yaşar kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşar kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2026 Cumartesi

"O" OLMASAYDI !..

 


Nâzım Hikmet'in yazdığı "Saman Sarısı" şiirinde kendisine "Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?"  demesi üzerine ona bir şiirle karşılık veren usta ressam, röportajlarında da aynı sorunun kendisine sorulması üzerine, "Mutluluğun değil ama sevincin resmini zaman zaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet, tekrar tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin'le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum." ifadelerini kullanmıştı. (Cumhuriyet Gazetesi)


...Abidin Dino'nun yolu II. Dünya Savaşı yıllarında Adana'dan geçmiştir. Melih Cevdet Anday anılarında Abidin Dino'nun savaşın ortasında İstanbul'daki sıkıyönetim komutanlığı tarafından Adana'ya sürgün edildiğini belirtir. Abidin Dino nişanlısı Güzin ile 1943'ün Ağustos ayında Adana'ya ulaşmış, istasyon yakınlarında ev tutmuş ve 22 Eylül 1943 günü evlenmiştir. Böylece Kemal Sadık Göğceli ile de yolları kesişmiştir. O zaman adı "Yaşar Kemal" olmamıştır tabii. Yaşar Kemal, Abidin Dino'nun Adana sürgününe sevinen tek kişidir belki de ve şöyle demiştir: "...bildiğim her şeyi kendisinden öğrendim. O ve ağabeyi Arif Dino olmasaydı Yaşar Kemal de olmazdı. Sürgün de bazen işe yarıyor."

(TOLGA AYDOĞAN - Cumhuriyet Gazetesi) 


Zülfü Livaneli sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının önemli değeri Yaşar Kemal'le ilgili bir anısını anlatıyor. Olay Fransa'da geçiyor:
"Cannes Film Festivali'ndeyiz, bir kahvenin terasında oturuyoruz. Önümüz ana cadde, ötesi kumsal ve deniz. Caddeden iki yana yıkıla yıkıla, sarı sakallı, yırtık ceketli, gözleri baygın baygın bakan bir Fransız berduşu geliyor, bize yaklaşıyor ve para istiyor. Sabah sabah öyle bir alkol kokusu geliyor ki adamdan anlatamam. Masada kalabalığız, gazeteci arkadaşlarımız var. Yaşar abi adama cömert bir bahşiş veriyor, adam 'mersi' diyor. Bu sırada bir arkadaş sarhoşa Fransızca 'Bu mösyöyü tanıyor musun?' diye soruyor, sonra ekliyor 'Yaşar Kemal'. Ben içimden 'amma da soru ha' diyorum, sokakta yatıp kalkan adam nerden tanısın Yaşar Kemal'i? Sarhoş ileri geri sallanarak gözlerini kısıyor, Yaşar abiye bakıyor bakıyor, sonra ağzında şu kelimeler dökülüyor:
'Memed le Bandit'. Yani 'Eşkıya Memed'. Ağzımız açık kalıyor."

(bisorubicevap.com)





Merhaba!  

23 Kasım 2025 Pazar

KALEMİN UCUNDAN DÖKÜLEN

 


SAİT FAİK

"Türk edebiyatında büyük yıldızlar vardır. Hikâyeci Sait Faik de bunlardan biridir."

Bir gün bana , 'Gel seninle edebiyata getirmek istediklerimizi anlatalım' dedi. Ben de 'İyi olur, anlatalım' dedim. 'Başlayalım öyleyse.' 'Başlayalım' dedim. Ve başladık:

'Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamayasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçup gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.' 

Bütün kötülükleri saydık, kötülükler uzadı gitti. Kötülükler, zulümler bitmiyordu. Sonunda 'bizim kitaplarımız,' demeye başladık, 'eninde sonunda biz iki yazarız. Bu kadar savaşı, zulmü bizim kitaplarımız ortadan kaldıramaz ki.' 'Kaldıramaz' dedim. Sait: 'Dur' dedi, 'buldum' dedi. 'Bizim kitaplarımız yalnız kalmayacak' dedi. 'Nâzım Hikmet de var. Kitaplarımızı okuyanlar onu da okuyacak.' Ben 'Melih Cevdet de var' dedim, 'Orhan Kemal de.' Sonra çok insan çok çok yazar da saydık. Çok kitap saydık."


YAŞAR KEMAL

***

"Bu yaralı dünyanın, bu çılgın gidişin şiirden daha önemli tesellisi ve kurtarıcısı yok."

(NEŞE YAŞIN)

***


OSCAR WİLDE

Platon, şairleri Devlet'inden kovsa da zamanın ve mekânın ruhunu dünden bugüne taşıyan şairlerin boş işler yaptığını kim söyleyebilir ki? İlhan Berk'in Pera'sı, Galata'sı, James Joyce'un Ulysses'i, Dublinliler'i olmasaydı Pera, Galata ve Dublin sadece birer mekân olarak yaşayacaktı belleklerimizde. Ancak bu mekânlar, yazıldıktan sonra başka bir kimlik edindiler.

Yalnız şiirde değil, diğer sanat alanlarında da aranır bu soyutlama. Bunun için "Ressamlar, Thames Nehri'ni sisli gösterdiği günden beri Thames üzerinde sis vardır" diyordu Oscar Wilde.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***

"Çiçek açıp soluyor,
kelebeğin ömrü bir gün oluyor,
gelincik narin ömrünü doğada çok az görünerek tüketiyor,
doğa mevsimlere göre renk alıyor, renk veriyor.
Bir tek kalemin ucundan dökülen gelincik
kalemin ucunda açan çiçek,
kalemin ucunda uçuşan kelebek ölümsüz oluyor."


YAŞAR SEYMAN






Merhaba!

