Oktay Akbal-Konumuz Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oktay Akbal-Konumuz Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2025 Cuma

ÇOCUK EDEBİYATI

 


Saint Exupéry ölmeden az önce "Çağımdan tiksiniyorum" demiş. Camus bunu yazıyor ama benimsemiyor: "Bu somurtkan, bu bir deri bir kemik dünyadan kaçmak da insanı sarabilir zaman zaman. Ama bu çağ bizim çağımızdır, kendi kendimizden tiksinerek de yaşayamayız."
(...)
Camus'ye göre "çağımız" dostluk denen değeri yok etmiştir, öldürmüştür. Tiksinti buradan geliyor. Dünyayı yeni baştan kurarken "dostluk"u katacağız harcına... Güzellik, dostluk, aşk. Tiksintiyi yenen güçlerdir bunlar. Bunalımlar bu değerlerin yokluğundan ileri geliyor. Dostu olan, aşkları olan, güzelliği gören bir kişi bunalmaz elbet. Bunalma nedir, onu bile bilmez. Bilmeyince de tiksinmez çağından.
Çağdaş edebiyatın, sanatın "aşksız" kaldığı ortada. Şiirler okuyoruz, havada, boşlukta. Değmiyor, girmiyor, işlemiyor bize. Sözcükler sözcükler sözcükler! Boşuna değil Hamlet'in dedikleri... Sözcükler, harflerden kurulur. İçi boş kalıplardır onlar. Dostluk, aşk, güzellik, o kalıpları dolduran birer anlamdır. Ama yoksa, bulunmuyorsa, görülmüyorsa, tadılmıyorsa kalıplar boş durur hep. Sözcükler havaya sıkılan kurşunlar gibi hedefine varmadan uçuşurlar boşlukta. Bunalımlar, tiksintiler, anlamsızlıklar, saçmalıklar sanata, edebiyata, gündelik yaşama girer. Dünyayı ezen teknik uygarlığın öldürdüğü "insan" dirilecek sanatta bir gün. Romanda, şiirde, öyküde, oyunda "insan"ı göreceğiz. "Troya savaşı, savaş meydanından başka yerlerde oluyor" diyordu Camus. Dünyayı saran bunalım, tiksinti sanatçının, düşüncelerinin dostluk, güzellik, aşk uğruna vereceği savaşlarla yenilip, yok olacaktır ancak.

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat,1968)


***


Çocuk edebiyatı, gün gelecek dünyayı korumak isteyenlerin önemli savunmalarından biri olacak denseydi, sözünüz ya da tepkiniz ne olurdu? Yeni kuşakların, etrafımızı saran şiddetten, zihinlerini ve kalplerini korumanın yolu oralara ekilecek iyi tohumlar ise bunu da çocuk edebiyatından âlâ hangi araçla yapabiliriz? Çocuklarımıza kitap okurken kendi kalplerimize anımsatmak da cabası.

Ülkemizde ve dünyada teknoloji, tıp, tarım vb. alanlarda kayda değer gelişmeler olsa da etrafımızı saran "şiddet" çemberi bir kesim tarafından (özellikle) soluğumuzu kessin diye giderek daraltılıyor. Tepkimiz de sosyal medyamızda ve haber aldığımız kanallarda büyüyor.
Büyüyen toplumsal tepkilerle demokrasinin dördüncü ayağı "kamu"nun ülkemizde görünürlüğünün artması da geleceğe dair umut veriyor elbette, tüm bu canımızı yakan acıyla başa çıkmaya ve yenilerini engellemeye çalışırken. 
Dehşete kapılmamak için de gündemin arasına sıkışmış güzel gelişmelerin haberlerini arıyoruz.
(...)
Sadece ülkemizde değil dünyada da yükselen (yükseltilen) korku duygusu, insanlığı öfkeli, kaygılı, mutsuz kocaman bir kalabalığa eviriyor.
Teknolojik olarak ilerlerken insanlığımız geriliyor. 
Bir arada yaşayan kalabalıkları "toplum" kılan bağları kurmayı gözetirken birilerinin dayatmaya çalıştığı "Her gün daha kötü hayat" algısını söküp atmanın güçlü yollarından biri, çocuk edebiyatı yoluyla taze zihinlere, cesaretle göstereceğimiz nezaketi, sevgiyi ve bunun getireceği mutluluğu aktarmak.

