 2016 Pazar

SAVAŞA DAİR-4




"Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür."









  İçine çekildiğimiz Ortadoğu bataklığındaki çok kanlı, çok ölümlü savaşta savaşı yürütenlere, savaşın daha da kızışmasını isteyenlere bir bakalım. Tümü emperyalist, emperyalizmin işbirlikçisi kapitalist ya da petrol zengini ülkeler. 
   Savaşa sürülüp canlarını yitirenler ise yoksul Araplar, Türkler, Kürtler, Türkmenler...
  Savaşları düşünürken, kapitalizmin bir ürünü olan milliyetçilik kavramı ile değil, "sınıf çatışması", "emek sermaye çelişkisi", "sömüren sömürülen", "emperyalizm", "kapitalizm" gibi kavramlarla düşünmek gerekiyor.
   Doğru sonuçlara ve doğru çözüm yollarına varabilmek için.
   Hiç kimse ölmesin diye... 
  (DENİZ KAVUKÇUOĞLU- Cumhuriyet Gazetesi)






"Bütün savaşları dövüşemeyecek kadar korkak olan 
ve bu yüzden de kendileri adına dövüşmek için dünyanın gençlerini cepheye süren hırsızlar çıkarır."


EMMA GOLDMAN







   Suriye'den gelmiş iki meslektaşımla sohbet edince, savaşın acımasızlığının insan yüreğinin kaldıramayacağı bir boyutta olduğunu bir kez daha yaşadım.
   İnsanlar toplu mezarlara kesik başlarıyla, omuzlarından koparılmış kollarıyla gömülüyorlar!
   Halklar umarsız, savunmasız, 2-3 yaşındaki çocuklar çöllerdeki milyonlarca kum tanesi gibi çaresiz.
   Gıda yok, ilaç yok, su yok, doktor yok, eğitim yok.
   Çok kötü yazılmış bir film senaryosu gibi, renkler birbirine karışmış ama kan en üstte kararmış sırıtıyor.
   Sanat ve edebiyat ağrılar içinde inliyor, duyan yok.
   Şarkılar, danslar susmuş, yer-gök ağıt.
   Şiir kendini sürgüne yollamış.
   Sinema simsiyah bir perde.
   Oyunlar sadece 5 kentte haftada bir oynanabiliyor.
   Savaş bölgelerindeki tiyatro binaları revir olarak hizmet veriyor.
   Senfoniler paramparça.
   Müzelerin, kütüphanelerin kapıları kilit...
  (ORHAN AYDIN-SoL Haber)






   Yaşar Kemal, Feridun Andaç'la yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
   "Sait Faik şöyle bir şey söylemişti: Benim hikayelerimi okuyanlar hiç kimse için kötülük düşünmesinler, barışçıl olsunlar, insanları aşağılamasınlar. Ondan sonra da bu güzel sözleri Aziz Nesin söyledi. Sonra da ben söyledim. Daha doğrusu buna benzer sözleri dilime pelesenk ettim. Benim romanlarımı okuyanlar savaş sözcüğünü ağızlarına alamasınlar, insanları aşağılayamasınlar, sömüremesinler. 
(FERİDUN ANDAÇ-Yaşar Kemal Bir Ömür Edebiyat)


YAŞAR KEMAL-FERİDUN ANDAÇ



"Savaş, insan soyunun en korkunç, en pis, en alçak icadıdır."


YAŞAR KEMAL








Merhaba!

14 Ocak 2015 Çarşamba

ÖDÜLLER




   "Benim için önemli olan kendi ülkemin insanları tarafından onurlandırılmak, takdir görmek. Yoksa Fransa'da, Almanya'da, Japonya'da birilerinin bana ödül vermesinin pek değeri yok."


ARA GÜLER
(d.16 Ağustos 1928 İstanbul)

1961'de İngiltere'de yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı.





   "Resmi payeleri hep reddettim. Legion d'Honneur'ü de kabul etmemiştim. Fransız Akademisi'ne de girmedim. Yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesini reddetmelidir. Bu onur verici bir paye dahi olsa, bunlar kişisel nedenlerim. Bir de bu ödülü verenlerin konumundan dolayı kabul edemem.
   ...benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin intikam alma girişiminden başka bir şey değildir."


JEAN PAUL SARTRE
(d.21 Haziran 1905 Paris- ö.15 Nisan 1980 Paris)

Sartre, 1964 yılında kendisine verilen Nobel Ödülü'nü, İsveç halkından özür dileyerek, kabul edemeyeceğini söylemiştir.




İnsan mı paraya bağlı,
para mı insana bağlı?
Bu; insana bağlı!


ÖZDEMİR ASAF
(d.11 Haziran 1923 Ankara- 28 Ocak 1981 İstanbul)






Merhaba!

22 Haziran 2014 Pazar

SANATÇIYA DAİR-2




                          "Yazar, aç milyarlar için yazmadıkça, hep bir tedirginlik duygusu altında ezilecektir."


            
                                                                               JEAN- PAUL SARTRE



 " Sınıfsal bilinci olan her yazar, ister istemez güdümlü olduğunu, kendi kendini güdümlediğini bilir. Ötekiler, kendilerini güdümsüz sanırlar, ama kendilerini kimlerin güttüğünü bilmezler."




                                                                                       AZİZ NESİN



  
  "Halkın acısına, öfkesine, umuduna, sevincine, hasretine tercüman olunmalıdır. Sanat telakkimde değişmeyen şey işte budur. Geri yanı boyuna değişti, değişiyor, değişecek."




                                                                                     NAZIM HİKMET



  "Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi? Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa, ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım.
   Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum."




                                                                                   YAŞAR KEMAL




  "Sanat sanat için mi? Sanat toplum için mi?" konusunun gereksiz bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Bence her şey toplum içindir. Aydın olarak nitelendirdiğimiz okur-yazarların büyük bir kısmı fildişi kulelerine çekilmiş, topluma yabancı, üretimden kopuk bir hayat sürüyorlar. Edebiyat eserleri olsun, bilim yapıtları olsun, gericiliğe, safsataya savaş açmalı, onlarla mücadele etmeli, kısaca uygarlığa yelken açmalıdır. Kalıcı olanlar da bunlardır.Yazar, bence de emeğin, ezilenlerin, yoksulların kısaca alacaklı, haklı insanların yanında olmalıdır.



  
                                                                                    MAHMUT MAKAL




                              "Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, bizse ortadan kaldırılmış yoksulluk."



               

                                                                                    VİCTOR HUGO




  Merhaba!