16 Mayıs 2025 Cuma

ÇOCUK EDEBİYATI

 


Saint Exupéry ölmeden az önce "Çağımdan tiksiniyorum" demiş. Camus bunu yazıyor ama benimsemiyor: "Bu somurtkan, bu bir deri bir kemik dünyadan kaçmak da insanı sarabilir zaman zaman. Ama bu çağ bizim çağımızdır, kendi kendimizden tiksinerek de yaşayamayız."
(...)
Camus'ye göre "çağımız" dostluk denen değeri yok etmiştir, öldürmüştür. Tiksinti buradan geliyor. Dünyayı yeni baştan kurarken "dostluk"u katacağız harcına... Güzellik, dostluk, aşk. Tiksintiyi yenen güçlerdir bunlar. Bunalımlar bu değerlerin yokluğundan ileri geliyor. Dostu olan, aşkları olan, güzelliği gören bir kişi bunalmaz elbet. Bunalma nedir, onu bile bilmez. Bilmeyince de tiksinmez çağından.
Çağdaş edebiyatın, sanatın "aşksız" kaldığı ortada. Şiirler okuyoruz, havada, boşlukta. Değmiyor, girmiyor, işlemiyor bize. Sözcükler sözcükler sözcükler! Boşuna değil Hamlet'in dedikleri... Sözcükler, harflerden kurulur. İçi boş kalıplardır onlar. Dostluk, aşk, güzellik, o kalıpları dolduran birer anlamdır. Ama yoksa, bulunmuyorsa, görülmüyorsa, tadılmıyorsa kalıplar boş durur hep. Sözcükler havaya sıkılan kurşunlar gibi hedefine varmadan uçuşurlar boşlukta. Bunalımlar, tiksintiler, anlamsızlıklar, saçmalıklar sanata, edebiyata, gündelik yaşama girer. Dünyayı ezen teknik uygarlığın öldürdüğü "insan" dirilecek sanatta bir gün. Romanda, şiirde, öyküde, oyunda "insan"ı göreceğiz. "Troya savaşı, savaş meydanından başka yerlerde oluyor" diyordu Camus. Dünyayı saran bunalım, tiksinti sanatçının, düşüncelerinin dostluk, güzellik, aşk uğruna vereceği savaşlarla yenilip, yok olacaktır ancak.

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat,1968)


***


Çocuk edebiyatı, gün gelecek dünyayı korumak isteyenlerin önemli savunmalarından biri olacak denseydi, sözünüz ya da tepkiniz ne olurdu? Yeni kuşakların, etrafımızı saran şiddetten, zihinlerini ve kalplerini korumanın yolu oralara ekilecek iyi tohumlar ise bunu da çocuk edebiyatından âlâ hangi araçla yapabiliriz? Çocuklarımıza kitap okurken kendi kalplerimize anımsatmak da cabası.

Ülkemizde ve dünyada teknoloji, tıp, tarım vb. alanlarda kayda değer gelişmeler olsa da etrafımızı saran "şiddet" çemberi bir kesim tarafından (özellikle) soluğumuzu kessin diye giderek daraltılıyor. Tepkimiz de sosyal medyamızda ve haber aldığımız kanallarda büyüyor.
Büyüyen toplumsal tepkilerle demokrasinin dördüncü ayağı "kamu"nun ülkemizde görünürlüğünün artması da geleceğe dair umut veriyor elbette, tüm bu canımızı yakan acıyla başa çıkmaya ve yenilerini engellemeye çalışırken. 
Dehşete kapılmamak için de gündemin arasına sıkışmış güzel gelişmelerin haberlerini arıyoruz.
(...)
Sadece ülkemizde değil dünyada da yükselen (yükseltilen) korku duygusu, insanlığı öfkeli, kaygılı, mutsuz kocaman bir kalabalığa eviriyor.
Teknolojik olarak ilerlerken insanlığımız geriliyor. 
Bir arada yaşayan kalabalıkları "toplum" kılan bağları kurmayı gözetirken birilerinin dayatmaya çalıştığı "Her gün daha kötü hayat" algısını söküp atmanın güçlü yollarından biri, çocuk edebiyatı yoluyla taze zihinlere, cesaretle göstereceğimiz nezaketi, sevgiyi ve bunun getireceği mutluluğu aktarmak.

(EMEK YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Çocukluğun uzun sürdüğü günümüz dünyasında ne büyük olanaktır çocuk edebiyatı yapıtları!
Var mıydı, yok muydu tartışmalarını zor da olsa sanırım geride bıraktık.
Oluyor bir on yıl kadar. "Çocuk Edebiyatımız" başlıklı bir oturumda anısı güzel Sennur Sezer'le yan yana gelmiştik. İlk sözü kendisi almış, ilk tümcesi de "Çocuk edebiyatı diye bir şey yoktur!" olmuştu.
Tıpkı Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (Cemal Süreya), Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (Yaşar Kemal) gibi.
Pencereden Bakan Çocuk Sennur Sezer'e, "Yalnızca bir harflik itirazım var sana. İlk tümcenin son harfini atıyorum!" demiştim de gülümseyerek, "Çocuk elbisesi dikmek için daha mı az terzilik bilgisi gerekir?" diye sormuştu.
Aksine, daha fazlasına gereksinim vardır...

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap) 


***


Bir söyleşide Montaigne'in bir gözlemine değinmiştim:
"Çocukların oynadıkları oyunlara oyun demek zordur. Çocuklar hiçbir zaman oyun oynarkenki kadar ciddi değildirler."
Kanımca çocuk edebiyatına da böyle yaklaşmak gerekir.

(CELÂL ÜSTER - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Harfler
Yan yana gelirken
Sözcükleri uyandırır
Sözcükler
Yan yana gelirken
Kimi uyandırır diye
Sordu
Yanıtladı kendini öğretmenimiz
Sözcükler yan yana gelirken
Uyandırır çocukları


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA






Merhaba!

6 Nisan 2025 Pazar

ORHAN KEMAL MUCİZESİ

 

"Eşe dosta selam,

İnandığım doğruların adamı oldum.

Böyle yaşadım,

 karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım.

Kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir..."



1966 yılında Çetin Altan, Orhan Kemal'in Sultanahmet Cezaevi'ne gönderilmesi üzerine şunları yazıyordu:

"Elli yıl sonrası geliyor aklıma... Orhan Kemal'in eserleri o gün de okunacak, acılarla yüklü hayatı o gün de anılacaktır. Ona bu acıları çektirmiş olanların ise toprak altındaki birbirinden kopuşmuş kemikleriyle upuzun yatan iskeletleri çoktan unutulmuş yoklar olarak kalacaklardır."

Ölümünün üzerinden 54 yıl geçmiş olmasına rağmen bu yazı tazeliğini koruduğu gibi çok sonralara da kalacaktır. Bu yıl 110. yaşını kutladığımız Orhan Kemal'in gözaltılar ve hapislerde geçen zor yaşamının yüzde onluk kısmı gözümün önünden duygu yüklü bir film gibi geçmeye başladı: 

Askerdeyken 11 Ekim 1938 tarihinde yapılan duruşmadan: "Yabancı rejimler lehinde propaganda yapmak suretiyle eratı isyana tahrik teşebbüsünde bulunmaktan sanık M. Raşit Öğütçü'nün komünistlik propagandası yapıyor diye ihbar edilmesi üzerine evinde yapılan aramada kendi el yazısıyla yazılmış Nâzım Hikmet'e hitap eden şiir parçaları, Maksim Gorki'nin, Rus ediplerinin hayatlarına dair ve Marksizm hakkında yazılmış gazetelerden kesilmiş makaleler çıkmıştır.
Raşit, Niğde kütüphane memuruna Nâzım Hikmet'i takdir ettiğini ve eserlerinin büyük bir değeri bulunduğunu ve kütüphanede bulunması lazım geldiğini söylemiştir.
(...)
17 Şubat 1939 tarihinde, Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliği'nden gelen yazıda da şunlar yazıyordu:

"1938 senesi haziran ayında donanmada gedikli erbaşlardan birkaçı arasında komünizm cereyanlarının başladığı görülmesi üzerine işe layık olduğu ehemmiyetle el konulmuştur.
Yine bu zümreden olarak halen yurtdışında kaçak bulunan gazeteci Abdülkadir Kemali'nin, Adana'da oturan ve bedelci olarak Niğde'deki piyade alayında askerliğini yapan oğlu Raşit Öğütçü'nün Niğde ve Adana'daki yerlerinde yapılan araştırmada komünizme dair eserler bulunmuş, Askeri Mahkemece yapılan duruşmada askeri isyana tahrik mahiyetinde görülerek beş sene ağır hapis mahkûmiyetine karar verilmiştir."

Hapiste müstear isimle yazdığı ve Yedigün dergisinde yayımlanan şiirlerine dergi editörü yanıt yazar:

"Kayseri'de Bay Reşat Kemal'e, 

Bize tevkifhanenin dört duvarı arasından gönderdiğiniz dört şiiri dikkatle okuduk. Bu kadar özlü ve canlı şiirler veren bir gencin tevkifhanede ne işi var diye düşündük. Okuyanda kuvvetli hayaller uyandıran iyi tasvirleriniz var. Bulunduğunuz yere bir kaza veya bir zan neticesinde düşmüş olmanız mümkündür. Bir an evvel böyle yerlerden kurtularak hayatta layık olduğunuz temiz yerlere gelmenizi temenni ediyoruz."


Cezası biter ve 1943 yılında hapisten çıkar. Hapislik hayatında hayat diplomasını beraber kaldığı "Nâzım Hikmet Üniversitesi'nden mezun olarak alır.
Hapislik arkadaşı "evladım Raşit"e edebiyatta büyük bir hedef verir: "Ben senin, memleketimin en büyük yazarlarından biri olacağına eminim. İnsanların birçok tarafını doğru olarak değerlendirmekte çok yanılmışımdır. Yanılmadığım bir şey varsa, o da bir insandaki sanat kabiliyetidir. Sende sanatkâr malzemesi, yapısı, soluğu mükemmeldir. Sana doludizgin güveniyorum. 
Göreyim seni Raşit, Türk halkının, güzel Türk yurdunun ve güzel dünyanın ve iyi insanların yüzlerini kara çıkarma. Memleketine, halkına, dünyaya ve insanlara layık büyük bir yazar olacaksın. Yolun açık olsun." 


1946 yılında yarım kalan askerliğini bitirmesi sonrası iş arama sürecini ve yazdıklarına el konulmasını anlatır:
"İş peşinde koşup duruyorum. Ne devlet, ne de hususi müesseseler iş vermiyorlar. Sosyalist Emekçi Partisi'nin kapatılması hadisesi dolayısıyla benim evi de aradılar. Tekmil kitaplarımla birlikte şiir, hikâye ve roman müsveddelerimi, yığınla notlarımı alıp götürdüler."
(...)
Yaşar Kemal, "Ben hala şaşarım. Orhan Kemal o güzelim kitaplarını bu dert, bu bela içinde nasıl vakit bulur da yazar? Ona her şeyi soracak kadar onunla arkadaşım, fakat bunu ona soramadım."

Sorulamayan, gerçekten de düşünüldüğünde bu kadar eserin, baskıların acımasızlığına rağmen yaratılması mucize değildir de nedir? Orhan Kemal bunu başarmış ender sanatçılardan biridir.

(IŞIK ÖĞÜTÇÜ - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba! 

6 Ekim 2024 Pazar

YAŞAR KEMAL DİYE BİR ÜLKE

 



Sait Faik, Yaşar Kemal için imzaladığı kitabına:
"Türklerin en Kürdüne, Kürtlerin en Türküne" diye yazar.




Yaşar Kemal bir ülke olsaydı keşke,
düşünsenize;
Yaşar Kemal diye bir ülke.
Onun gibi bir ülke!
Onun vicdanı,
onun adalet anlayışı,
onun hak arayışı,
onun direnci olmayanlarda olsaydı keşke.
Onun eli, sözü hâlâ üzerimizde olsaydı keşke.

(SİBEL ORAL)


***


Herhangi bir sanat dalıyla uğraşanların büyüdükleri coğrafyadan ve beslendikleri tarihten etkilenmemeleri olanaksız.
Edebiyatta da böyle bu.
Hangi türde yazarsa yazsın yazarın bir ayağı kendi toprağından ve geçmişinden güç alıyor.

(MEHMET ATİLLA)


***


İyi yazarların en mühim yanı, edebiyata güven duymamızı sağlamalarıdır bence.
Yaşar Kemal'in Çukurova'yı anlatışındaki kuvvet, maharet, kabiliyet ve bilgeliğin onda birine sahip olsaydım
herhalde dünyanın en mutlu insanı olurdum.

(MURAT UYURKULAK)



Böylesine tepeden tırnağa çiçek açmış, türküye durmuş başka bir insan gelip geçti mi bu dünyadan bilmem.

(ZÜLFÜ LİVANELİ)







Merhaba!


18 Mayıs 2024 Cumartesi

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ - 2

 

Tarihi boyunca Anadolu, kendisini tutsak almak isteyen tüm yeni kültürleri bağrında eritmeyi bilmiştir.

(ÖNER YAĞCI)

***

Ben, Anadolu'nun korkunçluğunu görmüş, yüreğimde duymuş kişiyim. Makal da öyle, Fakir de öyle... Oyunlarınızı bize yutturamazsınız. Bundan sonra mağaradan, yer altından, açlıktan gelen hiç kimseye yutturamayacaksınız. Biliyor musunuz, haberiniz var mı, biz değil, o mağaradan beter yerlerde yaşayan ışıksızlar da görür gibi oldular oyunlarınızı. Heeeey, gözünü sevdiğimin yirminci yüzyılı, sen olmasan, sendeki halkın gücü olmasa, üstümüzdeki kara bulut, karanlık gece böyle kolayca kalkar mıydı?

Bu yirminci yüzyıldır. Yılanların Öcü oynanmasa da olur. Fakir yazmasa da, öğretmen olmasa da olur. Yüzlerce Yılanların Öcü yazılacak, binlerce Fakir Baykurt çıkacak.