(EMEK YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Çocukluğun uzun sürdüğü günümüz dünyasında ne büyük olanaktır çocuk edebiyatı yapıtları!
Var mıydı, yok muydu tartışmalarını zor da olsa sanırım geride bıraktık.
Oluyor bir on yıl kadar. "Çocuk Edebiyatımız" başlıklı bir oturumda anısı güzel Sennur Sezer'le yan yana gelmiştik. İlk sözü kendisi almış, ilk tümcesi de "Çocuk edebiyatı diye bir şey yoktur!" olmuştu.
Tıpkı Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (Cemal Süreya), Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (Yaşar Kemal) gibi.
Pencereden Bakan Çocuk Sennur Sezer'e, "Yalnızca bir harflik itirazım var sana. İlk tümcenin son harfini atıyorum!" demiştim de gülümseyerek, "Çocuk elbisesi dikmek için daha mı az terzilik bilgisi gerekir?" diye sormuştu.
Aksine, daha fazlasına gereksinim vardır...

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap) 


***


Bir söyleşide Montaigne'in bir gözlemine değinmiştim:
"Çocukların oynadıkları oyunlara oyun demek zordur. Çocuklar hiçbir zaman oyun oynarkenki kadar ciddi değildirler."
Kanımca çocuk edebiyatına da böyle yaklaşmak gerekir.

(CELÂL ÜSTER - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Harfler
Yan yana gelirken
Sözcükleri uyandırır
Sözcükler
Yan yana gelirken
Kimi uyandırır diye
Sordu
Yanıtladı kendini öğretmenimiz
Sözcükler yan yana gelirken
Uyandırır çocukları


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA






Merhaba!

3 Mayıs 2025 Cumartesi

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

 

"Yaşamın her anı ayrı güzellikteydi.

Onun en küçük bir parçasını bile pişmanlıklarla berbat etmeden,

büyük bir içtenlikle ve doyasıya yaşamalıydı insan."


ERHAN BENER
(Gece Gelen Ölüm)


***


Montaigne, "Yaşantınız nerede biterse orada tamam olmuştur. Yaşamın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. Öyle uzun yaşamışlar vardır ki pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın, doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin iradenize bağlıdır" demiş.
Unutulmaz bir ilke bu: Yaşamın değeri uzun yaşanmasında değil iyi yaşanmasında. Burada "iyi" rahat, zengin yaşamak anlamında değildir. Yararlı, olumlu yaşamak anlamındadır. Yeryüzü üstünde belirli bir süre içinde yaşayıp geçiyoruz. Kırk yıl, altmış yıl, bilemedin yüz yıl. Nedir bunca yıl? Günler, yıllar nedir? Kendi kendimizi aldatışımızın ölçüleri. Gün demişiz, yıl demişiz. Oysa evrenin büyüklüğü içinde ha bir yıl, ha yüz yıl, nasıl olsa hepsi geçip gidiyor, bir gün hiç yaşamamışız gibi geliyor. "Yaşantınız nerede biterse orada tamam olmuştur" sözü hepsini özetleyivermiş.
Mayıs ayında ölümden söz açmak garip biraz. Doğa gençleşiyor bu ayda. Ağaçlara bakın, otlara bakın, insanlara bakın. Bir diriliş, bir uyanış. Mayıs ayı sevi ayı. Mayıs ayı mutluluk ayı. 
(...)
Bir Mayıs günü Ataç bakın "Günce"sine neler yazmış: "Yaşamak. Gerçek olan tek zenginliğimiz bizim, sevince, acıya, sevgiye de ancak onunla eriyoruz, onu yitirmedikçe umuda, her türlü umutlara hakkımız var demektir. Hiç olmazsa hayaller kurarız... Yaşamak... Siz ki, insan olsun, eşya olsun bütün gördüklerinizi iyi kötü diye, güzel çirkin diye ayırmaya kalkıyorsunuz, görmüyor musunuz? Anlamıyor musunuz? Yaşamaktan başka bir şey yoktur dünyada, yaşayan, yaşamış olan her insan, her şey iyidir, güzeldir." 