Dün oyununuzu açık oynuyordunuz. Bugün bir paravan buldunuz. Yarın, er geç, o paravan önünüzden çekilecek. Ve siz Anadolu düzlüğünün ortasında çırılçıplak, ışığımızın içinde yarasalar gibi, baykuşlar gibi halkımızın karşısında, gerçek vatanseverlerin karşısında kalacaksınız.

Yobazlarınızla, ağalarınızla, yalanlarınızla, yutturmasyonlarınızla, bütün karanlık, gerici gücünüzle bir zaman daha oyalanacaksınız, biraz daha ışığımıza bent kurmaya çalışacaksınız. Ama sonunda ışığımız gözlerinizi kör edecek.

Ama siz içimizde, insanlığımızda birer çirkin yarasınız. Geçen yazımda da söyledim, bizim memleketimizde sizin gibiler var diye, ben yirminci yüzyıldan utanıyorum. (11 Şubat 1962)


YAŞAR KEMAL
(Fotoğraf: ARA GÜLER)

***

Ne zaman bir başka ülkeye gitsem dönüşte hüngür hüngür ağlarım.
Çünkü pek çok ülke dolaştım, yaşadığımız bu coğrafyanın çok renkliliğini hiçbir ülkede görmedim.
Bu renkliliğin acımasızca yok edilmek istendiğini de gördüm.
Ağlamam işte bu nedenden.

(IŞIL ÖZGENTÜRK)

***

Yılmaz Güney'in Oğluma Hikâyeler adlı kitabında yer alan öyküsünü anımsadım:

Şeftali çekirdeğini dişiyle kırmak için zorlanan çocuğa babası, dişleriyle kıramayacağını söyler. Çocuk inat eder, çekirdeği ayakkabısının topuğuyla, taşla kırmayı dener ama kıramaz. Tekmeleyince tulumbanın yanındaki toprağa düşen çekirdeği toprağa gömer.

Aradan günler geçer. Bir gün babası çağırıp topraktaki iki yeşil yaprağı göstererek bunun, dişleriyle ve taşla kıramadığı şeftali çekirdeğinden çıkan fidan olduğunu söyler ve devam eder:

"Ne zaman, hangi koşullarda olursan ol, dara düştüğünde şeftali çekirdeğini anımsa. Dişinle kıramadın o çekirdeği, taşla kıramadın. Ama uygun toprağa düşen çekirdek, günü gelince o sert kabuğu parçalar, toprağı deler ve yeşerir. Nedir o çekirdeğe bu gücü veren, güzel oğlum? Çekirdek, kabuğunu parçalayan gücünü kendi içindeki çekişmelerden alır oğlum. Her şey kendi içinde zıtlarını taşır. Her şey kendi içinde, kendini değiştirecek, başkaldıracak özü taşır...

Şeftali çekirdeğine inan, kendi gücüne güven!"

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)

***

"Anadolu, kendisine göz koymayan herkesi sevindirir!"

(AKGÜN AKOVA - Işığın Sevinci Türkiye)







Merhaba!

25 Şubat 2024 Pazar

BİNBİR ÇİÇEKLİ BAHÇE

 



Çukurova'nın sarı sıcak güneşinde yanan, esmer tenli, iri yarı bir adamdır o. Çukurova toprakları kadar esmer, Toros Dağları kadar büyük bir Anadolu bilgesidir Yaşar Kemal. 
Gençliğinde adı komüniste çıkmıştı. Sık sık gözaltına alınıyor, herhangi bir işte bir aydan fazla çalıştırılmıyordu. Bu yüzden gençliğinde neredeyse yapmadığı iş yoktu; ırgatlık, ırgat kâtipliği, bostan bekçiliği, öğretmen vekilliği, traktör sürücülüğü, arzuhalcilik...
Adana'da barındırmadılar onu.
(...)
1951 yılında İstanbul'a geldiğinde ilk evi, Gülhane Parkı'nda bir çınarın altı oldu. Uzun süre burada yatıp kalktı, oltayla balık avladı, yediklerini yedi, diğerlerini sattı.
Sonra Abidin Dino ve Behçet Kemal Çağlar aracılığıyla "Bebek" öyküsü geçti Nadir Nadi'nin eline. Nadir Bey, bu saçı sakalı birbirine karışmış, teni güneşte kalmaktan kapkara olmuş gencin öyküsüne hayran kalmıştı. Bu öyküyü gazetede tefrika edecekti.
Ancak Yaşar Kemal için düşündüğü asıl iş röportaj yazarlığıydı. Böylesine güçlü bir dili olan bu genç adamın müthiş röportajlar çıkaracağını düşünüyordu. O dönemler röportaj; edebiyatın bir uzantısı olarak görülüyordu ve yazarların insanlar, yerler ve olaylarla ilgili inceleme ve araştırmalarına kendi görüş ve gözlemlerini de ekleyerek oluşturduğu bir yazı türüydü. Şimdiki soru-cevap şeklindeki söyleşiler röportajdan sayılmıyordu.
Nadir Bey'in talimatıyla muhasebeden 1500 lira alan Yaşar Kemal, ilk olarak Diyarbakır'ın yolunu tuttu. Gazeteye yazılarını yolluyordu ama yayımlanıp yayımlanmayacağını bilmiyordu. Röportajları beğenmeyip yayımlamazlarsa, baba yurdu Van'a gidip orada bir süre arzuhalcilik yapıp gazeteye borcunu ödeyecekti.
Anadolu'yu karış karış gezip röportajlar yazıyordu. Tatvan'dan Van'a giderken feribotta bir yüzbaşının okuduğu Cumhuriyet gazetesinde ilk defa yazılarının çıktığını gördü. O zamana kadar gerçek adı olan Kemal Sadık Göğceli'yi kullanıyordu. Fakat görmüştü ki Cumhuriyet'te adını değiştirmişlerdi, artık yeni adı "Yaşar Kemal"di. Çünkü gerçek adı fişlenmişti bir kere, mimliydi. Gazete yönetimi ona taze bir başlangıç yapma fırsatı vermişti bu yeni adıyla. 
Bir yeri sel mi bastı, deprem mi oldu? Otobüslere, trenlere, gemilere binip yolculuklara çıkan Yaşar Kemal hemen oraya varıp muhteşem röportajlar yazıyordu. Gazetedeki adı "ağır işçi"ye çıkan Yaşar Kemal, 1950'li yıllar boyunca Anadolu'yu gezip durdu. Çoğu kez yanında fotoğrafçı olarak Ara Güler ile birlikte hem de.
(...)
Fırsat buldukça aklında dönüp duran romanı yazıyordu. Hayli yaman geçen 1953 kışında İstanbul Boğazı'nı donduran o feci soğuklarda, eldiveniyle tuttuğu kurşun kalemiyle İnce Memed'i tamamlamıştı nihayet.
Götürüp Cumhuriyet'in Yazı İşleri Müdürü Cevat Fehmi Başkut'a teslim etti romanı. Beklemeye başladı, ses seda çıkmayınca 15 gün sonra Cevat Fehmi'ye romanı okuyup okumadığını sordu. "Yarısına kadar okudum" dedi Cevat Fehmi. "Hayır, okumamışsın" dedi Yaşar Kemal, "Eğer o romana başlasaydın yarısında duramazdın".
Cevat Fehmi bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırdı, "Önceki gün başladım romanına, bu sabaha kadar durmadan okudum. Sen haklıymışsın. Hemen yayımlayalım" dedi.
İnce Memed, 1954 yılında ocak-nisan arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi. Kısa bir süre sonra gazeteye Ankara'dan "yayını durdurma" uyarısı geldi. "Ağalara başkaldıran bir eşkiyayı yücelterek komünizm propagandası yapıyordu" Yaşar Kemal! Fakat gazete bu ikazı dinlemedi. Yaşar Kemal, dünyada en az kendisi kadar ünlü İnce Memed'i ertesi yıl kitap olarak çıkardı.
Işığın türkücüsü Yaşar Kemal, 28 Şubat 2015'de "o güzel atlara binip gittiğinde" 92 yaşındaydı. Bu topraklardan dünyaya açılan en güzel pencerelerden biriydi.