NURULLAH ATAÇ


Mayıs ayı şairlere, yazarlara, sanatçılara esinler getiren bir zaman parçası. Ataç da, Sait Faik de yaşamayı severlerdi. Esendal da, Hisar da... Yaratan kişi, yaşamayı sevmez mi hiç? Sait, "Çeşm-i bülbüller gibi yaşıyorsun" demişti. Yaşamak sevinciydi duyulan her öyküsünde. Ama 1952'nin 16 Mayıs'ı Esendal'ı, 1954'ün 11 Mayıs'ı   Sait Faik'i, 1957'nin 17 Mayıs'ı Nurullah Ataç'ı, 1963'ün 3 Mayıs'ı da Hisar'ı yaşamdan koparıp aldı. Acımadan, bir an duraklamadan!
(...)
Hisar'ın ölümünden sonra duydum. Haziran ayı içinde kiracı olarak oturduğu kattan çıkartılacakmış! Ev sahibi ile öyle anlaşmış. Hisar gibi yaşlı, titiz bir insan için yıllardır oturduğu bir evden çıkmak ne kadar güç, ne kadar dertli bir iş! Şöyle diyormuş: "Haziran'a kadar ölsem, ne iyi olur." İşte mayıs ayı yitiklerinden birinin son günleri. Bırakılmış bir köşede, neredeyse unutulmuş, hasta bir yazar. Kalıcı yapıtlar yazmış, yarınlarımıza sunmuş. Ama unutmuşuz, bir yanda terk etmişiz. Kimsesiz, yalnız ev taşımak derdiyle ölümü özlemiş o da. Hisar'ın bu sözleri çok dokundu bana. Anlamlı göründü. Toplumumuzda sanatın, sanatçının yerini göstermesi bakımından...


ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR


Mayıs ayı yitiklerini teker teker gözümün önüne getiriyorum. Esendal'la bir defa görüşmüştüm. Anılarını dinlemiştim. Anılar diyorum ya, bunlar ya yazılmış ya da yazılacak Esendal öyküleriydi. Sultan Hamit çağına ait anı-öykülerdi. Bir yıl geçmeden Esendal öldü. Hep birlikte cenaze törenindeydik. Yağmurlu bir mayıs günüydü. Ne çok yağmur yağmıştı o gün! Mezarlıktaki tören bir an önce bitsin diye beklemiştik. Sonra gene böyle bir yağmurlu mayıs günü Sait Faik'i mezarına götürdük. Çamur içindeydi her yer. Ataç da birkaç yıl sonra çekti gitti. Baharı o kadar seven Ataç'ın mayıs ortasında dünyayı bırakıp girmesi anlamlı değil mi?
(...)
Meyva nasıl çekirdeğini içinde taşırsa, biz de kendi ölümümüzü öyle içimizde taşırız. Mayısmış, nisanmış, hepsi boş. Gerçek, ölüme karşı koyan kalıcı yapıtlar bırakmak, gerçekten ölmemek. Ataç'lar, Sait'ler, Hisar'lar, Esendal'lar gibi olabilmek...

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat, 1968)






Merhaba!

8 Ocak 2025 Çarşamba

SERSERİLER

 

"Ülkemizde sanata, sanatçıya hiçbir zaman saygı duyulmamıştır. Hoş; son yıllarda durumda kimi değişiklikler baş gösterdi, ama bambaşka nedenlerden dolayı... Sanat geçici, gençleri baştan çıkarıcı ve aylaklığa sürükleyici bir edim, boş bir etkinlik sayılmıştır. Sanatçıya gelince; toplumun gözünde sanatçı, düpedüz serseridir. Bu, ta kaçgöç dönemlerinden günümüze hep böyledir. Aydın geçinen katmanlar, yerli sanatçıyı enikonu horladıklarından, halk kesimi de, sanatsal gereksinimlerini pek ucuz yollardan kapatır: hafif müzik, best seller listelerinde yer alan kötünün kötüsü çeviri romanlar, televizyon ve ev hanımları için elişinakış. Halk kesiminin yerli sanatla ilgilenmemesi, aydın geçinen kişileri neredeyse sevindirir. Bunu, ikide birde sanatımızın halktan kopukluğuna bağlarlar." 


Arkadaşlarım 'Ressam Turan' diye dalga geçerlerdi benimle o zamanlardan...