(OLCAY BAĞIR - Cumhuriyet Kitap)



Sözü Yaşar Kemal alsın:

"Bilinçli olarak ben aydınlığın türküsünü, güzelliğin türküsünü söylemek istedim. Romanlarım yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir. İyi ki dünyaya geldik, yaşadık, ışığı gördük. Ya gelmeseydik, ya bu güzellikleri görmeseydik..."  




Yaşar Kemal'in anlatı dünyasının keşfi "binbir çiçekli bahçe"yi andırır. Onun söz dünyasına adım attığınızda karşınıza çıkan her imge, konu, olay, insan gerçekliğinde öylesine çok şey bulursunuz ki bunu bir "keşif yolculuğu" olarak nitelendirmek yabansı gelmemeli.

(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

8 Ekim 2023 Pazar

OKUDUKÇA

 

Matbaadan yeni gelmiş bir kitabın kokusunu,

kitabı eline alıp sayfalarını çevirmeyi,

kaldığı sayfanın ucunu bükmeyi,

bir kitabın arasında çiçek kurutmayı,

bir ağacın dibine uzanıp kitap okumayı

özlemeyecek mi insan?


FERHAN ŞENSOY
(Seçme Sapan Şeyler)


***


   Elimde Robert Kolej Çağrı Kulübü'nce iki ayda bir yayınlanan Çağrı adlı derginin son sayısı var. Burada Yaşar Kemal'le öğrenciler arasında yapılan bir söyleşi dikkatimi çekti. "Kendimizi 'adam' gibi yetiştirmemiz için ne yapmamız lazım?" sorusuna Yaşar Kemal'in verdiği haklı ve güzel yanıt şu: "Kesinlikle liseyi bitirince Türk ve dünya klasikleri okunmuş olmalı. Lisede bitirilir klasikler... Çok yanlış bugünkü eğitim düzeni. Kültür bir bütündür. Kitap kültürü ve yaşam kültürü. Anadolu gibi toplumsal kültür. Anadolu'da olsaydık bu kültür birikimi daha köklü ve tamam olurdu. İşte bu kültürü almak gerekli."

  Evet, Yaşar Kemal'in hakkı var. Kitap kültürü ile yaşam kültürü birbirini tamamlamalıdır. Bir üniversite çıkışlı ahbabım var, kitap okumamakla övünüyor ve sadece doğayı seyretmenin kültürünü artırdığını ileri sürüyor. "Denizi seyretmek yetiyor bana" diyor. Oysa bilmezlikten geliyor ki, denizi, ormanı seyretmekle insan, kültürden vazgeçtim, insan olmak niteliği bile kazanamaz. Kediler, kuşlar da seyrediyor denizi. Ama, kedi olmaktan, kuş olmakta öteye gidemiyorlar.

    (VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken)


***
 

   Kitap okumayanın her şeyden yoksun kalacağını düşünüyordum. Okuyan, okuduğu kitabın dünyasına karşılık verecek birikimler edinmeliydi. Kitabın karşılıklı bir etkileşim olduğunu sezmeye başlamıştım. Bu merakla, yazarların, ressamların, bestecilerin yaşamlarıyla ilgili kitaplara yöneliyordum. Onların içinden biri gibi görüyordum kendimi. Onlar gibi olmaya, resimlerine bakarak onlar gibi görünmeye çalışıyordum. Kitapların ötesinde bir dünya olmadığına inanmıştım. 

  Romeo ve Juliet'i bir yıl sonra, Köy Enstitüsü'ne girdiğim yılın sonbaharında enstitü kitaplığında buldum. O gün sevinçten çıldırmıştım. Dönüp dönüp okudum.

   O gün elime aldığım bu kitabı, ona Hamlet'i, Atinalı Timon'u da katarak, yaşamım boyunca elimden düşürmedim. Bir de Cervantes'in Don Quijote'sini. Onların oluşturduğu çekim alanıyla nice kitaplara vardım. Kitap kitaba çağrı çıkarır. Okudukça, okumanın yolları çözülüyordu. Kitabın ardından gittikçe, kitap da bana ulaşıyordu. Dünya avuçlarımın içindeydi. Arşimed'in sopayı kaldıraç yapıp dünyayı yerinden oynatması gibi, ben de her düşünceyi, her güzelliği duyarlılığımda taşıdığıma inanıyordum. Bilgi, gücünü kitaptan alıyordu; kitap, insandan... Bilgiye ancak kitapla egemen olunabileceğine inanıyordum. 

 (ADNAN BİNYAZAR - Masalını Yitiren Dev / Can Yayınları)


***


 "Niye kitap okumuyorlar" demek "Niçin piyano çalmıyorlar" demek gibi bir şeydir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak, parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, hazırlanmak lazım gelirdi. Okumak, bir kitaptan alınan elemanlarla kendine bir manevi dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. 


REŞAT NURİ GÜNTEKİN
(Anadolu Notları)


***


   Okumanın tadını, ancak okuma tiryakileri bilir. Montesquieu'ye kulak verelim. Şöyle diyor bu büyük düşünür: 

"Okuma benim için, yaşamın pisliklerine karşı üstün bir ilaç olmuştur. 
Hiçbir üzüntüm olmamıştır ki, bir saatlik okumayla dağılmasın."





   

Merhaba!


1 Ekim 2023 Pazar

SAİT FAİK

 




  Yapma be Sait abi... Ne diye , ne diye öldün sanki. Sırası mıydı? Söyle sırası mıydı? Ahbaplığımız altı ayı geçmemişti daha. Ama sevmiştik birbirimizi di mi?..
   Söylememiştim sana, ama en çok iğri iğri gülüşünü severdim senin. Hep insanlara acıyormuş gibi bakar, ağzını biraz sağa çarpıtır gülerdin. O gülüşünü çizmek istemiştim bir gün. Becerememiş "sonra yaparım" demiştim. Artık yapamam, geçti di mi? Geçti artık... Zaten o zaman da "yapamazsın oğlum" demiştin... Haklıymışsın yapamadım işte...
   Olur mu ya? Böyle durup dururken "ben öldüm" deyip şaka yaparmışcasına ölmek olur mu?.. Yok daha neler., bir daha seni göremiyecekmişiz, bir daha Pasaj'da oturup bira içemiyecekmişiz, yağmur altında dolaşamıyacakmışız ha? Daha neler...
  Şaka yapıyorsun di mi? Gene kapıyı açıp içeri girecek, şapkanı ve pardösünü çıkarmadan oturacak, tatlı tatlı somurtacak "boşver yahu burada bu kalabalıktan sıkıldım, bir iki haftaya kadar Burgaz'a gitmeli" diyeceksin. Sonra bir şeyler olacak biz kahkahalarla güleceğiz, sen iğri iğri güleceksin ve bir takım adamlara kızacaksın. Bir yere gidip gelecek, neşeleneceksin. Cebinden bir şiir çıkarıp okuyacaksın. Ben "valla çok güzel" diyeceğim sen "atma ulan" diyeceksin ve ağzın iğrilecek, insanlara acıyıvereceksin. Birden, uykum geldi diyecek ve ne olursa olsun gideceksin. Sonra ertesi gün başlayacak.
  Başlayacak da ne olacak. Bir gün öleceksin... Habersiz. Bir şeyden sıyrılır gibi.. "Hidayeti de" cebinde beraber götüreceksin.. Biz, inanmayacağız. Öyle şey olur mu diyeceğiz. Sait Faik ölür mü diyeceğiz. Ölümlü dünya diyeceğiz. Daha dün beraberdik diyeceğiz, iyi adamdı diyeceğiz. Ağlamak isteyeceğiz.. Bütün bunlara inanmayacaksın ve yağmurlu bir gün seni de... Olur mu be Sait abi? Ayıp ettin valla... 
   Biri, "çok üzüldüm iyi hikâyeciydi" dedi senin için. Lâfa bak. İyi hikâyeci imiş de onun için çok üzülmüşmüş... Daha çok üzülsen veya hiç üzülmesen ne olur. Sen olsaydın böyle derdin. Biz başka bir şey derdik, sen gene bir şeyler söylerdin ve böylece seneler son rakkamlarını değiştire değiştire geçer giderdi. Ama yoksun artık di mi? Yoksun... Söyliyemezsin bunların hiçbirini. Konuşamayız artık seninle. Anlamıştım zaten, Allah bu kadar haksızlığa dayanamazdı ki. Ben, parmak kadar çocuk, seninle seneler senesi arkadaş olacak değildim ya.. Haksızlık bu! Keşke ben de o adam gibi yalnız "iyi hikâyeciydi, öldüğüne üzüldüm" diyebilseydim. Seni hiç tanımasaydım.
   Koca Sait Faik, koca Dülger balığı, karaya vurdun, öldün di mi..
   Yapma be Sait abi.

   (ALTAN ERBULAK - 12 Mayıs 1954 / Samsun)   



"Güzelliğin, iyiliğin, doğruluğun düş kapılarında..."

     Sait Faik o kapıyı açtı olanca genişliğince. Çağının insanlarına olduğu kadar, geleceğin insanlarına da...
   Dağlarca'nındı yukarda yazdığım mısra. Düş kapılarında bekleyen, o kapıları açan, tüm güzelliklere, iyiliklere, doğruluklara...Sait Faik'i en iyi anlayan, duyan duyuran elbette Dağlarca gibi büyük bir şair olacaktır. İşte Dağlarca'nın Sait Faik için yazdığı şiir. Çok şey anlatıyor. Kitaplar dolusu incelemenin veremediği kadar çok şeyi: 


Sait on yıl mı oldu, inanmıyorum
Dün gibisin
İşte yakanı kaldırdın uzun parmaklarınla
Sarı yüzünde akkırmızı bir sakal
Üşüdün gibisin
Binlerce sevgi binlerce yaşama
Yıldız yıldız büyüyen bir düğün gibisin
Güzelliğin, iyiliğin, doğruluğun düş kapılarında
Dur mu diyorlar, biraz mı diyorlar
Büsbütün gibisin
Ama için sıcak, için doğada
Yün gibisin
Nerde olursan ol Sait
Yanında çocuklar balıklar kuşlar
Düşündüğün gibisin.


   On yıl demiş Dağlarca, ne zaman mı? 1964'te.

   (OKTAY AKBAL / Yazmak Yaşamak - Kitaş Yayınları / 1972)




   Sonra Sait Faik... Yeşil, çocuksu gözleri vardı. Onulmaz öfkesi vardı. Hikâyeleri kadar da, kendi kişiliğinin tadı vardı. Küfürleri vardı. Ve İstanbul Sait Faiksiz edemezdi. Öfkeli, kendi kendini yiyen adam Tünel'den yukarıya çıkarken, hep Beyoğlu'nun sol yanındaki sinemaların önünde dolaşırdı. Durur afişlere, insanlara bakardı. Bir aşağı bir yukarı dolaşırdı. Çoğunluk oradaydı. Hasta olmadan önce İstanbul meyhanelerinde imiş. Sonra kara köpeğiyle Burgaz adasında idi. Burgaz adası Burgaz adasıydı o sağken. Şimdi Sait koyup gittikten sonra o Burgaz adası Burgaz adası mı, söyleyin Allah aşkına..

   (YAŞAR KEMAL)



"Sait Faik adalı değildi, adanın kendisiydi."

(TEKİN DENİZ)







Merhaba!

23 Ekim 2022 Pazar

DOĞAYA SIRTINI DÖNME, DOĞAYA DÖN!

 

"Doğaya daha yakından bak, o zaman her şeyi daha iyi anlayacaksın."


ALBERT EINSTEIN


***


   "Doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken, doğayla iç içe yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım da... İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köredeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin birbirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayından öğrendim. Sonra düşüncelerimi geliştirdim." 