Arkadaşlarım? Hayır, pek arkadaşım yoktu. Hiç arkadaşım yoktu. Yalnız bir insandım ve melankoliye için için vurgundum. Akademi'den çıkınca vapur iskelesine kadar tek başıma yürür -karşı yakada oturuyordum- vapura binmeden önce, iskelenin bitişiğindeki küçük balıkçı kahvesinde bir süre mutlaka otururdum. Önümüzdeki deniz -hele güney yelinde- silme ak köpük kesilir, martılar yabanıl çığlıklarla bu ak köpüklere dalıp çıkarak balık avlarlardı, martılarla birlikte karabataklar. Ben günün derin gözüken, gerçekte pek boş, pek sığ sanat ve resim tartışmalarından kurtulduğumdan sevinçli, kendi düşlerime dalardım.
Başlangıçta Avrupa'ya, özellikle İtalya'ya, Floransa'ya gidip, bir burs bularak, bir süre resim ve heykel başyapıtlarını yakından incelemeyi düşlüyordum. Tabiî Paris ve Sarah Bernhardt afişleri de benim art nouveau tutkumu doyuracaktı...
Daha öğrenciliğimin üçüncü yılında bütün bu Avrupa düşleri, hatta art nouveau çağrışımlı resimler çizmek, boyamak bana bomboş gözüktü. Sanatçılık, bence biraz da şiirli yaşamayı göze alabilmektir ve her toplumun kendi özgül koşullarından kaynaklanan genel bir şiiri vardır. 
(...)
İskele bitişiğindeki kahvede resim yaptığımı bilirlerdi. Zaman zaman oradakilerin portrelerini karakalem taslaklarla defterime çizmiştim. Kahvecinin ben yaştaki çırağı, kaynağını asla çözemediğim bir sanat ve sanatçı saygısıyla -arkadaşlarımın 'Ressam Turan' diye gülüşmelerinden ne kadar farklıydı bu- beni önemser, göz göre göre çayın taze demlisini ilk bana getirirdi. Resmi ona hediye ettim.

(SELİM İLERİ / Yaşarken ve Ölürken - Altın Kitaplar Yayınevi, 1981)  


***


"Kahveci olmayı çok isterdim.
 Hem gene de istiyorum. 
Şöyle deniz kenarında sessiz bir kahvem olsun,
 oraya kim bilir ne çeşitli insanlar gelip gidecek, 
ben onları tanıyacak seveceğim." 


Ölümünden az zaman önce bir konuşmada böyle demiş Sait Faik. Kahveci olmak, deniz kıyısında bir kahve işletmek. Bir soruşturmada da vapurlarda bilet kesen bir memur olmak istediğini söylemişti. Öykücü Sait Faik'in özlemleriydi bunlar: Kahvecilik ve vapurlarda bilet memurluğu... Böyle işlerde bir sürecik olsun bulunsaydı, kim bilir ne zengin öykü konuları bulurdu! Ama kahvecilik, bilet memurluğu yapmadan da o zengin, çeşitli insan malzemesini işledi durdu. Bütün kahveler, bütün vapurlar onundu. Tek bir vapurda gidip geleceğine, tek bir kahvede akşamlara kadar oturacağına, bütün vapurlarda, bütün kahvelerde gezdi, dolaştı, insan tanıdı, konularını yaşadı.
Sait Faik, bir bakıma, "Yaşama"nın başka bir adıdır. Yaşamaya en çok bağlı bir kişi, bugün yok, yaşamıyor. Yıllardır yaşam dışı. Sizce yaşamak nedir? diye soranlara şöyle karşılık vermişti: "Balık tutmak, kahvede oturmak. Yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak, Beyoğlu'nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada içmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün. İşte ben böyle bir hayattan zevk alırım, buna yaşamak derim." Bu satırlar Sait Faik'in gerçek kişiliğini çizmeye yetiyor. Bütün gün avare gezen adam, hiçbir şeye bağlanmayan adam, kahvede oturan, balık tutan, köpeğiyle dolaşan bir adam. Böylesine serseri derler toplum düzeninde. Ama bu serseri ölmez şeyler söylüyorsa, kalıcı şeyler çiziktiriyorsa, ona başka ad verilir, büyük sanatçı denir ona.
(...)
Sait Faik'in, kahve açmak, vapurlarda bilet toplamak gibi işlerde hayatını kazanmak isteği bir fantezi olmaktan ileri gidebilir miydi? Gidemezdi, o her gerçek yaratıcı gibi, bütün insanların, bütün işlerin, bütün yaşamların serüvenini duymak, yaşamak, duyurmak, yaşatmak zorundaydı. Belirli bir yaşam süresi içinde gördüğü, bildiği, anladığı, duyduğu anlamları, duyguları, düşleri bizlere, gelecek kuşaklara, insanlığa bırakmak onun göreviydi. Zaman zaman kırılsa da, bezse de, bıksa da bu görevi yerine getirecek, ölmez bildirilerini küçük öyküler halinde beyaz kâğıtlar üstüne dökecekti:
"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kâğıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat, 1968)  