   (YAŞAR KEMAL - Fethi Naci'nin 1993 tarihli röportajından)


*** 

   "İnsanın doğaya sırtını dönüşünün öyküsü eskidir ama kapitalizmin yükselişiyle doğaya sırtını dönmenin ötesine geçti, yıkıma girişti doğayı. Daha az dışarı çıkıyor artık. Güneşin şenliğine, gecenin, yıldızların gizemine daha uzak. Bu yüzden kendisiyle ve öteki her şeyle kavga ediyor. Oysa doğa insanın hasmı değil akrabasıdır. Başı sıkışınca başvurabileceği, kendini sorgulayabileceği bir yakınıdır."

   (KÂMİL ERDEM / Yok Yolcu - Sel Yayıncılık)


***



   "Yaradılışın yarattığı ota, ağaca, insana, yani yavrularına verdiği bir sevinç ve mutluluk vardır, onu özlüyorum. İnsanlar doğayı yeniyoruz diye daha büyük bir sevinç ve mutluluk peşine düşmüşlerdi. Kimdir yaradılışı yenen? İnsan beyni mi? O da yaradılışın bir yaratığıdır."

   (HALİKARNAS BALIKÇISI - Mavi Sürgün)



   

Merhaba!

12 Temmuz 2022 Salı

SULAR ÇEKİLİRKEN

 





  Faşizm güncel bir şeydir ve kapitalizmle aynı soydan gelir. Bir yandan yağmalar, diğer yandan ortak eder günahına. Bitmek tükenmek bilmeyen kârlar, komisyonlar ve yüzdelerdir. Yüksek verimliliktir, akıl almaz hesaplardır. Dili bir tuhaftır, zor anlarsınız; bankaların, borsaların ve insan kaynaklarının dilidir. Gevezedir, hastalıklı ekranlardan akıllarınıza hücum eder durmadan.
  Parmağını sallamaktır her seferinde. Çocuklara, kadınlara ve yaşlılara düşman olmaktır. Maden ocağının önünde yan yana yatan genç bedenlere yetmeyen tabutlardır. Kavun deposuna doldurulan cesetlerdir. Nefes alacak hava, bakacak gökyüzü, içecek temiz su bırakmamaktır faşizm. 

  (ERCAN KESAL - BirGün Gazetesi)



***


  (...) İnsanoğlu milyonlarca yıldır aynı suyu kullanıyor, dinozorların içtiği suyu bugün biz içiyoruz. Kullandığımız su tarih çağlarından bu yana doğada dönüp dolaşıp önümüze geliyor. Ancak biz bu doğal döngüyü bozmak üzereyiz.
  Su, yerkürede her zaman tasarruflu kullanılması gereken, fabrikalarda üretilemeyen, en temel doğal kaynaktır.
  Su, teknolojinin hızla ilerlemesine rağmen yerine başka bir maddenin konulamadığı, canlıların, yaşamın olmazsa olmazıdır.
  Su, tek üretim yeri doğa olan, yeryüzündeki en yaygın ve en hayati maddelerden biridir...
  Petrolün alternatifinin bulunduğu günümüzde suyun alternatifi yoktur.
  Ve... Son bir şey, yer altı suları çekildikçe bir bir derelerimize, nehirlerimize, göllerimize veda edeceğiz.

(M. OSMAN AKBAŞAK / Sular Çekilirken - Duvar Yayınları)


***


  "Evrende iki sonsuz yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir. Doğa da insan da yok olacaklardır. Biz, sosyalistler olarak insanları yitirmiş oldukları yaratıcılıklarına kavuşturmak amacındayız. Yeryüzünde en büyük çabamız budur. Çünkü sömürgenlerin ilk ve başlıca işleri insanları kişiliklerinden sıyırmak olmuştur."

   (YAŞAR KEMAL / Abdi İpekçi'ye verdiği röportajdan - 1971)







Merhaba!

1 Mayıs 2022 Pazar

HALKIN SANATÇISI

 



  (...) Tarık Akan'ın yaşamı boyunca yüreğinden, beyninden ayırmadığı üç insan var: Atatürk, Nâzım Hikmet ve İlhan Selçuk. İnsan bu kişileri rehber edinir de Aydınlanmacı olmaz mı? Elbette olur.
  Tarık Akan haksızlığa karşı çıkan, daha da önemlisi sanatının merkezine bunu oturtan bir kişiydi. Seçtiği arkadaşlar da bunda etkili oldu. Yaşar Kemal, Rutkay Aziz, Vasıf Öngören... Yaşar Kemal ona, "Dört duvar kitap okuman lazım" demiş. Her karşılaşmalarında, "Üç duvar tamam" karşılığını vermiş. Bu, ben oldum dememenin, hep kendini geliştirme duygusunun söze dökümü...

  1977'deki 400'e yakın sanatçı ve sinema emekçisinin, sansürü ve sinema üzerindeki baskıları protesto için yürüdükleri Ankara Yürüyüşü, Tarık Akan için hiç bitmedi. O hep yürüdü. Haksızlığın üstüne, kangrenleşen sorunların üstüne... Bu yürüyüş sırasında dostluğunu derinleştirdiği Yavuz Özkan'la geleceğine doğru büyük bir adım attı. Özkan, Akan'ın önüne bir senaryo koydu: Maden!
  Akan kolları sıvadı, şık takım elbiseleriyle girdiği salonları terk etti, maden ocağına girdi. Film çekimlerinin başlayacağı sırada ortadan kayboldu. Öğrendiler ki bir maden işçisinin evine konuk olup oynayacağı rolü yaşamış.

   (...)

  12 Eylül koşullarında ülke aydınlarının, halkın sorunlarına eğilen sanatçıların kaderini Tarık Akan da paylaşıyor. Tutuklanıyor, yurtdışına çıkışı yasaklanıyor. Bunların hiçbiri yıldırmıyor onu. Bir ara Bodrum'dan Yunan adalarına kaçmaya niyetleniyor ama yapmıyor, yapamıyor.
  Yılmaz Güney'le yollarının kesişmesi de önemli bir dönüm noktası. O süreç "yakışıklı" Tarık"komünist" Tarık'a eviriyor.
  Güney'in damgasını vurduğu Yol filminde Tarık Akan'ın emeği sadece başrol oynaması değil, filmin ham çekimlerinin gizlice yurtdışına çıkarılmasını da organize edenlerden. Halkın sanatçısı böyle olur. (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR)




***


   Biri gelip kepeneğin başlığını kaldırdı:
  "Sen Tarık Akan mısın? Yahu kalk ayağa da bir görelim..."
  Gözümü açtım. Karşımda bir başçavuş dikiliyordu.
  "Kalk" diye tutturmuştu.
  Hadi bakalım, istersen kalkma. Hem 1981'de Yılmaz Güney'in Yol filmini çekiyorsun, hem bu başçavuştan mermi ve silah almak için keyfinin olmasını bekliyorsun; sıkıysa kalkma. Kalktım. Başçavuşla samimiyet kurmaya çalıştım. Yanında prodüksiyon amiri vardı.
  "Tarık Abi, mermileri arkadaştan alacağız; sağ olsun, bize yardımcı olacak."
 Böylece sinyali almış oldum: "Adama kötü davranma" demek istiyordu, işimiz düştü, aman diyeyim... Ondan alacağımız silahla filmdeki atımı öldürecektim. Sıkıyönetim dönemiydi, kimse silahını vermek istemiyordu. Prodüksiyon amiri de bula bula bu başçavuşu bulmuştu; nemrut herifin teki. Sahnenin çekimlerinin sonuna doğru adamın gırtlağını sıktığımı hatırlıyorum.
  Çekim boyunca atla aramda inanılmaz bir bağ kurulmuştu. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım çok farklı bir arkadaşlık yaşamıştık. Bana duyduğu sevgi ve bağlılığı hayvanın gözlerinden okuyordum. Kar fırtınasında yanıma gelip kafasını paltomun içine sokuyor, gözlerini gözlerime dikiyordu. Çekim sırasında üstünden düştüğümde burnuyla beni itiyor, kokluyor, sanki canımın yandığını anlamış gibi üzülüyordu, bir de beni avutmaya çalışıyordu. Onu hiç yularından tutup çekmem gerekmemişti. İş bittiği zaman arkama takılıp bir köpek gibi beni izliyordu. Filme başlamadan önce yönetmen Şerif Gören'e, "Meraklanma, bu sahnede atı öldürebilirim. O kadar cesareti bulabilirim, yapabilirim," dediğimi anımsıyorum. 
  Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. Yakın planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ateş edemeyen bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el ve atın yakın planları böylece aradan çıktı. Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Kamera uzağa gitti, genel bir plan çekilecekti. Silah elimdeydi ve içinde bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu. Şerif Gören, "Kamera!" diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık. 
  Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Şerif Gören, "Kamera!" diye bağırdı.
  Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte.
  "Ateş etsene! Ateş et!" diye bağırdı Şerif.
  "Yapamayacağım Şerif, stop!" diye seslendim.
  Atın başından ayrıldım.
  "Ben bu atı öldüremem. Yakın plan başkasının elini çek. Kusura bakma, yapamayacağım."
  Yılmaz Güney'in yeğeni araya girdi:
  "Ben yaparım."
  Paltomu verdim. Kamera hazırlandı. Yeğenin el planı çekildi. Derken bir silah sesi...

  "At öldü, gel Tarık," dediler.
 Koşarak gittim. Paltomu giydim, daha sonraki planlara geçmek üzere çalışmaya başladık. Kamera hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti. Başçavuşa gittim.
  "Mermi ver, at ölmemiş," dedim.
  Başçavuş, kendini tiksinti verici bir şekilde naza çekiyordu. Yalvarta yakarta bir kurşun daha verdi.
  "Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak, hayvan can çekişiyor," dememe karşın bir tek kurşundan fazlasına razı edememiştim. Yeğen onu da atın kafasına sıktı. Sonra ben tekrar sahne aldım. Tam çekime geçilecekken, hayvan gene gözünü açtı, bakışlarıyla beni arıyordu. Bayılacak gibi olmuştum, çıldıracaktım... Başçavuşun yanına gittim, "Mermi ver!" dedim.
  "Yok!"
  O anda yakasına yapıştım:
  "Senin de, merminin de..."
  Küfrettim.
  Yöre halkı adamdan yalvara yakara üç mermi daha almıştı. Yeğen kurşunları boşalttı, at bu kez öldü. Paltomu giydim, Bir sonraki sahneye geçtik...

  (...)

  Mayıs 1982'de, Yol filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü kazandı. Türkiye'nin film tarihinde ilk kez Cannes Festivali yarışmalı bölümüne bir film girmişti ve büyük ödülü kazanmıştı. Haberi aldığım anda çok büyük bir mutluluk, çok büyük bir sevinç duydum.
  Sabah saat dokuzda Yeşilçam Sokağı'na geldim. Neden buraya geldiğimi bile bilmiyordum. Sinema yaşamımızı simgeliyordu bu sokak, belki de o yüzdendi. Baktım, Şerif Gören de karşıdan geliyor. Birbirimizi kutladık, sarıldık.
  Yine de aklımız karışıktı. Bir kere film nedeniyle hakkımızda bir soruşturma açılıp açılmayacağını merak ediyorduk. Öte yandan film koskoca Cannes Film Festivali'nde birinci olmuştu. Gazeteciler de film olayını fırsat bilip ilgili ilgisiz sorular soracaklardı şimdi. Filmle övünüyorduk, ama gazetecilerin bu coşkumuzu malzeme yapıp hakkımızda yalan yanlış yeni soruşturma nedenleri yaratmalarını da istemiyorduk.
  Düşündük taşındık, yalnızca, "Mutluyuz," demeyi kararlaştırdık.
  Gazeteciler akın akın gelmeye başladılar. Sorular, sorular. Biz yalnız, "Mutluyuz, çok mutluyuz," diyorduk. 
  "Bu film ne zaman yurtdışına kaçtı?"
   
  "Sıkıyönetim zamanı çekimleri nasıl yaptınız?"
  "Filmi sansürden nasıl geçirebildiniz?"
  "Mutluyuz."
  Ertesi gün hiçbir gazete, bizim ağzımızdan, "Mutluyuz," "Sevinçliyiz," dışında bir söz yazamadı.
 O akşam Cannes Film Festivali'nde muhteşem ödül töreni yapılıyordu. Burada bulunamamak, o heyecanı yaşayamamak sanatçının unutamayacağı en büyük acısı.
 Şeref Gür Ağabeyim, Atıf Yılmaz, Zeki Ökten, Ali Özgentürk, Yaman Okay, Şerif Gören, Onat Kutlar ve ben, Yeşilçam Sokağı'nın arkasındaki kebapçıda kendi ödül törenimizi düzenledik. 
  "Yılmaz Güney şu anda ödülü almıştır, eli havadadır," diyor, biz de rakıları havaya kaldırıyorduk. 
  O gece hepimiz rakıdan değil, ama mutluluktan sarhoş olduk. (TARIK AKAN, Anne Kafamda Bit Var - Can Yayınları)



  




Merhaba!