(Yolunuz aydınlık olsun sevgili SELİM İLERİ)

3 Kasım 2024 Pazar

YALANCI TANIK OLMAMAK

 



"Müddeiumumi istiyor ki roman gördüğü çirkinlikleri, yaraların kokusunu değiştirsin. Riya, cehil ve taassuba âlet olarak hakikati diri diri gömmeye razı olsun. Fakat o zaman hikâyenin, sanatın mânâsı, lüzumu kalır mı? Hayır efendim hayır.. Hiçbir hükûmet, hiçbir memleket sanatı asâletinden soyup yalancı şahit derekesine indiremez. Akiste iyi şeyler görmek istiyorsak, aslı ıslah etmeliyiz."

Hüseyin Rahmi Gürpınar 1924'te mahkeme karşısında kendini böyle savunuyordu. Kırk iki yıl sonra bir şair, Fazıl Hüsnü Dağlarca "Savcı'ya" şu mısralarla sesleniyor:

"Savcı nedir, düşündün mü
Yazıları suçlu kılan
Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı
Ama nedir çağlar üzre
Beni senden güçlü kılan."




Her çağda, savcısı, mahkemesi, polisi, jandarmasıyla "kurulu düzen"in savunucuları bir yanda, o düzenin içindeki çirkinlikleri, bozuklukları, haksızlıkları gösteren sanatçılar, yazarlar, şairler öte yanda...




Baudelaire'in "Les Fleurs du Mal"inin de "açık saçık" şiirler yüzünden Adalet'e verilmesi, mahkeme kararıyla altı şiirin kitaptan çıkartılması, şairin üç yüz frank para cezasına mahkûm edilmesi de edebiyat tarihinin eğlendirici anılarındandır. Kitap basıldığı için o altı şiir makasla kesilerek çıkartılmıştı! O altı şiir yıllar yılı kitabın yeni baskılarına alınmadı, ancak 1950'den sonra başka bir mahkemenin verdiği kararla bu haksızlık ortadan kaldırılacaktı. O şiirleri okuyoruz şimdi. Hiç de ahlak duygularımız "rencide" olmuyor! Ama o günlerde bir mahkeme başkanı, bir savcı o şiirleri mahkûm etmişti. Kimdi onlar? Kim biliyor adlarını? Dağlarca'nın dediği gibi "Ama nedir bilir misin - Beni senden güçlü kılan..."

Ya Dreyfus'un suçsuzluğuna inanan Emile Zola'nın yalnız Adalet önünde değil, çağının iktidarına, hatta halkın çoğunluğuna karşı tek başına giriştiği inanç savaşı.. "Suçlandırıyorum" yazısı ile Dreyfus Davası'ndaki yolsuzlukları Cumhurbaşkanı'na bildiren büyük yazar, duruşmada kendisine çatan bir generale şöyle karşılık vermişti:

"Fransa'ya hizmet etmenin çeşitli yolları vardır. Generale hatırlatmak isterim. Kılıçla olduğu gibi, kalemle de insan yurduna hizmet edebilir. General de Pellieux herhalde büyük zaferler kazanmış olmalıdır. Ben de kendi zaferlerimi kazandım. General Pellieux ile Emile Zola adlarından hangisinin yarına kalacağına gelecek kuşaklar karar verecek."




Bir yanda güçlü bir iktidar, polisi, jandarması, ordusu, aşırı milliyetçilik duygusuna kapılmış kalabalıkları... Öte yanda bir yazar. Gerçeğe inanan, gerçeği arayan bir insanın gücü, sadece yalana dayanan, yalanı kullanan yetkililerin silahlarından üstündür. Zola savunmasını şu sözlerle bitiriyordu:

"Beni yıkmak istiyorlar. Ama bir gün gelecek Fransa bugün şerefini kurtarmaya çalıştığım için bana teşekkür edecek."

Bugün elbette ki Emile Zola'nın adı var yaşayan. O generalleri, bakanları, polis müdürlerini, başkanları, savcıları anan, hatırlayan var mı?

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat,1968)







Merhaba!

4 Ağustos 2024 Pazar

YA REÇELİN KOKUSU ?

 

Arketipler yüzyılların ötesinde çıkarılıp havalandırıldı, nörolojik çalışmalar, genetik araştırmalar insanın sırrını çoktan çözdü, şimdi yapay zekânın, kimilerini korkutan kimilerini heyecanlandıran dünyasına giriyoruz.

İnsanı çözmek muamma olmaktan çıktı, fizyolojik bütün veriler elimizde. Ya duygular... Hayatı birdenbire karmaşık hale getiren duyguları kim irdeliyor? Evet tabii yine bilim, ama insanı en çok inceleyen sanatçılardır.

(ECE ÖZBAŞ - Cumhuriyet Kitap)

***


GEORGES DUHAMEL

Uygarlık sözü hangi anlama geliyor? Fabrikalar, makineler, uçaklar, kısacası başarıdan başarıya giden teknik ilerleme uygarlık mıdır? Yoksa uygarlık insanoğlunun kafasına, yüreğine yerleşecek bir insanlık anlayışı, sevgisi mi? Teknik gelişmeler insanı eskisinden daha mutlu mu kıldı, yoksa akla hayale gelmez mutsuzluklar mı getirdi ona? 
Georges Duhamel, daha 1918'de "uygarlık" sözünün gerçek anlamını çizmeye, aramaya girişmişti. İlk Dünya Savaşı'nı cephelerde bir doktor olarak geçiren yazar, sayısı dört bine varan askerin ameliyatını yapmıştı. Dost, düşman, hepsi insanlığa yararlı olmayan bir teknik gelişmenin kurbanıydılar. Çünkü insan teknik uygarlığa egemen olamamış, yarattığı araçlara kendini kaptırmış, giderek ona tutsak haline girmişti. Duhamel'in ilk yapıtlarından "Uygarlık" bu anlamı derinliğine işleyen öykülerle doludur.
Duhamel, gerçek uygarlık bütün bu toplardan, tüfeklerden, uçaklardan ötededir diyordu. Ona göre uygarlık "birbirinizi sevin" ya da "kötülüğe karşı iyilikle karşılık verin" diye bağıran bir sesti; şarkı söyleyen bir insan topluluğuydu. Makine tekniğinin gelişmesi insanoğlunu gerçek uygarlıktan uzaklaştırmıştı. Duhamel'e göre insanlığın yararına bir uygarlık yalnızca bilime ve tekniğe dayanmamalıydı. O, estetiğe ve aktöreye dayanan bir uygarlığın kurulmasını özlüyordu. İnsanlar kendilerini makine uygarlığına kaptırmamalıydılar, tersine, onu gerektiği gibi incelemeli, tanımalıydılar. 
(...)
O, Batı uygarlığının, Avrupa kültürünün bir aydınıydı. Ancak böyle bir toplulukta yetişebilirdi. Sovyetler Birliği'ne ve Amerika'ya yaptığı gezilerde düş kırıklığına uğraması tam bir Avrupalı olmasının sonucudur. Şu kısa öykü Duhamel'in kişiliğini yansıtır: Bir gün evlerde reçel pişirmenin hem yorucu hem de masraflı bir iş olduğunu, fabrikalarda seri halinde yapılan reçellerin çok daha ucuza çıkacağını söyleyen bir iktisatçıya Duhamel şu soruyu sormuştu: "Ya reçelin evin içine yayılan kokusu, onun hiçbir anlamı yok mu?" 
(...)
Duhamel 82 yıllık yaşamınca özlediği uygarlığı bulamadı. Tam tersini, tekniğin dev adımlarıyla ilerlediğini, "insanca uygarlığın" gittikçe ortadan silindiğini gördü. Bugün insanoğlunun yararına olmayan bir uygarlık kavramıyla karşı karşıyayız. Ona büsbütün tutsak olmadan önce yapılacak şeyler var. Bu uygarlığı eleştirmek, incelemek, anlamını duymak. Kısacası, bütün yeryüzü insanlarının, devlet adamlarının, bilginlerinin, savaşçılarının Duhamel'in şu tek cümlesindeki korkunç anlamı duymaları gerek: "Uygarlık insanoğlunun kalbindedir, orada değilse, hiçbir yerde değildir."

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat, 1968)







Merhaba!